27 Kasım 2008 Perşembe

Kore Savaşı Sırasında Yapılan Özel Radyo Yayınları

Kore Savaşı sırasında kısa dalgadan yapılan özel yayınlar, asker yakınları ile Kore’de bulunan Mehmetçikler ve subaylar için özel bir öneme sahipti. 9 Aralık 1950 tarihli “Radyo Haftası” dergisine göre, Ankara Radyosu her gün saat 12:15’te “Kahramanlar Saati”ni yayınlıyor; o zamanın 20 milyonluk Türkiye’sinde herkesin kalbi, Kore’de çarpışan 4 bin 500 kahramanımız için çarpıyordu. Özlem dolu seslenişler, radyo mikrofonu aracılığıyla uzak bir cephede savaşanlara ulaşıyordu. Örneğin Ahmet Kara, Kore’de savaşan kardeşi Necati’ye şöyle haykırıyordu:

“Siz de, destanlar yaratan dedeleriniz gibi zaferden zafere koşunuz. Türkün şanlı ve kahraman adını dünyaya bir kere daha tanıtınız.”
Mehmet Ersöz de, asker arkadaşı Necabettin Uğuralan’a sesleniyordu:

“Dövüşün kardeşim, kahramanlıklar yaratın. Sizi bahar, aşk, zafer kokan çelenklerle karşılayacağız.”

Ya Kore’dekiler? Onlar Ankara Radyosu’nu nasıl dinliyorlardı?

Şiddetli savaşlar henüz başlamamışken, Kore’deki Türk savaş muhabirleri, bu merakımızı giderecek şeyler yazıyor. Hikmet Feridun Es’in, “Hürriyet”teki “Radyo Başından” isimli yazısını okuyalım:

“Hala memleketten verilen neşriyatı her gece anlatılmaz bir heyecanla dinliyoruz. Buradakilerin, aileleri Türkiye’den kendilerine hitap ederken nasıl dinlediklerini görmenizi pek isterdim. Hiçbir roman, hiçbir tiyatro piyesi bu ulvi ve hakiki heyecan sahnesi kadar kuvvetli yazılamaz. Kimlerin ailelerinin konuşacakları evvela radyodan alınıp ilan ediliyor. Zaten buna da lüzum yok. Zira vazife haricinde bulunan herkes bu saatte muhakkak radyonun başındadır. Kendi evinden bir şey söylenecek olsa da, olmasa da. Birimizin heyecanı hepimizin heyecanı heline geldi. Uzaklardan, Çin denizinin, Hint denizinin ardından anası konuşan Mehmedin, karısı konuşan yüzbaşının, nişanlısı konuşan genç teğmenin radyoya nasıl baktığını anlatmak ne derece güç. Bu esnada, bu bakışların altında radyo sanki tahtadan bir kutu değildir. Bir sevimli ve sevgili çehredir... Radyo kutusu bu bakışların altında canlanıyor.”

“Bir an için radyolarının başında anavatanı düşünen kahramanları gözünüzün önüne getirin. Bütün gönlü, gözü, hayaliyle anavatanı tahayyül eden bir Başgedikli Yakup Yöney’i düşünün. Kardeşi Mehmet Yöney ona hitap ediyor. Hele, “Ailen Çorum’da, onlar evvel Allah, sonra bana emanettir” derken Yakup Yöney’in kalbinin nasıl iftiharla çarptığını tasavvur edin.”


“İşte heyecan içinde bir kadın sesi... Başçavuş Kemal Bingöl, vermiş, uyutmuş, bakmış, sevmiş olduğu karısının titreyen sesini duyuyor. Sanki onun kokusu yüzünde gibi, derin bir zevk heyecanı içinde dinliyor. Yeryüzünde hiçbir ses yokmuş gibi, kulakları yalnız onun sesini alıyor.”

“İşte Teğmen Bahtiyar Yaltar, dinlendiği yerden doğruluyor. Anasının sesi. ‘Evet, kucağında, göğsünde, kollarının arasında beni büyüten annem” diye doğruluyor. Annesi Mediha Yaltar tane tane ve biraz pürüzlü sesiyle sesleniyor:



“Aslan oğlum, bir tanem, Cenabı Allah’a şükürler olsun ki, bize bu şerefi bahşetti. Kahraman oğlum, dövüş orada, vur düşmana. Allahsızlara vur, vur ki biz burada rahat uyuyalım.”

“Derin bir sükut, dişler kenetlendi ve yumruklar sıkıldı. İşte şimdi hepsinin kalbi bir tek kalp olarak çarpıyor. Gözler nemli ve ışıl ışıl. Spiker haber veriyor:


“Kahraman subaylarımız, gediklilerimiz ve erlerimiz, memleketten selam programımız burada sona erdi.”...

Hiç yorum yok: