21 Eylül 2016 Çarşamba

41. Ölüm Yıldönümünde Bedri Rahmi Eyüboğlu


Ona, Karadeniz’den çıkmış en ünlü kültür insanımız desek, yanlış mı olur? Bedri Rahmi, Trabzonlu Eyüboğlu sülalesinin bir ferdi olarak, Giresun’un Görele ilçesinde dünyaya gelmiş. Genç yaşta ayrıldığı memleketine, otuz sene dönmemiş ama, köklerinden de kopmamış. Yazıda, şiirde, resimde nice güzel eser vermiş. Dizeleri on yıllarca dillere dolansa da, “Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utanırım,” diyecek kadar kıymet vermiş halk kültürüne, Anadolu’nun kültür varlığı karşısında hayranlıkla, tevazuyla eğmiş başını.

Bugün onun 41’inci ölüm yıldönümü.

***

Maçka yöresinin çok sevilen, şair yaratılışlı kişilerinden Eyubzade Hamdi Efendi’nin oğlu Rahmi Bey’le, bölgenin ileri gelen ailelerinden Serdar kızı Lütfiye Hanım’ın ilk çocukları, “Sarıoğlan” diye sevdikleri Sabahattin Rahmi’ydi. Ali Bedrettin adını verdikleri ikinci çocuklarıysa, “Karaoğlan” lâkabının hakkını verecek kadar esmerdi. 1911’de, bugün Giresun’a bağlı olan Görele’de dünyaya gelen Ali Bedrettin’in Ali’si, zamanla unutuldu; Bedrettin Bedir’e, Bedir de “Bedri Rahmi”ye dönüştü…

Rahmi Bey’in kaymakamlık görevi nedeniyle, aile sık sık yer değiştiriyordu. Kütahya, Ankara ve Artvin’de bulundular. Rahmi Bey 1925’te Trabzon milletvekili seçilince, bu ile yerleştiler. Bedri Rahmi burada, Trabzon Lisesi’nde okudu. Aileden gelen bir edebiyat ve şiir alışkanlığı vardı. Ancak zamanla derslerine ilgisini kaybetti. Matematik öğretmeni Şerif Bey bir gün onu bütün okulun önünde, çarpım cetvelini ezbere sayamadığı için azarlayınca, okulla bağı iyiden iyiye koptu. Babası, eğitimini tamamlaması ve üniversiteye devam edebilmesi için, onu İstanbul’a göndermeyi kararlaştırdı. Böylece Bedri Rahmi, arasını soğuttuğu Trabzon’dan bir bir gidiş gitti ki, otuz sene geri dönmedi…

1929’da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Bir yandan da, ilk tutkusu olan şiirle ilgilenmeye devam ediyordu. 1931’de akademiden ayrılarak, Avrupa yollarına düştü Bedri Rahmi. Ağabeyi Sabahattin Eyuboğlu, kendi bursunu onunla paylaşarak, kardeşini Lyon’a götürmeyi göze almıştı. Daha sonra. muazzam bir resim atölyesi olarak gördüğü Paris’e geçti Bedri Rahmi. Burada ilk büyük aşkı Ernestin’le tanıştı. Bu Romen kızı, 1936 senesinde, Bedri Rahmi’nin karısı olacak ve “Eren” adını alacaktı…

Yine 1930’lu yıllarda, altı genç Türk ressamı, “D” grubu olarak adlandırılan bir grup oluşturmuşlardı. Bedri Rahmi’ni adı da uzun yıllar, Cumhuriyet tarihinin bu ilk önemli sanat hareketiyle anıldı. Ama nedense resimlerine hep üvey evlât muamelesi yapar, onlardan “pisliklerim, lekelerim, piçlerim” diyerek, güzelim eserlerini acımasızca eleştirirdi. Buna karşılık, şiirlerine hiç kıyamazdı. 1941’de ilk şiir kitabı, “Yaradana Mektuplar yayımlandı. “Karadut” adlı ikinci şiir kikabı, 1948’de çıktı. Eşi Eren Hanım’ın adını bile duymak istemediği bu şiir kitabına esin veren kişi,  Mari Gerekmezyan isimli bir sanat öğrencisiydi.

1940-1946 yılları arasında, Bedri Rahmi-Eren Eyuboğlu evliliğinin arasına, “Karadut”un gölgesi düştü. Bedri Rahmi ise aşkını saklamaya, gizlemeye asla tenezzül etmedi…

1946’da aniden yakalandığı tüberküloz ve menenjit, Karadut’u alıp götürdü. Eve gözyaşlarıyla dönen Bedri Rahmi’yi teselli eden, yine Eren Hanım’dı. Ölümünden önce ve sonra Karadut’u yüzlerce kez resmetti Bedri Rahmi. “Ben öldükten sonra da yaşaması gerek. Bir kitapta, bir şiirde, bir resimde” diyordu…

Bedri Rahmi, 50’li yıllarda ilgisini halk sanatı ürünlerine, ilkel kavimlerin sanatlarına yöneltmişti. 1960’lardaysa, halk sanatlarından kopup, göz kamaştırıcı renklere yöneldi; kendi deyişiyle, “renklere bulaştı”. Bulaştığı o renklerle yüzlerce, binlerce, has renkli yazmalar üretti. Bir yazısında şöyle diyor:

“Has renklerin bir kısmına İstanbul yazmacılarında rastladım. Onlara kavuştuğum zaman o kadar sevindim ki, günlerce üstüm, başım, elim, yüzüm has renklere bulandı. Yalnız üstüme, başıma değil ciğerime kadar işlediler. Gündelik hayatıma, konuştuğum dile karıştılar."


Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1970’lerde, toplumsal içeriği ağır basan yapıtlara yöneldi. 1975 yılının 21 Eylül’ünde, Kalamış’taki evinde, kanser hastalığı yüzünden hayatını kaybetti. Tüm şiirleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan, “Dol Karabakır Dol” adlı kitapta toplandı.


30 Haziran 2016 Perşembe

Francine Prose - Ücretsiz Tuvalet Kâğıdı: Karakter ve Dil Üzerine Bazı Düşünceler


Yakın zaman önce, yaygın tabirle küçük bağımsız yayınevlerimizden –söz konusu sıfatın kahramanlık, hedefler ve inançlardan ziyade boyuta atıfta bulunduğu açıktır– Sarabande, bir kurmaca yarışmasında seçici kişi olmamı istedi. Kazanan kitap basılacaktı.

Kabul ettim ama telefonu kapattıktan sonra, duyduğum büyük kaygı yüzünden hastalanıp uzanmak zorunda kaldım. Kolayca anlaşılacak kaygılar –hoşuma gitmeyecek metinler okumak zorunda kalabileceğim yahut yanlış karar verebileceğim endişesi– verilecek doğru bir kararın bulunmayabileceği korkusuyla birleşmişti.

Birkaç yazarın, takdir ettiğim kişilerin, bir edebiyat yarışmasında aday eserlerin hiçbirinin ödüle layık olmadığına kanaat getirerek, ödül vermeyi reddettiklerini duymuştum. Onların bu bütünlüklü hallerine saygı duysam da, aynı bütünlük bende yok. Bence biri ödül vermek istiyorsa, o ödül verilmeli. Bence biri kitap basmak istiyorsa, kitap basılmalı. Üstelik böyle bir ödülün ne işe yarayacağını kestirmek mümkün değil; takdir, hatta ılımlı bir takdir bile, salt yetenekli denebilecek bir yazarın, evvelce saklı kalmış fakat göz kamaştıran bir hüner damarını fark etmesini sağlayabilir. Kabul ederim ki, salt yetenekliler topluluğunun en iyisini, başka bir temel üstünlüğü bulunmadığı halde birinci seçmişliğim var. Biraz garipti, biraz gayri samimiydi, kabul; ama çok geçmeden unuttum gitti ve bir yerlerde bir yazar, iyi haberi alarak mutlu oldu.

Neyse ki Sarabande’den gelen pakette birkaç güçlü müsabık vardı. Fakat Michael Jeffrey Lee’nin öykü derlemesi Something in My Eye’dan [Gözümde Bir Şey Var] bir satır okuyunca, kararımı verdim. Kurmaca bir karaktere önce hayat veren, sonra da boyut katan dil kullanımı sebebiyle, aşılması güç görünen bir cümleyi –sonradan doğruluğu ortaya çıkacağı üzere– hemen tanıdım.

Lee’nin “If Ever We Should Meet” [Bir Araya Gelirsek] adlı öyküsündeki anlatıcının bir vakit çalıştığı (ne iş yaptığı belirtilmiyor) bina o kadar yüksektir ki, “her şeye son vermek isteyecek denli üzgün insanlar” binanın çatısından atlamaktadır. Bir gün kahramanımız, suratından bir gölge geçtiğini hisseder; binanın o tarafından kendini atan biri olduğunu öğrenince, yalana başvurur ve atlayanı gördüğünü söyler. Yalan söylemenin suçluluğu altında ezilen ve ölmüş kişinin, kendisiyle ilgili gerçek dışı bir hatıra uydurulmasından ötürü öfkeleneceğinden endişe duyan anlatıcımız, günlerini yatakta geçirir; işvereni onu arayıp işten kovana dek. Şimdiden bir şeylerin ipuçları, hafiften elimizde…sıradışı, bir bakıma hafiften uçuk bir his denebilir; bu tamamen Lee’nin hafiften sıradışı, hafif uçuk sözdiziminin ve kelime seçiminin sonucudur.

Kahramanımızın ağabeyinin, ailesini görmek için askeriyeden izinli geldiğini, akşamları yemek öncesinde bu ağabeyin yazdığı “Bir Araya Gelirsek” adlı şarkıyı koro halinde söylediklerini öğreniriz. Ağabey bu iznin ertesinde, savaşta ölmüştür (hangi savaş olduğu da, yine belirtilmez). Bu, aile içinde bir nebze tartışma konusu olur, sebebi şudur: “şarkının sözleri müphem ve sanki uğursuzdu; hepimiz masanın etrafında toplanmışken, bir aile olduğumuz, birbirimize yabancı falan olmadığımız halde, şarkısında niçin yabancılarla bir araya gelmekten bahsettiğini kimse anlayamamıştı.”

Anlatıcı, işini kaybettikten sonra başka bir şehre gider. Otobüsten inince kendine bir söz verir: “her yeni cümleye öncekilerden bağımsız biçimde bakmayı deneyecek, çabucak yargıya varmayacaktım; çünkü buraya evvelce bir kez gelmiş olsam da, insanlara ve âdetlere yabancıydım.” Anlatıcı yeminine sadık kalmaya çalışırsa da, kararlılığını sınayan bir olay gerçekleşir: bir bisküviyi düştüğü yerden alırken, yatağının altında bir kan lekesi görür. İş bulmaya kararlı olduğundan, gazetelerdeki küçük ilanları “kutsal yazılar” gibi okur, kendi kendine mülakat alıştırmaları yapar ve bir otoyolun altındaki motelde oda tutar. Her sabah duş yapar, tıraş olur ve tıraş olurken sık sık yüzünü keser.

“Motelde ücretsiz tuvalet kâğıdı vardı, o yüzden odadan çıkmadan önce, kesiklerimin her birinden akan kanı, küçük katlanmış parçalarla durdurabiliyordum. Ancak bir gün o kadar telaşlıydım ki, burnumun altını, müdürden kibarca yara bandı istemek zorunda kalacak denli fena kestim. O sabah otobüste, insanlar bana kötü kötü bakıyordu. Bir kafede elimdeki başvuru formunu doldurup da, arka taraftaki tuvaleti kullanınca anladım sebebini: dişlerimde hatırı sayılır miktarda kan varmış; tarçınlı sakız çiğnediğim için kanın tadını alamamışım. Ağabeyimin şarkısı şöyleydi: Bir araya gelirsek, Nazikçe elini tutarım. Bir araya gelirsek, Her bir kuzuyu sopalarım. Bir araya gelirsek, Giyerim en temiz cübbemi. Bir araya gelirsek, Yakarım ben bu şehri. Bir araya gelirsek, Tüm yakınlarımı yadsırım. Bir araya gelirsek, Hemfikir değilmiş gibi yaparım.”

Şüphesiz bir çoğunuz hâlâ, yazarın, ölen ağabeyinin tılsımlı cümleleri andıran acayip şarkı sözleriyle ne iletmeye çalıştığını çözmeye çalışıyorsunuz. Nazikçe elini tutmak? Her bir kuzuyu sopalamak? Fakat alıntıladığım ilk cümleye dikkatinizi çekmek isterim. Yani ödülü kazandıran satıra.

Motelde ücretsiz tuvalet kâğıdı vardı. Bu ne anlama geliyor ki? Ücretsiz tuvalet kâğıdı bulunmayan, tuvalet kâğıdı için ayrıca para alan moteller mi var? Veya hiç tuvalet kâğıdı bulunmayan motel mevcut mudur? Öykü kahramanının her şeyi farklı şekilde görmeye yemin ettiğini biliyoruz. Ama ücretsiz tuvalet kâğıdı? Başka bir şehirden değil, başka gezegenden mi geldi yoksa?

Konuşulan dilin hafiften farklı olduğu bir gezegende. İngilizce, ama İngilizce değil. Ya da ağır bir servis tabağı gibi büyük dikkatle kaldırılıp, hafifçe yana kaydırılmış ve başka yere –anlatıcının yarattığı ve sadece onun işgal ettiği bir mekâna– konulmuş İngilizce. Söz konusu dil geçişi okurda belli belirsiz bir huzursuzluk yaratabilir ve bu hissi sevip sevmeme durumunuz, öyküye vereceğiniz tepkiyi etkileyebilir. Ben cümlenin ya da hikâyenin nereye gideceğini bilmemekten hoşlanıyorum ve güzergâh buradaki gibi dolambaçlıysa, bizi ileri iten güç, bir insanı var eden dildeki yanma kuvveti oluyor. Söylemem lazım ki bu, herkesin hoşuna gitmeyebilecek bir insan; gerek gerçek hayatta, gerekse kâğıt üzerinde, her okurun arkadaşlığından hazzetmeyeceği biri. (Ben onunla bir kitapta buluşmaktan haz duydum; mümkünse kanlı canlı olarak karşıma çıkmasın.)

Bu kitabın, takdir edip seçtiğim bu eserin yeni baskısı için yazılmış bir değerlendirme yazısında, hikâyedeki atmosfer ahlaki, manevi ve psikolojik açıdan insan sağlığına zararlı bulununca şaşkına döndüm. Fakat belki bu şaşkınlık kısmen, dilin kullanım biçimlerine dair aşırı hassasiyetimden kaynaklanıyordu; kısa zaman önce Nazi propaganda makinesinin sözcük ve tasvir seçimleri hakkında okumalar yapmış olmam da, bir süre için bu hassasiyetimi yoğunlaştırmış olabilir. Okuduklarım, tarihsel bir bakış açısıyla, zehir ve hastalık istiarelerini kültürel ürünlere tatbik etmenin genellikle iyi şeylere delalet etmediği yönünde sıkıntı verici bir his uyandırmıştı bende.

Yakın zaman önce bir okuma etkinliğini takip eden soru-cevap bölümünde öğrendiğime göre, yazar George Saunders’ın kurmaca yazımı hususunda en çok ilgilendiği şey, karakterlerin iç monologlarıymış: bir karakterin kafasındaki karmaşık konuşmaların dili. Yazar, “Victory Lap” [Zafer Turu] adlı öyküsünü okumuştu az önce; bu öykü, bir talihsizlik eseri kendilerini aynı zamanda aynı yerde bulan üç ayrı kişinin iç monologlarıyla kurulmuş: yeniyetme bir kız, kapı komşusu bir delikanlı ve kızı kaçırıp öldürmeyi tasarlayan, minibüs sürücüsü bir yabancı. Saunders bu üç sesli kurguyu uzmanca kotarmış ama öyküyü sessizce, kendi kendimize okumuş olsaydık, her bir sesin kullandığı dil –mesela söz dağarcığı ve ritim– sayesinde, derhal üç kişiden hangisinin konuştuğunu, daha doğrusu düşündüğünü, anlardık. On beş yaşındaki Alison’la başlıyoruz; saçındaki her şeyden büyük kurdele, sevimli bir ufaklıkken çekilmiş taş devri fotoğrafı ve yavru geyik hayali, başka birine ait olamaz. Yani, beş yaşındaki bir çocuğun ya da altmış yaşındaki bir adamın şöyle bir iç monolog kurmasını beklemek zordur:

“Mutlulukla coşup düz takla at, zıplayıp kalk, anneciğin babacığın Taş Devri’nde Penny’nin mekânında çekilmiş fotoğrafını öp, sen de oradasın işte {öpücük} sevimli ufaklık ve saçındaki kurdele, dışarıdaki her şeyden büyük.
Bazen böyle mutlu anlarında, bir yavru geyiğin ormanda titrediğini hayal ederdi.
Anneciğin nerede küçüğüm?
Bilmiyorum, dedi geyik, Heather’ın küçük kızkardeşi Becca’nın sesiyle.
Korkuyor musun? diye sordu geyiğe. Aç mısın? Seni kucaklamamı ister misin?
Olur, dedi yavru geyik.”

Öyküyü birkaç sayfa daha okuyunca, kendimizi yeniyetme komşu Kyle’ın zihninde buluyoruz; onun (her birimizinkine benzeyen) iç konuşması, kendisini onaylamayan babasıyla hayalî bir sohbet akışı içeriyor:

 “Allah aşkına baba, arazide on altı çarpı 400 metre, sekiz çarpı 800 metre, üstüne bir mil koşusu, zirilyon kere 100 metre yapıp, beş mil boyunca at gibi koşturduktan sonra, bahçede karanlık çökene dek köle gibi çalışmam hakça mı yani?”

Hikâye bu kez bizi, bıçak taşıyan bir adamın beyninin içinde karanlık bir seyahate çıkarıyor—bu yabancının zihni, Alison’la ilgili planıyla ve psikozlu eylemlerini pürüzsüzce yapmasını engelleyecek şeylere karşı hazırlanmak için üzerinde iyice yoğunlaştığı sözlerle doludur.

“Karar tablosunda şu önemli eylemler kalıyor: minibüsün yan kapısına götür, içeri it, bileklerini / ağzını bantla, zinciri dola, konuşma yap. Yapacağı konuşmayı çok iyi ezberlemişti. Hem kafasında, hem de kayıt cihazıyla alıştırma yapmıştı: Yüreğini ferah tut canım, biliyorum korkuyorsun, çünkü daha beni tanımıyorsun ve bugün olanları beklemiyordun fakat bana bir şans tanırsan göreceksin çok mutlu olacağız. Bak bıçağı şuracığa koyuyorum ve onu kullanmak zorunda kalmayacağımı umuyorum, tamam mı?”

Şimdi anlaşılması gerektiği üzere, kimin sesini duyduğumuzdan hiçbir zaman tereddüt etmiyoruz ve okurun zihnindeki bu kesinlik, her bir karakterin nasıl konuştuğunu göstermek için Saunder tarafından kullanılan dil sayesinde mümkün oluyor. Hikâyeyi dinlemekten duyulan haz, kısmen daha sonra neler olacağına dair meraktan, kısmen de yazarın hikâyeyi sürdürme sebebinin, sonuca –kızı kaçırmayı planlayan adamın bu suçun hesabını verip vermeyeceğine– varmak olmadığını ayırt etmekten kaynaklanıyor. Ben bunu sezmiştim ama yine de Saunders, asıl dikkat ettiği şeyin karakterlerin iç konuşmaları olduğunu söyleyince şaşırdım; çünkü bu, benzer durumlarda benim de sıklıkla kendimi söylerken duyduğum bir şeydir.

Birçok yazarın aşağı yukarı aynı şeyi söylediklerini duydum: anlatı ve olay, bilinç katmanlarının, söz seçim ve kullanımlarının kesinliği aracılığıyla tasavvur edilen ve yeniden üretilen iç konuşmaların  asılı durduğu çerçeveden ibarettir. Yazarlar bir karakterin içine yerleşmekten, karakterin düşünürken kullandığı dili duymaktan bahsederken, bunu kastediyorlar galiba. Çehov da “at hırsızlarını 700 satır içinde betimlerken, sürekli onların tonunda konuşup düşünmek ve onların ruhuyla hissetmek zorundayım,” ifadesiyle, muhtemelen bunu kastediyordu.

Bunca zaman sonra, ben her bir malumat parçasıyla karakterin bilincinin nasıl değiştiğini ortaya koyduğumu ve kişinin zihin durumundaki bu değişime eşlik eden, onu yorumlayan dili kayda geçirdiğimi düşünürken, eleştirmenler ya da okurlar romanlarımın olay akışına dair konuşunca, hâlâ şaşırıyorum. İnsan zihnini kazmaya yönelik bu niyetin ya da güçlü arzunun acayipliği, ben dilden karakterin kilidini açan anahtar olarak bahsettiğimde insanların bir şey anlayıp anlamadığını hiç bilemememin sebeplerinden. Yahut belki sorun, ne demek istediğimi açıklamaya çalıştığım her sefer, işe yaramaz ya da karmaşık bir misal kullanmamdır.

Kendi tecrübelerimden hemen aklıma geliveren bir örnek, bana benzemesi pek mümkün olmayan bir karakterin zihnine ve yüreğine girme yönündeki umutsuz çabama dair. Bu karakter, Vincent Nolan adında genç bir Nazi: A Changed Man [Değişmiş Bir Adam] adlı romanımın başında bu genç, radikal bir dönüşüm deneyimi yaşadığını iddia ediyor ve kitabın sonunda gerçekten böyle bir dönüşüm geçiriyor; gerçek dönüşüm, bahsettiği sözde dönüşümden daha kademeli ve karmaşık olsa da. Açılış sahnesinde Vincent, çalıntı bir kamyonla taşradan yeni gelmiştir ve iyiden iyiye kalabalık bir yemek saatinde, mevsime uymayan bir sıcakta, Times Meydanı’na doğru yürür. Vincent’ın sıkıntısıyla, yabancılaşmasıyla ve rahatsızlığıyla, alışık olmadığı insan kalabalığının eziciliğinden ve araba egzozlarının dumanından illallah etmiş haliyle kolayca duygudaşlık kurabiliyordum. Ama bu insanın kim olduğunu bir şekilde anlamam hâlâ imkân dışı görünüyordu. Kendimi aşağıdaki cümleyi yazarken bulduğum âna değin—bu cümle, öğle yemeği vaktinde Manhattan’ın orta yerinde yürüyebilmek ve sinirlerine yönelik taarruza karşılık verip kendini savunabilmek için mücadele ettiği esnada, Vincent Nolan’ın zihninden geçen birçok düşünceden biri: “O, taşrada arkadaşlarıyla sürtüp Aryanların ana vatanına dair düş azmaları yaşarken, memleketin kentlerinde yabancı bir yaşam formu, köpek sidiğiyle ve karbon monoksitle beslenen melez bir tür gelişmişti.”

On yıldan fazla zaman önce yazdığım bu cümleye, şimdi neredeyse bir başkasına aitmişcesine bakabiliyorum ve bakışı nefretten ziyade telaşlı bir uğraş üzerinden belirlenmiş bir delikanlının gözüyle dünyayı görmeye uğraştığım sıralarda, söz konusu cümleyi ne kadar cesaretlendirici bulduğumu da hatırlıyorum. Ama yine Çehov’un, at hırsızları hakkında yazmanın meşakkatine ilişkin söylemi aklıma geliyor. “Bırakın onları jüri yargılasın; benim işim sadece nasıl insanlar olduklarını göstermek. Yazdığım şudur: at hırsızlarıyla muhatapsınız, o halde müsaadenizle söyleyeyim ki bunlar dilenci değil, iyi beslenmiş insanlardır; özel bir kültün mensubudurlar ve at çalmak sadece hırsızlık değil, tutkudur da.”


Bir şifreyi kırdığımı hissettim: kahramanım (yahut bu noktada, romanımın kahramanı demeliyim) iki dünya arasında duruyor, henüz hızla içine düşmekte olduğu geleceğin değil, çok yakın geçmişinin dilini (“Aryanların anavatanı”) konuşuyordu. Artık geride bıraktıklarını düşünmüyordu ama çevresindeki insanlardan o kadar kopuktu ki, bu insanlar tamamen farklı beslenme ve solunum ihtiyaçları bulunan dünya dışı yaratıklardı adeta. Karakterim aptal değil zekiydi; kendini çok ciddiye almayan, keskin mizah anlayışına sahip biriydi ve en önemlisi, birkaç yüz sayfa boyunca benim –ve umarım ki okurun– ilgisinin devamını sağlayacak türde, süreklilik arz eden bir mecazi düşünme yapısı vardı.





Tarihin Rüzgârındaki Kokular


Gökhan Akçura’nın güzel tarih çalışması “Unutma Beni” adlı kitaptan aktarmadır.

* * *

Refik Halit Karay, “Güzel Kokular” adlı eski bir yazısında, kokuların değişik özellikleri olduğunu söyler. Örneğin kokuların renkleri vardır. Parfüm şişelerinden ve onları süren tenlerden, kokuların yanısıra renklerin de çevreye dağıldığını ileri sürer. Lavantadan yayılan renk, “tramvay tellerinde yanıp söndüğünü zevkle seyrettiğimiz elektrik mavisi”dir. Yazarımız bu kokuyu duyduğu an, güneşin, ayın veya çevresinde yanan lambaların rengi bu maviye dönüşmektedir. Bazı parfümlerse, “geceleyin dinlenmiş denizin içi gibi” filîzî yeşildir. “Uslu ışığı ve serin derinliği gözlerinizi dinlendirir.”. Ruhunuzda, “böyle sabahlarda yosunlu kaya gölgesine sığınıp kıpırdamadan duran, gül yaprağı bedenli minimini, yemyeşil balıkların rahatı”nı hissedersiniz. Fakat beynimizin içine kandil kandil, bir havai fişek gibi dağılan kokular da vardır. Hele alev kızıllığıyla çevremizi kuşatan parfümlere dayanmaksa ne kadar zordur!

Refik Halit’i okumaya devam edersek, kokuların sesleri, biçimleri olduğunu da öğreneceğiz. Ama biz edebiyatı bir yana bırakıp, kokuların tarihi de olduğunu hatırlamak zorundayız. İlk tanığımız, on dokuzuncu yüzyıl sonunda İstanbul’a gelmiş olan bir Fransız mozaikçisi ve ressam. Ona göre parfümler, “batıda bir lüks, doğudaysa zorunluluk”tur. Doğuda, “kokulu dumanlar, parfümlü buharlar elle tutulmaz bir öte dünyaya fısıldar, hazlarla doludur; yükseldikçe kişiye rüya, tapınma ve aşk getirir.”. Parfümün kökeni doğudur ve batı ülkelerine buradan gitmiştir. Pafümler,  “saf” ve “katışık” olarak ikiye ayrılır. Saf parfümlerin başında amber, misk ve asilbent gelir. Oysa katışıkların sayısı iki yüze varır. Bunlar arasında, Avrupa’da çok sükse yapan “kokulu pastil”, bir Türk parfümüdür. Yakıldığında çok güzel, hatta sarhoş edici bir koku neşreden bu pastil, sarı sabır, oluban ve sandal odunlarından çıkarılan bir karışımdır. Bunlar toz haline getirildikten sonra, içine reçine konup yoğrulur ve pastiller şeklinde satılır. Batı, parfüm konusunda bilgindir, fakat saflığını korumayı bilen doğu, şiir dolu mazisine hayal katan kokulu buharlara sadık kalmaktadır.

Ahmed Rasim, eski İstanbul piyasalarının “seyyar ıtriyat sergisi camekanları gibi” olduğunu söylemiş. Tüm doğu kentlerinde olduğu gibi, İstanbul’un da kendine özgü bir koku coğrafyası vardı.  Ama giderek işler değişti...  Batılılaşma her alanda olduğu gibi, kadın kokularının da Avrupai olması için elinden geleni ardına koymadı. Hasbahçelerde bol bol bulunan çiçek kokuları, parfüme dönüştü, şişelere doldu, vitrinleri kapladı. Akasya, hanımeli, zambak, lavanta, sümbül, şebboy, manolya, gardenya ve yasemin kokuları, batıdan gelen heveslerle yer değiştirdi.

Evet, parfümler, kolonyalar Avrupa’dan geliyordu ama, bizimkiler de elleri kolları bağlı oturmuyorlardı. Eski ilanlara, şişe etiketlerine baktığımızda birçok Türk ıtriyatçısının, kadınlarımızın koku dünyasında anlamlı bir yer edinmeye çalıştığını görüyoruz. İlk akla gelen markalar arasında Fârukî, Hasan, Etem Pertev, Ferit, Hüsnü Şevki gibi isimler var. Bunların büyük çoğunluğu, imalathanenin başındaki ıtriyatçının adıyla anılan markalardı.

İkinci Meşrutiyet döneminde başlayan “milli iktisat” hareketi paralelinde ıtriyatçılarımız da yerli parfüm üretimini artırdılar. Bu çabalar Cumhuriyetin ilk döneminde de sürdü. Itriyatçılarımız, savaş alanında ve silah başındaydılar. Gazete ve dergi sayfalarındaki “yaratıcı” reklamları da bunların kanıtı değil mi? Örneğin, Hüsnü Şevki losyonları kadınların şahsiyetini en etkili biçimde açığa çıkaran şeyin “şüphesiz yalnız neşrettikleri nefis rahiyalar” olduğunu söylüyordu. İlanda yazdığına göre, bazen bu “rahiya” öylesine güçlü olur ki, insanın “bu kadın değil, adeta büyük bir çiçekten mürekkep emsalsiz bir demettir diyeceği gelir”di.

Koku tarihimizde yer alan ıtriyatçılar arasında Ahmed Farukî’nin çok özel bir yeri var. Çünkü Farukî firması, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk Türk ıtriyatçısı. Eski bir ilanda, Farukî firmasının ilk günlerini şöyle anlatıyor:

“1882 senesinde, kapitülasyon rejimi altında, memleketimizin bütün kapılarının Avrupa mallarına tamamen açık bulunduğu bir zamanda, Ahmed Farukî adında ateşli ve yakışıklı bir Türk genci, Avrupa’dan serbest serbest gelmekte bulunan birçok müstahzarların eşlerini aynı mükemmellikte yapmaya başlar. Memleketimizdeki her tabakadan gördüğü rağbet ve teşvikten cesaret alarak, kısa zamanda çeşitlerini çoğaltıp yerli kolonya, losyon, parfüm, pudra, krem, saç suyu, briyantin, şampuan, çocuk pudrası, ayak pudrası, tırnak cilası, dudaklık, allık, sürme, kirpik boyası, diş tozu vesaire imal etmeye başladı.”

Reklamdaki “ateşli ve yakışıklı bir Türk genci” ibaresi boşuna değil. Rahmetli Ahmet Farukî, o demlerde gayet yakışıklı, sayılı güzellerdenmiş. Hele kaşlarıyla gözleri, hanımların dilinde destanmış. Bu erkek güzeli ıtriyatçının ürünleri o kadar beğenildi ki, şöhreti o zamanki Osmanlı Devleti’nin hudutlarını aşarak İran, Hindistan ve Japonya’dan siparişler aldı. Paris’ten gelen ecnebi seyyahlar bile, dönüşlerinde hediye olarak Farukî müstahzarları götürmeyi ihmal etmediler. Ahmet Farukî, bu başarısından ötürü gerek Osmanlı hükümetinden, gerekse katıldığı uluslararası sergilerden birçok nişan, diploma ve madalyalar almıştı. Ama 1942 yılındaki ölümünden sonra adı gibi, ürünleri de tarihe karıştı. Yeni kuşaklar, ne Ahmed Farukî’nin Sultanhamam’daki gösterişli mağazasından içeri adım atmışlardı, ne de üstadın ünlü güzelliğinden haberdardılar. “Unutmabeni” kokusu rüzgar gibi geçen yıllara karışarak, şişe etiketlerinde kalan bir anı oldu sonunda...


Kına


Ilgıt ılgıt esen seher yelleri
Esip esip yâre değmeli değil
Ak elleri elvan elvan kınalı
Karadır gözleri sürmeli değil…

Karacaoğlan’ın, “ak elleri elvan elvan kınalı” diyerek andığı, saçı ve elleri boyamakta kullanılan toz, yani kına, kültürümüzün önemli parçalarından biri. Kına, anavatanı olan Kuzeydoğu Afrika’dan çıkmış, Hindistan’a, Sri Lanka’ya kadar gitmiş. Hazreti Muhammet’in, saç boyamak yerine kına yakmanın daha makbul olacağı tavsiyesi üzerine, hac görevini yerine getirenlerin Mekke’den kına getirmesi, bir gelenek halini almış. Çok eski dönemlerin halk hikâyelerinde, mesela Dede Korkut kitabında bile, kadınların süs aracı olarak kınadan bahis geçer. Ellere kına yakmak adeti, o günlerden çağımıza kadar gelmiş, gerdekten önceki geceye “kına gecesi” denmiş, kına bir bakıma, düğünlerimizin sembolü haline gelmiş. Bu gecelerde söylenen kına türküleri de, halk türküleri arasında önemli bir yere sahip…

Kız kına yakmaya geldim yakmaya
Yüzüğün takmaya geldim takmaya
Dünürlerim geldi kondu tarlaya
Kılıçları yıldız gibi parlaya
Ağla anam ağla bugün günümdür
Sol yanımdan tutan ağa kaynımdır

Anadolu’da, kınayla ilgili adetlerden biri de, bayramlarda kına yakmak.  Bir İmranlı türküsünde şöyle diyor:

Sabahtan erkenden kalk da bize gel
Gerdana gülleri tak da bize gel
Bugün bayram günü kimse kınamaz
Eline kınalar yak da bize gel…

Anadolu’nun bazı yerlerinde, bilhassa belli bir yaşın üzerindeki hanımlar, şifa niyetiyle de saçlarına kına yakarlar… Sözlü halk kültürümüzün tüm örneklerine, bilmecelere, deyimlere, atasözlerine girmiş kına. “Kına gibi” deyince, “çok ince”anlamına geliyor; birinin düştüğü kötü duruma çok sevinirsek, “kınalar yaksın” diyoruz. Saz şairleri, sevgilinin güzelliğinden söz ederken, onun kınalı ellerine getiriyorlar sözü. Mesela Erzurumlu Emrah diyor ki:

Sabahtan uğradım ben bir fidana
Dedim mahmur musun, dedi ki yok yok
Ak elleri boğum boğum kınalı
Dedim bayram mıdır, söyledi yok yok…

