28 Kasım 2008 Cuma

Radyonun Sihirli Kapısı

Temsil kolunun sihirli kapısı önünde Vahyi Öz ve Reşat Altay
Bu; ikinci sayımızda (Sihirli) diye adlandırdığımız kapının ta kendisidir. Görüyorsunuzya, bu; kapı dediğimiz zaman akla gelen, bir duvar parçasını tahta, demir yahut çelik levhalarla örten, kilitli, sürgülü, rezeli, menteşeli kapıların basit bir örneği.
Kapı vardır; arkasında ömürlerin esrarını gizler. Kapı vardır, ardında hazineler saklıdır. Kapı vardır; bir elin hafifçe temasiyle mes'ut bir aşka, yahut derin bir ızdıraba yol verir. Kapı vardır; hayata, kapı vardır, ölüme açılır.
Bunlar, ve bunlara benzemez bütün açılıp kapanışların taklidini, bu taklit kapı başarıyor: Onu hızla iterek sesinde korkunç bir hiddet, yavaş ve sinsi kapıyarak müthiş bir cür'et fırtınasını canlandırıyoruz. Onu şöyle açarak göz yaşını, böyle açarak neşeyi, kahkahayı konuşturuyoruz. Muz gibi, her özlenen meyvenin çeşnisini vermez ama, sesine verilebilen ahenkle saray, apartman, salon, kulübe, dükkân, han ve hamam ve ilâh.... kapısı da olabilir.
"Sihirli" sıfatı ona işte bundan, bu marifetlerinden ötürü verilmişti.
KEMAL TÖZEM
(1942 yılına ait, "Radyo" dergisinden alınma bu fotoğraf ve yazı, Meltem Ahıska'nın, Metis Yayınları'ndan çıkan, "Radyonun Sihirli Kapısı: Garbiyatçılık ve Politik Öznellik" adlı kitabına kapak olmuş, ilham vermiş.)

Radyoda Jimnastik Programları


Televizyonlarda özellikle sabah saatlerinde görmeye alıştığımız; aerobik, yoga gibi beden egzersizlerini izleyiciye de uygulatarak sergileyen programların bir benzeri, 6 Temmuz 1942’de Ankara Radyosu’nda yayınlanmaya başlamıştı. Zamanın “Radyo” dergisinin 15 Temmuz tarihli sekizinci sayısında bu yayınlar şöyle duyurulmaktaydı...

“Kuvvetli milletler, kuvvetli ve sıhhatli yurttaşlara dayanır. Milletçe kuvvetli olmak için, tek tek hepimiz sıhhatli ve kuvvetli olmalıyız. Sıhhatli ve kuvvetli olmak için yiyip içmek, dinlenmek kâfi değildir. Sağlığın birinci şartı vücuda bakmaktır.

Vücut bakımı alışkanlığını, kendimizde tesis etmeliyiz. Radyonuz, “Vücudumuzu Çalıştıralım” adı altında bir servis açtı. Mütehassıs beden terbiyesi ve spor öğretmenleri size her sabah jimnastik dersleri veriyor. Altı Temmuz sabahından beri devam eden bu dersleri takip ediyor musunuz?”

“Radyo” dergisinin 15 Ağustos 1942 tarihli sayısının kapağında da, “Vücudumuzu Çalıştıralım” programının yayını sırasında çekilmiş bir fotoğrafa yer verilmişti. Fotoğrafta, şık giyimli bir hanım spor öğretmeni, mikrofonun bir yanında yer alıyordu. Mikrofonun diğer tarafında ise, şortları, beyaz spor ayakkabıları ve kolsuz tişörtleriyle iki erkek, bir hanım sporcu jimnastik hareketlerini uygulamaktaydı. Bu fotoğraftan anlaşıldığına göre, her programda spor öğretmeni hareketlerin nasıl yapılacağını anlatırken, stüdyodaki sporcular da hareketlerin uygulamasını yapmaktaydı. İç sayfalarda yer alan bir yazı bir fotoğraflarla da, programda anlatılan hareketlere yer veriliyor, herhalde böylece, programa daha fazla dinleyicinin aktif olarak katılması sağlanmaya çalışılıyordu. “Programın tertibinde kadın-erkek her yaştaki insanın yapabilmesi ve faydalanabilmesi esas tutulmakta ve hareketler buna göre seçilmektedir.” deniyordu dergide. Her program iki hafta devam etmek üzere bir öğretmen tarafından tatbik edilmekte ve bu suretle sağlığını seven dinleyiciler her yeni programda karşılarında değişik bir öğretmen bulmaktaydılar. “Uzviyetin su, yiyecek, hava, güneş, uyku gibi mühim ve müphem ihtiyaçlarından birini teşkil eden ‘hareket’ gıdasını verecek” bu programın, Maarif Vekilliği tarafından idare edildiği belirtiliyordu.

Bu uygulamalı spor programı ne kadar ilgi gördü, ne zamana kadar yayınlandı bilmiyoruz. İzleyicilerin, stüdyoda yapılan hareketleri göremeden hayalinde canlandırarak radyoları başında uygulamaya çalıştığı ve radyo tarihimizin ilginç bölümlerinden biri olan “Vücudumuzu Çalıştıralım” programı, şimdi sadece yaşlı bireylerin anılarında ve dergilerin tozlu sayfalarında kaldı...

27 Kasım 2008 Perşembe

Kore Savaşı Sırasında Yapılan Özel Radyo Yayınları

Kore Savaşı sırasında kısa dalgadan yapılan özel yayınlar, asker yakınları ile Kore’de bulunan Mehmetçikler ve subaylar için özel bir öneme sahipti. 9 Aralık 1950 tarihli “Radyo Haftası” dergisine göre, Ankara Radyosu her gün saat 12:15’te “Kahramanlar Saati”ni yayınlıyor; o zamanın 20 milyonluk Türkiye’sinde herkesin kalbi, Kore’de çarpışan 4 bin 500 kahramanımız için çarpıyordu. Özlem dolu seslenişler, radyo mikrofonu aracılığıyla uzak bir cephede savaşanlara ulaşıyordu. Örneğin Ahmet Kara, Kore’de savaşan kardeşi Necati’ye şöyle haykırıyordu:

“Siz de, destanlar yaratan dedeleriniz gibi zaferden zafere koşunuz. Türkün şanlı ve kahraman adını dünyaya bir kere daha tanıtınız.”
Mehmet Ersöz de, asker arkadaşı Necabettin Uğuralan’a sesleniyordu:

“Dövüşün kardeşim, kahramanlıklar yaratın. Sizi bahar, aşk, zafer kokan çelenklerle karşılayacağız.”

Ya Kore’dekiler? Onlar Ankara Radyosu’nu nasıl dinliyorlardı?

Şiddetli savaşlar henüz başlamamışken, Kore’deki Türk savaş muhabirleri, bu merakımızı giderecek şeyler yazıyor. Hikmet Feridun Es’in, “Hürriyet”teki “Radyo Başından” isimli yazısını okuyalım:

“Hala memleketten verilen neşriyatı her gece anlatılmaz bir heyecanla dinliyoruz. Buradakilerin, aileleri Türkiye’den kendilerine hitap ederken nasıl dinlediklerini görmenizi pek isterdim. Hiçbir roman, hiçbir tiyatro piyesi bu ulvi ve hakiki heyecan sahnesi kadar kuvvetli yazılamaz. Kimlerin ailelerinin konuşacakları evvela radyodan alınıp ilan ediliyor. Zaten buna da lüzum yok. Zira vazife haricinde bulunan herkes bu saatte muhakkak radyonun başındadır. Kendi evinden bir şey söylenecek olsa da, olmasa da. Birimizin heyecanı hepimizin heyecanı heline geldi. Uzaklardan, Çin denizinin, Hint denizinin ardından anası konuşan Mehmedin, karısı konuşan yüzbaşının, nişanlısı konuşan genç teğmenin radyoya nasıl baktığını anlatmak ne derece güç. Bu esnada, bu bakışların altında radyo sanki tahtadan bir kutu değildir. Bir sevimli ve sevgili çehredir... Radyo kutusu bu bakışların altında canlanıyor.”

“Bir an için radyolarının başında anavatanı düşünen kahramanları gözünüzün önüne getirin. Bütün gönlü, gözü, hayaliyle anavatanı tahayyül eden bir Başgedikli Yakup Yöney’i düşünün. Kardeşi Mehmet Yöney ona hitap ediyor. Hele, “Ailen Çorum’da, onlar evvel Allah, sonra bana emanettir” derken Yakup Yöney’in kalbinin nasıl iftiharla çarptığını tasavvur edin.”


“İşte heyecan içinde bir kadın sesi... Başçavuş Kemal Bingöl, vermiş, uyutmuş, bakmış, sevmiş olduğu karısının titreyen sesini duyuyor. Sanki onun kokusu yüzünde gibi, derin bir zevk heyecanı içinde dinliyor. Yeryüzünde hiçbir ses yokmuş gibi, kulakları yalnız onun sesini alıyor.”

“İşte Teğmen Bahtiyar Yaltar, dinlendiği yerden doğruluyor. Anasının sesi. ‘Evet, kucağında, göğsünde, kollarının arasında beni büyüten annem” diye doğruluyor. Annesi Mediha Yaltar tane tane ve biraz pürüzlü sesiyle sesleniyor:



“Aslan oğlum, bir tanem, Cenabı Allah’a şükürler olsun ki, bize bu şerefi bahşetti. Kahraman oğlum, dövüş orada, vur düşmana. Allahsızlara vur, vur ki biz burada rahat uyuyalım.”

“Derin bir sükut, dişler kenetlendi ve yumruklar sıkıldı. İşte şimdi hepsinin kalbi bir tek kalp olarak çarpıyor. Gözler nemli ve ışıl ışıl. Spiker haber veriyor:


“Kahraman subaylarımız, gediklilerimiz ve erlerimiz, memleketten selam programımız burada sona erdi.”...

26 Kasım 2008 Çarşamba

Dünden Bugüne Ülkemizde Radyo

Yolculuğumuz 1961 yılında başlıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri ülkemizde yönetime el koymuş, toplum hayatında yeni bir dönem başlamıştır. Bu dönemdeki değişiklikleri ilk hisseden, radyolar ve radyocular olacaktır.

Türkiye’deki radyoculuğun toplumsal gelişmelere ayak uydurabilmesi için yeni bir yapılanmaya, bu dönemde girişilir. Temel fikir, siyasal iktidardan bağımsız, özerk, kendi kadrolarına ve kendi bütçesine sahip; Türkiye’deki radyoları tek çatı altına toplayacak bir yayın kurumunun oluşturulmasıdır. Bu kurum, artık dünyada hızla yayılan televizyon yayıncılığını da ülkemizde başlatabilmelidir. 1961 anayasasında yer alan 121. madde çerçevesinde başlayan bu çalışmanın sonunda, 1 Mayıs 1964’te, 359 sayılı yasayla Türkiye Radyo Televizyon Kurumu kurulur. Başına da genel müdür olarak Adnan Öztrak getirilir.

TRT’nin kurulmasıyla birlikte Türkiye’de radyoculuk açısından yepyeni bir dönem başlamıştır. Radyoların öncelikle personele ihtiyacı vardır. Bu nedenle sınavla spiker, prodüktör, metin yazarı ve uzman alınır. Bu personelin dünya radyocularıyla aynı düzeyde olabilmeleri için yurt dışına özellikle BBC’ye eğitime gönderilirler. 1965 yılında radyolardaki yayınları takip edebilmek için Türkiye Radyoları program dergisi çıkarılır. Aynı yıl radyo program birimleri arasında işbirliğinin sağlanması için üst düzeydeki yöneticiler ve yayıncıların katıldığı ilk koordinasyon toplantısı yapılır. Yayınlarla ilgili çeşitli konu ve görüşlerin tartışıldığı bu toplantıda, radyolar arasındaki koordinasyonun sağlanması için alınacak önlemler üzerinde durulur. 1964’te açılan Van il radyosunun ardından, 1967’de Erzurum, 1968’de Çukurova’nın Sesi Radyoları yayın hayatına merhaba der. Bu arada TRT kuruluş gerekçelerinden biri olan televizyon yayıncılığı için de çalışmalarını sürdürmektedir. 31 Ocak 1968 günü Ankara Televizyonu deneme yayınlarına başlar.

Televizyonun ülkemize gelmesiyle halkın ilgisi ve merakı bu görüntülü kutuya yönelir. Radyonun üzerine örtülen dantelden bir tane de adına televizyon denilen bu görüntülü kutunun üzerine örtülür. Zaman hızla akıp giderken radyo ve televizyon da birbiriyle yarışır…

1970’li yıllarda teknolojik alt yapının yenilenmesi, radyo postalarının yediden yapılandırılması, bölge radyolarının kurulması ve program planlamalarının merkezi sisteme bağlanması gibi gelişmelerle, Türkiye’de radyo yayıncılığı daha modern hale getirilir. 9 Eylül 1974’te Ankara, İstanbul, İzmir, Erzurum, Diyarbakır, Antalya ve Çukurova radyolarının katılımıyla TRT 1 postası oluşturulur ve 24 saat kesintisiz yayın başlar. 1 Ocak 1975’teyse TRT2 ve TRT3 yayın hayatına merhaba der. Ankara, İstanbul ve İzmir’deki radyo stüdyolarının yanı sıra Antalya, Çukurova, Diyarbakır, Erzurum, Trabzon bölge radyo stüdyolarında, bölgelere yönelik programlar yapar. TRT´nin kuruluşundan sonra yurt dışına yapılan yayınlarda 1975’te 250 kilovatlık verici hizmete girince dil sayısı artar, 1982 yılında Türkçe dahil yayın yapılan dil sayısı 15´e çıkarılır. Ankara Çakırlar'a değişik yıllarda kurulan yeni verici ve anten tesisleri ile 3 adet 250 kilovat ve 2 adet 500 kilovatlık verici ile kısa dalga yayınları yapılır.

Türk radyoculuğunun ilerleyen yıllarında FM verici sayısının artırılması kararı ile, TRT3 radyo postasıyla birlikte TRT1 ve TRT2 radyo postalarının da FM bandından yayın yapması planlanır. Uzun ve orta dalga vericileriyle birlikte FM bandında da yayın yapacak verici kurulması ile FM radyo yayınları yaygınlaştırılmaya başlar. 1987 yılında FM bandında TRT4 radyo postası Türk sanat ve halk müziği programlarını yayınlamak üzere sesini duyurur. 1990 yılında yurdumuza gelen turistlere hizmet vermek üzere Turizm Radyosu yayın hayatına merhaba der. Yurdun turistik bölgelerine kurulan FM vericilerle Antalya yayın merkezinden İngilizce ağırlıklı olmak üzere Fransızca ve Almanca, sonra Yunanca yayın başlar.

Uzun yıllar TRT, radyo yayıncılığını tekelinde tutar. Ancak dinleyiciler yurt dışındaki radyoları da alıcıları el verdikçe dinlerler. İngiltere’den, Almanya’dan, Irak’tan hatta Amerika’dan yayın yapan radyolar Türk dinleyicilerine ses verir. Ülkemizdeyse yalnız TRT radyoları vardır. Aslında yayın yapmaları anayasa gereği yasak olsa da, devletin kontrolünde yayın yapan Polis Radyosu ve Meteoroloji Radyosu adlı iki radyo daha kurulmuştur… Bu iki radyoya ilerleyen yıllarda üniversitelerin eğitim amaçlı kurdukları radyolar eklenir. Böylece radyo yayıncılığı çeşitlenmeye başlar.

1990’ların başında hem dünya da hem de Türkiye’de değişim rüzgarları esmektedir. Bu rüzgar iletişim dünyasında bir kasırgaya dönüşür. Teknolojik ilerlemeler birbirini izlerken, dünyada ulaşılamayan hiçbir yer kalmaz. 1927’de başlayan Türk radyoculuğu da yaşanan bu gelişmelerden etkilenir. Ülkenin dört bir yanında TRT radyolarıyla ilgisi olmayan, özel radyolar yayın hayatına merhaba der. Çünkü küçük bir verici, evin bodrum katına kurulan bir stüdyo radyo yayınını gerçekleştirmek için yeterlidir. Ancak radyocuların unuttuğu iki önemli nokta vardır. Birincisi Türkiye’de radyo yayına yapma hakkı sadece TRT’dedir. İkincisi ise bilinçsizce seçilen frekanslar hava ve deniz ulaşımını olumsuz etkilemektedir. Bu gerekçelerle 15 Nisan 1992’de tüm özel radyoların yayını durdurulur. Fakat dinleyici TRT dışındaki radyoların sesini duymuştur bir kez… “Radyomu istiyorum” sloganıyla arabaların antenlerine siyah kurdeleler bağlanır, halk tepki göstermektedir. Bu demokratik tepkiye dönemin başbakanı Tansu Çiller’in de katılmasıyla bir anayasa değişikliğine gidilir. Çok sancılı geçen iki yılın ardından 13 Nisan 1994’te 3984 sayılı kanunla özel radyo ve televizyonların nasıl kurulabileceği ve yayınlarında uymak zorunda oldukları kurallar belirlenir. Bugün Türkiye’nin dört bir yanından farklı frekanslarda 1000’in üzerinde yerel bölgesel ve ulusal kanal yayın yapıyor…

21 Kasım 2008 Cuma

Türkiye'de Radyo Alıcısı Sahipliği

Türkiye nüfusuyla ilgili son verilere göre, 70 milyon 586 bin kişiyi aşan nüfusumuzun, 12 milyon 600 bine yakını İstanbul’da ikamet ediyor. Bu rakam, toplam nüfusumuzun neredeyse yüzde 18’ine karşılık geliyor.

Bugün İstanbul’da, sadece bölgesel ve yerel yayın yapan onlarca radyo istasyonu var. Artık bırakın İstanbul’u, Türkiye’nin ya da dünyanın herhangi bir yerinde radyo yayınlarına ulaşamamak mümkün değil. Oysa radyo yayıncılığımızın henüz çok genç olduğu dönemlerde, İstanbul nüfusunun çok küçük bir yüzdesi radyo dinleyebiliyordu. Bunun sebebi, kısmen yayınların yeterince yaygınlaşmamış olması; kısmen de o zamanın lambalı radyolarının biraz pahalı olmasıydı.

Gelin eski yıllardaki duruma biraz daha yakından bakalım... 1941 yılında İstanbul’da yapılan bir sayım sonucunda, belediye sınırları içinde 30 bin 741 radyo bulunduğu anlaşılmıştı. Bunlardan, örneğin Beyoğlu’ndakilerin 12 bin 509’u elektrik akımıyla, 239’u akümülatörle işletiliyordu. Yine, İstanbul belediyesi sınırları içindeki radyo sahiplerinin 2 bin 675’i sanayici, 9 bin 367’si ticaretle meşgul, 10 bin 827’si serbest meslek adamı, 7 bin 271’i de mesleksizdi. Radyo dinleyicilerinin 7 bin 566’sının yüksek tahsilli, 4 bin 694’ünün lise, 9 bin 760’ının da ortaokul mezunu olduğu anlaşılmıştı.

İstanbullu radyo dinleyicilerinin yaş dağılımına gelince: Dinleyicilerin 22 bin 184’ü on beş yaşından küçük, 97 bin 458’i on beş yaşından büyük kimselerdi. İstanbul ilinin toplam dinleyici sayısı, 123 bini ancak geçiyordu.

1941 yılında İstanbul nüfusunun 1 milyonu bulduğunu göz önünde tutarak, bundan 67 yıl önce radyo yayınlarının nüfusun ne kadar küçük bir bölümüne ulaşabildiğini anlamış oluyoruz...

20 Kasım 2008 Perşembe

Radyo İçin Yazmak

Bu başlık altında, radyo metinleri yazarlığının yol çizgilerini ortaya koyacağım.

Radyo için metin yazmak, gazete, dergi ya da kitap için yazmaktan biraz farklıdır. Temel fark, basılı ürünler için yazarken göze, radyo için yazarken kulağa hitap etmemizdir. Gazete ya da kitap okuyan bir kişi, metinde ne söylenmek istediğini anlamak için duraklayabilir, satırın ya da sayfanın başına dönüp, yazılanları bir kez daha okuyabilir. Oysa radyo yayınında dinleyicinin seslendirilen metni bir daha dinleme şansı yoktur. Söylenen söylenmiş, bir an içinde sözcükler uçup gitmiştir.

Basitlik
Radyo için yazarken öncelikle dikkat etmemiz gereken şey, basitliktir. Kısa cümleleri, bilinen kelimeleri tercih etmek esastır. Fazlasıyla uzun, karmaşık cümlelerin; anlamını çözmek için sözlük gerektiren kelimelerin radyoda yeri yoktur. Dinleyici, zihnini yormadan ne söylediğinizi takip edebilmelidir. Gazetecilik de yapmış olan ünlü yazar Ernest Hemingway genç yazarlara, “dili kemiklerine kadar soyup temizlemeyi” öğütlemiştir; bu öğüt radyo yazarlığı için de geçerlidir. Radyo yazarının her zaman kendini ifade etmek için yeni yollar araması gerekir ama, yeni ve yaratıcı bir yol bulamıyorsanız en iyisi, lafınızı en basit şekilde ve doğrudan söylemektir.

Basitlik, sunucunun metni rahatça seslendirebilmesi için de gereklidir. Belki metni yazan da, seslendiren de sizsiniz ve cümlelelerin karmaşıklığı, sizin açınızdan sorun yaratmıyor. Öyle bile olsa, radyonun doğasına uygun metin yazmayı öğrenmek, zaman ve belli bir alışkanlık gerektirir. Bu yüzden her seferinde, metninizi bir başkası seslendirecekmiş gibi düşünmelisiniz. Az bilinen bir terimin, özellikle terim yabancı bir dilden Türkçeye geçmişse, telaffuzu da sorun yaratabilir. Osmanlıca kelimelerin birçoğu, günlük hayatımızda giderek daha az kullanılıyor ve bu kelimeler çoğu zaman yanlış seslendiriliyor. Başkasının yazdığı bir metni seslendirdiğinizi ve metinde karşınıza “adabımuaşeret” kelimesinin çıktığını varsayalım. Burada hangi hecelerin kısa, hangilerinin uzun olarak telaffuz edileceğini bildiğinizden emin misiniz? Sunuş kolaylığı adına, bunun yakın anlamlısı olan “görgü kuralları” tercih edilmiş olsa, metin çok şey kaybeder miydi acaba?

Konuşma Dili
Radyo için metin kurgularken, yazdıklarımızın mümkün olduğunca konuşma diline yakın olmasına dikkat etmemiz çok önemlidir. Çünkü radyoda doğaçlama da yapsak, bir metin de okusak, karşımızdaki bir kişiyle (dinleyiciyle) konuşmakta olduğumuz duygusunu yaratmamız gerekir.


Radyo metinlerinin gazete metinlerinden farklılığını, bir örnekle, haber metinleri özelinde göstermeye çalışacağız. Aşağıdaki, bir gazeteden alıntıladığımız cümleye bakalım:

“2 milyona yaklaşan sayılarıyla ekonomide gözardı edilemeyecek ağırlığa sahip KOBİ’ler (küçük ve orta ölçekli işletmeler), son dönemde bankaların özel birimler ve ekipler oluşturarak yöneldikleri en önemli müşteri grubu oldu.” (Radikal, 16 Haziran 2007)

Bu cümlenin radyoda kullanılmasını engelleyen unsurlar nelerdir? Birincisi, uzundur ve ilk duyuşta kavranması kolay olmayabilir –unutmayın, dinleyiciniz bütün dikkatini vermiş olarak radyo başında oturmuyor; tarlada çalışıyor, araba kullanıyor, evrak işleriyle uğraşıyor, bebeğinin altını değiştiriyor v.s… İkincisi, kitâbîdir; aynı konuyu bir arkadaşımıza izah ederken farklı sözcükler seçeriz. Üçüncüsü, basılı eserlerde kullanımı yaygın olan parantez içi açıklamaların, radyo metinlerinde yeri yoktur. Aynı içerik, radyo için şöyle yazılabilirdi:

“KOBİ’lerin, yani küçük ve orta ölçekli işletmelerin ekonomide önemli bir yeri var. Sayıları 2 milyona yaklaşan KOBİ’ler, son dönemde bankaların en önemli müşteri grubu oldu. Öyle ki, bankalar onlara yönelik özel birimler ve ekipler oluşturuyor.”
Yukarıdaki haber parçasını önce gazete için yazılmış haliyle, sonra da radyo için düzenlediğimiz haliyle sesli olarak okuyun. Hangisi daha kolay okunuyor ve kulağa daha hoş geliyor? Yazımı konuşma diline yakınlaştırmak için, ilk cümleyi “vardır” yerine “var” şeklinde bitirdiğimize dikkat ettiniz mi?

Yazılı metinlere özgü bazı söyleyiş şekilleri de, radyo metinlerine uymaz. “Yukarıda açıkladığımız gibi...”, “Söylediklerimizin gerekçelerini aşağıda sıralıyoruz.” gibi ifadeler buna örnektir. Doğrusu, “Biraz önce açıkladığımız gibi...”, “Söylediklerimizin gerekçelerini açıklayalım / şimdi açıklayacağız.” demektir.

