11 Kasım 2008 Salı

Uykuların Doğusu


Siz evinizde, işyerinizde ya da arabanızda radyonuzu sevdiğiniz istasyona ayarlamaya çalışırken, çevreniz göremediğiniz ama varlığını bildiğiniz radyo dalgalarıyla kuşatılmış durumda. Radyo dalgaları, köyleri, şehirleri, ülkeleri ve giderek kıt’aları birbirine bağlıyor. Dinlediğiniz istasyon, aynı anda binlerce başka insan tarafından da dinleniyor ve farklı geçmişlere sahip, toplumun değişik kesimlerinden genç-yaşlı, zengin-fakir, erkekli kadınlı insanlar, ortak bir platformda biraraya geliyor.

Radyonuzda kısa dalgayı seçip , dünya istasyonları arasında gezinmeyi denediniz mi hiç? Meraklıları çoktur böyle bir gezintinin. Hele eskiden, daha da çoktu kısa dalga meraklıları. Usta yazar Hasan Ali Toptaş da, çocukluğunda aynı meraka kapılanlardanmış. Bakın, “Uykuların Doğusu” adlı kitabında, nasıl anlatıyor o günleri:

Adına radyo denen bu bir avuçluk metal yığını, bana çocukluğumun o soğuk ve ıssız gecelerinde kanlı canlı bir insan gibi eşlik etti bir bakıma. Hatta, ruhumda gezinip duran boşlukların karanlığından tuttu da, beni kendisine bir daha kopmamacasına sımsıkı bağladı. Öyle ki, o yıllarda, elimdeki çantayla birlikte okuldan döndüğümde annemin hazırladığı yemeğe bile bakmadan soluğu hemen onun yanında alıyordum artık. Alınca da, yatağın üzerine boylu boyunca uzanıp bir çırpıda düğmesini çeviriyor ve ölçülemeyecek kadar küçük adımlarla, istasyonlar arasında yavaş yavaş gezinmeye başlıyordum. Şurası Budapeşte, burası Şam, orası Tiran, ötesi Sofya, berisi Moskova demeden bir süre ortalıkla gelişigüzel cirit atıyordum açıkçası. Kimi zaman da, işte böyle yeryüzünün çeşitli köşelerinde avare avare gezinirken, büyüklüğü ve gücü akla hayale sığmayan meçhul bir şey tarafından kovalanıyormuşum gibi birdenbire hızlanıyordum. Budapeşte’deyken hiç beklenmedik bir anda koşup Şam’da soluklanmak, Sofya’ya varmışken hala Tiran’daki konuşmaları duymak, ya da birbirine karışan uzak sinyal sesleriyle metalik cızırtıların karanlığında döne döne Ankara’yı ararken birdenbire Tahran’la karşılaşmak bir hayli hoşuma gidiyordu çünkü. Hatta, bana o anda bütün bu şehirleri sihirli bir kutunun içine doldurmuşum da, ağzımı kulaklarıma doğru yayarak, inanılmaz bir keyifle sürekli çalkalıyormuşum gibi geliyordu.Ben çalkaladıkça, onlar da ister istemez birbirleriyle yer değiştiriyorlardı tabii. Başka bir deyişle, dünyanın düzeni dediğimiz düzen benim odamda, insanın başını döndüren korkunç bir hızla alt üst oluyordu. Şam, hurmaların gölgesinden kalkarak, sarı sarı yankılanan tef ve zil sesleri eşliğinde Bulgaristan’a gidiyordu sözgelimi; Sofya gürültüyle doğrulup parklarından yükselen ıhlamur kokularını döke saça çöllere iniyor, Bupapeşte kartpostallarda gördüğüm hareketli heykelleriyle birlikte İstanbul semalarından geçip Ortadoğu’ya yerleşiyor, Kahire piramitlerini kucaklayıp Moskova’ya kaşınıyor, Tahran da asâsına yaslanarak ayağa kalkıp siyah peçeli devasa bir karanlık halinde, dağların ve vadilerin arasından anlaşılmaz bir telaşla Ankara’nın ışıklarına doğru yürüyordu.
Şehirler böyle yer değiştirip diller ve mevsimler birbirine karıştıkça, dünyaya hükmediyormuşum gibi, benim ellerime de sanki karıncalanmaya benzeyen, tanrısal bir tat bulaşıyordu o sırada. Dahası, çok geçmeden bu tat bütün gövdeme yayılıyor, yayılınca doygun bir titremeye dönüşüyor, dönüşünce de beni alıp benim sınırlarımın içinde her biri birbirinden keyifli, uzun yolculuklara çıkarıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, insanı bir tüy kadar hafifleten bu yolculukların sonunda ben her defasında çok, ama çok yoruluyordum. Yorulunca da, odanın içini dolduran onca sese rağmen, geceyarısına doğru gözlerim yavaş yavaş küçülmeye başlıyordu. Bana, şayet radyoyu kapatıp uyuyacak olursam, dünya hiç beklenmedik bir şekilde birdenbire duracakmış gibi geliyordu işte o zaman..."

1 yorum:

altugi dedi ki...

Dostum,
blogun hayırlı olsun! :) Keyifli yazılarını sık sık okumak dileğiyle... Kıbrıs'tan selamlar...