11 Kasım 2008 Salı

Neden Radyo?..

Radyo bir üretim aracıdır. Ürettiği şey ise, sestir. Söz ağırlıklı bir radyo kanalını dinliyorsanız, büyük olasılıkla, konuşan insanları duyarsınız. Ticari bir yerel radyoyu dinliyorsanız, popüler şarkılara denk gelme olasılığınız yüksektir. Ama ister müzik ağırlıklı, ister söz ağırlıklı olsun, her radyo istasyonu kendi “ses”ine sahip. Bu “ses”i seçilen şarkılar, yayınlanan cıngıllar, spikerlerin sunum tarzı, söz bölümlerinin konuları, haberlere yaklaşım tarzı gibi unsurlar belirliyor. Dinleyiciler, tercih ettikleri radyo istasyonunun “ses”ini tanır ve frekans arama düğmesiyle şöyle bir oynayıp, alıştıkları istasyonu zorlanmadan bulabilirler.

Radyo seçimi, kişisel bir mesele. Artık insanlar grup halinde radyo dinlemiyorlar. Bütün ailenin oturma odasında toplanıp radyoya kulak kesildiği günler geride kaldı. Radyo dinleyebileceğimiz araçlar çoğaldıkça, dinleme eylemi çoğu zaman mahrem bir ortamda, sokakta yürürken volkmenin kulaklığıyla, bilgisayar başında İnternet üzerinden ya da sıkışık trafikte ilerlerken arabamızın çevreden yalıtılmış ortamında yapılır oldu. Ama radyo dinleme ortamları ve araçları çoğalırken, dinleyiciyle radyo arasındaki bağın güçlenmeyip, tam tersine giderek zayıfladığı söylenebilir. Dinleyicinin ilgisini kaybetmemek için, artık radyocular eskisine nazaran çok daha fazla çaba sarfetmek zorunda. Bu yüzden biz radyo profesyonelleri, adeta lokanta kapılarındaki teşrifatçılar gibi davranmaktayız; dinleyiciyi radyomuzun kapısından içeri girmeye ikna etmeye ve en uzun süre boyunca orada tutmaya çalışıyoruz.

Bunun kolay iş olmadığı bir gerçek. Her istasyon, her dinleyiciye istediğini veremiyor. Herkesi memnun etmeye çalışan radyoculuk anlayışı ömrünü doldurdu. Radyoculukta devlet tekelinin kalkıp, tüm dünyada ulusal ve yerel ölçekte özel istasyonların yayına başlamasıyla, dinleyiciler ayrışmış durumda. Artık farklı müzik zevklerine, farklı eğitim seviyelerine, farklı yaş gruplarına hitap eden radyolar var. İngilizcede “yayıncılık” karşılığı olarak kullanılan broadcasting, yani geniş bir alana yaymak terimi, uygulamada yerini dar bir alana, özenle seçilmiş bir dinleyici grubuna yayın yapmak terimine bırakıyor. Dolayısıyla, radyoculuk yapmanın yolları, yordamları değişti ve çoğaldı. Bununla birlikte, başından beri varolan sözel radyo biçimleri, bazen başka isimler altında varlıklarını sürdürmekte. Dünyada ve ülkemizde ilk yayınların başladığı 20’li yıllardan bugüne kadar geliştirilen yaklaşımların birçoğu, hala geçerli. Televizyonun iyice yaygınlaştığı 50’li yıllarda öngörüldüğünün aksine, bir eğlence ve bilgi kaynağı olarak radyo, ortadan kalkmadı. Acaba insanlar neden radyo dinliyorlar?