Ayrıca, metin yazarken radyonun dinleyicisiyle kurduğu iletişimin doğrudanlığı, bire birliği akıldan çıkarılmamalıdır. Mikrofon başındaki sunucu, doğrudan radyo dinleyen erkek, kadın ya da çocuğa seslenir. Yazım tarzınızı ve içeriğinizi, çok iyi tanımak zorunda olduğunuz dinleyicinize uygun hale getirmek zorundasınız.

Yazım Kuralları

Elbette, yazım kurallarına uymak çok önemlidir. Fikirlerinizin karşı tarafa ulaşmasını ve kabul görmesini istiyorsanız, düzgün ve etkili bir gramerle yazmalısınız. Elinizin altında her zaman bir sözlük ve yazım kılavuzu bulunmalı; zaman zaman dilbilgisi kurallarını açıklayan kitaplara başvurmalısınız. Tecrübesiz yazarlar çoğu zaman, noktalama işarelerini yerli yerinde kullanmayı başaramaz. Oysa noktalama işaretleri, anlamın doğru şekilde ortaya çıkmasını sağladıkları gibi, cümlenin nasıl tonlanacağını da belirler. Örneğin, “Güzel bir araba” ifadesini, farklı noktalamalarla okumayı deneyelim:

- Güzel bir araba. (Nokta: Cümle sonunda duruş.)
- Güzel bir araba! (Ünlem: Heyecanlı bir ton.)
- Güzel bir araba? (Soru işareti: Cümle bir soru cümlesi haline geldi.)
- Güzel … bir araba. (Üç nokta: Cümlenin ortasında duraklama.)

Üslup
Kitabımızın ilk sayfalarında, radyonun özelliklerini açıklarken, “radyonun resimleri ekran boyutlarında değildir; sizin arzu ettiğiniz boyutlardadır.” demiştik. Radyo gerçekten de resimler çizer; tuval olarak hayal gücünüzü kullanır, fırçası ise sözcüklerdir. Radyo metni bu bakımdan televizyon metninden ayrılır. Televizyonda metin, sadece görüntünün eksik bıraktığı bilgileri aktarmak için vardır. Başka bir deyişle, televizyon metni, zaten izleyicinin önünde olan görüntüleri açıklamaya yarar. Bu sebeple, televizyonda daha az ve tasarruflu yazarız. Radyoda ise, dinleyicinin anlattığımız olayları zihninde canlandırmasını sağlayacak, tasvirler ve sıfatlar açısından zengin bir dile ihtiyacımız vardır. Söylemek istediklerimizi somutlamak için, bu bölüme örnek bir radyo program metni koyduk. Metinde, müzik geçişlerinin ve röportaj bölümlerinin nasıl belirtildiğini de görmeniz mümkün olacaktır...

Biçim

Biçimle ilgili kurallar şunlardır:

-Metninizi, sayfaya düzgün yayılacak şekilde yazın.
-Kağıdın sadece bir yüzünü kullanın.
-Satırlarınız ne kadar kısa tutulursa, okunması o kadar kolay olur.
-Sıkışık düzende yazmayın; satırlar arasında en az 1,5 aralık olmasını tercih edin.
-En az 12 punto ile yazın.
-Sadece büyük harflerle yazmaktan sakının. BÜYÜK HARFLER, OKUYANIN ZİHNİNDE BAĞIRMA ETKİSİ YARATIR.
-Bir kelimenin altını çizmek de aynı etkiyi yapar. Vurgulamak istediğiniz sözleri - - kırık çizgi - - içinde yazmak daha iyidir. Yukarıdaki metinde sadece sinyal, müzik geçişleri ve bant bölümleri, metin gövdesiyle karıştırılmasın diye altı çizili olarak belirtilmiştir.
-Satır sonlarında kelimeleri, heceden bölmek yoluyla yarım bırakmayın. Bilgisayar kelime-işlem programları zaten buna izin vermiyor, ama daktiloyla yazıyorsanız da, satır sonunda kelime tamamen yazılmış olsun; sığmıyorsa bir alt satıra geçin.
-Sayfa sonunda, cümlenizi bitirin. Yarım kalan cümleler, sayfa değiştirirken okumada kopukluğa sebep olabilir.

Rakamlar
Andığımız “basitlik” ilkesinden hareketle, çoğu kez ayrıntılı rakam bilgilerini sadeleştirmemiz gerekir. Bir trafik kazasında “3’ü çocuk 12 kişi öldü” ise bu rakamları tam ve doğru olarak vermek gerekir ama, elimizdeki rakam 1,013,082 ise, “savaşta bir milyondan fazla kişi öldü.” demek daha iyi olabilir.

Öte yandan, yukarıdaki 1,013,082 yazımının ne kadar zorlayıcı olduğuna dikkat ettiniz mi? Oysa aynı rakamı “1 milyon 13 bin 82” şeklinde yazdığımız zaman, bakın okumak ne kadar kolaylaştı. Radyo metinlerinde kalabalık rakamlara yer vermek zorunlu olduğunda, bu ikinci yazım şeklini tercih etmek gerekir.

Tarihler ve saatlerle ilgili durum da benzerdir: 18.02.2007 tarihini, 18 Şubat 2007 şeklinde yazarız. Saat 17:08 ise, bunu “akşam 5’i 8 dakika geçe” diye yazmak, kulağı daha çok okşar ve sunucuyu tereddütten kurtarır.

Sıra belirten (.) işareti, okumada karışıklığa yol açabilir. Bu yüzden radyo metinlerinde, örneğin “30.” yerine “30’uncu” yazımı tercih edilmelidir.

Özel İşaretler
Özel işaretler ve bazı matematiksel kullanımlardan, radyo metinlerinde sakınmak gerekir. ½, ¾, &, $, @ gibi işaretler açık olarak yazılmalı ya da parantez içi açıklamalarla birlikte kullanılmalıdır: Bir bölü iki; üç bölü dört; & (ve); $ (dolar); @ (et) gibi.

Yabancı Kelimeler
Sunucu yabancı kelimeleri nasıl seslendireceğini bilemeyebilir. Metin içinde geçen yabancı kelimelerin yanına, parantez içinde okunuşlarını yazmakta yarar vardır:

“San Juan (Sen Huan) nehri, Utah (Yutah)’daki dört hektarlık Goosenecks (Guğzneks) Eyalet Parkı’nda yavaşça kıvrılarak akar.”

Kısaltmalar

Bazı istisnalar dışında, radyo metinlerinde kısaltmalar kullanmamak gerekir. Aşağıdaki örnek cümlede, radyo için uygun olmayan kısaltmaların altını çizdik:

“Prof. Ahmet N. Yılmaz, Hacettepe Ünv.’de verdiği konferansta, T.C. sınırları içinde yaşayan herkesi, kız çocuklarının eğitimi konusunda duyarlı olmaya çağırdı.”
Doğrusu, yukarıda kısaltılarak verilen bütün kelimelerin açık okunuşlarıyla yazılmasıdır.

Irk ve Cinsiyet Eşitliği

Radyo metinlerinde farklı toplum kesimleri için kullandığımız terimlerin, ırksal ve etnik ayrımcılık çağrıştırmamasına dikkat etmemiz gerekir. Batı dünyasında insanlar, siyahîleri tanımlayan çeşitli terimler konusunda çok seçici ve dikkatli davranırlar. Benzer bir özeni, Türk toplumunda yaşayan gruplar için de göstermemiz gerekir. Ünlü bir televizyon sunucusunun, Alevi toplumunu ima eden “Kızılbaş” terimini uygunsuz bir espri içinde kullanması ve oluşan toplumsal tepki, akıllardan silinmemiştir.

Öte yandan, artık günlük konuşmalarda ve yazılı metinlerdeki bazı kullanımların, cinsiyet ayrımcılığı içerdiği kanısı yaygınlaşmıştır. Her ne kadar Türkçede, batı dillerindeki dişil-eril ayrımı yoksa da, bazı isimleri sadece erkeklere özgü olarak kullanmaktan vazgeçme aşamasındayız. Örneğin “işadamı” ve “bilim adamı”nın yanısıra “bilim kadını” ve “işkadını” terimleri kullanıma girdi. Her iki cinsiyeti kapsamak istediğimizde “iş dünyası” ve “bilim dünyası / bilim insanları” demek uygun olabiliyor.

Hukuki Sorumluluk
Yayının tümü gibi radyo metinleri de, hukuk düzenine uygun olmak zorundadır. Radyo yapımlarındaki konuların çeşitliliği oranında, yayıncıları bağlayan hukuk kuralları da çoğalmaktadır. Bununla birlikte, ülkemizde radyo yayınlarını yönlendiren başlıca hukuk kuralları, şu belgeler içinde yer alır (Yapımcının El Kitabı, 2002: 60)

-T.C. Anayasası,
-3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun,
-2954 sayılı Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu,
-5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu,
-Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,
-Basın Kanunu,
-Türk Ceza Kanunu.

Yukarıdaki hukuki metinler arasında özellikle Ceza Kanunu’nun pek çok maddesi, yayın yoluyla işlenen suçlarla ilgili düzenlemeler getirmektedir. Yayıncının metin yazarken ya da sunum yaparken, hukuki açıdan tereddüde düştüğü noktalarda, bilgi sahibi bir hukukçuya danışması yerinde olur.

Daha İyi Metinler Yazmak
Nasıl daha başarılı bir metin yazarı oluruz? İlgi alanlarımızı çoğaltıp, yeteneklerimizi geliştirerek. Çevrenizdeki her şeyi malzeme olarak değerlendirin. Filmleri, televizyonu ve radyoları takip edin. Dünyayla ilgili her konuda bilginizi artırmaya çalışın; hem beşeri bilimleri, hem de doğa bilimlerini inceleyin. Her yerde yanınızda taşıdığınız bir not defteriniz olsun; uyku arasında gelen güzel düşünceleri not etmek için bu defteri başucunuza koyun. Elbette, çok okuyun. İyi yazarlar, her şeyden önce iyi okuyuculardır. Sizden önce aynı yoldan yürüyenlerin izlerini takip ederek, doğru teknikleri öğrenebilirsiniz.

Kalem, Daktilo ve Bilgisayar
Metin yazımıyla, yazarken kullandığımız gereç arasında bir ilişki var mıdır? İyi yazarların alışkanlıkları, bu sorunun yanıtının “evet” olduğunu düşündürüyor. Daktilonun icadından önce bütün kitaplar elle yazılıyordu. Dünya çapında ün kazanmış birçok yazar hala kitaplarını elle yazmaktadır. Daktilosu olmadan yazamayacağını söyleyen yazarlar da vardır. Ancak, bilgisayarla büyüyen yeni neslin, artık kelime-işlem programları dışındaki bir ortamda uzun metinler yazması olası görünmüyor.

Bilgisayar gerçekten de en etkili yazım gerecidir. Size hız kazandırır, düzeltim olanaklarını uç noktaya taşır ve metni şekilden şekile sokmanıza olanak tanır. İnternet sayesinde, birden fazla yazarın aynı anda tek bir metin üzerinde çalışmasını mümkün kılar. Çevrim içi sözlükler, ansiklopediler ve her türlü bilgi kaynağı, bilgisayarda çalışırken elinizin altındadır. Üstelik bilgisayarda metin yazmakla sınırlı kalmazsınız. Okuduğunuz bu kitap da bilgisayarla yazıldı ve içindeki tüm resimler, grafikler bilgisayar yardımıyla bulundu ya da hazırlandı. Metninizi hangi gereçle yazacağınız sizin bileceğiniz iştir ama, artık en azından bilgisayar kullanmayı bilmeniz zorunlu hale gelmiştir.
"Radyonun Abecesi" kitabından kısaltarak (Yiğit Yavuz, Ütopya Yayınları, 2008)

19 Kasım 2008 Çarşamba

Vedat Nedim Tör'ün Ağzından, Bir Zamanlar İstanbul Radyosu

1 Haziran 1943’te, saat 19:15’ten başlayarak, İstanbul Radyosu bir ay süreyle deneme yayınlarına başlamıştı. İstanbul Radyosu, 1960 metre ve 153 kilosaykıl’da çalışacaktı. İstanbul’un, Ankara’dan yapılan Türkiye Radyosu yayınını gereğince dinleyememesi nedeniyle başlayan bu deneme yayını çok yetersiz şartlar içinde başlatılmıştı. İstanbul Radyosu’nun deneme yayınını açan spiker Vedat Nedim Tör, yayın ortamıyla ilgili yetersizlikleri, bir yazısında şöyle dile getirmiş...

“Giderilmesi elde olmayan bazı sebepler yüzünden, Ankara istasyonunun İstanbul’dan, yani memleketimizin hem nüfus, hem dinleyici bakımından en yoğun bin bölgesinden iyi dinlenmemesi, Matbuat Umum Müdürlüğü’nün büyük bir sıkıntısıdır.

Bu durum karşısında, akla gelen ilk tedbir, hiç şüphesiz, eski İstanbul Radyosunu yeniden işletmekti. Fakat bu kadar kolayca söyleniveren bu olayın uygulaması, hiç de öyle basit değildir. Çünkü İstanbul Radyosu, bir defa çok ihtiyarlamıştır. Gerçi İstanbul Radyosu kurulalı anca 17 yıl olmuştur ama, radyo tekniğinin bu 17 yıl içinde baş döndürücü bir çabuklukla geçirdiği inkılaplar, onu dünya radyo istasyonlarının adeta Zaro Ağa’sı haline sokmuştur. ... Bir zamanların borulu gramofonu, ilk model Ford otomobili, ilk radyo makinaları bugün ne kadar geri, ilkel, hatta gülünçseler ve bunları modernleştirmek ne kadar olanak dışıysa, İstanbul Radyosu’nu gençleştirmek de o kadar olanak dışıdır. O, yine ara sıra arızalar yapacak ve sesi daima nezleli ve biraz hımhımca çıkacaktır.”

“Bunun en kestirme ve en doğru yolu, şüphe yok ki, İstanbul’a yepyeni bir radyo istasyonu kurmaktır. Zate Türkiye gibi bir kıt’a memleketin tek istasyonla idaresi mümkün değildir. Uzmanların söylediklerine göre, yurdumuzun çeşitli bölgelerinde, daha en aşağı dört yeni istasyona ihtiyaç vardır.”

“Bir istasyonun normal bir tarzda işletmeye açılabilmesi için yalnız teknik şartların temini yetmez. Stüdyo binası ister, teşkilat ister, tahsisat ister.”

“Bugün İstanbul’da, Galatasaray postanesinin ikinci katında stüdyo işi gören odacıklar da, istasyonun kendisi kadar ilkeldir. Pencereleri birtakım kontrplaklar ve kumaşlarla sımsıkı örtülü olmasına rağmen, caddenin gürültüsünü, otomobillerin “bart-bartlarını” ve tramvayaların “dan-dan”larını, bu günün, en hafif nefes alışlarını bile büyüten hassas mikrofonlarından kaçırmak mümkün değildir. Üst katta işleyen telgraf makinelerinin tıkırtıları ve ahşap döşemelerin gıcırtıları da stüdyoda mükemmel duyulmaktadır. Bu itibarla stüdyo, canlı bir prorgram uygulamasına elverişli değidir. Onun içindir ki, şimdilik sadece plaklarla yetinmek ve söz yayınını Ankara’dan vermek zarureti vardır. Ankara-İstanbul telefon hatları bozulunca buna da imkan yoktur. Ki, yapılmakta olan deneme yayını sırasında birkaç kere bozulmuştur.”

“Görülüyor ki, ancak bir stüdyo binası ve bunun içinde çalışacak teknik, idare ve sanat teşkilatı kurulmadan, İstanbul dinleyicileri tatmin edilmiş olmayacaklardır. Onun için, biraz daha sabır.”


Vedat Nedim Tör’ün kaleminden aktardığımız bu satırlar, 1943 yılında deneme yayınlarına başlayan İstanbul Radyosu’nun, 6 yıl sonra, şimdi yayın yaptığı Habriye’deki güzel binasına geçmeden önceki durumunu yansıtıyordu...

Radyo Günleri'nden Bir Ses: Perihan Altındağ Sözeri

16 Aralık 1950 tarihli “Radyo” dergisinin kapağını açtığımızda, ilk sayfada bir reklam karşılıyor bizi. Henüz transistör teknolojisinin bulunmadığı bu günlerde, Alman Siemens firması, radyolarını dönemin yıldızları olan Türk Sanat Müziği sanatçıları aracılığıyla tanıtıyordu. Üstte sanatçının fotoğrafı, altta ona aitmiş gibi yazılan reklam cümleleri… Derginin bu sayısında, Perihan Altındağ Sözeri’nin fotoğrafını görüyoruz. Şöyle yazılmış: “Perihan Altındağ sevgili dinleyicilerine diyor ki: Musikimizin tatlı nağmelerini sizlere pürüzsüz aksettirebilecek yegâne radyo SIEMENS’tir. Ben SIEMENS’imi çok seviyorum. Siz de seveceksiniz!”

Bu eski reklam, çok daha yakın bir tarihe taşıyor hafızamızı… Reklamda görülen, Türk Sanat Müziği’nin değerli yorumcusu Perihan Altındağ Sözeri, 7 Nisan 2008’de, İstanbul Erenköy'deki evinde hayata veda etti. Teşvikiye Camisi’nde düzenlenen cenaze törenine, ülkemizin tanınmış müzisyenleri de katıldı. Bülent Ersoy, Sözeri’nin naaşı önünde bir süre dua etti. Ali Rıza Binboğa, Mustafa Sağyaşar ve Adnan Şenses de, cenaze törenindeki isimlerden bazılarıydı. Ama basın kuruluşlarımızın vefa duygusu, eksikliğini bir kez daha belli etti ve sanatçının ölümü gibi, bu cenaze töreni de sadece gazete sayfaları ve haber bültenlerinde kısa bir bölüm olarak geçip gitti. Oysa Perihan Altındağ Sözeri, musikimizin kolayca yeri doldurulamayacak seçkin isimlerindendi.

5 Mayıs 1925'de Amasya'da doğan Perihan Altındağ Sözeri’nin adı ilk kez, Saadettin Kaynak'la 1939 yılında çıktığı bir radyo programında duyulmuştu. O zaman henüz ortaokul öğrencisiydi. Ankara Radyosu'nun açtığı sınavda "olağanüstü bir ses" olarak nitelendirilmesi sebebiyle, çıkartılan özel izinle kadrolu sanatçı yapılmıştı.

Perihan Hanım, 1945'te Emin Sözeri'yle evlendi ve 1947'de, gazinolarda çalışmak amacıyla İstanbul'a geldi. 1949'da, İstanbul'da kendi adıyla açılan ve "içkisiz" olarak hizmet veren Perihan Salonu'nda serbest çalışmalarına başladı. Aralıksız 35 yıl, o devrin en popüler gazinoları olan Tepebaşı, Küçükçiftlik Parkı ve Kristal gazinolarında sayısız konserler veren Sözeri, devam eden radyo çalışmalarıyla oluşan zengin repertuarında, klasik eserleri gazino sahnelerine taşıyan ilk sanatçı oldu.

Sadettin Kaynak, Lemi Atlı, Selahattin Pınar ve daha birçok bestecinin çok sayıda eserini ilk kez seslendiren sanatçı, Türk Musikisi'nin çağdaş bestecilerinin eserlerine de repertuarında yer vermişti.

Perihan Altındağ Sözeri, bestekar Münir Nurettin Selçuk’la birlikte, Osmanlı Padişahı Üçüncü Selim'in hayatını yansıtan, "Üçüncü Selim'in Gözdesi" filminde rol almış; ayrıca Topkapı Sarayı ve Harem Dairesi'nde çekilen müzikal bir filmde oynamıştı.

Sözeri, 50'nci Sanat Yılı'nı kutladıktan sonra sayısız ödül aldı ve çalışma hayatını noktaladı.

Türkiye'nin onun sesiyle tanıdığı eserler arasında "Yalnız Bırakıp Gitme Bu Akşam Yine Erken", "Benzemez Kimse Sana", "Bir Nigâh Et", "Leyla Bir Özge Candır", "Kırmızı Gülün Alı Var", "Sazlar Çalınır Çamlıcanın Bahçelerinde", "Aman Avcı" ve "Estergon Kalesi" gibi şarkılar vardı.

Evet, Perihan Altındağ Sözeri, müzik çalışmalarına nokta koyduğu tarihten bu yana, unutulmuşluğun kucağında bir hayat yaşıyordu. Şimdi rabbiyle buluşan sanatçıdan bize sadece, taş plaklara kaydedilmiş sesi kaldı.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Zeki Müren ile Başbaşa

Geçtiğimiz aylarda, “Zeki Müren İle Başbaşa" isminde üç albüm, art arda piyasaya çıktı. Bu albümler, bir radyo sanatçısı olarak ünlenen Zeki Müren’in, 1963 yılından itibaren yaptığı bazı kayıtları içeriyor. Bu kayıtların hikayesi şöyle: 1959 yılında, Kemal Cündübeyoğlu, “Band Reklam” adında bir reklam şirketi kurar. O yıllar, reklam şirketlerinin ya gazete ilanları yaptığı ya da radyoya reklam programları hazırladığı yıllardır. Band Reklam, ağırlıklı olarak bu ikincisini yapmakta, yani radyo reklam programları hazırlamaktadır. Bu programlar TRT’nin İstanbul, Ankara, İzmir, Çukurova, Trabzon gibi bölge radyolarında eş zamanlı olarak yayınlanır. Programın sürekli solisti Zeki Müren, adı da “Zeki Müren İle Başbaşa"dır.

Band Reklam ve Zeki Müren beraberliği tam 15 yıl sürer. Zeki Müren, her hafta yayınlanan bu programlar için Band Reklam’ın stüdyolarında, dönemin en seçkin saz sanatçıları eşliğinde pek çok şarkı seslendirmiştir. 70’li yıllarda televizyonun hayatımıza girmesiyle beraber, radyo reklam programcılığı da krize girer. Kemal Cündübeyoğlu, 1978 yılında şirketin reklam yayınlarını sona erdirir. Zeki Müren’le kayıtlar 1975 yılında durmuştur zaten.

1963 yılından itibaren yapılan Zeki Müren kayıtları, Band Reklam bürosunun ve stüdyosunun olduğu Beyoğlu’ndaki Mısır Apartmanı’nın, şimdilerde bir restorana dönüştürülen en üst katındaki depoda muhafaza edilmiştir. Yıllar sonra, bu kayıtların yer aldığı bantlar ve belgeler, kolilerle depodan Cündübeyoğlu ailesinin evine taşınır.

Kayıtlar, şans eseri olarak, çok iyi korunmuştur. Piyasada da çoğu yoktur bu şarkıların. Üstelik şarkıların tümü, zamanında TRT denetiminden geçip onaylanmış, güvenilir kayıtlardır. Böylece, 1983 yılında vefat eden Kemal Cündübeyoğlu’nun ailesi, bu kayıtların piyasaya çıkarılması, tüm müzikseverlerle paylaşılması için neler yapılabileceğini araştırmaya başlar. Sonuç olarak, Artvizyon şirketiyle anlaşılarak, “Band Reklam-Zeki Müren İle Baş başa” serisi oluşturulur. Hem de, atmaya kıyılamayan, Zeki Müren’in güzel Türkçesiyle yaptığı şarkı anonslarıyla birlikte. Bu albümleri dinlerken sadece Zeki Müren’den şarkılar dinlemiyor, eski radyo günlerini bir daha yaşıyoruz adeta…

Radyo Oyunları

TRT Radyolarında hala yayınlanan “Arkası Yarın”lar, birçoğumuzun yetişmesinde önemli yeri olan radyo oyunu geleneğinin devamı. Artık orta yaşlarına gelmiş olanlar, bu radyo oyunlarını dinlerken, geçmişin anılarına dalıp gidiyorlardır şüphesiz…



Radyo oyunları, 1920’lerde ortaya çıkmış ve dünya çapında yaygınlık kazanmıştı. 1940’lara gelindiğinde, eğlence kültürünün önde gelen parçalarından biriydi artık radyo oyunu. Dünyanın en tanınmış radyo draması, Orson Welles’in yönettiği, 1938 tarihli “Dünyalar Savaşı”. Marslıların dünyayı istilasını anlatan bu oyunu gerçek sanan binlerce insan, paniğe kapılarak sokaklara dökülmüştü. Bu olay, eskiden radyonun ve radyo oyunlarının ne büyük bir toplumsal etkisi olduğunu gösteriyordu. Bununla birlikte 1950’lerde televizyonun ortaya çıkışıyla, radyo oyunları eski popülerliğini yitirdi ve bazı ülkelerde, bir daha asla geniş kitlelere hitap eden bir kültür ürünü niteliğini kazanamadı.

İçinde bulunduğumuz 2000’li yıllarda, radyo oyunlarının ilk olarak ortaya çıktığı ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, yayınlanan radyo oyunları iyice azalmış durumdadır. Yayınlanan oyunların çoğu, eski dönemlerden kalma kayıtlardır. Bununla birlikte başka ülkelerde, radyo oyunları geleneği sürdürülüyor. Örneğin İngiltere’de, BBC her yıl yüzlerce radyo oyunu üretip yayınlıyor. Bu oyunlar farklı gün ve saatlerde ve kadınlara hitap eden, komedi, bilim-kurgu, deneysel oyunlar gibi alt türlere ayrılmış olarak yayınlanıyor. “Podcasting” denen, program kayıtlarının internet üzerinden indirilip dinlenmesini mümkün kılan teknoloji de, radyo oyunlarının yayılması için yeni olanaklar sunuyor.

