25 Aralık 2008 Perşembe

Radyo Haftası

1950’lerde ülkemizde “Radyo Haftası” isimli bir mecmua yayımlanırdı. Bu mecmua, adından da anlaşıldığı gibi, haftalık olarak çıkardı. Henüz TRT’nin kurulmadığı, Ankara ve İstanbul radyolarının yayınlarını sürdürmekte olduğu bu dönemde basılan “Radyo Haftası”, ünlü ses sanatçılarıyla röportajlar, radyonun yayınlarıyla ilgili bilgiler, bestekarların ve bestelerin tanıtımı gibi başlıklarla doluydu. O dönemin pop yıldızları sayılabilecek hanım şarkıcılar, en şık halleriyle verdikleri pozlarla, bu mecmuanın sayfalarında yerini almıştı. İnce bir kitap formunda basılan ve otuz kuruşa satılan dergiyi, geçtiğimiz günlerde bir sahafın raflarında ele geçirdik. Gelin sayfaların arasına dalalım şöyle bir, neler göreceğiz. Bakın, “Kimdir, Nedir?” isimli köşede, Müzeyyen Senar’la ilgili neler söyleniyor...

“Müzeyyen Senar Işıl’ın çok küçük yaşta, kekeme olduğunu bilir misiniz? Tedavi ve uğraşmalar yüzünden orta mektebe başlarken tahsilini bırakan Müzeyyen Senar Işıl, bu hastalıktan müzik sayesinde kurtulmuştur. Bir öğretmeni kendisinin sesini çok müit verici bulmuş, şarkı ile kekemeliğinin izâle edilebileceğini düşünerek onu musiki tahsiline başlatmıştır. Kısa zamanda muvaffakıyete erişerek Kadıköyündeki Şark Musiki Cemiyeti’ne girmiş, Kemal Niyazi Seyhun ve ûdî Hayriye Hanım gibi iki üstaddan dersler alarak hem hastalığını gidermiş, hem de çok canlı bir ses sahibi olmuştur. 1931’de eski İstanbul Radyosunda konserlere başlamış, 1941’de ayrılarak sahneye intisap etmiştir. Halen İstanbul Radyosunda konserler vermektedir.”
“Radyo Haftası”, kapağı dışında siyah-beyaz olarak basılıyordu. Siyah-beyaz olarak çekilmiş fotoğrafların renklendirilmesiyle oluşturulan kapakta, her hafta başka bir bayan sanatçının güzel yüzünü radyo ya da mikrofon başında çekilmiş haliyle görmek mümkündü. Kapağın arka kısmında şu bilgileri okuyoruz:

“Radyo Haftası. Sayı 30. Cilt 3. 16 aralık 1950. Sahipleri: Ragıp Şevki Yeşim ve Faik Şenol. Dizildiği Yer: Hadise Mürettiphanesi. Abone: Yıllığı 1500, 6 aylığı 750 kuruştur.”

Birinci sayfada yer alan bir reklamda Hamiyet Yüceses’in ağzına şu metin uygun görülmüş:

“Sayın dinleyicilerim,

“Çeşmi Siyah”ı sevdiğinizi her fırsatta ihsas ediyorsunuz. Bu benim için büyük bir mazhariyettir. Yalnız sizlere bir tavsiyem var. Onu bir de “Siemens”de dinleyiniz. Kulağınıza daha hoş gelecek, zevkinizi daha çok okşıyacaktır.”


“Radyo Haftası”nın bir diğer sayısında, “Karadeniz havalarının aşık bestekarı” Hasan Sözeri’yle bir röportaj yapılmış. Sözeri, kendisini bakın nasıl tanıtıyor...

“Ben Rize’nin Portakallık mahallesinde doğdum. Müzik aşkım 1936 yılında doğmuştur. Bir düğünde kemençe gördüm, aklım ona takıldı. Ve iki buçuk yıl, satın alınan bir kemençeyle gece gündüz çalıştım ve öğrendim de. Düşünün bir kere: Radyoda çalmıya başlayınca sazının aşığı, onu deli gibi seven, memleketin tek radyo istasyonunda sesini yurduna dinletmeye muvaffak olmuş bir insan ne yapar? Radyoda çalmaktan duyduğum gururdan aldığım nihai bir hızla, eşi, dostu, ahbabı, mektebi ve daha ileri giderek söyliyeceğim, hayatı bile unuttum.... Karadeniz halk türkülerini radyodan dinletmeye ve tanıtmaya çalıştım. İlk konserimde, “Yesin Oni Nenesi”, “Nazmiye”, “Keremide Su Düştü”, “Cicim Canım” türkülerini ilk defa ben çaldım.”

Hasan Sözeri’yle yapılan röportajın sonunda, onun İstanbul Radyosunda bir “Karadenizden Sesler” korosu teşekkül ettirdiği bilgisi var.

Ve işte “Dinlediğimiz Şarkılar” sayfasından bir güfte:

“Hançer-i aşkınla ey yâr gönlüm üzre vurma hiç
Öyle bir derde giriftârım ki derdimi sorma hiç”...

Dünyada ve Ülkemizde Radyonun Gelişimi

Birçok araştırmacı, radyonun tarihini, 1876’da Graham Bell’in telefonu bulmasıyla başlatır. Gerçekten de telefon, birçok icat gibi radyonun da geliştirilmesine yardımcı olmuş. Yine de, radyonun gerçek babası, genellikle İtalyan Guillermo Marconi olarak biliniyor.

Marconi’nin ilk başarısı, radyo dalgalarının kullanarak alt kapının zilini çaldırmayı başarmaktı. Yıl 1896’ydı ve mucit henüz 22 yaşındaydı. Daha sonra buluşunu geliştiren ve bir telsiz sistemi üreten Marconi, İtalyan Posta ve Telgraf Bakanlığı’ndan gerekli izinleri alamayınca, 1899'da Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Burada kurduğu şirketinde, gemiler için telsiz üretmeye başladı. 1910 yılındaysa, Amerikalı mucit Lee De Forest, New York Metropolitian Orkestrası’nın sesini uzaktaki insanlara dinletmeyi başararak, radyo yayıncılığının başladığının habercisi oldu.
Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk radyo, 1920 yılında Westinghouse şirketi tarafından kuruldu. Bundan sonra radyolar, birçok ülkede ard arda açılmaya başladı. İngiltere'de 1922'de, Fransa'da 1925'te, Japonya'da 1926'da, Latin Amerika'da 1930'larda ilk radyolar yayın hayatına atıldı.
Adolf Hitler'in 40’lı yıllarda radyoyu kullanım şekli, yayıncılık tarihinde bir dönüm noktası kabul edilir. Bu dönemde Führer’in elinde radyo, güçlü bir propaganda aracına dönüşmüş ve kitleleri yönlendirmekte önemli rol oynamıştı. Radyonun gücünü örneklemek için anlatılan ünlü bir olay da, Amerika’da yaşanmıştı: Ünlü oyuncu ve yönetmen Orson, yaptığı radyo programında "Uzaylıların İstilası" üzerine bir tiyatro oyunu yayınlamıştı. Yayın o kadar etkili olmuştu ki, vatandaşların işgal olayını gerçek sanması sonucu, kentte bir panik havası yaşanmıştı.
60’lı yıllarda tevevizyonun ortaya çıkmasıyla gücünü ve dinlenirliğini kaybetmeye başlayan radyo, çareyi yeni yayın içeriklerinde buldu. Eğlence ve müzik yoğunluklu programlar çoğalmaya başladı. 1979'da Japonya'da uydu yayınına geçildi. 80'li yıllarda, yayıncılıkta büyük kuruluşların tekeli kırıldı, birçok şehirde yerel radyolar açılmaya başladı. 90'lardaysa yayıncılık daha da geliştirildi. Ses sistemlerindeki teknolojik atılımlar, dijital yayın, internet radyoculuğu gibi yenilikler, radyonun çehresini tamamen değiştirdi...

Türkiye’de ilk radyo yayınının tarihi 1927 yılı olarak kabul ediliyor. Türkiye Radyoları’nın tarihi kısaca şöyle: Cumhuriyet Hükümeti, haberleşme sistemlerindeki gelişmeleri görmüş ve Türkiye’de modern bir haberleşme sistemini kurmağa karar vermişti. İstanbul’un Eyüp ilçesine bağlı Osmaniye semtinde, Ankara’nın da Babaharman semtinde iki “Telsiz-Telefon” istasyonunun yapımı bir Fransız şirketine ihale edilmiş, ama istasyonların yapılışı sırasında şirket iflasın eşiğine gelmişti.

Yapımına 1925 yılında başlanan istasyona, Avrupa’nın en güçlü istasyonu gözü ile bakılıyordu. Kuruluşun asıl görevine ek olarak, ikisine de 7 kilovatlıklık birer lamba konmuş, radyo difüzyon için modülasyon tertibatı eklenmişti. Yapımı iki yıl sürdüğüne göre, radyo yayınlarının 1926 yılında deneme niteliğinde başlamış olduğu söylenebilir. Bu iki istasyon, 5 kilovat çıkışlı küçük postalardı.

Kurucu şirketin malî sıkıntısını gören Türkiye İş Bankası, Anadolu Ajansı ve bazı özel kuruluşlar, isme yazılı hisse senedi çıkartarak bir anonim şirket kurdular. Daha sonra zamanın hükümetine başvurarak, bu radyo difüzyon istasyonuna talip oldular. Durumu inceleyen yetkililer, 8 Eylül 1926 tarihinde “Türk Telsiz-Telefon Anonim Şirketi” adındaki bu şirketle on yıllık bir anlaşma imzaladı. Bu şirket böylece iki istasyonu kendi ve “Posta-Telgraf-Telefon Genel Müdürlüğü” adına işletecekti. 1927 yılının ortalarına doğru ilk stüdyo, İstanbul’daki Büyük Postaneye taşındı. Ankara’da da ilk stüdyoyu aynı şirket, bir yıl sonra, 1928 yılında açtı. Önce Millî Savunma Bakanlığı’nın yakınında Mûsikî Muallim Mektebi’ne yakın bir dairede çalışmaya başlayan Ankara stüdyosu, sonra Ankara Palas’ın zemin katına, ardından Sağlık Bakanlığı’nın arkasında kiralanan tek katlı bir binaya taşındı.

Sonradan yapılan anlaşmanın değişmesi nedeniyle İstanbul’daki Büyük Postaneden çıkarılan stüdyo, Beyoğlu’nda kiralanan bir apartman dairesine yerleştirildi. Bir süre böylece idare edildikten sonra, gittikçe malî durum bozuldu. Abone ücretleri masrafları karşılamıyor, kaçak çalışan alıcılar tesbit edilemiyordu. Hükümet ve ortaklarının yardımına rağmen, şirketin durumu 1936 yılında daha da bozulmuştu. 1938 yılında süresi dolan anlaşma yenilenmedi. Şirket tasfiye edilerek, her iki istasyonun işletmesini devlet üzerine aldı. Bu verici sistemin ihtiyacı karşılamadığı dikkate alınarak, dünyanın o zamanki ünlü firmaları ile temasa geçildi. Bunlardan en uygunu olan Markoni şirketine, yeni Ankara Radyosu’nun yapımı ihale edildi. 22 Temmuz 1938 tarihinde, bugünkü bina hizmete girmiş oldu.

Bu şirket “Telsiz” adında bir dergi çıkartırdı. Telsiz’in 4 Temmuz 1928 tarihli sayısında verilen radyo programına bir göz atarsak, şu sanatkârların Türk Mûsikîsi’ne hizmet ettiğini görürüz: İzak Elgazi, Udî Cemal Bey, hanende Hikmet Hanım, Kemençeci Anastas, Neyzen Tevfik, Kemal Niyazi Seyhun, Mesud Cemil, Kemani Reşad Erer, Piyanist Cemal Bey, Nebile Hanım, Hâfız Burhan, Münir Nureddin Selçuk ve diğerleri...

Bu konuda Cevdet Kozanoğlu şu bilgileri veriyor: “O zamanlar İstanbul Radyosu’nda haftada üç gün keman, klârnet, kânun, ud ve iki okuyucuyla, altı kişilik fasıl heyeti çalışırdı. Bu heyetleri piyasadan ben temin ederdim. Aynı zamanda hanendelik de yaptığım için, beş kişiyle idare ederdik”.

Ankara Radyosu, 1938 yılında bugünkü binasına taşındıktan sonra, ciddî öğretim yapan, sanatkâr yetiştiren, Türk Mûsikîsi’nin sorunlarına eğilen, bütün bu işleri sıkı bir disiplin içinde yürüten bir öğretim kurumu olmuştu. Hizmet bir bütün olarak ele alınmış, öğretim programı hazırlanmış, çalışmalar bunlara göre yönlendirilmişti. 1936 yılında hizmete açılan Ankara Devlet Konservatuarı öğretim kadrosundan da yararlanılmıştı. Diğer taraftan, Türk Sanat Mûsikîsi repertuarı ile ilgili çalışmalar başlatılmış, Fahri Kopuz nota kütüphanesini kurmakla görevlendirilmişti. Bugün bile kullanılan pek çok nota, Fahri Kopuz’un yazdığı notalardır.
Bir saz ve söz arşivi olmadığından, canlı yayınların dışında, plâk yayınları piyasadan sağlanan kaliteli plâklarla karşılanırdı. Sanat değerlerine göre sınıflandırılan bu plaklardan, zamanla büyük bir arşiv meydana gelmişti. Bu değerli arşiv 1960 yıllarında, anlaşılmaz bir sebeple hurda fiyatına plâkçılara satıldı. Daha sonraki yıllarda bir plâk kayıt stüdyosu açılmış ve iyi icra örnekleri arşiv için plağa alınmıştı. Ankara Radyosu kütüphanesi kurulduktan sonra, ünlü mûsikîşinasların özel koleksiyonları satın alındı.

Zamanın ünlü mûsikîşinasları Ankara Radyosu’nda toplanmıştı: Refik ve Fahire Fersan, Cevdet Çağla, Vecihe Daryal, Fahri Kopuz, Zühdü Bardakoğlu, Osman Güvenir, Hakkı Derman, Şükrü Tunar, Hayri Tümer, Veli Kanık, Şerif İçli, ve daha pek çok sanatkâr...
Türk Mûsikîsi’ni tanıtmak amacıyla on beş günde bir hazırlanarak yayınlanan “İzahlı Müzik” saatleri, çok yararlı olmuştu. Bu programı sunan Ruşen Ferid Kam, makam ve usûlleri tanıttıktan ve sabit perdeli bir sazla, perdeleri gösterdikten sonra klâsik repertuarımızın en güzel örneklerini icra ettirirdi.

Bu değerli çalışmalar uzun yıllar sürdürüldükten sonra, 1949 yılında yeni İstanbul Radyosu hizmete girdi. Hemen arkasından, önceleri deneme yayınları yapan İzmir Radyosu, 1951 yılında çalışmaya başladı. Türkiye Radyoları, 1964 yılına kadar Basın ve Yayın Genel Müdülüğü’ne bağlıydı. Nihayet 2 Ocak 1964 tarih ve 359 sayılı yasayla, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu - TRT kurulmuş oldu.

Türkiye Radyoları’nın geçmişiyle ilişkin bu bilgileri, Tahir Aydoğdu’nun eserinden alıntıladık...

BBC'nin Yayın İlkeleri Kılavuzu


BBC, kurumsal değerlerinin temelini oluşturan yayın ilkelerini, kamuoyuyla Türkçe olarak paylaşmak için 'BBC Yayın İlkeleri Kılavuzu – BBC'nin Değerleri ve Standartları' adıyla yayınladı:




22 Aralık 2008 Pazartesi

TRT Radyolarında Teknik Gelişim


Özden Cankaya’nın Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan, “TRT: Bir Kitle İletişim Kurumunun Tarihi” adlı kitabından, radyolarımızın teknik gelişimine dair satırlar aktaracağız...
1964’te TRT’nin kurulmasından 1980’li yıllara gelene değin, Türkiye Radyoları teknolojik açıdan her yıl artan bir gelişim çizgisi gösterdi. 1965 yılında TRT’nin yeni Genel Müdürlük binasına taşınması, çalışmaların eşgüdüm içinde yürümesine katkıda bulundu. TRT Genel Müdürlük personeli, Ankara Mithat Paşa Caddesi’nde, artık kendisine ait olan beş katlı yeni binasına taşınmıştı. İlk çalışmalarını Ankara Radyosu’nda yapan, 1964 sonlarına doğru Ulus’taki Paket Postanesi binasına taşınan TRT Genel Müdürlük idari personeli, Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün eski binasında çalışmalarını sürdüren teknik personel, Ankara Radyosu’nda çalışan Merkez Program Dairesi’nin yayın personeli böylece tek bir binada toplanmış oldu.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra, yeni radyo vericilerinin Ankara, İstanbul, İzmir, antalya, Adana, Gaziartep ve Kars’ta kurulması kararlaştırıldı. Teknik araştırmalardan sonra, 1961’de İstanbul ve İzmir; 1962’de Ankara, Adana, Gaziantep; 1963’te Kars vericisi yayına başladı. 1964 yılında Van Radyosu yayına geçti. Bu vericiler 1 ya da 2 kilovat gücündeydi. 1963 yılında, Toprak Mahsulleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı olan 1 kilovat gücündeki üç küçük radyo vericisi geçici olarak aınmış; Erzurum, Duyarbakır ve İskenderin’da kısa dalga üzerinden yayına başlamışlardı. Bu istasyonlar, güçlü vericiler kurulana dek yayınlarını sürdürdüler. Tüm bu gelişmelerin sonucunda, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı başlangıcında radyo yayınlarının toplam verici gücü 527 kilovat olmuştu. Böylece radyo yayınları ülkenin alan olarak yüzde 37’sini, nüfus olarak da yüzde 44’ünü kapsar duruma gelmişti.
TRT, tüm ülkeye radyo yayınlarını ulaştırmaya çalışırken bir yandan da, kendisi dışındaki radyo yayınlarına karşı savaşımını sürdürüyordu. 1965 yılında TRT Genel Müdürlüğü, Türkiye’de yayın yapan 6 Amerikan üs radyosunun durumunu incelemeye aldı. TRT kurumu, bu radyoların, 359 sayılı yasanın 35’inci maddesine aykırı yayın yaptıklarını ileri sürerek, bunların durumunu Dışişleri Bakanlığı’na bildirdi. Örneğin, Çiğli Hava Üssü’nden yayın yapan radyonun, Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım’da pop ve rock müzik yayınlamasının, vatandaşları üzdüğü belirtilmişti.
1968 yılında TRT’nin Trabzon Bölge Radyosunu kurma çalışmaları ilerledi. İki teknisyenle bu çalışmalara başlayan Trabzon Radyosu’nun, Adana’dan sökülecek 2 kilovatlık vericiyle orta dalga üzerinden yayın yapması planlanmıştı. 1 Aralık 1968’de il radyosu olarak yayına başlayan Trabzon Radyosu, bundan tam on yıl sonra, 1 Aralık 1978 tarihinde 300 kilovatlık vericisiyle bölge radyosuna dönüşecekti.
1969 yılında, çok merkezli radyo bağlantısı gerçekleştirilmişti. Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 50’nci yıldönümünde, ilk kez Ankara dışındaki çeşitli merkezlerle bağlantı kurularak naklen yayın yapıldı. Bugün sıradan bir yayıncılık olayı olarak görülen bu teknolojik işlem, o yıllar için büyük bir başarıydı. Ankara’dan, Samsun, Sivas, Erzurum, Mersin, İstanbul ve İzmir’e bağlantılı olarak sürdürülen bu 19 Mayıs naklen yayın senaryosu, Merkez Program Dairesi Başkanı Turgut Özakman başkanlığında, Metin Öztekin, Serpil Akıllıoğlu, Yavuz Yücetürk, Engin Alçora, Ülkü Alçora, Sezi Çolakoğlu ve Dinçer Sezgin’den oluşan bir ekip tarafından, iki günde hazırlanmıştı. Bu adlar Türk radyoculuğuna, yaptıkları programlarla iz bırakmış radyo programcılarının adlarıdır.

19 Aralık 2008 Cuma

İstanbul Radyosu: Bir Kahramanlık Öyküsü


Tarihi bilgiler kesin olmasa da, ülkemizin ilk programlı ve düzenli yayınlarının, 6 Mayıs 1927 günü başladığı kabul ediliyor. O günlerin hikayesini, Gökhan Akçura’nın “Roll” dergisindeki yazısından kısaltarak aktaracağız şimdi size...

İstanbul’da bir radyonun kurulması fikri; bir gazeteci, karikatürist ve girişimci olan Sedat Nuri İleri’ye aitti. Sedat Nuri Bey, dönemin İş Bankası Genel Müdürü ile birlikte Celal Bayar’a teklifte bulunmuş, bu teklif daha sonra Gazi Mustafa Kemal’e ulaştırılmıştı. Gazi’nin çağrısı üzerine Ankara’ya giden girişimciler, bir radyo alıcı cihazıyla Çankaya’ya, bir rivayete göre de Orman Çiftliği’ne gittiler. Alet kuruldu, o dönemin belli başlı istasyonları taramaya başladılar. Birden Mustafa Kemal, “Susun arkadaşlar!” dedi. Tabii herkes sustu. Sofya radyosunun neşriyatına kulak verildi. Gazi’nin kulağı, Sofya’da askeri ataşe olarak bulunduğu zamanlardan Bulgarcaya aşinaydı. “Bakın, kendi hesaplarına ne güzel propaganda yapıyorlar!” diye işaret etti.

İşte bu sözler, İstanbul radyosunun kuruluşu için emir yerine geçmişti.

İş Bankası, Anadolu Ajansı, Gümüşhane Milletvekili Cemal Hüsnü Taray, Falih Rıfkı Atay ve Sedat Nuri İleri tarafından, 150 bin Türk lirası sermayeyle, 8 Eylül 1926 tarihinde Türk Telsiz Anonim Şirketi kuruldu. 1927 yılının Mart ayı başlarında ilk deneme yayını yapıldı. Bu yayın, Sirkeci’deki İstanbul Büyük Postanesi’nin kapısının üstüne yerleştirilen bir hoparlörden halka dinletilmişti. 27 Mart 1927 gecesi Türk sanatçıları radyoda ilk konserlerini verdiler. Bu tür deneme yayınları, nisan ayı boyunca sürdü. 6 Mayıs tarihinde ise, ilk düzenli yayınlara geçildiği sanılıyor.

İstanbul Radyosu’nun ilk idare müdürü Sedat Nuri, ilk teknisyeni Halit, ilk spikeri ise Sadullah Gazi beylerdi. Kuruluşun ardından radyoya katılan ve çok daha sonraları İstanbul Radyosu’nun başına geçecek olan Mesud Cemil Bey ise saz heyetlerinde tambur, kemençe ve lavta; orkestrada ise viyolonsel çalmasının yanısıra spikerlik, program şefliği, stüdyo memurluğu, idarecilik, notacılık, kütüphanecilik gibi birçok işi tek başına yürütüyordu.
İstanbul Radyosu yayına başladığı sırada Türkiye’de, biri teknik müdür Hayrettin Bey’in, öbürü Bahriyeli Enver Bey’in, geri kalan beş tanesi de Türkiye’deki yabancıların getirttikleri cihazlar olmak üzere, sadece 7 radyo alıcısı vardı. Bu sayının artması için çeşitli girişimler gerçekleştiriliyordu. Örneğin Posta Telgraf Okulu salonlarında, halka kendi alıcılarını yapmayı öğreten kurslar açılmıştı. Ayrıca şirketin yayın organı Telsiz dergisi de, promosyon olarak radyo dağıtıyordu. Dönemin radyo alıcıları pahalıydı. Bu yüzden radyo cihazı sahibi olmak zordu. Radyo sahibi olunsa da, bunu kurmak ve dinlemek kolay değildi. Sedat Nuri Bey’in yeğeni Râsih Nuri İleri, o zamanlar küçük bir çocuk olmasına rağmen bu günleri hatırlıyor ve şöyle anlatıyor...

 “Evde yayını anlatabilmek için, bir tenekenin içine kurşun dökülüyor ve bu teneke toprağa gömülerek tenekeden eve bir bakır telle hat çekiliyordu. Bir de evin çatısına gayet büyük –diyelim 50 metrelik- bir anten konuyordu. Bu cihazda yayın, ya çanak şeklindeki hoparlörle ya da kulaklıkla işitiliyordu. Hatta benim bir fotoğrafım olacak, bu fotoğrafta kocaman bir hoparlör, çanak şeklinde; ben de onun önünde eğilmiş, yayın dinlemeye çalışıyorum. Kulaklıkla dinlenen şekliyle İstanbul Radyosu’nun ilk yayınını hatırlıyorum. Büyük bir heyecanla dinlemeye uğraştık. Ve birtakım cızırtılar gelmeye başladığı vakit, havaya uçtuk sevincimizden, ses geliyor diye...

Hiç şüphesiz, kuruluş kararı aşamasından başlayarak, radyo tarihimizde Atatürk’ün oldukça güçlü bir yeri var. İlk naklen yayın da Atatürk’ün isteğiyle, 3 Şubat 1932 tarihinde Ayasofya Camii’nden yapılmıştı. Bu bir Kadir Gecesi yayınıydı. Postaneyle cami arasına kablo çekilmiş ve Ayasofya’ya mikrofon kurulmuştu. O günün kısıtlı şartlarında yapılan yayın, yine de çok başarılı olmuştu. Mesud Cemil Bey’in ifadesiyle, o sıralar radyo postası 5 kilovat gücünde olduğu halde, en kuvvetlisi 10-12 kilovat olan diğer memleketlerin postaları arasında, İstanbul Radyosu’nun yayını Amerika’dan Hindistan’a kadar mükemmelen duyuluyordu. Nitekim, ertesi günden itibaren, haftalarca her taraftan takdir ve tebrik mektupları, telgraflar yağdı.

İstanbul Radyosu’nun tarihi biraz da parasızlıklarla dolu bir tarihti. Telsiz Telefon Şirketi’nin büyük ortağı İş Bankası’nın karşılıksız para yatırmaktan usanarak desteğini çekmesiyle, 3 Aralık 1927 tarihinde yayınlara ara verilmek zorunda kalındı. Sanatçıların ücretleri ödenemiyor, ödenemeyen faturalar nedeniyle Elektrik Şirketi tarafından cereyan kesiliyordu. Sonraları, Türkiye’de radyo alıcısı pazarlayan bir şirketin, satışlarını garantilemek için İstanbul Radyosu’nun 4-5 aylık masrafını karşılamasıyla, düzenli yayınlara yeniden başlanmıştı. Şirket 10 yıl boyunca İstanbul’da düzenli yayın yapmış, buna karşılık Ankara’da aynı başarıyı gösterememişti. Ankara Radyosu ancak 1933’ten sonra düzenli yayına geçebilmişti. Mali sorunlarla boğuşmaya devam eden Telsiz Telefon Şirketi, 13 Haziran 1937 tarihinde yapılan genel kurulda kendini tasfiye etmeye karar verdi. Radyo yönetiminin devlete devredilmesiyle, radyoculuğumuzda yeni bir dönem, “devlet radyoculuğu” dönemi başlamış oluyordu. 1927’den 1937’ye kadar olan 10 yıllık dönem ise, yazar Gökhan Akçura’nın deyimiyle, radyoculuğumuzun temellerinin atıldığı bir “kahramanlık öyküsü” olarak tarihteki yerini aldı…

18 Aralık 2008 Perşembe

Radyolu Yıllar


Eski TRT prodüktörlerinden Gülben Dinçmen’in, radyo tarihine dair bölümler ve kişisel anılarını topladığı, “Radyolu Yıllar” isimli kitabından bazı bölümleri kısaltarak aktarıyorum:
“Radyo hayatımıza sessizce girmiş ve onu derinden etkilemiştir. Radyolu yıllarımız öncekilerden farklıdır. İnsan zekası ve çabasının ortaya koyduğu buluşlar zinciri, giderek hayatın hayatın her alanını daha kapsamlı biçimde etkisi altına almaya başladı. Günümüz teknolojisi, bu etkinin gelecekte artarak devam edeceğinin ipuçlarını da vermekte. Radyo yayınlarının başladığı yıllar ise teknolojinin tartışmasız üstünlüğünü henüz ilan etmediği bir süreci kapsar. O güne kadar birey olarak, toplum olarak hayatımıza yön veren bilgi ve telkin kaynaklarından farklı özellikler içerir radyo. Bu özellikleri nedeniyle, zaman ve uzaklık kavramları değişikliğe uğramış, fiziki sınırlar aşılmış, bir anlamda ortadan kalkabilmiştir.
1930 ve 1940’lı yıllarda radyo çoğunlukla umuma açık yerlerde, tek tük de olsa evlerde boy göstermeye başlar. Girdiği her mekanda baş köşeye konur. Kalabalık ailelerde, çocukların kolayca ulaşamayacağı bir yerden, ev halkına yüksekten bakar gibidir. Haksız da değildir; evimizdeki bu alışılmadık “ses” inandırıcı ve etkileyici olmak bakımından kolayca üst sınırlara çıkıvermiştir. Sanal dünyalarla henüz tanışılmamış olan o günler için radyo, biraz “gaipten gelen bir ses” gibidir. Kıymetli dantel örtülerle bezenmesi verilen değerin, duyulan saygının bir göstergesi olsa gerektir. Yüksekçe yerlere konulması ise daha pratik sebeplere bağlanabilir; konuşan veya şarkı söyleyeni, radyo kutusu içinde arama merakını yenmekte zorlanan küçük parmakları engellemek.
O sırada üç-dört yaşlarında olmalıyım. İstanbul’da, halamın evinde radyoyla tanıştım. Yine baş köşede duruyordu. Boyumu biraz geçen yüksekçe bir yerdeydi. Ahşap çerçeveli büyükçe bir radyoydu. Kendisi için yapılmışa benzeyen bir sehpa üzerindeydi. Kolayca arka tarafa geçip ne olup bittiğini anlayabilirdim. Ancak buna gerek kalmadı. Halam merakımı sezmiş olacak ki, uzun uzun anlattı; radyo kutusunun içinde insan yoktu! Bir yerlerdeki insanların seslerini aktaran aletler vardı. Pek ikna olmuş değildim anlaşılan. Üşenmedi, radyonun arkasını örten plakayı çıkardı. Sonuç tam bir hayal kırıklığı olmuştu; bir yığın karmaşık alet, üstelik toz içinde! Büyü fena bozulmuş, anlaşılmazlık ise yerli yerinde kalmıştı. Oysa bizden sonra gelen kuşaklar, radyonun içinde insan aramak yerine, radyoyu açmayı ve istasyon düğmesiyle oynamayı kendiliklerinden öğrendiler ve sanki bilerek dünyaya geldiler.
 Radyonun hayatımıza girmesiyle birlikte, doğruluk, inandırıcılık adına sağlam bir referans kazanılmış oldu. “Radyodan duydum” denildiğinde, deyim yerindeyse akan sular duruyordu. Radyonun olayların ve gerçeklerin süzgecinden geçen bilgiler aktardığı kabul edilmiş, ona bir şekilde “inanılmış”tır. İlk yıllarda radyonun çoğunluk için biraz da “gaipten gelen ses” olduğunu tekrarladık. Belki de etkileme gücü bu yüzden çok yüksek olmuştur. Belki de bu özelliği, onun her türlü tartışmaya kapalı bir olgu olarak algılanmasına yol açmıştır. “Radyo böyle dedi”, “Ajans böyle söylüyor” dönemidir bu dönem.
Zaman içinde bu altın yılların kaçınılmaz olarak sonuna gelinir. Çünkü, teknolojik gelişme günlük hayatımıza giren araç-gereçleri olağan ve anlaşılır kılmıştır. Öte yandan ilk ve ağır darbeyi alan da radyonun “inandırıcılık” özelliğidir. Dinleyici “ne söylendiği” kadar, “niye söylendiği”ni de sorgulamaya başlar. İlk yılların bilinmezlik, algılanamazlık duvarları yıkılmaya başlamıştır artık. Bundan daha önemli olarak toplumu yöneten ve yönlendirenler, radyonun artık büyüsü dağılmaya başlayan gücünü, “kendileri için” kullanmaya başlamışlardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan atılımlar meyvelerini vermeye başlamış, devrimler kısmen de olsa oturmuştur. İkinci dünya Savaşı yıllarıyla onu takip eden çok partili hayata geçiş, birçok bakımdan sancılı bir süreçtir. Öte yandan demokrasinin, çok partili yönetim beklentisinin çekiciliği yürekleri umutla doldurmaktadır. Umutlar boşa da gitmemeşi sayılır. Çok partili yönetime geçilmiş, demokrasi kurumsal olarak olmasa da, sözcük olarak meydanları dolduranların kulaklarında yer eder hale gelmiştir. Her kesim göreceli olarak, demokrasi havasından, çok seslilikten payını almıştır. Bir tek radyo hariç! Radyo hızla “otorite”nin ve “tek ses”in kalesi oluvermiştir.
“Oluvermiştir” ama, neyse ki öyle kalmamıştır. Radyo ve televizyonun ülkemizdeki gelişim çizgisi, dinleyici sayısının hızla artmasına, teknik olanakların gelişmesine rağmen büyük iniş- çıkışlar gösterir. Aynen demokratik parlamenter rejimin ülkemize özgü hayat çizgisi gibi… Zirvelere çıkıldığı sanılırken, hemen arkasından uçurumlara yuvarlanılmıştır. Başlangıcından bu yana radyo, bugünkü söylemle radyo ve televizyon, ülke gerçeği olmaya devam etmiştir: ne eksik, ne fazla…
Tek ses, tek nefes görünümündeki radyolu yıllardan sonra, özellikle radyo ve televizyonun devlet tekelinden çıkışıyla, çok sesli ve bir o kadar da renkli yayınlar havalarda uçuşmaya başlamıştır. Uzunca bir süre ders disiplini altında uslu uslu oturan değişik yaş gruplarındaki öğrencilerin teneffüste çıkardığı seslere benzer bu çok seslilik! Özgür ve tarafsız kamuoyu oluşturma işlevi, Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkma sorumluluğu, toplumu ileri götürecek hedefler saptama, uygulamaya koyma becerisi, kuru gürültüye kurban gitmiştir. İyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı gösteren değil, egemen güçlerin ve onların çıkarlarının savunulduğu bir ortama girilmiştir. Parlamento aritmetiğinin toplum tabanını demoktarik gelenekler ölçüsünde yansıtmadığı, parmak sayısına göre kanunlar çıkarıldığı dikkate alınırsa, bugün medyanın içinde bulunduğu durum hiç de şaşırtıcı değildir.”

Radyo Orkestraları


Henüz 15 yaşını doldurmuş olan Türk radyosunun klasik müzik yayınlarında görev alan orkestralardan bahsedeceğiz. Bunlardan ilki, “Radyo Senfoni Orkestrası”ydı...
Radyo Senfoni Orkestrası, 1940’ların başında, radyo programlarında eser icra etmek üzere kurulmuş bir orkestraydı. Bu orkestrada, “Cumhur Risâyeti Filarmonik Orkestrası”nın üyeleri görev alıyordu ve müzisyen sayısı, çalınan eserin gereklerine göre, 45 ile 64 arasındaydı. Orkestra her hafta iki defa, Pazartesi ve Perşembe günleri Dr. Ernst Praetorius ve Ferit Alnar idaresinde, her biri 45 dakika süren konserler veriyordu. Bu konserlere, zaman zaman, tanınmış solistler de katılıyordu.
Radyo Senfoni Orkestrası’nın konserleri, Ankara Radyosu’nun, yüz altmış dinleyicinin konserleri dinlemesine müsait tarzdaki 1 numaralı stüdyosunda verilirdi. Konserlerin radyodan yayını, her defasında tonmaysterler tarafından itinayla yapılan provalar ve kontrol odasında gerçekleştirilen dinlemelere göre hazırlanırdı. Konser esnasında, tonmayster stüdyonun yanındaki üç kat camlı kontrol odasından, yayını kontrol edip düzenlerdi. Aynı orkestranın, sonbahar, kış ve ilkbahar sezonlarında “Cumhur Risâyeti Filarmonik Orkestrası” olarak daha geniş kadroyla Cebeci Konser Salonu’nda verdiği konserler de, Cumartesi günleri saat 15:30’dan itibaren radyodan yayınlanırdı.
Radyo Senfoni Orkestrası, Ankara Radyosu stüdyosunda, hepsi ayrı programlarla yılda 92 konser verir ve yaz aylarında altı hafta tatil yapardı. Opera temsillerinden yapılan yayında da aynı orkestra çalardı. Radyo Senfoni Orkestrası, yurdumuzda ciddi Batı müziğinin yaygınlaşmasında önemli bir ödevi üzerine almıştı.
1940’lı yıllarda radyo yayınlarında görevli olan bir diğer orkestra, “Radyo Salon Orkestrası”ydı. Haftada dört gün program hazırlayan orkestra, 17 üyeden kuruluydu ve bu orkestranın üyeleri de, “Cumhur Risâyeti Filarmonik Orkestrası”nda görevli sanatçılardı. 1940’a kadar “Küçük Orkestra” olarak isimlendirilen Radyo Salon Orkestrası’nı, kemancı Necip Aşkın ve Enver Kapelman idare ediyordu. Programlara “kondüktör piyanist” olarak Devlet Konservatuvarı profesörlerinden George Markowitz, zaman zaman dikkat çekici “improvizasyonları”yla; soprano Bedriye Tüzün de kültürlü ve sıcak sesiyle ayrı bir renk katmaktaydı...

4 Aralık 2008 Perşembe

Ankara Radyosu'nun İlk Yılları

Ankara Radyosu'nun halen yayınlarını sürdürdüğü, Sıhhiye semtindeki binası, 27 Ekim 1938 tarihinde törenle açılmıştı.

Prof. Dr. Özden Cankaya’nın TRT tarihini anlattığı kitabında verdiği bilgilere göre, bu dönemde Ankara Radyosu, yayıncılığın merkezi konumundaydı. Hükümet 1937-1938 yılları arasında, Ankara’da 120 kilovat gücünde yeni bir verici istasyonu yaptırmıştı. Ama Ankara Radyosu bugünkü binasına geçene dek, dokuz yıl içinde altı kez yer değiştirmişti.

Ankara Radyosu binasına kavuşmuştu ama, bu dönemde, yurdun birçok yerinde, teknik yetersizlikler nedeniyle radyo yayınlarına ulaşılamıyordu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir kesimiyle, Batı Anadolu’nun bir bölümü ve Trakya bölgesi radyo yayınlarını nitelikli şekilde dinleyemiyordu.

Vericilerin bu durumuna karşın, alıcı sayısı artıyordu. 1936 yılında tüm yurtta alıcı sayısı 10 bin 640 iken, 1939’da bu sayı 56 bin 76’ya yükselmişti. Radyo yayınlarının süresi de artmış, yayınların günlük başlangıç ve bitiş süreleri düzene girmişti.

Ankara Radyosu’nun hizmete girişinin bir gün sonrasının Cumhuriyet’in 15’inci yılına rastlaması nedeniyle, gazeteler aylar öncesinden, açılışın bu güne yetiştirileceğini duyurmuşlardı. Verilen haberlere göre, üç gün boyunca kesintisiz yayın yapılacaktı. Gerçekten de, 120 kilovatlık vericiden yapılan yayınlar milyonlarca dinleyiciye ulaşmıştı ama, Atatürk rahatsızlığı sebebiyle bu törene katılamamıştı. 13 gün sonra, Ankara Radyosu Atatürk’ün ölümünü şu cümlelerle duyurmuştu:

“Reisicumhur Atatürk’ün umumi hallerinde vehamet, dün gece saat 24.00’te neşredilen tebliğden sonra her an artarak bugün 12’nci Teşrîn 1938 Perşembe günü saat 9’u 5 geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde terk-i hayat etmişlerdir.”

Ankara Radyosu, hemen ertesi gün akşam haberlerinde de, İsmet İnönü’nün ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçildiğini dinleyicilerine duyurmuştu. O yıllar hem dünya, hem de Türkiye için çok zor yıllardı. İkinci Dünya Savaşı’nın ağırlığı her yerde hissediliyordu. Türkiye Radyoları’nın ilk kadın spikerlerinden Emel Gazinihal, şunları anlatmış:

“Radyoda savaş yıllarında çalışmamız epeyce güç şartlarda oluyordu. Ne servis arabalarımız vardı, ne de radyoda yemek yeme imkanı. Sabah karanlığında 15-20 dakika yürüyerek, Ankara’nın soğuk kış günlerinde radyoya geliyor, istasyonu açıyor ve haberlerimizi okumaya başlıyorduk.”

Savaşın yaygınlaştığı o yıllarda, bütün dünya radyoları gibi Ankara Radyosu da savaşla ilgili haberler yayınlıyordu. O günlerde yapılan yayınlar, daha çok Türkiye’nin tarafsızlık politikasını vurgulayıcı nitelikteydi. PTT yönetimindeki bu dönemde, geçmiş yıllara göre, söz yayınlarının toplam yayın içindeki sürelerinin arttığını görüyoruz. Gerek istanbul, gerekse Ankara radyolarında yaklaşık yüzde on oranında söz programı yayınlanmaktaydı. Eğitici yönü ağır basan programların yanısıra, Radyo Tiyatrosu programları da, yayın içinde önemli yer tutuyordu. Dinleyicilerden büyük ilgi gören Radyo Temsil Kolu, zaman zaman turnelere de çıkıyordu.

1936-1940 yılları arasında, işçiye ve gençliğe seslenen programlar yayınlanmamıştı. Ama 1936’dan başlayarak, Ankara ve İstanbul radyolarında çocuk yayınlarına yer verildi. Toplam yayın sürelerinin yeterli olduğu söylenemese de, Türkiye Radyolarında önemli bir yeri olan çocuk programlarının temelleri bu yıllarda atılmıştı. Radyonun devlet yönetimine geçmesinden sonra, çocuk yayınlarına daha da önem verilmeye başlandı. Kadına ve aileye yönelik programlar da dikkat çekiyordu. “Sağlık Saati”, “Tutum ve Bakım Saati”, “Ev Kadını Saati” ve “Evin Saati” gibi programlar, bu türün başlıcalarıydı.

80 Yılın Sesi

TRT'nin, Füsun ünsal ve Hakan Şahin tarafından hazırlanan "Spikerlik" kitabı satışta...

Kitabın, TRT İnternet sitesinde yer alan duyurusu şöyle:

Seksen Yılın Sesi: 1927’den 2007’ye Spikerlik” bütün TRT Marketlerde ve trt.net.tr'de...
Bu kitap, yayınlarında Türkçenin en doğru ve güzel biçimde kullanılmasına özen gösteren Kurumumuzun, bu alandaki 80 yıllık birikimini bir kültür hizmeti olarak kamuoyu ile paylaşmayı amaçlamaktadır.

Türkiye’de radyo yayıncılığının başlamasının 80.yılı etkinlikleri çerçevesinde basılan “80 Yılın Sesi” tıpkı dilimizde olduğu gibi inceliklerle örülü… Eserin hazırlık aşamasında dünden bugüne Türkiye Radyolarında görev almış bütün spikerlerimize ulaşmaya çalıştık. Erişebildiklerimizin anı ve anlatılarını bu kitapta bulacaksınız. Her ilkte olduğu gibi bu eserde de eksik kalan yanlar oldu. Eksikliklerin daha sonraki çalışmalarda tamamlanacağını umuyoruz. Kurumumuzca bugüne kadar yapılmış en kapsamlı çalışma olan bu eserin hazırlığında emeği geçenlere teşekkür ediyoruz. Türkiye Radyolarının 80 yıllık serüvenini de bulabileceğiniz bu kitabın dilimiz Türkçemize özen gösterenler başta olmak üzere, İletişim Fakülteleri öğrencileri ve özel radyo spikerleri için de yol gösterici olacağını ümit ediyoruz.

“Seksen Yılın Sesi: 1927’den 2007’ye Spikerlik” bütün TRT Marketlerde ve trt.net.tr'de...
Kitabı satın almak için iletişim bilgileri ve örnek bölümlere, aşağıdaki linkten ulaşılabiliyor:

3 Aralık 2008 Çarşamba

Vedat Nedim Tör ve Galip Ataç'tan "Evin Saati"


Vedat Nedim Tör, “Yıllar Böyle Geçti” adlı anı kitabında, Turizm Müdürü olarak çalışırken, Ankara Radyosu Müdürlüğü’ne atanışını şöyle anlatıyor:

“Turizm Müdürlüğü, İktisat Vekâletinden Baş Vekâlet Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğüne bağlandı. Ben de kadromla birlikte yeni örgüte aktarıldım. (…)

Günün birinde, Ankara Radyosu Müdürlüğüne tayin edildiğimi Selim Sarper imzalı resmi bir bildiri ile öğrendim. Gayet tuhafıma gitti. Aynı binada oturduğumuz halde, benimle istişare etme lüzumunu bile duymadan, tepeden inme bir atanma emri… İşte bürokratik iş anlayışının tipik bir örneği: Memur bir dama taşıdır. İstenildiği gibi oynatılır!

Yeni görevi kabul ettiğimi ben de bir yazı ile makama bildirdim. Makamdan da “işe başlayınız” emri geldi. Memurluk hayatımın çok zevkli ve çok verimli bir bölümü daha böylece açılmış oldu.

Matbuat Umum Müdürlüğü Dahiliye Vekâletine bağlı iken, “radyo programları”nın tanzimi de bizim ödevlerimiz arasında idi. O zamanki Ankara radyosunun stüdyosu nerede idi biliyor musunuz? Ankara Palas Otelinin bodrum katında, otel mutfağının yanındaki küçücük bir oda! İstanbul Radyosu’nun stüdyosu da Galatasaray Postahanesinin üst katındaki bir odada!

Ankarada’daki stüdyoda, Ankara Palas Otelinin mutfak gürültüleri, tabak, çanak, bıçak şakırtıları, aşçı garson şakalaşmaları, İstanbul Radyosu’nun stüdyosunda tramvay gıcırtıları, otomobil klaksonları, satıcı naraları duyulurdu!..

Şimdi ben, Ankara Radyosu Müdürü olarak, yepyeni, tertemiz ve koskoca çeşitli stüdyoları ve büroları olan bir binada çalışacaktım. Daha önemlisi Mesut Cemil Tel, Ruşen Kam, Fuat Münir, Hikmet Münir, Emel Gazinihal, Berter Tali, Suat Taşer, İlhün Lütem, Cevdet Kozan, Ulvi Cemal, Ferit Alnar, Adnan Saygun, Necil Kâzım, Kemal Tözem, Vahyi Öz, Muhip Arcıman, İbrahim Delideniz gibi anılarını daima içimde saklıyacağım çok kıymetli insanlarla işbirliği yapacaktım.

İşe başladığım gün bu insanları bir bir odalarında ve çalıştıkları stüdyolarda ziyaret ettim. Onları iş başında tanımak imkânlarını araştırdım. Ve sonra Radyo gibi halk yığınlarına hitap eden çok etkili, çok güçlü bir eğitim aracının çeşitli kültür ve sanat ödevleri üzerinde uzun boylu düşündüm. Yeni ödevimin büyük sorumluluğu beni günlerce uğraştırdı. Ve şu ana prensiplere vardım:

1-Radyodan Türkçe’nin gerek telaffuz, gerekse inşaat bakımından en güzel örneklerini vermek gerekir. Bunun için spikerlere diksiyon kursları açtık, radyodan okunacak metinler için de bir redaksiyon komitesi kurduk. (...)

2-Söz programlarında halkı sıkmadan, ukalâlık etmeden, oyalıyarak bir takım olumlu ve yararlı bilgiler vermek, eğitici telkinlerde bulunmak, gençliğin ve halkın zevkini ve moral sağlığını bozucu yayınlardan kaçınmak.

Bunun için de yazılarını gazetelerde hayranlıkla izlediğim Dr. Galip Ataç’a müracaat ederek, kendisinden radyonun sabah programlarına koyacağımız bir “Evin Saati” için yazılar rica ettim. Bu teklifimi büyük bir nezaketle karşıladı. Bakın ilk konuşmasına nasıl başladı:

“Sayın dinleyiciler,
Sevgili radyomuzun pek muhterem Müdürü bana tatlı bir ceza tertip etti. Ankara’da çıkan Ulus Gazetesindeki yazılarımda arada sırada sözü radyoya getirerek çizmeden yukarı çıktığım için, radyodan haklı bir ceza göreceğimi ben de tahmin ediyordum. Fakat cezamın bu kadar kibarca ve benim için bu kadar tatlı olacağı, doğrusu, hiç aklıma gelmemişti. Yüksek kalpli müdürümüzün bana tertip ettiği tatlı ceza, her gün bu saatte sizi eğlendirmeye çalışmak. Sabahleyin, uyku mahmurluğunu henüz geçirmemiş, kimi pijaması ile radyosunun başına gelmiş, kimi işine gitmek üzere acele giyinirken radyodan biraz da havadis öğrenmek isteyen dinleyicileri eğlendirebilmek pek de kolay iş olmayacağını bilmekle beraber, sizden pek çok merhamet ve af dileyerek vazifeye başlıyorum:

Sevgili dinleyicilerim, burası Ankara Radyosu olduğu için burada yeni bir saat açılınca, her şeyden önce, “bal”dan söz açmak Ankara’ya karşı bir hürmet borcudur! Vâkıa Ankara’nın armudu da balı kadar meşhurdur. Armud’un mevsimi gelince, onun da senasını yapmakta elbete kusur etmeyeceğim. Ayrıca, söze tatlı tarafından başlamak her yerde makbul tutulan bir adettir. Onun için ben de sözüme balla başlarsam, sözlerimin sonrası hoşunuza gitmeyip de ağzınıza sadece bir parmak bal çaldığıma kanaat getirseniz bile, balın hatırı için beni affedeceğinizi ümit ediyorum.”

Dr. Galip ataç, işte böyle virtüoz bir sohbet yazarı idi. En bilimsel konuları, herkesin anlayabileceği çok hoş bir sohbet havası içinde vermesini bilirdi. Hiç unutmam, çeşitli vitaminleri anlatırken, “E” vitaminini şöyle tanımlamıştı:

“E vitamini efendim, kardeşlerin sayısını artırmaya yarar! Onun için, tavsiye ederim, bol bol marul yeyiniz efendim!”…

28 Kasım 2008 Cuma

Radyonun Sihirli Kapısı

Temsil kolunun sihirli kapısı önünde Vahyi Öz ve Reşat Altay
Bu; ikinci sayımızda (Sihirli) diye adlandırdığımız kapının ta kendisidir. Görüyorsunuzya, bu; kapı dediğimiz zaman akla gelen, bir duvar parçasını tahta, demir yahut çelik levhalarla örten, kilitli, sürgülü, rezeli, menteşeli kapıların basit bir örneği.
Kapı vardır; arkasında ömürlerin esrarını gizler. Kapı vardır, ardında hazineler saklıdır. Kapı vardır; bir elin hafifçe temasiyle mes'ut bir aşka, yahut derin bir ızdıraba yol verir. Kapı vardır; hayata, kapı vardır, ölüme açılır.
Bunlar, ve bunlara benzemez bütün açılıp kapanışların taklidini, bu taklit kapı başarıyor: Onu hızla iterek sesinde korkunç bir hiddet, yavaş ve sinsi kapıyarak müthiş bir cür'et fırtınasını canlandırıyoruz. Onu şöyle açarak göz yaşını, böyle açarak neşeyi, kahkahayı konuşturuyoruz. Muz gibi, her özlenen meyvenin çeşnisini vermez ama, sesine verilebilen ahenkle saray, apartman, salon, kulübe, dükkân, han ve hamam ve ilâh.... kapısı da olabilir.
"Sihirli" sıfatı ona işte bundan, bu marifetlerinden ötürü verilmişti.
KEMAL TÖZEM
(1942 yılına ait, "Radyo" dergisinden alınma bu fotoğraf ve yazı, Meltem Ahıska'nın, Metis Yayınları'ndan çıkan, "Radyonun Sihirli Kapısı: Garbiyatçılık ve Politik Öznellik" adlı kitabına kapak olmuş, ilham vermiş.)

Radyoda Jimnastik Programları


Televizyonlarda özellikle sabah saatlerinde görmeye alıştığımız; aerobik, yoga gibi beden egzersizlerini izleyiciye de uygulatarak sergileyen programların bir benzeri, 6 Temmuz 1942’de Ankara Radyosu’nda yayınlanmaya başlamıştı. Zamanın “Radyo” dergisinin 15 Temmuz tarihli sekizinci sayısında bu yayınlar şöyle duyurulmaktaydı...

“Kuvvetli milletler, kuvvetli ve sıhhatli yurttaşlara dayanır. Milletçe kuvvetli olmak için, tek tek hepimiz sıhhatli ve kuvvetli olmalıyız. Sıhhatli ve kuvvetli olmak için yiyip içmek, dinlenmek kâfi değildir. Sağlığın birinci şartı vücuda bakmaktır.

Vücut bakımı alışkanlığını, kendimizde tesis etmeliyiz. Radyonuz, “Vücudumuzu Çalıştıralım” adı altında bir servis açtı. Mütehassıs beden terbiyesi ve spor öğretmenleri size her sabah jimnastik dersleri veriyor. Altı Temmuz sabahından beri devam eden bu dersleri takip ediyor musunuz?”

“Radyo” dergisinin 15 Ağustos 1942 tarihli sayısının kapağında da, “Vücudumuzu Çalıştıralım” programının yayını sırasında çekilmiş bir fotoğrafa yer verilmişti. Fotoğrafta, şık giyimli bir hanım spor öğretmeni, mikrofonun bir yanında yer alıyordu. Mikrofonun diğer tarafında ise, şortları, beyaz spor ayakkabıları ve kolsuz tişörtleriyle iki erkek, bir hanım sporcu jimnastik hareketlerini uygulamaktaydı. Bu fotoğraftan anlaşıldığına göre, her programda spor öğretmeni hareketlerin nasıl yapılacağını anlatırken, stüdyodaki sporcular da hareketlerin uygulamasını yapmaktaydı. İç sayfalarda yer alan bir yazı bir fotoğraflarla da, programda anlatılan hareketlere yer veriliyor, herhalde böylece, programa daha fazla dinleyicinin aktif olarak katılması sağlanmaya çalışılıyordu. “Programın tertibinde kadın-erkek her yaştaki insanın yapabilmesi ve faydalanabilmesi esas tutulmakta ve hareketler buna göre seçilmektedir.” deniyordu dergide. Her program iki hafta devam etmek üzere bir öğretmen tarafından tatbik edilmekte ve bu suretle sağlığını seven dinleyiciler her yeni programda karşılarında değişik bir öğretmen bulmaktaydılar. “Uzviyetin su, yiyecek, hava, güneş, uyku gibi mühim ve müphem ihtiyaçlarından birini teşkil eden ‘hareket’ gıdasını verecek” bu programın, Maarif Vekilliği tarafından idare edildiği belirtiliyordu.

Bu uygulamalı spor programı ne kadar ilgi gördü, ne zamana kadar yayınlandı bilmiyoruz. İzleyicilerin, stüdyoda yapılan hareketleri göremeden hayalinde canlandırarak radyoları başında uygulamaya çalıştığı ve radyo tarihimizin ilginç bölümlerinden biri olan “Vücudumuzu Çalıştıralım” programı, şimdi sadece yaşlı bireylerin anılarında ve dergilerin tozlu sayfalarında kaldı...

27 Kasım 2008 Perşembe

Kore Savaşı Sırasında Yapılan Özel Radyo Yayınları

Kore Savaşı sırasında kısa dalgadan yapılan özel yayınlar, asker yakınları ile Kore’de bulunan Mehmetçikler ve subaylar için özel bir öneme sahipti. 9 Aralık 1950 tarihli “Radyo Haftası” dergisine göre, Ankara Radyosu her gün saat 12:15’te “Kahramanlar Saati”ni yayınlıyor; o zamanın 20 milyonluk Türkiye’sinde herkesin kalbi, Kore’de çarpışan 4 bin 500 kahramanımız için çarpıyordu. Özlem dolu seslenişler, radyo mikrofonu aracılığıyla uzak bir cephede savaşanlara ulaşıyordu. Örneğin Ahmet Kara, Kore’de savaşan kardeşi Necati’ye şöyle haykırıyordu:

“Siz de, destanlar yaratan dedeleriniz gibi zaferden zafere koşunuz. Türkün şanlı ve kahraman adını dünyaya bir kere daha tanıtınız.”
Mehmet Ersöz de, asker arkadaşı Necabettin Uğuralan’a sesleniyordu:

“Dövüşün kardeşim, kahramanlıklar yaratın. Sizi bahar, aşk, zafer kokan çelenklerle karşılayacağız.”

Ya Kore’dekiler? Onlar Ankara Radyosu’nu nasıl dinliyorlardı?

Şiddetli savaşlar henüz başlamamışken, Kore’deki Türk savaş muhabirleri, bu merakımızı giderecek şeyler yazıyor. Hikmet Feridun Es’in, “Hürriyet”teki “Radyo Başından” isimli yazısını okuyalım:

“Hala memleketten verilen neşriyatı her gece anlatılmaz bir heyecanla dinliyoruz. Buradakilerin, aileleri Türkiye’den kendilerine hitap ederken nasıl dinlediklerini görmenizi pek isterdim. Hiçbir roman, hiçbir tiyatro piyesi bu ulvi ve hakiki heyecan sahnesi kadar kuvvetli yazılamaz. Kimlerin ailelerinin konuşacakları evvela radyodan alınıp ilan ediliyor. Zaten buna da lüzum yok. Zira vazife haricinde bulunan herkes bu saatte muhakkak radyonun başındadır. Kendi evinden bir şey söylenecek olsa da, olmasa da. Birimizin heyecanı hepimizin heyecanı heline geldi. Uzaklardan, Çin denizinin, Hint denizinin ardından anası konuşan Mehmedin, karısı konuşan yüzbaşının, nişanlısı konuşan genç teğmenin radyoya nasıl baktığını anlatmak ne derece güç. Bu esnada, bu bakışların altında radyo sanki tahtadan bir kutu değildir. Bir sevimli ve sevgili çehredir... Radyo kutusu bu bakışların altında canlanıyor.”

“Bir an için radyolarının başında anavatanı düşünen kahramanları gözünüzün önüne getirin. Bütün gönlü, gözü, hayaliyle anavatanı tahayyül eden bir Başgedikli Yakup Yöney’i düşünün. Kardeşi Mehmet Yöney ona hitap ediyor. Hele, “Ailen Çorum’da, onlar evvel Allah, sonra bana emanettir” derken Yakup Yöney’in kalbinin nasıl iftiharla çarptığını tasavvur edin.”


“İşte heyecan içinde bir kadın sesi... Başçavuş Kemal Bingöl, vermiş, uyutmuş, bakmış, sevmiş olduğu karısının titreyen sesini duyuyor. Sanki onun kokusu yüzünde gibi, derin bir zevk heyecanı içinde dinliyor. Yeryüzünde hiçbir ses yokmuş gibi, kulakları yalnız onun sesini alıyor.”

“İşte Teğmen Bahtiyar Yaltar, dinlendiği yerden doğruluyor. Anasının sesi. ‘Evet, kucağında, göğsünde, kollarının arasında beni büyüten annem” diye doğruluyor. Annesi Mediha Yaltar tane tane ve biraz pürüzlü sesiyle sesleniyor:



“Aslan oğlum, bir tanem, Cenabı Allah’a şükürler olsun ki, bize bu şerefi bahşetti. Kahraman oğlum, dövüş orada, vur düşmana. Allahsızlara vur, vur ki biz burada rahat uyuyalım.”

“Derin bir sükut, dişler kenetlendi ve yumruklar sıkıldı. İşte şimdi hepsinin kalbi bir tek kalp olarak çarpıyor. Gözler nemli ve ışıl ışıl. Spiker haber veriyor:


“Kahraman subaylarımız, gediklilerimiz ve erlerimiz, memleketten selam programımız burada sona erdi.”...

26 Kasım 2008 Çarşamba

Dünden Bugüne Ülkemizde Radyo

Yolculuğumuz 1961 yılında başlıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri ülkemizde yönetime el koymuş, toplum hayatında yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemdeki değişiklikleri ilk hisseden, radyolar ve radyocular olacaktır.

Türkiye’deki radyoculuğun toplumsal gelişmelere ayak uydurabilmesi için yeni bir yapılanmaya, bu dönemde girişilir. Temel fikir, siyasal iktidardan bağımsız, özerk, kendi kadrolarına ve kendi bütçesine sahip; Türkiye’deki radyoları tek çatı altına toplayacak bir yayın kurumunun oluşturulmasıdır. Bu kurum, artık dünyada hızla yayılan televizyon yayıncılığını da ülkemizde başlatabilmelidir. 1961 anayasasında yer alan 121. madde çerçevesinde başlayan bu çalışmanın sonunda, 1 Mayıs 1964’te, 359 sayılı yasayla Türkiye Radyo Televizyon Kurumu kurulur. Başına da genel müdür olarak Adnan Öztrak getirilir.

TRT’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye’de radyoculuk açısından yepyeni bir dönem başlamıştır. Radyoların öncelikle personele ihtiyacı vardır. Bu nedenle sınavla spiker, prodüktör, metin yazarı ve uzman alınır. Bu personelin dünya radyocularıyla aynı düzeyde olabilmeleri için yurt dışına özellikle BBC’ye eğitime gönderilirler. 1965 yılında radyolardaki yayınları takip edebilmek için Türkiye Radyoları program dergisi çıkarılır. Aynı yıl radyo program birimleri arasında işbirliğinin sağlanması için üst düzeydeki yöneticiler ve yayıncıların katıldığı ilk koordinasyon toplantısı yapılır. Yayınlarla ilgili çeşitli konu ve görüşlerin tartışıldığı bu toplantıda, radyolar arasındaki koordinasyonun sağlanması için alınacak önlemler üzerinde durulur. 1964’te açılan Van il radyosunun ardından, 1967’de Erzurum, 1968’de Çukurova’nın Sesi Radyoları yayın hayatına merhaba der. Bu arada TRT kuruluş gerekçelerinden biri olan televizyon yayıncılığı için de çalışmalarını sürdürmektedir. 31 Ocak 1968 günü Ankara Televizyonu deneme yayınlarına başlar.

Televizyonun ülkemize gelmesiyle halkın ilgisi ve merakı bu görüntülü kutuya yönelir. Radyonun üzerine örtülen dantelden bir tane de adına televizyon denilen bu görüntülü kutunun üzerine örtülür. Zaman hızla akıp giderken radyo ve televizyon da birbiriyle yarışır…

1970’li yıllarda teknolojik alt yapının yenilenmesi, radyo postalarının yediden yapılandırılması, bölge radyolarının kurulması ve program planlamalarının merkezi sisteme bağlanması gibi gelişmelerle, Türkiye’de radyo yayıncılığı daha modern hale getirilir. 9 Eylül 1974’te Ankara, İstanbul, İzmir, Erzurum, Diyarbakır, Antalya ve Çukurova radyolarının katılımıyla TRT 1 postası oluşturulur ve 24 saat kesintisiz yayın başlar. 1 Ocak 1975’teyse TRT2 ve TRT3 yayın hayatına merhaba der. Ankara, İstanbul ve İzmir’deki radyo stüdyolarının yanı sıra Antalya, Çukurova, Diyarbakır, Erzurum, Trabzon bölge radyo stüdyolarında, bölgelere yönelik programlar yapar. TRT´nin kuruluşundan sonra yurt dışına yapılan yayınlarda 1975’te 250 kilovatlık verici hizmete girince dil sayısı artar, 1982 yılında Türkçe dahil yayın yapılan dil sayısı 15´e çıkarılır. Ankara Çakırlar'a değişik yıllarda kurulan yeni verici ve anten tesisleri ile 3 adet 250 kilovat ve 2 adet 500 kilovatlık verici ile kısa dalga yayınları yapılır.

Türk radyoculuğunun ilerleyen yıllarında FM verici sayısının artırılması kararı ile, TRT3 radyo postasıyla birlikte TRT1 ve TRT2 radyo postalarının da FM bandından yayın yapması planlanır. Uzun ve orta dalga vericileriyle birlikte FM bandında da yayın yapacak verici kurulması ile FM radyo yayınları yaygınlaştırılmaya başlar. 1987 yılında FM bandında TRT4 radyo postası Türk sanat ve halk müziği programlarını yayınlamak üzere sesini duyurur. 1990 yılında yurdumuza gelen turistlere hizmet vermek üzere Turizm Radyosu yayın hayatına merhaba der. Yurdun turistik bölgelerine kurulan FM vericilerle Antalya yayın merkezinden İngilizce ağırlıklı olmak üzere Fransızca ve Almanca, sonra Yunanca yayın başlar.

Uzun yıllar TRT, radyo yayıncılığını tekelinde tutar. Ancak dinleyiciler yurt dışındaki radyoları da alıcıları el verdikçe dinlerler. İngiltere’den, Almanya’dan, Irak’tan hatta Amerika’dan yayın yapan radyolar Türk dinleyicilerine ses verir. Ülkemizdeyse yalnız TRT radyoları vardır. Aslında yayın yapmaları anayasa gereği yasak olsa da, devletin kontrolünde yayın yapan Polis Radyosu ve Meteoroloji Radyosu adlı iki radyo daha kurulmuştur… Bu iki radyoya ilerleyen yıllarda üniversitelerin eğitim amaçlı kurdukları radyolar eklenir. Böylece radyo yayıncılığı çeşitlenmeye başlar.

1990’ların başında hem dünya da hem de Türkiye’de değişim rüzgarları esmektedir. Bu rüzgar iletişim dünyasında bir kasırgaya dönüşür. Teknolojik ilerlemeler birbirini izlerken, dünyada ulaşılamayan hiçbir yer kalmaz. 1927’de başlayan Türk radyoculuğu da yaşanan bu gelişmelerden etkilenir. Ülkenin dört bir yanında TRT radyolarıyla ilgisi olmayan, özel radyolar yayın hayatına merhaba der. Çünkü küçük bir verici, evin bodrum katına kurulan bir stüdyo radyo yayınını gerçekleştirmek için yeterlidir. Ancak radyocuların unuttuğu iki önemli nokta vardır. Birincisi Türkiye’de radyo yayına yapma hakkı sadece TRT’dedir. İkincisi ise bilinçsizce seçilen frekanslar hava ve deniz ulaşımını olumsuz etkilemektedir. Bu gerekçelerle 15 Nisan 1992’de tüm özel radyoların yayını durdurulur. Fakat dinleyici TRT dışındaki radyoların sesini duymuştur bir kez… “Radyomu istiyorum” sloganıyla arabaların antenlerine siyah kurdeleler bağlanır, halk tepki göstermektedir. Bu demokratik tepkiye dönemin başbakanı Tansu Çiller’in de katılmasıyla bir anayasa değişikliğine gidilir. Çok sancılı geçen iki yılın ardından 13 Nisan 1994’te 3984 sayılı kanunla özel radyo ve televizyonların nasıl kurulabileceği ve yayınlarında uymak zorunda oldukları kurallar belirlenir. Bugün Türkiye’nin dört bir yanından farklı frekanslarda 1000’in üzerinde yerel bölgesel ve ulusal kanal yayın yapıyor…

21 Kasım 2008 Cuma

Türkiye'de Radyo Alıcısı Sahipliği

Türkiye nüfusuyla ilgili son verilere göre, 70 milyon 586 bin kişiyi aşan nüfusumuzun, 12 milyon 600 bine yakını İstanbul’da ikamet ediyor. Bu rakam, toplam nüfusumuzun neredeyse yüzde 18’ine karşılık geliyor.

Bugün İstanbul’da, sadece bölgesel ve yerel yayın yapan onlarca radyo istasyonu var. Artık bırakın İstanbul’u, Türkiye’nin ya da dünyanın herhangi bir yerinde radyo yayınlarına ulaşamamak mümkün değil. Oysa radyo yayıncılığımızın henüz çok genç olduğu dönemlerde, İstanbul nüfusunun çok küçük bir yüzdesi radyo dinleyebiliyordu. Bunun sebebi, kısmen yayınların yeterince yaygınlaşmamış olması; kısmen de o zamanın lambalı radyolarının biraz pahalı olmasıydı.

Gelin eski yıllardaki duruma biraz daha yakından bakalım... 1941 yılında İstanbul’da yapılan bir sayım sonucunda, belediye sınırları içinde 30 bin 741 radyo bulunduğu anlaşılmıştı. Bunlardan, örneğin Beyoğlu’ndakilerin 12 bin 509’u elektrik akımıyla, 239’u akümülatörle işletiliyordu. Yine, İstanbul belediyesi sınırları içindeki radyo sahiplerinin 2 bin 675’i sanayici, 9 bin 367’si ticaretle meşgul, 10 bin 827’si serbest meslek adamı, 7 bin 271’i de mesleksizdi. Radyo dinleyicilerinin 7 bin 566’sının yüksek tahsilli, 4 bin 694’ünün lise, 9 bin 760’ının da ortaokul mezunu olduğu anlaşılmıştı.

İstanbullu radyo dinleyicilerinin yaş dağılımına gelince: Dinleyicilerin 22 bin 184’ü on beş yaşından küçük, 97 bin 458’i on beş yaşından büyük kimselerdi. İstanbul ilinin toplam dinleyici sayısı, 123 bini ancak geçiyordu.

1941 yılında İstanbul nüfusunun 1 milyonu bulduğunu göz önünde tutarak, bundan 67 yıl önce radyo yayınlarının nüfusun ne kadar küçük bir bölümüne ulaşabildiğini anlamış oluyoruz...

20 Kasım 2008 Perşembe

Radyo İçin Yazmak

Bu başlık altında, radyo metinleri yazarlığının yol çizgilerini ortaya koyacağım.

Radyo için metin yazmak, gazete, dergi ya da kitap için yazmaktan biraz farklıdır. Temel fark, basılı ürünler için yazarken göze, radyo için yazarken kulağa hitap etmemizdir. Gazete ya da kitap okuyan bir kişi, metinde ne söylenmek istediğini anlamak için duraklayabilir, satırın ya da sayfanın başına dönüp, yazılanları bir kez daha okuyabilir. Oysa radyo yayınında dinleyicinin seslendirilen metni bir daha dinleme şansı yoktur. Söylenen söylenmiş, bir an içinde sözcükler uçup gitmiştir.

Basitlik
Radyo için yazarken öncelikle dikkat etmemiz gereken şey, basitliktir. Kısa cümleleri, bilinen kelimeleri tercih etmek esastır. Fazlasıyla uzun, karmaşık cümlelerin; anlamını çözmek için sözlük gerektiren kelimelerin radyoda yeri yoktur. Dinleyici, zihnini yormadan ne söylediğinizi takip edebilmelidir. Gazetecilik de yapmış olan ünlü yazar Ernest Hemingway genç yazarlara, “dili kemiklerine kadar soyup temizlemeyi” öğütlemiştir; bu öğüt radyo yazarlığı için de geçerlidir. Radyo yazarının her zaman kendini ifade etmek için yeni yollar araması gerekir ama, yeni ve yaratıcı bir yol bulamıyorsanız en iyisi, lafınızı en basit şekilde ve doğrudan söylemektir.

Basitlik, sunucunun metni rahatça seslendirebilmesi için de gereklidir. Belki metni yazan da, seslendiren de sizsiniz ve cümlelelerin karmaşıklığı, sizin açınızdan sorun yaratmıyor. Öyle bile olsa, radyonun doğasına uygun metin yazmayı öğrenmek, zaman ve belli bir alışkanlık gerektirir. Bu yüzden her seferinde, metninizi bir başkası seslendirecekmiş gibi düşünmelisiniz. Az bilinen bir terimin, özellikle terim yabancı bir dilden Türkçeye geçmişse, telaffuzu da sorun yaratabilir. Osmanlıca kelimelerin birçoğu, günlük hayatımızda giderek daha az kullanılıyor ve bu kelimeler çoğu zaman yanlış seslendiriliyor. Başkasının yazdığı bir metni seslendirdiğinizi ve metinde karşınıza “adabımuaşeret” kelimesinin çıktığını varsayalım. Burada hangi hecelerin kısa, hangilerinin uzun olarak telaffuz edileceğini bildiğinizden emin misiniz? Sunuş kolaylığı adına, bunun yakın anlamlısı olan “görgü kuralları” tercih edilmiş olsa, metin çok şey kaybeder miydi acaba?

Konuşma Dili
Radyo için metin kurgularken, yazdıklarımızın mümkün olduğunca konuşma diline yakın olmasına dikkat etmemiz çok önemlidir. Çünkü radyoda doğaçlama da yapsak, bir metin de okusak, karşımızdaki bir kişiyle (dinleyiciyle) konuşmakta olduğumuz duygusunu yaratmamız gerekir.


Radyo metinlerinin gazete metinlerinden farklılığını, bir örnekle, haber metinleri özelinde göstermeye çalışacağız. Aşağıdaki, bir gazeteden alıntıladığımız cümleye bakalım:

“2 milyona yaklaşan sayılarıyla ekonomide gözardı edilemeyecek ağırlığa sahip KOBİ’ler (küçük ve orta ölçekli işletmeler), son dönemde bankaların özel birimler ve ekipler oluşturarak yöneldikleri en önemli müşteri grubu oldu.” (Radikal, 16 Haziran 2007)

Bu cümlenin radyoda kullanılmasını engelleyen unsurlar nelerdir? Birincisi, uzundur ve ilk duyuşta kavranması kolay olmayabilir –unutmayın, dinleyiciniz bütün dikkatini vermiş olarak radyo başında oturmuyor; tarlada çalışıyor, araba kullanıyor, evrak işleriyle uğraşıyor, bebeğinin altını değiştiriyor v.s… İkincisi, kitâbîdir; aynı konuyu bir arkadaşımıza izah ederken farklı sözcükler seçeriz. Üçüncüsü, basılı eserlerde kullanımı yaygın olan parantez içi açıklamaların, radyo metinlerinde yeri yoktur. Aynı içerik, radyo için şöyle yazılabilirdi:

“KOBİ’lerin, yani küçük ve orta ölçekli işletmelerin ekonomide önemli bir yeri var. Sayıları 2 milyona yaklaşan KOBİ’ler, son dönemde bankaların en önemli müşteri grubu oldu. Öyle ki, bankalar onlara yönelik özel birimler ve ekipler oluşturuyor.”
Yukarıdaki haber parçasını önce gazete için yazılmış haliyle, sonra da radyo için düzenlediğimiz haliyle sesli olarak okuyun. Hangisi daha kolay okunuyor ve kulağa daha hoş geliyor? Yazımı konuşma diline yakınlaştırmak için, ilk cümleyi “vardır” yerine “var” şeklinde bitirdiğimize dikkat ettiniz mi?

Yazılı metinlere özgü bazı söyleyiş şekilleri de, radyo metinlerine uymaz. “Yukarıda açıkladığımız gibi...”, “Söylediklerimizin gerekçelerini aşağıda sıralıyoruz.” gibi ifadeler buna örnektir. Doğrusu, “Biraz önce açıkladığımız gibi...”, “Söylediklerimizin gerekçelerini açıklayalım / şimdi açıklayacağız.” demektir.

Ayrıca, metin yazarken radyonun dinleyicisiyle kurduğu iletişimin doğrudanlığı, bire birliği akıldan çıkarılmamalıdır. Mikrofon başındaki sunucu, doğrudan radyo dinleyen erkek, kadın ya da çocuğa seslenir. Yazım tarzınızı ve içeriğinizi, çok iyi tanımak zorunda olduğunuz dinleyicinize uygun hale getirmek zorundasınız.

Yazım Kuralları

Elbette, yazım kurallarına uymak çok önemlidir. Fikirlerinizin karşı tarafa ulaşmasını ve kabul görmesini istiyorsanız, düzgün ve etkili bir gramerle yazmalısınız. Elinizin altında her zaman bir sözlük ve yazım kılavuzu bulunmalı; zaman zaman dilbilgisi kurallarını açıklayan kitaplara başvurmalısınız. Tecrübesiz yazarlar çoğu zaman, noktalama işarelerini yerli yerinde kullanmayı başaramaz. Oysa noktalama işaretleri, anlamın doğru şekilde ortaya çıkmasını sağladıkları gibi, cümlenin nasıl tonlanacağını da belirler. Örneğin, “Güzel bir araba” ifadesini, farklı noktalamalarla okumayı deneyelim:

- Güzel bir araba. (Nokta: Cümle sonunda duruş.)
- Güzel bir araba! (Ünlem: Heyecanlı bir ton.)
- Güzel bir araba? (Soru işareti: Cümle bir soru cümlesi haline geldi.)
- Güzel … bir araba. (Üç nokta: Cümlenin ortasında duraklama.)

Üslup
Kitabımızın ilk sayfalarında, radyonun özelliklerini açıklarken, “radyonun resimleri ekran boyutlarında değildir; sizin arzu ettiğiniz boyutlardadır.” demiştik. Radyo gerçekten de resimler çizer; tuval olarak hayal gücünüzü kullanır, fırçası ise sözcüklerdir. Radyo metni bu bakımdan televizyon metninden ayrılır. Televizyonda metin, sadece görüntünün eksik bıraktığı bilgileri aktarmak için vardır. Başka bir deyişle, televizyon metni, zaten izleyicinin önünde olan görüntüleri açıklamaya yarar. Bu sebeple, televizyonda daha az ve tasarruflu yazarız. Radyoda ise, dinleyicinin anlattığımız olayları zihninde canlandırmasını sağlayacak, tasvirler ve sıfatlar açısından zengin bir dile ihtiyacımız vardır. Söylemek istediklerimizi somutlamak için, bu bölüme örnek bir radyo program metni koyduk. Metinde, müzik geçişlerinin ve röportaj bölümlerinin nasıl belirtildiğini de görmeniz mümkün olacaktır...

Biçim

Biçimle ilgili kurallar şunlardır:

-Metninizi, sayfaya düzgün yayılacak şekilde yazın.
-Kağıdın sadece bir yüzünü kullanın.
-Satırlarınız ne kadar kısa tutulursa, okunması o kadar kolay olur.
-Sıkışık düzende yazmayın; satırlar arasında en az 1,5 aralık olmasını tercih edin.
-En az 12 punto ile yazın.
-Sadece büyük harflerle yazmaktan sakının. BÜYÜK HARFLER, OKUYANIN ZİHNİNDE BAĞIRMA ETKİSİ YARATIR.
-Bir kelimenin altını çizmek de aynı etkiyi yapar. Vurgulamak istediğiniz sözleri - - kırık çizgi - - içinde yazmak daha iyidir. Yukarıdaki metinde sadece sinyal, müzik geçişleri ve bant bölümleri, metin gövdesiyle karıştırılmasın diye altı çizili olarak belirtilmiştir.
-Satır sonlarında kelimeleri, heceden bölmek yoluyla yarım bırakmayın. Bilgisayar kelime-işlem programları zaten buna izin vermiyor, ama daktiloyla yazıyorsanız da, satır sonunda kelime tamamen yazılmış olsun; sığmıyorsa bir alt satıra geçin.
-Sayfa sonunda, cümlenizi bitirin. Yarım kalan cümleler, sayfa değiştirirken okumada kopukluğa sebep olabilir.

Rakamlar
Andığımız “basitlik” ilkesinden hareketle, çoğu kez ayrıntılı rakam bilgilerini sadeleştirmemiz gerekir. Bir trafik kazasında “3’ü çocuk 12 kişi öldü” ise bu rakamları tam ve doğru olarak vermek gerekir ama, elimizdeki rakam 1,013,082 ise, “savaşta bir milyondan fazla kişi öldü.” demek daha iyi olabilir.

Öte yandan, yukarıdaki 1,013,082 yazımının ne kadar zorlayıcı olduğuna dikkat ettiniz mi? Oysa aynı rakamı “1 milyon 13 bin 82” şeklinde yazdığımız zaman, bakın okumak ne kadar kolaylaştı. Radyo metinlerinde kalabalık rakamlara yer vermek zorunlu olduğunda, bu ikinci yazım şeklini tercih etmek gerekir.

Tarihler ve saatlerle ilgili durum da benzerdir: 18.02.2007 tarihini, 18 Şubat 2007 şeklinde yazarız. Saat 17:08 ise, bunu “akşam 5’i 8 dakika geçe” diye yazmak, kulağı daha çok okşar ve sunucuyu tereddütten kurtarır.

Sıra belirten (.) işareti, okumada karışıklığa yol açabilir. Bu yüzden radyo metinlerinde, örneğin “30.” yerine “30’uncu” yazımı tercih edilmelidir.

Özel İşaretler
Özel işaretler ve bazı matematiksel kullanımlardan, radyo metinlerinde sakınmak gerekir. ½, ¾, &, $, @ gibi işaretler açık olarak yazılmalı ya da parantez içi açıklamalarla birlikte kullanılmalıdır: Bir bölü iki; üç bölü dört; & (ve); $ (dolar); @ (et) gibi.

Yabancı Kelimeler
Sunucu yabancı kelimeleri nasıl seslendireceğini bilemeyebilir. Metin içinde geçen yabancı kelimelerin yanına, parantez içinde okunuşlarını yazmakta yarar vardır:

“San Juan (Sen Huan) nehri, Utah (Yutah)’daki dört hektarlık Goosenecks (Guğzneks) Eyalet Parkı’nda yavaşça kıvrılarak akar.”

Kısaltmalar

Bazı istisnalar dışında, radyo metinlerinde kısaltmalar kullanmamak gerekir. Aşağıdaki örnek cümlede, radyo için uygun olmayan kısaltmaların altını çizdik:

“Prof. Ahmet N. Yılmaz, Hacettepe Ünv.’de verdiği konferansta, T.C. sınırları içinde yaşayan herkesi, kız çocuklarının eğitimi konusunda duyarlı olmaya çağırdı.”
Doğrusu, yukarıda kısaltılarak verilen bütün kelimelerin açık okunuşlarıyla yazılmasıdır.

Irk ve Cinsiyet Eşitliği

Radyo metinlerinde farklı toplum kesimleri için kullandığımız terimlerin, ırksal ve etnik ayrımcılık çağrıştırmamasına dikkat etmemiz gerekir. Batı dünyasında insanlar, siyahîleri tanımlayan çeşitli terimler konusunda çok seçici ve dikkatli davranırlar. Benzer bir özeni, Türk toplumunda yaşayan gruplar için de göstermemiz gerekir. Ünlü bir televizyon sunucusunun, Alevi toplumunu ima eden “Kızılbaş” terimini uygunsuz bir espri içinde kullanması ve oluşan toplumsal tepki, akıllardan silinmemiştir.

Öte yandan, artık günlük konuşmalarda ve yazılı metinlerdeki bazı kullanımların, cinsiyet ayrımcılığı içerdiği kanısı yaygınlaşmıştır. Her ne kadar Türkçede, batı dillerindeki dişil-eril ayrımı yoksa da, bazı isimleri sadece erkeklere özgü olarak kullanmaktan vazgeçme aşamasındayız. Örneğin “işadamı” ve “bilim adamı”nın yanısıra “bilim kadını” ve “işkadını” terimleri kullanıma girdi. Her iki cinsiyeti kapsamak istediğimizde “iş dünyası” ve “bilim dünyası / bilim insanları” demek uygun olabiliyor.

Hukuki Sorumluluk
Yayının tümü gibi radyo metinleri de, hukuk düzenine uygun olmak zorundadır. Radyo yapımlarındaki konuların çeşitliliği oranında, yayıncıları bağlayan hukuk kuralları da çoğalmaktadır. Bununla birlikte, ülkemizde radyo yayınlarını yönlendiren başlıca hukuk kuralları, şu belgeler içinde yer alır (Yapımcının El Kitabı, 2002: 60)

-T.C. Anayasası,
-3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun,
-2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu,
-5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu,
-Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,
-Basın Kanunu,
-Türk Ceza Kanunu.

Yukarıdaki hukuki metinler arasında özellikle Ceza Kanunu’nun pek çok maddesi, yayın yoluyla işlenen suçlarla ilgili düzenlemeler getirmektedir. Yayıncının metin yazarken ya da sunum yaparken, hukuki açıdan tereddüde düştüğü noktalarda, bilgi sahibi bir hukukçuya danışması yerinde olur.

Daha İyi Metinler Yazmak
Nasıl daha başarılı bir metin yazarı oluruz? İlgi alanlarımızı çoğaltıp, yeteneklerimizi geliştirerek. Çevrenizdeki her şeyi malzeme olarak değerlendirin. Filmleri, televizyonu ve radyoları takip edin. Dünyayla ilgili her konuda bilginizi artırmaya çalışın; hem beşeri bilimleri, hem de doğa bilimlerini inceleyin. Her yerde yanınızda taşıdığınız bir not defteriniz olsun; uyku arasında gelen güzel düşünceleri not etmek için bu defteri başucunuza koyun. Elbette, çok okuyun. İyi yazarlar, her şeyden önce iyi okuyuculardır. Sizden önce aynı yoldan yürüyenlerin izlerini takip ederek, doğru teknikleri öğrenebilirsiniz.

Kalem, Daktilo ve Bilgisayar
Metin yazımıyla, yazarken kullandığımız gereç arasında bir ilişki var mıdır? İyi yazarların alışkanlıkları, bu sorunun yanıtının “evet” olduğunu düşündürüyor. Daktilonun icadından önce bütün kitaplar elle yazılıyordu. Dünya çapında ün kazanmış birçok yazar hala kitaplarını elle yazmaktadır. Daktilosu olmadan yazamayacağını söyleyen yazarlar da vardır. Ancak, bilgisayarla büyüyen yeni neslin, artık kelime-işlem programları dışındaki bir ortamda uzun metinler yazması olası görünmüyor.

Bilgisayar gerçekten de en etkili yazım gerecidir. Size hız kazandırır, düzeltim olanaklarını uç noktaya taşır ve metni şekilden şekile sokmanıza olanak tanır. İnternet sayesinde, birden fazla yazarın aynı anda tek bir metin üzerinde çalışmasını mümkün kılar. Çevrim içi sözlükler, ansiklopediler ve her türlü bilgi kaynağı, bilgisayarda çalışırken elinizin altındadır. Üstelik bilgisayarda metin yazmakla sınırlı kalmazsınız. Okuduğunuz bu kitap da bilgisayarla yazıldı ve içindeki tüm resimler, grafikler bilgisayar yardımıyla bulundu ya da hazırlandı. Metninizi hangi gereçle yazacağınız sizin bileceğiniz iştir ama, artık en azından bilgisayar kullanmayı bilmeniz zorunlu hale gelmiştir.
"Radyonun Abecesi" kitabından kısaltarak (Yiğit Yavuz, Ütopya Yayınları, 2008)

19 Kasım 2008 Çarşamba

Vedat Nedim Tör'ün Ağzından, Bir Zamanlar İstanbul Radyosu

1 Haziran 1943’te, saat 19:15’ten başlayarak, İstanbul Radyosu bir ay süreyle deneme yayınlarına başlamıştı. İstanbul Radyosu, 1960 metre ve 153 kilosaykıl’da çalışacaktı. İstanbul’un, Ankara’dan yapılan Türkiye Radyosu yayınını gereğince dinleyememesi nedeniyle başlayan bu deneme yayını çok yetersiz şartlar içinde başlatılmıştı. İstanbul Radyosu’nun deneme yayınını açan spiker Vedat Nedim Tör, yayın ortamıyla ilgili yetersizlikleri, bir yazısında şöyle dile getirmiş...

“Giderilmesi elde olmayan bazı sebepler yüzünden, Ankara istasyonunun İstanbul’dan, yani memleketimizin hem nüfus, hem dinleyici bakımından en yoğun bin bölgesinden iyi dinlenmemesi, Matbuat Umum Müdürlüğü’nün büyük bir sıkıntısıdır.

Bu durum karşısında, akla gelen ilk tedbir, hiç şüphesiz, eski İstanbul Radyosunu yeniden işletmekti. Fakat bu kadar kolayca söyleniveren bu olayın uygulaması, hiç de öyle basit değildir. Çünkü İstanbul Radyosu, bir defa çok ihtiyarlamıştır. Gerçi İstanbul Radyosu kurulalı anca 17 yıl olmuştur ama, radyo tekniğinin bu 17 yıl içinde baş döndürücü bir çabuklukla geçirdiği inkılaplar, onu dünya radyo istasyonlarının adeta Zaro Ağa’sı haline sokmuştur. ... Bir zamanların borulu gramofonu, ilk model Ford otomobili, ilk radyo makinaları bugün ne kadar geri, ilkel, hatta gülünçseler ve bunları modernleştirmek ne kadar olanak dışıysa, İstanbul Radyosu’nu gençleştirmek de o kadar olanak dışıdır. O, yine ara sıra arızalar yapacak ve sesi daima nezleli ve biraz hımhımca çıkacaktır.”

“Bunun en kestirme ve en doğru yolu, şüphe yok ki, İstanbul’a yepyeni bir radyo istasyonu kurmaktır. Zate Türkiye gibi bir kıt’a memleketin tek istasyonla idaresi mümkün değildir. Uzmanların söylediklerine göre, yurdumuzun çeşitli bölgelerinde, daha en aşağı dört yeni istasyona ihtiyaç vardır.”

“Bir istasyonun normal bir tarzda işletmeye açılabilmesi için yalnız teknik şartların temini yetmez. Stüdyo binası ister, teşkilat ister, tahsisat ister.”

“Bugün İstanbul’da, Galatasaray postanesinin ikinci katında stüdyo işi gören odacıklar da, istasyonun kendisi kadar ilkeldir. Pencereleri birtakım kontrplaklar ve kumaşlarla sımsıkı örtülü olmasına rağmen, caddenin gürültüsünü, otomobillerin “bart-bartlarını” ve tramvayaların “dan-dan”larını, bu günün, en hafif nefes alışlarını bile büyüten hassas mikrofonlarından kaçırmak mümkün değildir. Üst katta işleyen telgraf makinelerinin tıkırtıları ve ahşap döşemelerin gıcırtıları da stüdyoda mükemmel duyulmaktadır. Bu itibarla stüdyo, canlı bir prorgram uygulamasına elverişli değidir. Onun içindir ki, şimdilik sadece plaklarla yetinmek ve söz yayınını Ankara’dan vermek zarureti vardır. Ankara-İstanbul telefon hatları bozulunca buna da imkan yoktur. Ki, yapılmakta olan deneme yayını sırasında birkaç kere bozulmuştur.”

“Görülüyor ki, ancak bir stüdyo binası ve bunun içinde çalışacak teknik, idare ve sanat teşkilatı kurulmadan, İstanbul dinleyicileri tatmin edilmiş olmayacaklardır. Onun için, biraz daha sabır.”


Vedat Nedim Tör’ün kaleminden aktardığımız bu satırlar, 1943 yılında deneme yayınlarına başlayan İstanbul Radyosu’nun, 6 yıl sonra, şimdi yayın yaptığı Habriye’deki güzel binasına geçmeden önceki durumunu yansıtıyordu...

Radyo Günleri'nden Bir Ses: Perihan Altındağ Sözeri

16 Aralık 1950 tarihli “Radyo” dergisinin kapağını açtığımızda, ilk sayfada bir reklam karşılıyor bizi. Henüz transistör teknolojisinin bulunmadığı bu günlerde, Alman Siemens firması, radyolarını dönemin yıldızları olan Türk Sanat Müziği sanatçıları aracılığıyla tanıtıyordu. Üstte sanatçının fotoğrafı, altta ona aitmiş gibi yazılan reklam cümleleri… Derginin bu sayısında, Perihan Altındağ Sözeri’nin fotoğrafını görüyoruz. Şöyle yazılmış: “Perihan Altındağ sevgili dinleyicilerine diyor ki: Musikimizin tatlı nağmelerini sizlere pürüzsüz aksettirebilecek yegâne radyo SIEMENS’tir. Ben SIEMENS’imi çok seviyorum. Siz de seveceksiniz!”

Bu eski reklam, çok daha yakın bir tarihe taşıyor hafızamızı… Reklamda görülen, Türk Sanat Müziği’nin değerli yorumcusu Perihan Altındağ Sözeri, 7 Nisan 2008’de, İstanbul Erenköy'deki evinde hayata veda etti. Teşvikiye Camisi’nde düzenlenen cenaze törenine, ülkemizin tanınmış müzisyenleri de katıldı. Bülent Ersoy, Sözeri’nin naaşı önünde bir süre dua etti. Ali Rıza Binboğa, Mustafa Sağyaşar ve Adnan Şenses de, cenaze törenindeki isimlerden bazılarıydı. Ama basın kuruluşlarımızın vefa duygusu, eksikliğini bir kez daha belli etti ve sanatçının ölümü gibi, bu cenaze töreni de sadece gazete sayfaları ve haber bültenlerinde kısa bir bölüm olarak geçip gitti. Oysa Perihan Altındağ Sözeri, musikimizin kolayca yeri doldurulamayacak seçkin isimlerindendi.

5 Mayıs 1925'de Amasya'da doğan Perihan Altındağ Sözeri’nin adı ilk kez, Saadettin Kaynak'la 1939 yılında çıktığı bir radyo programında duyulmuştu. O zaman henüz ortaokul öğrencisiydi. Ankara Radyosu'nun açtığı sınavda "olağanüstü bir ses" olarak nitelendirilmesi sebebiyle, çıkartılan özel izinle kadrolu sanatçı yapılmıştı.

Perihan Hanım, 1945'te Emin Sözeri'yle evlendi ve 1947'de, gazinolarda çalışmak amacıyla İstanbul'a geldi. 1949'da, İstanbul'da kendi adıyla açılan ve "içkisiz" olarak hizmet veren Perihan Salonu'nda serbest çalışmalarına başladı. Aralıksız 35 yıl, o devrin en popüler gazinoları olan Tepebaşı, Küçükçiftlik Parkı ve Kristal gazinolarında sayısız konserler veren Sözeri, devam eden radyo çalışmalarıyla oluşan zengin repertuarında, klasik eserleri gazino sahnelerine taşıyan ilk sanatçı oldu.

Sadettin Kaynak, Lemi Atlı, Selahattin Pınar ve daha birçok bestecinin çok sayıda eserini ilk kez seslendiren sanatçı, Türk Musikisi'nin çağdaş bestecilerinin eserlerine de repertuarında yer vermişti.

Perihan Altındağ Sözeri, bestekar Münir Nurettin Selçuk’la birlikte, Osmanlı Padişahı Üçüncü Selim'in hayatını yansıtan, "Üçüncü Selim'in Gözdesi" filminde rol almış; ayrıca Topkapı Sarayı ve Harem Dairesi'nde çekilen müzikal bir filmde oynamıştı.

Sözeri, 50'nci Sanat Yılı'nı kutladıktan sonra sayısız ödül aldı ve çalışma hayatını noktaladı.

Türkiye'nin onun sesiyle tanıdığı eserler arasında "Yalnız Bırakıp Gitme Bu Akşam Yine Erken", "Benzemez Kimse Sana", "Bir Nigâh Et", "Leyla Bir Özge Candır", "Kırmızı Gülün Alı Var", "Sazlar Çalınır Çamlıcanın Bahçelerinde", "Aman Avcı" ve "Estergon Kalesi" gibi şarkılar vardı.

Evet, Perihan Altındağ Sözeri, müzik çalışmalarına nokta koyduğu tarihten bu yana, unutulmuşluğun kucağında bir hayat yaşıyordu. Şimdi rabbiyle buluşan sanatçıdan bize sadece, taş plaklara kaydedilmiş sesi kaldı.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Zeki Müren ile Başbaşa

Geçtiğimiz aylarda, “Zeki Müren İle Başbaşa" isminde üç albüm, art arda piyasaya çıktı. Bu albümler, bir radyo sanatçısı olarak ünlenen Zeki Müren’in, 1963 yılından itibaren yaptığı bazı kayıtları içeriyor. Bu kayıtların hikayesi şöyle: 1959 yılında, Kemal Cündübeyoğlu, “Band Reklam” adında bir reklam şirketi kurar. O yıllar, reklam şirketlerinin ya gazete ilanları yaptığı ya da radyoya reklam programları hazırladığı yıllardır. Band Reklam, ağırlıklı olarak bu ikincisini yapmakta, yani radyo reklam programları hazırlamaktadır. Bu programlar TRT’nin İstanbul, Ankara, İzmir, Çukurova, Trabzon gibi bölge radyolarında eş zamanlı olarak yayınlanır. Programın sürekli solisti Zeki Müren, adı da “Zeki Müren İle Başbaşa"dır.

Band Reklam ve Zeki Müren beraberliği tam 15 yıl sürer. Zeki Müren, her hafta yayınlanan bu programlar için Band Reklam’ın stüdyolarında, dönemin en seçkin saz sanatçıları eşliğinde pek çok şarkı seslendirmiştir. 70’li yıllarda televizyonun hayatımıza girmesiyle beraber, radyo reklam programcılığı da krize girer. Kemal Cündübeyoğlu, 1978 yılında şirketin reklam yayınlarını sona erdirir. Zeki Müren’le kayıtlar 1975 yılında durmuştur zaten.

1963 yılından itibaren yapılan Zeki Müren kayıtları, Band Reklam bürosunun ve stüdyosunun olduğu Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nın, şimdilerde bir restorana dönüştürülen en üst katındaki depoda muhafaza edilmiştir. Yıllar sonra, bu kayıtların yer aldığı bantlar ve belgeler, kolilerle depodan Cündübeyoğlu ailesinin evine taşınır.

Kayıtlar, şans eseri olarak, çok iyi korunmuştur. Piyasada da çoğu yoktur bu şarkıların. Üstelik şarkıların tümü, zamanında TRT denetiminden geçip onaylanmış, güvenilir kayıtlardır. Böylece, 1983 yılında vefat eden Kemal Cündübeyoğlu’nun ailesi, bu kayıtların piyasaya çıkarılması, tüm müzikseverlerle paylaşılması için neler yapılabileceğini araştırmaya başlar. Sonuç olarak, Artvizyon şirketiyle anlaşılarak, “Band Reklam-Zeki Müren İle Baş başa” serisi oluşturulur. Hem de, atmaya kıyılamayan, Zeki Müren’in güzel Türkçesiyle yaptığı şarkı anonslarıyla birlikte. Bu albümleri dinlerken sadece Zeki Müren’den şarkılar dinlemiyor, eski radyo günlerini bir daha yaşıyoruz adeta…

Radyo Oyunları

TRT Radyolarında hala yayınlanan “Arkası Yarın”lar, birçoğumuzun yetişmesinde önemli yeri olan radyo oyunu geleneğinin devamı. Artık orta yaşlarına gelmiş olanlar, bu radyo oyunlarını dinlerken, geçmişin anılarına dalıp gidiyorlardır şüphesiz…



Radyo oyunları, 1920’lerde ortaya çıkmış ve dünya çapında yaygınlık kazanmıştı. 1940’lara gelindiğinde, eğlence kültürünün önde gelen parçalarından biriydi artık radyo oyunu. Dünyanın en tanınmış radyo draması, Orson Welles’in yönettiği, 1938 tarihli “Dünyalar Savaşı”. Marslıların dünyayı istilasını anlatan bu oyunu gerçek sanan binlerce insan, paniğe kapılarak sokaklara dökülmüştü. Bu olay, eskiden radyonun ve radyo oyunlarının ne büyük bir toplumsal etkisi olduğunu gösteriyordu. Bununla birlikte 1950’lerde televizyonun ortaya çıkışıyla, radyo oyunları eski popülerliğini yitirdi ve bazı ülkelerde, bir daha asla geniş kitlelere hitap eden bir kültür ürünü niteliğini kazanamadı.

İçinde bulunduğumuz 2000’li yıllarda, radyo oyunlarının ilk olarak ortaya çıktığı ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, yayınlanan radyo oyunları iyice azalmış durumdadır. Yayınlanan oyunların çoğu, eski dönemlerden kalma kayıtlardır. Bununla birlikte başka ülkelerde, radyo oyunları geleneği sürdürülüyor. Örneğin İngiltere’de, BBC her yıl yüzlerce radyo oyunu üretip yayınlıyor. Bu oyunlar farklı gün ve saatlerde ve kadınlara hitap eden, komedi, bilim-kurgu, deneysel oyunlar gibi alt türlere ayrılmış olarak yayınlanıyor. “Podcasting” denen, program kayıtlarının internet üzerinden indirilip dinlenmesini mümkün kılan teknoloji de, radyo oyunlarının yayılması için yeni olanaklar sunuyor.

Radyo oyunu, bütün radyo yapımları içinde, bir sanat formu olmaya en yakın tür olarak niteleniyor. TRT İstanbul Radyosu prodüktörü ve yazar Nursel Duruel, radyo oyunlarıyla ilgili bir yazısında şöyle demiş:

“Yapısal özellikleriyle öykünün kardeşi, imgesel yanıyla şiirin sevgilisi olan radyo oyunu, sese dönüştürülmek üzere kurulan, ona göre yapılandırılan bir edebi metin türüdür. Kağıt üzerinde yazılı olan ne varsa; diyalog, monolog, düz anlatım, efekt, müzik, prodüksiyon aşamasında canlandırılacak, işaretler seslere dönüşecek ve ancak yayınlandığında ulaşacaktır alıcısına / dinleyicisine.

Gücünü eksik yanından alan bir türdür radyo oyunu, yani 'görmez' oluşundan. Alıcısına beş duyudan yalnızca biriyle, işitme yoluyla ulaştığı için doğrudan hayal gücüne, imajinasyona yönelir. Tam da bu yüzden gözün de devrede olduğu sanatlar gibi göstermez, görülmeyeni görülenden daha görünür kılar. İşitme duyusu geri kalan dört duyuyu bileyerek harekete geçirir; sesler, dinleyicilerin her birinde kendi algılarına, çağrışımlarına, ruh hallerine, birikimlerine göre farklı görüntülere bürünür, farklı duygu ve düşüncelere yol açar.

Tam bir sihirbazdır radyo oyunu. Dinleyicisini kurduğu atmosferin, sözel düzenin içine alan bir büyücü... Ama onu esir alarak değil, alabildiğine özgür bırakarak, kendisiyle baş başa bırakarak yapar bunu. Dinleyici edilgen bir alıcı değil, aktif bir katılımcı konumundadır. Oyun, onun kendi zihnin de yeniden ürettikleriyle varlık bulur. Radyo oyunu zaman ve mekan sınırlarını kolaylıkla aşar. Zamanı istediği gibi ileri geri işletebilir, en uzak geçmişle şimdiyi, şu an'la geleceği zorlanmadan, bitiştirebilir… En uzak mesafeleri, en olmayacak yerleri yan yana getirebilir, iç içe geçirebilir. Nesneleri üst üste, yan yana koyabilir... Ve bütün bunları yaparken alıcısında gerçeğin dışına düştüğü etkisi yaratmaz, aykırı gelmez. Tersine, dinleyicinin hayal gücünden, zihinsel sıçramalarından destek alır.”


Radyo oyunları geleneğinin ülkemizdeki temsilcisi TRT, 1950'lerden itibaren, "Radyo Çocuk Kulübü" bünyesinde birçok çocuğun iyi bir diksiyon eğitiminden geçmesini sağlamış, bu çocukların radyo oyunlarında görev almaları sağlamıştı. Bu kulüpten yetişen çocuklardan bazıları, daha sonraları tiyatrolarımızda görev yapmış, bir kısmı da spiker olarak çalışmıştı. Bugün bile buralarda yetişen sanatçılar, isimlerinden saygıyla bahsettirmektedir.

Radyo oyunları günümüzde rakipleri karşısında hayli geri planda kalmış durumda. Özel radyolar çoğaldı çoğalmasına ama, radyo oyunları bunların bünyesinde kendine yer bulamadı. Profesyonel yazarlar artık çok az radyo oyunu yazıyor. Oysa İngiltere gibi gelişmiş Batı ülkelerinde, eskisi kadar olmasa bile, radyo oyunları kendi dinleyici kitlesinin ilgisini, gelişen teknik olanaklardan sonuna kadar yararlanarak çekmeyi başarmaktadır. Önemli olan bu oyunlara bakış açısıdır. Günün teknik imkânlarından sonuna kadar yararlanan ve yeni bir bakış açısıyla ele alınan yeni radyo oyunları, eskisi kadar olmasa bile ilgiyle karşılanacak ve kültürümüzdeki saygın yerini alacaktır şüphesiz…

11 Kasım 2008 Salı

Uykuların Doğusu


Siz evinizde, işyerinizde ya da arabanızda radyonuzu sevdiğiniz istasyona ayarlamaya çalışırken, çevreniz göremediğiniz ama varlığını bildiğiniz radyo dalgalarıyla kuşatılmış durumda. Radyo dalgaları, köyleri, şehirleri, ülkeleri ve giderek kıt’aları birbirine bağlıyor. Dinlediğiniz istasyon, aynı anda binlerce başka insan tarafından da dinleniyor ve farklı geçmişlere sahip, toplumun değişik kesimlerinden genç-yaşlı, zengin-fakir, erkekli kadınlı insanlar, ortak bir platformda biraraya geliyor.

Radyonuzda kısa dalgayı seçip , dünya istasyonları arasında gezinmeyi denediniz mi hiç? Meraklıları çoktur böyle bir gezintinin. Hele eskiden, daha da çoktu kısa dalga meraklıları. Usta yazar Hasan Ali Toptaş da, çocukluğunda aynı meraka kapılanlardanmış. Bakın, “Uykuların Doğusu” adlı kitabında, nasıl anlatıyor o günleri:

Adına radyo denen bu bir avuçluk metal yığını, bana çocukluğumun o soğuk ve ıssız gecelerinde kanlı canlı bir insan gibi eşlik etti bir bakıma. Hatta, ruhumda gezinip duran boşlukların karanlığından tuttu da, beni kendisine bir daha kopmamacasına sımsıkı bağladı. Öyle ki, o yıllarda, elimdeki çantayla birlikte okuldan döndüğümde annemin hazırladığı yemeğe bile bakmadan soluğu hemen onun yanında alıyordum artık. Alınca da, yatağın üzerine boylu boyunca uzanıp bir çırpıda düğmesini çeviriyor ve ölçülemeyecek kadar küçük adımlarla, istasyonlar arasında yavaş yavaş gezinmeye başlıyordum. Şurası Budapeşte, burası Şam, orası Tiran, ötesi Sofya, berisi Moskova demeden bir süre ortalıkla gelişigüzel cirit atıyordum açıkçası. Kimi zaman da, işte böyle yeryüzünün çeşitli köşelerinde avare avare gezinirken, büyüklüğü ve gücü akla hayale sığmayan meçhul bir şey tarafından kovalanıyormuşum gibi birdenbire hızlanıyordum. Budapeşte’deyken hiç beklenmedik bir anda koşup Şam’da soluklanmak, Sofya’ya varmışken hala Tiran’daki konuşmaları duymak, ya da birbirine karışan uzak sinyal sesleriyle metalik cızırtıların karanlığında döne döne Ankara’yı ararken birdenbire Tahran’la karşılaşmak bir hayli hoşuma gidiyordu çünkü. Hatta, bana o anda bütün bu şehirleri sihirli bir kutunun içine doldurmuşum da, ağzımı kulaklarıma doğru yayarak, inanılmaz bir keyifle sürekli çalkalıyormuşum gibi geliyordu.Ben çalkaladıkça, onlar da ister istemez birbirleriyle yer değiştiriyorlardı tabii. Başka bir deyişle, dünyanın düzeni dediğimiz düzen benim odamda, insanın başını döndüren korkunç bir hızla alt üst oluyordu. Şam, hurmaların gölgesinden kalkarak, sarı sarı yankılanan tef ve zil sesleri eşliğinde Bulgaristan’a gidiyordu sözgelimi; Sofya gürültüyle doğrulup parklarından yükselen ıhlamur kokularını döke saça çöllere iniyor, Bupapeşte kartpostallarda gördüğüm hareketli heykelleriyle birlikte İstanbul semalarından geçip Ortadoğu’ya yerleşiyor, Kahire piramitlerini kucaklayıp Moskova’ya kaşınıyor, Tahran da asâsına yaslanarak ayağa kalkıp siyah peçeli devasa bir karanlık halinde, dağların ve vadilerin arasından anlaşılmaz bir telaşla Ankara’nın ışıklarına doğru yürüyordu.
Şehirler böyle yer değiştirip diller ve mevsimler birbirine karıştıkça, dünyaya hükmediyormuşum gibi, benim ellerime de sanki karıncalanmaya benzeyen, tanrısal bir tat bulaşıyordu o sırada. Dahası, çok geçmeden bu tat bütün gövdeme yayılıyor, yayılınca doygun bir titremeye dönüşüyor, dönüşünce de beni alıp benim sınırlarımın içinde her biri birbirinden keyifli, uzun yolculuklara çıkarıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, insanı bir tüy kadar hafifleten bu yolculukların sonunda ben her defasında çok, ama çok yoruluyordum. Yorulunca da, odanın içini dolduran onca sese rağmen, geceyarısına doğru gözlerim yavaş yavaş küçülmeye başlıyordu. Bana, şayet radyoyu kapatıp uyuyacak olursam, dünya hiç beklenmedik bir şekilde birdenbire duracakmış gibi geliyordu işte o zaman..."