Kınaya dair sözlerimizi, bir Doğu Anadolu türküsüne bağlayalım:

Kınayı getir aney
Parmağın batır aney
Bu gece misafirem
Koynunda yatır aney…


29 Haziran 2016 Çarşamba

Akıl ve Aptallık


İnsanı hayvandan ayırt edenin aklı olduğu söylenir. Aklımız, dünyayı değiştirecek işler yapmamızı sağlıyor. Yine aklımız sayesinde, evrendeki her şeye bir isim koyuyoruz. Kavramlar oluşturuyoruz; her kavramın bir de zıddı var. Beyazın zıddı siyah, iyinin zıddı kötü, sıcağın zıddı soğuk, hızın zıddı yavaşlık, gücün zıddı zayıflık, aklın zıddı ise aptallık. Zıddı olmayan kavramın, kendisi de olamıyor. Güneş batınca gece çöktüğü için, gündüzün varlığının farkındayız. Akıllı olduğumuzu, ancak aptal olanlara bakarak anlıyoruz. Hayatımızı aklî kural ve sistemler üzerine kurduk. En akılcı olduğu düşünülen toplum düzeninde, demokraside yaşıyoruz.

Gelin görün ki, insanî aklın temelinde bir bit yeniği var... Hani bir atasözü şöyle der: “Akılları pazara çıkarmışlar, herkes kendi aklını beğenmiş.”. Bu söz ne kadar doğru; hayatımızla ilgili konularda karar alırken başkalarından etkilensek bile, nihayetinde kendi belirlediğimiz doğrultuda hareket ederiz. Bir başka insanın bizden daha akıllı olduğunu kabul etsek bile, çoğu zaman, kendi bildiğimizi yapmayı tercih ederiz. Bir bakıma, akılla aptallık atbaşı gider. Eylemimizi akılla gerçekleştirsek de, bu eylem çok aptalca olabilir. Kendi aklını fazla beğenmektir bunun nedeni. Aklımızı o kadar çok beğeniriz ki, bu aklın nerede tıkanıp, aptallığın başladığını göremeyiz bir türlü. Aptallık Ansiklopedisi” adlı kitabın yazarı Hollandalı Matthjis van Boxel’e göre, hiç kimse kendi aptallığının farkına varacak kadar akıllı değildir.

Aptallık Ansiklopedisi’nin yazarına göre, insanı hayvandan ayıran şey üstün aklı değil, aptallığı. Aptallık, insanın, kendi kurduğu hayallere inanmaktaki ısrarında ortaya çıkıyor. Aklı olmayan bir hayvandan farklı olarak insan, aynı taşa defalarca kafasını çarpar. Geçmişten ders almaz ve aynı hataları sonsuza kadar tekrarlar durur. Aklın itici gücü, aptallığı aşma çabasıdır aslında. İnsanın olduğu her yerde, akıl kadar aptallığı da bulmak mümkün.  Hepimiz, akıllı olduğumuz kadar aptalız da. Aptallık, tek başına çok tehlikeli değil; hayvanların aptallığı kendileri ya da çevreleri için önemli bir sorun teşkil etmiyor. Asıl tehlikeli olan, insanlarda olduğu şekliyle, aptallığın akılla birlikte ortaya çıkması. Bindiği dalı kesen Nasreddin Hoca’yı ele alalım. Hoca, dalı kesmek için ne yapmak gerektiğini, aklı sayesinde biliyor. Bir testere alıp dala sürtmeye başlıyor. Eylem sonucuna ulaşıyor, dal kesiliyor. Gelin görün ki, Hoca da kendini yerde buluyor. Burada, akılla aptallığın bir araya geldiğini görüyoruz ki, asıl tehlikeli olan işte bu.

Akılla aptallığın biraraya gelişini hayatın her alanında görmek mümkün. Otomobili ustaca kullanan, ama trafik kurallarına uymayan sürücüde; dairesini pırıl pırıl temizleyip güzel eşyalarla donatan, ama binanın dış sıvasını yaptırmayan ev sahibinde; dünyanın en büyük kültürel ve askeri gücüne sahip olan, ama bu gücü bir Ortadoğu ülkesi üzerinde barbarca kullanan işgal devletinde... Çağdaş seçim sistemleri, sistematik aptallıklara zemin hazırlayabiliyor. Halk yığınları ne kadar cahilse, bu cehaletin doğurduğu aptallıktan nasiplenenler o kadar mutlu oluyor. Marşlarla, hamâsi sloganlarla, kaba simgelerle, sokak ağzını yansıtan bir üslupla yürütülen propagandanın temelinde çoğu zaman basit bir mantık bulunuyor: “Bu memlekette dört kişiden üçü gazete okumaz. Demek ki karşımızda ne söylesek inanacak 30 milyonluk bir seçmen kitlesi var.”

Hepimiz aptallık ederiz; aptallık yanlış yapmak değil, yapılan yanlışta diretmek. Hiç kimse kendi aptallığının farkına varacak kadar akıllı olmadığından, yaptığımız yanlışları bir türlü düzeltemiyoruz ve bu durum böyle sürüp gidiyor...