Radyo oyunu, bütün radyo yapımları içinde, bir sanat formu olmaya en yakın tür olarak niteleniyor. TRT İstanbul Radyosu prodüktörü ve yazar Nursel Duruel, radyo oyunlarıyla ilgili bir yazısında şöyle demiş:

“Yapısal özellikleriyle öykünün kardeşi, imgesel yanıyla şiirin sevgilisi olan radyo oyunu, sese dönüştürülmek üzere kurulan, ona göre yapılandırılan bir edebi metin türüdür. Kağıt üzerinde yazılı olan ne varsa; diyalog, monolog, düz anlatım, efekt, müzik, prodüksiyon aşamasında canlandırılacak, işaretler seslere dönüşecek ve ancak yayınlandığında ulaşacaktır alıcısına / dinleyicisine.

Gücünü eksik yanından alan bir türdür radyo oyunu, yani 'görmez' oluşundan. Alıcısına beş duyudan yalnızca biriyle, işitme yoluyla ulaştığı için doğrudan hayal gücüne, imajinasyona yönelir. Tam da bu yüzden gözün de devrede olduğu sanatlar gibi göstermez, görülmeyeni görülenden daha görünür kılar. İşitme duyusu geri kalan dört duyuyu bileyerek harekete geçirir; sesler, dinleyicilerin her birinde kendi algılarına, çağrışımlarına, ruh hallerine, birikimlerine göre farklı görüntülere bürünür, farklı duygu ve düşüncelere yol açar.

Tam bir sihirbazdır radyo oyunu. Dinleyicisini kurduğu atmosferin, sözel düzenin içine alan bir büyücü... Ama onu esir alarak değil, alabildiğine özgür bırakarak, kendisiyle baş başa bırakarak yapar bunu. Dinleyici edilgen bir alıcı değil, aktif bir katılımcı konumundadır. Oyun, onun kendi zihnin de yeniden ürettikleriyle varlık bulur. Radyo oyunu zaman ve mekan sınırlarını kolaylıkla aşar. Zamanı istediği gibi ileri geri işletebilir, en uzak geçmişle şimdiyi, şu an'la geleceği zorlanmadan, bitiştirebilir… En uzak mesafeleri, en olmayacak yerleri yan yana getirebilir, iç içe geçirebilir. Nesneleri üst üste, yan yana koyabilir... Ve bütün bunları yaparken alıcısında gerçeğin dışına düştüğü etkisi yaratmaz, aykırı gelmez. Tersine, dinleyicinin hayal gücünden, zihinsel sıçramalarından destek alır.”


Radyo oyunları geleneğinin ülkemizdeki temsilcisi TRT, 1950'lerden itibaren, "Radyo Çocuk Kulübü" bünyesinde birçok çocuğun iyi bir diksiyon eğitiminden geçmesini sağlamış, bu çocukların radyo oyunlarında görev almaları sağlamıştı. Bu kulüpten yetişen çocuklardan bazıları, daha sonraları tiyatrolarımızda görev yapmış, bir kısmı da spiker olarak çalışmıştı. Bugün bile buralarda yetişen sanatçılar, isimlerinden saygıyla bahsettirmektedir.

Radyo oyunları günümüzde rakipleri karşısında hayli geri planda kalmış durumda. Özel radyolar çoğaldı çoğalmasına ama, radyo oyunları bunların bünyesinde kendine yer bulamadı. Profesyonel yazarlar artık çok az radyo oyunu yazıyor. Oysa İngiltere gibi gelişmiş Batı ülkelerinde, eskisi kadar olmasa bile, radyo oyunları kendi dinleyici kitlesinin ilgisini, gelişen teknik olanaklardan sonuna kadar yararlanarak çekmeyi başarmaktadır. Önemli olan bu oyunlara bakış açısıdır. Günün teknik imkânlarından sonuna kadar yararlanan ve yeni bir bakış açısıyla ele alınan yeni radyo oyunları, eskisi kadar olmasa bile ilgiyle karşılanacak ve kültürümüzdeki saygın yerini alacaktır şüphesiz…

11 Kasım 2008 Salı

Uykuların Doğusu


Siz evinizde, işyerinizde ya da arabanızda radyonuzu sevdiğiniz istasyona ayarlamaya çalışırken, çevreniz göremediğiniz ama varlığını bildiğiniz radyo dalgalarıyla kuşatılmış durumda. Radyo dalgaları, köyleri, şehirleri, ülkeleri ve giderek kıt’aları birbirine bağlıyor. Dinlediğiniz istasyon, aynı anda binlerce başka insan tarafından da dinleniyor ve farklı geçmişlere sahip, toplumun değişik kesimlerinden genç-yaşlı, zengin-fakir, erkekli kadınlı insanlar, ortak bir platformda biraraya geliyor.

Radyonuzda kısa dalgayı seçip , dünya istasyonları arasında gezinmeyi denediniz mi hiç? Meraklıları çoktur böyle bir gezintinin. Hele eskiden, daha da çoktu kısa dalga meraklıları. Usta yazar Hasan Ali Toptaş da, çocukluğunda aynı meraka kapılanlardanmış. Bakın, “Uykuların Doğusu” adlı kitabında, nasıl anlatıyor o günleri:

Adına radyo denen bu bir avuçluk metal yığını, bana çocukluğumun o soğuk ve ıssız gecelerinde kanlı canlı bir insan gibi eşlik etti bir bakıma. Hatta, ruhumda gezinip duran boşlukların karanlığından tuttu da, beni kendisine bir daha kopmamacasına sımsıkı bağladı. Öyle ki, o yıllarda, elimdeki çantayla birlikte okuldan döndüğümde annemin hazırladığı yemeğe bile bakmadan soluğu hemen onun yanında alıyordum artık. Alınca da, yatağın üzerine boylu boyunca uzanıp bir çırpıda düğmesini çeviriyor ve ölçülemeyecek kadar küçük adımlarla, istasyonlar arasında yavaş yavaş gezinmeye başlıyordum. Şurası Budapeşte, burası Şam, orası Tiran, ötesi Sofya, berisi Moskova demeden bir süre ortalıkla gelişigüzel cirit atıyordum açıkçası. Kimi zaman da, işte böyle yeryüzünün çeşitli köşelerinde avare avare gezinirken, büyüklüğü ve gücü akla hayale sığmayan meçhul bir şey tarafından kovalanıyormuşum gibi birdenbire hızlanıyordum. Budapeşte’deyken hiç beklenmedik bir anda koşup Şam’da soluklanmak, Sofya’ya varmışken hala Tiran’daki konuşmaları duymak, ya da birbirine karışan uzak sinyal sesleriyle metalik cızırtıların karanlığında döne döne Ankara’yı ararken birdenbire Tahran’la karşılaşmak bir hayli hoşuma gidiyordu çünkü. Hatta, bana o anda bütün bu şehirleri sihirli bir kutunun içine doldurmuşum da, ağzımı kulaklarıma doğru yayarak, inanılmaz bir keyifle sürekli çalkalıyormuşum gibi geliyordu.Ben çalkaladıkça, onlar da ister istemez birbirleriyle yer değiştiriyorlardı tabii. Başka bir deyişle, dünyanın düzeni dediğimiz düzen benim odamda, insanın başını döndüren korkunç bir hızla alt üst oluyordu. Şam, hurmaların gölgesinden kalkarak, sarı sarı yankılanan tef ve zil sesleri eşliğinde Bulgaristan’a gidiyordu sözgelimi; Sofya gürültüyle doğrulup parklarından yükselen ıhlamur kokularını döke saça çöllere iniyor, Bupapeşte kartpostallarda gördüğüm hareketli heykelleriyle birlikte İstanbul semalarından geçip Ortadoğu’ya yerleşiyor, Kahire piramitlerini kucaklayıp Moskova’ya kaşınıyor, Tahran da asâsına yaslanarak ayağa kalkıp siyah peçeli devasa bir karanlık halinde, dağların ve vadilerin arasından anlaşılmaz bir telaşla Ankara’nın ışıklarına doğru yürüyordu.
Şehirler böyle yer değiştirip diller ve mevsimler birbirine karıştıkça, dünyaya hükmediyormuşum gibi, benim ellerime de sanki karıncalanmaya benzeyen, tanrısal bir tat bulaşıyordu o sırada. Dahası, çok geçmeden bu tat bütün gövdeme yayılıyor, yayılınca doygun bir titremeye dönüşüyor, dönüşünce de beni alıp benim sınırlarımın içinde her biri birbirinden keyifli, uzun yolculuklara çıkarıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, insanı bir tüy kadar hafifleten bu yolculukların sonunda ben her defasında çok, ama çok yoruluyordum. Yorulunca da, odanın içini dolduran onca sese rağmen, geceyarısına doğru gözlerim yavaş yavaş küçülmeye başlıyordu. Bana, şayet radyoyu kapatıp uyuyacak olursam, dünya hiç beklenmedik bir şekilde birdenbire duracakmış gibi geliyordu işte o zaman..."

Neden Radyo?..

Radyo bir üretim aracıdır. Ürettiği şey ise, sestir. Söz ağırlıklı bir radyo kanalını dinliyorsanız, büyük olasılıkla, konuşan insanları duyarsınız. Ticari bir yerel radyoyu dinliyorsanız, popüler şarkılara denk gelme olasılığınız yüksektir. Ama ister müzik ağırlıklı, ister söz ağırlıklı olsun, her radyo istasyonu kendi “ses”ine sahip. Bu “ses”i seçilen şarkılar, yayınlanan cıngıllar, spikerlerin sunum tarzı, söz bölümlerinin konuları, haberlere yaklaşım tarzı gibi unsurlar belirliyor. Dinleyiciler, tercih ettikleri radyo istasyonunun “ses”ini tanır ve frekans arama düğmesiyle şöyle bir oynayıp, alıştıkları istasyonu zorlanmadan bulabilirler.

Radyo seçimi, kişisel bir mesele. Artık insanlar grup halinde radyo dinlemiyorlar. Bütün ailenin oturma odasında toplanıp radyoya kulak kesildiği günler geride kaldı. Radyo dinleyebileceğimiz araçlar çoğaldıkça, dinleme eylemi çoğu zaman mahrem bir ortamda, sokakta yürürken volkmenin kulaklığıyla, bilgisayar başında İnternet üzerinden ya da sıkışık trafikte ilerlerken arabamızın çevreden yalıtılmış ortamında yapılır oldu. Ama radyo dinleme ortamları ve araçları çoğalırken, dinleyiciyle radyo arasındaki bağın güçlenmeyip, tam tersine giderek zayıfladığı söylenebilir. Dinleyicinin ilgisini kaybetmemek için, artık radyocular eskisine nazaran çok daha fazla çaba sarfetmek zorunda. Bu yüzden biz radyo profesyonelleri, adeta lokanta kapılarındaki teşrifatçılar gibi davranmaktayız; dinleyiciyi radyomuzun kapısından içeri girmeye ikna etmeye ve en uzun süre boyunca orada tutmaya çalışıyoruz.

Bunun kolay iş olmadığı bir gerçek. Her istasyon, her dinleyiciye istediğini veremiyor. Herkesi memnun etmeye çalışan radyoculuk anlayışı ömrünü doldurdu. Radyoculukta devlet tekelinin kalkıp, tüm dünyada ulusal ve yerel ölçekte özel istasyonların yayına başlamasıyla, dinleyiciler ayrışmış durumda. Artık farklı müzik zevklerine, farklı eğitim seviyelerine, farklı yaş gruplarına hitap eden radyolar var. İngilizcede “yayıncılık” karşılığı olarak kullanılan broadcasting, yani geniş bir alana yaymak terimi, uygulamada yerini dar bir alana, özenle seçilmiş bir dinleyici grubuna yayın yapmak terimine bırakıyor. Dolayısıyla, radyoculuk yapmanın yolları, yordamları değişti ve çoğaldı. Bununla birlikte, başından beri varolan sözel radyo biçimleri, bazen başka isimler altında varlıklarını sürdürmekte. Dünyada ve ülkemizde ilk yayınların başladığı 20’li yıllardan bugüne kadar geliştirilen yaklaşımların birçoğu, hala geçerli. Televizyonun iyice yaygınlaştığı 50’li yıllarda öngörüldüğünün aksine, bir eğlence ve bilgi kaynağı olarak radyo, ortadan kalkmadı. Acaba insanlar neden radyo dinliyorlar?

Çünkü radyonun çok önemli avantajları var: Kolay ulaşılır ve dolaysızdır; her konuda dakika dakika bilgi verme yeteneği vardır; daha çok insana daha kısa zamanda ulaşma gücüne sahiptir. Dinleyicisiyle etkili bir iletişim gerçekleştirirken, televizyon ve gazetelerin gerektirdiği özel dikkat seviyesine ihtiyaç duymaz. Size her yerde ulaşır: Mutfakta, iş yerinizde, sıkışık trafiğin ortasında, kuaför salonunda, kafeteryada... Bütün “kitle” iletişim araçları içinde yalnız radyo, dinleyicisiyle böylesine etkin ve birebir ilişki kurma potansiyeline sahiptir. Tüm dikkatimizi ona vermemizi talep etmeden, yaşamımızı doldurup renklendirebilir. Kendisini dinlerken, başka işleri bir kenara bırakmamızı da istemez. Radyoda müzik dinlerken yemek yiyebilir, gazete okuyabilir, hatta arkadaşımızla sohbet edebiliriz. Üstelik, terapiye benzer bir etkisi vardır radyonun; bize moral verir, hayatın türlü yönlerini anlamlandırmamızı sağlar.

Radyo, aynı zamanda hayal gücünü en iyi kullanan yayın aracıdır. Dinleyici her zaman, anlatılan şeyleri hayalinde canlandırmaya çalışır. Radyo üzerine söylenmiş güzel bir söz var: Radyonun resimleri ekran boyutlarında değildir; sizin arzu ettiğiniz boyutlardadır. Televizyonda ekrana getirilmesi son derece zor ya da maliyetli olacak mekan, karakter ve olayları, radyoda metin ve ses efektleriyle yaratmak mümkündür. Bu olanağı ustaca kullanan yönetmen Orson Welles, Dünyalar Savaşı adlı radyo oyunuyla, Marslıların dünyayı işgal ettiği sanısını yaratarak, insanları sokağa dökmüştü. Tarihte hiçbir televizyon programı, böyle bir kitle hezeyanı yaratmamıştır.

Ucuzluğu da, radyonun önemli avantajlarından biridir. Hem dinleyici, hem yayıncı için ucuzdur radyo. Dinleyici için ucuzdur, çünkü artık çok düşük fiyata satılan radyo alıcıları var -bir raf dolusu kitaptan daha düşük fiyatlı bir radyo, okuması olmayanlar ya da görme özürlüler için sesli bir kütüphane sunar. Yayıncı için ucuzdur, çünkü televizyondaki kimi yapımların bir saatine harcanan parayla, radyoda bir yıl boyunca yayın yapabilirsiniz. Üstelik radyo, bu düşük maliyetle, televizyona eşit hızda bir habercilik yapma imkanı sunar. İnsanlar, çabukça ne olup bittiğini öğrenmek istediklerinde radyo dinlerler. Radyo haberleri çok kısadır ve sadece olguları aktarmaya odaklıdır. İnsanlar bunun farkındadır. Böylece radyonun hızlılık içindeki basitliği, bir üstünlük olarak ortaya çıkar.

Bütün bu sebeplerden ötürü, radyo günlük yaşamımızda bize eşlik etmeye devam ediyor. Hayatımızdaki yeri o kadar önemli ki, bazılarımız radyoyu kimliklerinin, kendilerini tanımlama şekillerinin bir parçası haline getirmiş durumda. Radyoyu kanlı canlı bir insan gibi kendine yakın bulan, dünya döndükçe radyo yayınlarının da sürüp gitmesini yürekten dileyen, başka türlüsünü düşünmek bile istemeyen insanlar var. Radyocular, esas olarak o insanlar için çalışır aslında; programlarını binlerce, belki milyonlarca dinleyiciyi göz önünde bulundurarak hazırlasalar da, hayallerinde yine hep o özel dinleyiciler vardır. Biz yayıncılar, mümkün olduğunca çok sayıda dinleyiciye ulaşmaya çalışsak da, o özel dinleyicilerle aramızda oluştuğunu hissetiğimiz duygusal bağ, asıl mutluluk ve tatmin noktamız. Buna bir “yararlılık” hissi de diyebilirsiniz. Havaya yaydığımız radyo dalgalarının kaybolup gitmediğini; bir yerlerde, bir evde, tarlada, arabada ya da dükkanda birilerinin hayatında bir fark yarattığımızı bilmenin verdiği memnuniyet ve başarı duygusu.