Çünkü radyonun çok önemli avantajları var: Kolay ulaşılır ve dolaysızdır; her konuda dakika dakika bilgi verme yeteneği vardır; daha çok insana daha kısa zamanda ulaşma gücüne sahiptir. Dinleyicisiyle etkili bir iletişim gerçekleştirirken, televizyon ve gazetelerin gerektirdiği özel dikkat seviyesine ihtiyaç duymaz. Size her yerde ulaşır: Mutfakta, iş yerinizde, sıkışık trafiğin ortasında, kuaför salonunda, kafeteryada... Bütün “kitle” iletişim araçları içinde yalnız radyo, dinleyicisiyle böylesine etkin ve birebir ilişki kurma potansiyeline sahiptir. Tüm dikkatimizi ona vermemizi talep etmeden, yaşamımızı doldurup renklendirebilir. Kendisini dinlerken, başka işleri bir kenara bırakmamızı da istemez. Radyoda müzik dinlerken yemek yiyebilir, gazete okuyabilir, hatta arkadaşımızla sohbet edebiliriz. Üstelik, terapiye benzer bir etkisi vardır radyonun; bize moral verir, hayatın türlü yönlerini anlamlandırmamızı sağlar.

Radyo, aynı zamanda hayal gücünü en iyi kullanan yayın aracıdır. Dinleyici her zaman, anlatılan şeyleri hayalinde canlandırmaya çalışır. Radyo üzerine söylenmiş güzel bir söz var: Radyonun resimleri ekran boyutlarında değildir; sizin arzu ettiğiniz boyutlardadır. Televizyonda ekrana getirilmesi son derece zor ya da maliyetli olacak mekan, karakter ve olayları, radyoda metin ve ses efektleriyle yaratmak mümkündür. Bu olanağı ustaca kullanan yönetmen Orson Welles, Dünyalar Savaşı adlı radyo oyunuyla, Marslıların dünyayı işgal ettiği sanısını yaratarak, insanları sokağa dökmüştü. Tarihte hiçbir televizyon programı, böyle bir kitle hezeyanı yaratmamıştır.

Ucuzluğu da, radyonun önemli avantajlarından biridir. Hem dinleyici, hem yayıncı için ucuzdur radyo. Dinleyici için ucuzdur, çünkü artık çok düşük fiyata satılan radyo alıcıları var -bir raf dolusu kitaptan daha düşük fiyatlı bir radyo, okuması olmayanlar ya da görme özürlüler için sesli bir kütüphane sunar. Yayıncı için ucuzdur, çünkü televizyondaki kimi yapımların bir saatine harcanan parayla, radyoda bir yıl boyunca yayın yapabilirsiniz. Üstelik radyo, bu düşük maliyetle, televizyona eşit hızda bir habercilik yapma imkanı sunar. İnsanlar, çabukça ne olup bittiğini öğrenmek istediklerinde radyo dinlerler. Radyo haberleri çok kısadır ve sadece olguları aktarmaya odaklıdır. İnsanlar bunun farkındadır. Böylece radyonun hızlılık içindeki basitliği, bir üstünlük olarak ortaya çıkar.

Bütün bu sebeplerden ötürü, radyo günlük yaşamımızda bize eşlik etmeye devam ediyor. Hayatımızdaki yeri o kadar önemli ki, bazılarımız radyoyu kimliklerinin, kendilerini tanımlama şekillerinin bir parçası haline getirmiş durumda. Radyoyu kanlı canlı bir insan gibi kendine yakın bulan, dünya döndükçe radyo yayınlarının da sürüp gitmesini yürekten dileyen, başka türlüsünü düşünmek bile istemeyen insanlar var. Radyocular, esas olarak o insanlar için çalışır aslında; programlarını binlerce, belki milyonlarca dinleyiciyi göz önünde bulundurarak hazırlasalar da, hayallerinde yine hep o özel dinleyiciler vardır. Biz yayıncılar, mümkün olduğunca çok sayıda dinleyiciye ulaşmaya çalışsak da, o özel dinleyicilerle aramızda oluştuğunu hissetiğimiz duygusal bağ, asıl mutluluk ve tatmin noktamız. Buna bir “yararlılık” hissi de diyebilirsiniz. Havaya yaydığımız radyo dalgalarının kaybolup gitmediğini; bir yerlerde, bir evde, tarlada, arabada ya da dükkanda birilerinin hayatında bir fark yarattığımızı bilmenin verdiği memnuniyet ve başarı duygusu.

Hiç yorum yok: