25 Aralık 2008 Perşembe

Radyo Haftası

1950’lerde ülkemizde “Radyo Haftası” isimli bir mecmua yayımlanırdı. Bu mecmua, adından da anlaşıldığı gibi, haftalık olarak çıkardı. Henüz TRT’nin kurulmadığı, Ankara ve İstanbul radyolarının yayınlarını sürdürmekte olduğu bu dönemde basılan “Radyo Haftası”, ünlü ses sanatçılarıyla röportajlar, radyonun yayınlarıyla ilgili bilgiler, bestekarların ve bestelerin tanıtımı gibi başlıklarla doluydu. O dönemin pop yıldızları sayılabilecek hanım şarkıcılar, en şık halleriyle verdikleri pozlarla, bu mecmuanın sayfalarında yerini almıştı. İnce bir kitap formunda basılan ve otuz kuruşa satılan dergiyi, geçtiğimiz günlerde bir sahafın raflarında ele geçirdik. Gelin sayfaların arasına dalalım şöyle bir, neler göreceğiz. Bakın, “Kimdir, Nedir?” isimli köşede, Müzeyyen Senar’la ilgili neler söyleniyor...

“Müzeyyen Senar Işıl’ın çok küçük yaşta, kekeme olduğunu bilir misiniz? Tedavi ve uğraşmalar yüzünden orta mektebe başlarken tahsilini bırakan Müzeyyen Senar Işıl, bu hastalıktan müzik sayesinde kurtulmuştur. Bir öğretmeni kendisinin sesini çok müit verici bulmuş, şarkı ile kekemeliğinin izâle edilebileceğini düşünerek onu musiki tahsiline başlatmıştır. Kısa zamanda muvaffakıyete erişerek Kadıköyündeki Şark Musiki Cemiyeti’ne girmiş, Kemal Niyazi Seyhun ve ûdî Hayriye Hanım gibi iki üstaddan dersler alarak hem hastalığını gidermiş, hem de çok canlı bir ses sahibi olmuştur. 1931’de eski İstanbul Radyosunda konserlere başlamış, 1941’de ayrılarak sahneye intisap etmiştir. Halen İstanbul Radyosunda konserler vermektedir.”
“Radyo Haftası”, kapağı dışında siyah-beyaz olarak basılıyordu. Siyah-beyaz olarak çekilmiş fotoğrafların renklendirilmesiyle oluşturulan kapakta, her hafta başka bir bayan sanatçının güzel yüzünü radyo ya da mikrofon başında çekilmiş haliyle görmek mümkündü. Kapağın arka kısmında şu bilgileri okuyoruz:

“Radyo Haftası. Sayı 30. Cilt 3. 16 aralık 1950. Sahipleri: Ragıp Şevki Yeşim ve Faik Şenol. Dizildiği Yer: Hadise Mürettiphanesi. Abone: Yıllığı 1500, 6 aylığı 750 kuruştur.”

Birinci sayfada yer alan bir reklamda Hamiyet Yüceses’in ağzına şu metin uygun görülmüş:

“Sayın dinleyicilerim,

“Çeşmi Siyah”ı sevdiğinizi her fırsatta ihsas ediyorsunuz. Bu benim için büyük bir mazhariyettir. Yalnız sizlere bir tavsiyem var. Onu bir de “Siemens”de dinleyiniz. Kulağınıza daha hoş gelecek, zevkinizi daha çok okşıyacaktır.”


“Radyo Haftası”nın bir diğer sayısında, “Karadeniz havalarının aşık bestekarı” Hasan Sözeri’yle bir röportaj yapılmış. Sözeri, kendisini bakın nasıl tanıtıyor...

“Ben Rize’nin Portakallık mahallesinde doğdum. Müzik aşkım 1936 yılında doğmuştur. Bir düğünde kemençe gördüm, aklım ona takıldı. Ve iki buçuk yıl, satın alınan bir kemençeyle gece gündüz çalıştım ve öğrendim de. Düşünün bir kere: Radyoda çalmıya başlayınca sazının aşığı, onu deli gibi seven, memleketin tek radyo istasyonunda sesini yurduna dinletmeye muvaffak olmuş bir insan ne yapar? Radyoda çalmaktan duyduğum gururdan aldığım nihai bir hızla, eşi, dostu, ahbabı, mektebi ve daha ileri giderek söyliyeceğim, hayatı bile unuttum.... Karadeniz halk türkülerini radyodan dinletmeye ve tanıtmaya çalıştım. İlk konserimde, “Yesin Oni Nenesi”, “Nazmiye”, “Keremide Su Düştü”, “Cicim Canım” türkülerini ilk defa ben çaldım.”

Hasan Sözeri’yle yapılan röportajın sonunda, onun İstanbul Radyosunda bir “Karadenizden Sesler” korosu teşekkül ettirdiği bilgisi var.

Ve işte “Dinlediğimiz Şarkılar” sayfasından bir güfte:

“Hançer-i aşkınla ey yâr gönlüm üzre vurma hiç
Öyle bir derde giriftârım ki derdimi sorma hiç”...

Dünyada ve Ülkemizde Radyonun Gelişimi

Birçok araştırmacı, radyonun tarihini, 1876’da Graham Bell’in telefonu bulmasıyla başlatır. Gerçekten de telefon, birçok icat gibi radyonun da geliştirilmesine yardımcı olmuş. Yine de, radyonun gerçek babası, genellikle İtalyan Guillermo Marconi olarak biliniyor.

Marconi’nin ilk başarısı, radyo dalgalarının kullanarak alt kapının zilini çaldırmayı başarmaktı. Yıl 1896’ydı ve mucit henüz 22 yaşındaydı. Daha sonra buluşunu geliştiren ve bir telsiz sistemi üreten Marconi, İtalyan Posta ve Telgraf Bakanlığı’ndan gerekli izinleri alamayınca, 1899'da Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Burada kurduğu şirketinde, gemiler için telsiz üretmeye başladı. 1910 yılındaysa, Amerikalı mucit Lee De Forest, New York Metropolitian Orkestrası’nın sesini uzaktaki insanlara dinletmeyi başararak, radyo yayıncılığının başladığının habercisi oldu.
Amerika Birleşik Devletleri’nde ilk radyo, 1920 yılında Westinghouse şirketi tarafından kuruldu. Bundan sonra radyolar, birçok ülkede ard arda açılmaya başladı. İngiltere'de 1922'de, Fransa'da 1925'te, Japonya'da 1926'da, Latin Amerika'da 1930'larda ilk radyolar yayın hayatına atıldı.
Adolf Hitler'in 40’lı yıllarda radyoyu kullanım şekli, yayıncılık tarihinde bir dönüm noktası kabul edilir. Bu dönemde Führer’in elinde radyo, güçlü bir propaganda aracına dönüşmüş ve kitleleri yönlendirmekte önemli rol oynamıştı. Radyonun gücünü örneklemek için anlatılan ünlü bir olay da, Amerika’da yaşanmıştı: Ünlü oyuncu ve yönetmen Orson, yaptığı radyo programında "Uzaylıların İstilası" üzerine bir tiyatro oyunu yayınlamıştı. Yayın o kadar etkili olmuştu ki, vatandaşların işgal olayını gerçek sanması sonucu, kentte bir panik havası yaşanmıştı.
60’lı yıllarda tevevizyonun ortaya çıkmasıyla gücünü ve dinlenirliğini kaybetmeye başlayan radyo, çareyi yeni yayın içeriklerinde buldu. Eğlence ve müzik yoğunluklu programlar çoğalmaya başladı. 1979'da Japonya'da uydu yayınına geçildi. 80'li yıllarda, yayıncılıkta büyük kuruluşların tekeli kırıldı, birçok şehirde yerel radyolar açılmaya başladı. 90'lardaysa yayıncılık daha da geliştirildi. Ses sistemlerindeki teknolojik atılımlar, dijital yayın, internet radyoculuğu gibi yenilikler, radyonun çehresini tamamen değiştirdi...

Türkiye’de ilk radyo yayınının tarihi 1927 yılı olarak kabul ediliyor. Türkiye Radyoları’nın tarihi kısaca şöyle: Cumhuriyet Hükümeti, haberleşme sistemlerindeki gelişmeleri görmüş ve Türkiye’de modern bir haberleşme sistemini kurmağa karar vermişti. İstanbul’un Eyüp ilçesine bağlı Osmaniye semtinde, Ankara’nın da Babaharman semtinde iki “Telsiz-Telefon” istasyonunun yapımı bir Fransız şirketine ihale edilmiş, ama istasyonların yapılışı sırasında şirket iflasın eşiğine gelmişti.

Yapımına 1925 yılında başlanan istasyona, Avrupa’nın en güçlü istasyonu gözü ile bakılıyordu. Kuruluşun asıl görevine ek olarak, ikisine de 7 kilovatlıklık birer lamba konmuş, radyo difüzyon için modülasyon tertibatı eklenmişti. Yapımı iki yıl sürdüğüne göre, radyo yayınlarının 1926 yılında deneme niteliğinde başlamış olduğu söylenebilir. Bu iki istasyon, 5 kilovat çıkışlı küçük postalardı.

Kurucu şirketin malî sıkıntısını gören Türkiye İş Bankası, Anadolu Ajansı ve bazı özel kuruluşlar, isme yazılı hisse senedi çıkartarak bir anonim şirket kurdular. Daha sonra zamanın hükümetine başvurarak, bu radyo difüzyon istasyonuna talip oldular. Durumu inceleyen yetkililer, 8 Eylül 1926 tarihinde “Türk Telsiz-Telefon Anonim Şirketi” adındaki bu şirketle on yıllık bir anlaşma imzaladı. Bu şirket böylece iki istasyonu kendi ve “Posta-Telgraf-Telefon Genel Müdürlüğü” adına işletecekti. 1927 yılının ortalarına doğru ilk stüdyo, İstanbul’daki Büyük Postaneye taşındı. Ankara’da da ilk stüdyoyu aynı şirket, bir yıl sonra, 1928 yılında açtı. Önce Millî Savunma Bakanlığı’nın yakınında Mûsikî Muallim Mektebi’ne yakın bir dairede çalışmaya başlayan Ankara stüdyosu, sonra Ankara Palas’ın zemin katına, ardından Sağlık Bakanlığı’nın arkasında kiralanan tek katlı bir binaya taşındı.

Sonradan yapılan anlaşmanın değişmesi nedeniyle İstanbul’daki Büyük Postaneden çıkarılan stüdyo, Beyoğlu’nda kiralanan bir apartman dairesine yerleştirildi. Bir süre böylece idare edildikten sonra, gittikçe malî durum bozuldu. Abone ücretleri masrafları karşılamıyor, kaçak çalışan alıcılar tesbit edilemiyordu. Hükümet ve ortaklarının yardımına rağmen, şirketin durumu 1936 yılında daha da bozulmuştu. 1938 yılında süresi dolan anlaşma yenilenmedi. Şirket tasfiye edilerek, her iki istasyonun işletmesini devlet üzerine aldı. Bu verici sistemin ihtiyacı karşılamadığı dikkate alınarak, dünyanın o zamanki ünlü firmaları ile temasa geçildi. Bunlardan en uygunu olan Markoni şirketine, yeni Ankara Radyosu’nun yapımı ihale edildi. 22 Temmuz 1938 tarihinde, bugünkü bina hizmete girmiş oldu.

Bu şirket “Telsiz” adında bir dergi çıkartırdı. Telsiz’in 4 Temmuz 1928 tarihli sayısında verilen radyo programına bir göz atarsak, şu sanatkârların Türk Mûsikîsi’ne hizmet ettiğini görürüz: İzak Elgazi, Udî Cemal Bey, hanende Hikmet Hanım, Kemençeci Anastas, Neyzen Tevfik, Kemal Niyazi Seyhun, Mesud Cemil, Kemani Reşad Erer, Piyanist Cemal Bey, Nebile Hanım, Hâfız Burhan, Münir Nureddin Selçuk ve diğerleri...

Bu konuda Cevdet Kozanoğlu şu bilgileri veriyor: “O zamanlar İstanbul Radyosu’nda haftada üç gün keman, klârnet, kânun, ud ve iki okuyucuyla, altı kişilik fasıl heyeti çalışırdı. Bu heyetleri piyasadan ben temin ederdim. Aynı zamanda hanendelik de yaptığım için, beş kişiyle idare ederdik”.

Ankara Radyosu, 1938 yılında bugünkü binasına taşındıktan sonra, ciddî öğretim yapan, sanatkâr yetiştiren, Türk Mûsikîsi’nin sorunlarına eğilen, bütün bu işleri sıkı bir disiplin içinde yürüten bir öğretim kurumu olmuştu. Hizmet bir bütün olarak ele alınmış, öğretim programı hazırlanmış, çalışmalar bunlara göre yönlendirilmişti. 1936 yılında hizmete açılan Ankara Devlet Konservatuarı öğretim kadrosundan da yararlanılmıştı. Diğer taraftan, Türk Sanat Mûsikîsi repertuarı ile ilgili çalışmalar başlatılmış, Fahri Kopuz nota kütüphanesini kurmakla görevlendirilmişti. Bugün bile kullanılan pek çok nota, Fahri Kopuz’un yazdığı notalardır.
Bir saz ve söz arşivi olmadığından, canlı yayınların dışında, plâk yayınları piyasadan sağlanan kaliteli plâklarla karşılanırdı. Sanat değerlerine göre sınıflandırılan bu plaklardan, zamanla büyük bir arşiv meydana gelmişti. Bu değerli arşiv 1960 yıllarında, anlaşılmaz bir sebeple hurda fiyatına plâkçılara satıldı. Daha sonraki yıllarda bir plâk kayıt stüdyosu açılmış ve iyi icra örnekleri arşiv için plağa alınmıştı. Ankara Radyosu kütüphanesi kurulduktan sonra, ünlü mûsikîşinasların özel koleksiyonları satın alındı.

Zamanın ünlü mûsikîşinasları Ankara Radyosu’nda toplanmıştı: Refik ve Fahire Fersan, Cevdet Çağla, Vecihe Daryal, Fahri Kopuz, Zühdü Bardakoğlu, Osman Güvenir, Hakkı Derman, Şükrü Tunar, Hayri Tümer, Veli Kanık, Şerif İçli, ve daha pek çok sanatkâr...
Türk Mûsikîsi’ni tanıtmak amacıyla on beş günde bir hazırlanarak yayınlanan “İzahlı Müzik” saatleri, çok yararlı olmuştu. Bu programı sunan Ruşen Ferid Kam, makam ve usûlleri tanıttıktan ve sabit perdeli bir sazla, perdeleri gösterdikten sonra klâsik repertuarımızın en güzel örneklerini icra ettirirdi.

Bu değerli çalışmalar uzun yıllar sürdürüldükten sonra, 1949 yılında yeni İstanbul Radyosu hizmete girdi. Hemen arkasından, önceleri deneme yayınları yapan İzmir Radyosu, 1951 yılında çalışmaya başladı. Türkiye Radyoları, 1964 yılına kadar Basın ve Yayın Genel Müdülüğü’ne bağlıydı. Nihayet 2 Ocak 1964 tarih ve 359 sayılı yasayla, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu - TRT kurulmuş oldu.

Türkiye Radyoları’nın geçmişiyle ilişkin bu bilgileri, Tahir Aydoğdu’nun eserinden alıntıladık...

BBC'nin Yayın İlkeleri Kılavuzu


BBC, kurumsal değerlerinin temelini oluşturan yayın ilkelerini, kamuoyuyla Türkçe olarak paylaşmak için 'BBC Yayın İlkeleri Kılavuzu – BBC'nin Değerleri ve Standartları' adıyla yayınladı:




22 Aralık 2008 Pazartesi

TRT Radyolarında Teknik Gelişim


Özden Cankaya’nın Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan, “TRT: Bir Kitle İletişim Kurumunun Tarihi” adlı kitabından, radyolarımızın teknik gelişimine dair satırlar aktaracağız...
1964’te TRT’nin kurulmasından 1980’li yıllara gelene değin, Türkiye Radyoları teknolojik açıdan her yıl artan bir gelişim çizgisi gösterdi. 1965 yılında TRT’nin yeni Genel Müdürlük binasına taşınması, çalışmaların eşgüdüm içinde yürümesine katkıda bulundu. TRT Genel Müdürlük personeli, Ankara Mithat Paşa Caddesi’nde, artık kendisine ait olan beş katlı yeni binasına taşınmıştı. İlk çalışmalarını Ankara Radyosu’nda yapan, 1964 sonlarına doğru Ulus’taki Paket Postanesi binasına taşınan TRT Genel Müdürlük idari personeli, Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün eski binasında çalışmalarını sürdüren teknik personel, Ankara Radyosu’nda çalışan Merkez Program Dairesi’nin yayın personeli böylece tek bir binada toplanmış oldu.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra, yeni radyo vericilerinin Ankara, İstanbul, İzmir, antalya, Adana, Gaziartep ve Kars’ta kurulması kararlaştırıldı. Teknik araştırmalardan sonra, 1961’de İstanbul ve İzmir; 1962’de Ankara, Adana, Gaziantep; 1963’te Kars vericisi yayına başladı. 1964 yılında Van Radyosu yayına geçti. Bu vericiler 1 ya da 2 kilovat gücündeydi. 1963 yılında, Toprak Mahsulleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı olan 1 kilovat gücündeki üç küçük radyo vericisi geçici olarak aınmış; Erzurum, Duyarbakır ve İskenderin’da kısa dalga üzerinden yayına başlamışlardı. Bu istasyonlar, güçlü vericiler kurulana dek yayınlarını sürdürdüler. Tüm bu gelişmelerin sonucunda, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı başlangıcında radyo yayınlarının toplam verici gücü 527 kilovat olmuştu. Böylece radyo yayınları ülkenin alan olarak yüzde 37’sini, nüfus olarak da yüzde 44’ünü kapsar duruma gelmişti.
TRT, tüm ülkeye radyo yayınlarını ulaştırmaya çalışırken bir yandan da, kendisi dışındaki radyo yayınlarına karşı savaşımını sürdürüyordu. 1965 yılında TRT Genel Müdürlüğü, Türkiye’de yayın yapan 6 Amerikan üs radyosunun durumunu incelemeye aldı. TRT kurumu, bu radyoların, 359 sayılı yasanın 35’inci maddesine aykırı yayın yaptıklarını ileri sürerek, bunların durumunu Dışişleri Bakanlığı’na bildirdi. Örneğin, Çiğli Hava Üssü’nden yayın yapan radyonun, Atatürk’ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım’da pop ve rock müzik yayınlamasının, vatandaşları üzdüğü belirtilmişti.
1968 yılında TRT’nin Trabzon Bölge Radyosunu kurma çalışmaları ilerledi. İki teknisyenle bu çalışmalara başlayan Trabzon Radyosu’nun, Adana’dan sökülecek 2 kilovatlık vericiyle orta dalga üzerinden yayın yapması planlanmıştı. 1 Aralık 1968’de il radyosu olarak yayına başlayan Trabzon Radyosu, bundan tam on yıl sonra, 1 Aralık 1978 tarihinde 300 kilovatlık vericisiyle bölge radyosuna dönüşecekti.
1969 yılında, çok merkezli radyo bağlantısı gerçekleştirilmişti. Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 50’nci yıldönümünde, ilk kez Ankara dışındaki çeşitli merkezlerle bağlantı kurularak naklen yayın yapıldı. Bugün sıradan bir yayıncılık olayı olarak görülen bu teknolojik işlem, o yıllar için büyük bir başarıydı. Ankara’dan, Samsun, Sivas, Erzurum, Mersin, İstanbul ve İzmir’e bağlantılı olarak sürdürülen bu 19 Mayıs naklen yayın senaryosu, Merkez Program Dairesi Başkanı Turgut Özakman başkanlığında, Metin Öztekin, Serpil Akıllıoğlu, Yavuz Yücetürk, Engin Alçora, Ülkü Alçora, Sezi Çolakoğlu ve Dinçer Sezgin’den oluşan bir ekip tarafından, iki günde hazırlanmıştı. Bu adlar Türk radyoculuğuna, yaptıkları programlarla iz bırakmış radyo programcılarının adlarıdır.

19 Aralık 2008 Cuma

İstanbul Radyosu: Bir Kahramanlık Öyküsü


Tarihi bilgiler kesin olmasa da, ülkemizin ilk programlı ve düzenli yayınlarının, 6 Mayıs 1927 günü başladığı kabul ediliyor. O günlerin hikayesini, Gökhan Akçura’nın “Roll” dergisindeki yazısından kısaltarak aktaracağız şimdi size...

İstanbul’da bir radyonun kurulması fikri; bir gazeteci, karikatürist ve girişimci olan Sedat Nuri İleri’ye aitti. Sedat Nuri Bey, dönemin İş Bankası Genel Müdürü ile birlikte Celal Bayar’a teklifte bulunmuş, bu teklif daha sonra Gazi Mustafa Kemal’e ulaştırılmıştı. Gazi’nin çağrısı üzerine Ankara’ya giden girişimciler, bir radyo alıcı cihazıyla Çankaya’ya, bir rivayete göre de Orman Çiftliği’ne gittiler. Alet kuruldu, o dönemin belli başlı istasyonları taramaya başladılar. Birden Mustafa Kemal, “Susun arkadaşlar!” dedi. Tabii herkes sustu. Sofya radyosunun neşriyatına kulak verildi. Gazi’nin kulağı, Sofya’da askeri ataşe olarak bulunduğu zamanlardan Bulgarcaya aşinaydı. “Bakın, kendi hesaplarına ne güzel propaganda yapıyorlar!” diye işaret etti.

İşte bu sözler, İstanbul radyosunun kuruluşu için emir yerine geçmişti.

İş Bankası, Anadolu Ajansı, Gümüşhane Milletvekili Cemal Hüsnü Taray, Falih Rıfkı Atay ve Sedat Nuri İleri tarafından, 150 bin Türk lirası sermayeyle, 8 Eylül 1926 tarihinde Türk Telsiz Anonim Şirketi kuruldu. 1927 yılının Mart ayı başlarında ilk deneme yayını yapıldı. Bu yayın, Sirkeci’deki İstanbul Büyük Postanesi’nin kapısının üstüne yerleştirilen bir hoparlörden halka dinletilmişti. 27 Mart 1927 gecesi Türk sanatçıları radyoda ilk konserlerini verdiler. Bu tür deneme yayınları, nisan ayı boyunca sürdü. 6 Mayıs tarihinde ise, ilk düzenli yayınlara geçildiği sanılıyor.

İstanbul Radyosu’nun ilk idare müdürü Sedat Nuri, ilk teknisyeni Halit, ilk spikeri ise Sadullah Gazi beylerdi. Kuruluşun ardından radyoya katılan ve çok daha sonraları İstanbul Radyosu’nun başına geçecek olan Mesud Cemil Bey ise saz heyetlerinde tambur, kemençe ve lavta; orkestrada ise viyolonsel çalmasının yanısıra spikerlik, program şefliği, stüdyo memurluğu, idarecilik, notacılık, kütüphanecilik gibi birçok işi tek başına yürütüyordu.
İstanbul Radyosu yayına başladığı sırada Türkiye’de, biri teknik müdür Hayrettin Bey’in, öbürü Bahriyeli Enver Bey’in, geri kalan beş tanesi de Türkiye’deki yabancıların getirttikleri cihazlar olmak üzere, sadece 7 radyo alıcısı vardı. Bu sayının artması için çeşitli girişimler gerçekleştiriliyordu. Örneğin Posta Telgraf Okulu salonlarında, halka kendi alıcılarını yapmayı öğreten kurslar açılmıştı. Ayrıca şirketin yayın organı Telsiz dergisi de, promosyon olarak radyo dağıtıyordu. Dönemin radyo alıcıları pahalıydı. Bu yüzden radyo cihazı sahibi olmak zordu. Radyo sahibi olunsa da, bunu kurmak ve dinlemek kolay değildi. Sedat Nuri Bey’in yeğeni Râsih Nuri İleri, o zamanlar küçük bir çocuk olmasına rağmen bu günleri hatırlıyor ve şöyle anlatıyor...

 “Evde yayını anlatabilmek için, bir tenekenin içine kurşun dökülüyor ve bu teneke toprağa gömülerek tenekeden eve bir bakır telle hat çekiliyordu. Bir de evin çatısına gayet büyük –diyelim 50 metrelik- bir anten konuyordu. Bu cihazda yayın, ya çanak şeklindeki hoparlörle ya da kulaklıkla işitiliyordu. Hatta benim bir fotoğrafım olacak, bu fotoğrafta kocaman bir hoparlör, çanak şeklinde; ben de onun önünde eğilmiş, yayın dinlemeye çalışıyorum. Kulaklıkla dinlenen şekliyle İstanbul Radyosu’nun ilk yayınını hatırlıyorum. Büyük bir heyecanla dinlemeye uğraştık. Ve birtakım cızırtılar gelmeye başladığı vakit, havaya uçtuk sevincimizden, ses geliyor diye...

Hiç şüphesiz, kuruluş kararı aşamasından başlayarak, radyo tarihimizde Atatürk’ün oldukça güçlü bir yeri var. İlk naklen yayın da Atatürk’ün isteğiyle, 3 Şubat 1932 tarihinde Ayasofya Camii’nden yapılmıştı. Bu bir Kadir Gecesi yayınıydı. Postaneyle cami arasına kablo çekilmiş ve Ayasofya’ya mikrofon kurulmuştu. O günün kısıtlı şartlarında yapılan yayın, yine de çok başarılı olmuştu. Mesud Cemil Bey’in ifadesiyle, o sıralar radyo postası 5 kilovat gücünde olduğu halde, en kuvvetlisi 10-12 kilovat olan diğer memleketlerin postaları arasında, İstanbul Radyosu’nun yayını Amerika’dan Hindistan’a kadar mükemmelen duyuluyordu. Nitekim, ertesi günden itibaren, haftalarca her taraftan takdir ve tebrik mektupları, telgraflar yağdı.

İstanbul Radyosu’nun tarihi biraz da parasızlıklarla dolu bir tarihti. Telsiz Telefon Şirketi’nin büyük ortağı İş Bankası’nın karşılıksız para yatırmaktan usanarak desteğini çekmesiyle, 3 Aralık 1927 tarihinde yayınlara ara verilmek zorunda kalındı. Sanatçıların ücretleri ödenemiyor, ödenemeyen faturalar nedeniyle Elektrik Şirketi tarafından cereyan kesiliyordu. Sonraları, Türkiye’de radyo alıcısı pazarlayan bir şirketin, satışlarını garantilemek için İstanbul Radyosu’nun 4-5 aylık masrafını karşılamasıyla, düzenli yayınlara yeniden başlanmıştı. Şirket 10 yıl boyunca İstanbul’da düzenli yayın yapmış, buna karşılık Ankara’da aynı başarıyı gösterememişti. Ankara Radyosu ancak 1933’ten sonra düzenli yayına geçebilmişti. Mali sorunlarla boğuşmaya devam eden Telsiz Telefon Şirketi, 13 Haziran 1937 tarihinde yapılan genel kurulda kendini tasfiye etmeye karar verdi. Radyo yönetiminin devlete devredilmesiyle, radyoculuğumuzda yeni bir dönem, “devlet radyoculuğu” dönemi başlamış oluyordu. 1927’den 1937’ye kadar olan 10 yıllık dönem ise, yazar Gökhan Akçura’nın deyimiyle, radyoculuğumuzun temellerinin atıldığı bir “kahramanlık öyküsü” olarak tarihteki yerini aldı…

18 Aralık 2008 Perşembe

Radyolu Yıllar


Eski TRT prodüktörlerinden Gülben Dinçmen’in, radyo tarihine dair bölümler ve kişisel anılarını topladığı, “Radyolu Yıllar” isimli kitabından bazı bölümleri kısaltarak aktarıyorum:
“Radyo hayatımıza sessizce girmiş ve onu derinden etkilemiştir. Radyolu yıllarımız öncekilerden farklıdır. İnsan zekası ve çabasının ortaya koyduğu buluşlar zinciri, giderek hayatın hayatın her alanını daha kapsamlı biçimde etkisi altına almaya başladı. Günümüz teknolojisi, bu etkinin gelecekte artarak devam edeceğinin ipuçlarını da vermekte. Radyo yayınlarının başladığı yıllar ise teknolojinin tartışmasız üstünlüğünü henüz ilan etmediği bir süreci kapsar. O güne kadar birey olarak, toplum olarak hayatımıza yön veren bilgi ve telkin kaynaklarından farklı özellikler içerir radyo. Bu özellikleri nedeniyle, zaman ve uzaklık kavramları değişikliğe uğramış, fiziki sınırlar aşılmış, bir anlamda ortadan kalkabilmiştir.
1930 ve 1940’lı yıllarda radyo çoğunlukla umuma açık yerlerde, tek tük de olsa evlerde boy göstermeye başlar. Girdiği her mekanda baş köşeye konur. Kalabalık ailelerde, çocukların kolayca ulaşamayacağı bir yerden, ev halkına yüksekten bakar gibidir. Haksız da değildir; evimizdeki bu alışılmadık “ses” inandırıcı ve etkileyici olmak bakımından kolayca üst sınırlara çıkıvermiştir. Sanal dünyalarla henüz tanışılmamış olan o günler için radyo, biraz “gaipten gelen bir ses” gibidir. Kıymetli dantel örtülerle bezenmesi verilen değerin, duyulan saygının bir göstergesi olsa gerektir. Yüksekçe yerlere konulması ise daha pratik sebeplere bağlanabilir; konuşan veya şarkı söyleyeni, radyo kutusu içinde arama merakını yenmekte zorlanan küçük parmakları engellemek.
O sırada üç-dört yaşlarında olmalıyım. İstanbul’da, halamın evinde radyoyla tanıştım. Yine baş köşede duruyordu. Boyumu biraz geçen yüksekçe bir yerdeydi. Ahşap çerçeveli büyükçe bir radyoydu. Kendisi için yapılmışa benzeyen bir sehpa üzerindeydi. Kolayca arka tarafa geçip ne olup bittiğini anlayabilirdim. Ancak buna gerek kalmadı. Halam merakımı sezmiş olacak ki, uzun uzun anlattı; radyo kutusunun içinde insan yoktu! Bir yerlerdeki insanların seslerini aktaran aletler vardı. Pek ikna olmuş değildim anlaşılan. Üşenmedi, radyonun arkasını örten plakayı çıkardı. Sonuç tam bir hayal kırıklığı olmuştu; bir yığın karmaşık alet, üstelik toz içinde! Büyü fena bozulmuş, anlaşılmazlık ise yerli yerinde kalmıştı. Oysa bizden sonra gelen kuşaklar, radyonun içinde insan aramak yerine, radyoyu açmayı ve istasyon düğmesiyle oynamayı kendiliklerinden öğrendiler ve sanki bilerek dünyaya geldiler.
 Radyonun hayatımıza girmesiyle birlikte, doğruluk, inandırıcılık adına sağlam bir referans kazanılmış oldu. “Radyodan duydum” denildiğinde, deyim yerindeyse akan sular duruyordu. Radyonun olayların ve gerçeklerin süzgecinden geçen bilgiler aktardığı kabul edilmiş, ona bir şekilde “inanılmış”tır. İlk yıllarda radyonun çoğunluk için biraz da “gaipten gelen ses” olduğunu tekrarladık. Belki de etkileme gücü bu yüzden çok yüksek olmuştur. Belki de bu özelliği, onun her türlü tartışmaya kapalı bir olgu olarak algılanmasına yol açmıştır. “Radyo böyle dedi”, “Ajans böyle söylüyor” dönemidir bu dönem.
Zaman içinde bu altın yılların kaçınılmaz olarak sonuna gelinir. Çünkü, teknolojik gelişme günlük hayatımıza giren araç-gereçleri olağan ve anlaşılır kılmıştır. Öte yandan ilk ve ağır darbeyi alan da radyonun “inandırıcılık” özelliğidir. Dinleyici “ne söylendiği” kadar, “niye söylendiği”ni de sorgulamaya başlar. İlk yılların bilinmezlik, algılanamazlık duvarları yıkılmaya başlamıştır artık. Bundan daha önemli olarak toplumu yöneten ve yönlendirenler, radyonun artık büyüsü dağılmaya başlayan gücünü, “kendileri için” kullanmaya başlamışlardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan atılımlar meyvelerini vermeye başlamış, devrimler kısmen de olsa oturmuştur. İkinci dünya Savaşı yıllarıyla onu takip eden çok partili hayata geçiş, birçok bakımdan sancılı bir süreçtir. Öte yandan demokrasinin, çok partili yönetim beklentisinin çekiciliği yürekleri umutla doldurmaktadır. Umutlar boşa da gitmemeşi sayılır. Çok partili yönetime geçilmiş, demokrasi kurumsal olarak olmasa da, sözcük olarak meydanları dolduranların kulaklarında yer eder hale gelmiştir. Her kesim göreceli olarak, demokrasi havasından, çok seslilikten payını almıştır. Bir tek radyo hariç! Radyo hızla “otorite”nin ve “tek ses”in kalesi oluvermiştir.
“Oluvermiştir” ama, neyse ki öyle kalmamıştır. Radyo ve televizyonun ülkemizdeki gelişim çizgisi, dinleyici sayısının hızla artmasına, teknik olanakların gelişmesine rağmen büyük iniş- çıkışlar gösterir. Aynen demokratik parlamenter rejimin ülkemize özgü hayat çizgisi gibi… Zirvelere çıkıldığı sanılırken, hemen arkasından uçurumlara yuvarlanılmıştır. Başlangıcından bu yana radyo, bugünkü söylemle radyo ve televizyon, ülke gerçeği olmaya devam etmiştir: ne eksik, ne fazla…
Tek ses, tek nefes görünümündeki radyolu yıllardan sonra, özellikle radyo ve televizyonun devlet tekelinden çıkışıyla, çok sesli ve bir o kadar da renkli yayınlar havalarda uçuşmaya başlamıştır. Uzunca bir süre ders disiplini altında uslu uslu oturan değişik yaş gruplarındaki öğrencilerin teneffüste çıkardığı seslere benzer bu çok seslilik! Özgür ve tarafsız kamuoyu oluşturma işlevi, Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkma sorumluluğu, toplumu ileri götürecek hedefler saptama, uygulamaya koyma becerisi, kuru gürültüye kurban gitmiştir. İyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı gösteren değil, egemen güçlerin ve onların çıkarlarının savunulduğu bir ortama girilmiştir. Parlamento aritmetiğinin toplum tabanını demoktarik gelenekler ölçüsünde yansıtmadığı, parmak sayısına göre kanunlar çıkarıldığı dikkate alınırsa, bugün medyanın içinde bulunduğu durum hiç de şaşırtıcı değildir.”

Radyo Orkestraları


Henüz 15 yaşını doldurmuş olan Türk radyosunun klasik müzik yayınlarında görev alan orkestralardan bahsedeceğiz. Bunlardan ilki, “Radyo Senfoni Orkestrası”ydı...
Radyo Senfoni Orkestrası, 1940’ların başında, radyo programlarında eser icra etmek üzere kurulmuş bir orkestraydı. Bu orkestrada, “Cumhur Risâyeti Filarmonik Orkestrası”nın üyeleri görev alıyordu ve müzisyen sayısı, çalınan eserin gereklerine göre, 45 ile 64 arasındaydı. Orkestra her hafta iki defa, Pazartesi ve Perşembe günleri Dr. Ernst Praetorius ve Ferit Alnar idaresinde, her biri 45 dakika süren konserler veriyordu. Bu konserlere, zaman zaman, tanınmış solistler de katılıyordu.
Radyo Senfoni Orkestrası’nın konserleri, Ankara Radyosu’nun, yüz altmış dinleyicinin konserleri dinlemesine müsait tarzdaki 1 numaralı stüdyosunda verilirdi. Konserlerin radyodan yayını, her defasında tonmaysterler tarafından itinayla yapılan provalar ve kontrol odasında gerçekleştirilen dinlemelere göre hazırlanırdı. Konser esnasında, tonmayster stüdyonun yanındaki üç kat camlı kontrol odasından, yayını kontrol edip düzenlerdi. Aynı orkestranın, sonbahar, kış ve ilkbahar sezonlarında “Cumhur Risâyeti Filarmonik Orkestrası” olarak daha geniş kadroyla Cebeci Konser Salonu’nda verdiği konserler de, Cumartesi günleri saat 15:30’dan itibaren radyodan yayınlanırdı.
Radyo Senfoni Orkestrası, Ankara Radyosu stüdyosunda, hepsi ayrı programlarla yılda 92 konser verir ve yaz aylarında altı hafta tatil yapardı. Opera temsillerinden yapılan yayında da aynı orkestra çalardı. Radyo Senfoni Orkestrası, yurdumuzda ciddi Batı müziğinin yaygınlaşmasında önemli bir ödevi üzerine almıştı.
1940’lı yıllarda radyo yayınlarında görevli olan bir diğer orkestra, “Radyo Salon Orkestrası”ydı. Haftada dört gün program hazırlayan orkestra, 17 üyeden kuruluydu ve bu orkestranın üyeleri de, “Cumhur Risâyeti Filarmonik Orkestrası”nda görevli sanatçılardı. 1940’a kadar “Küçük Orkestra” olarak isimlendirilen Radyo Salon Orkestrası’nı, kemancı Necip Aşkın ve Enver Kapelman idare ediyordu. Programlara “kondüktör piyanist” olarak Devlet Konservatuvarı profesörlerinden George Markowitz, zaman zaman dikkat çekici “improvizasyonları”yla; soprano Bedriye Tüzün de kültürlü ve sıcak sesiyle ayrı bir renk katmaktaydı...

4 Aralık 2008 Perşembe

Ankara Radyosu'nun İlk Yılları

Ankara Radyosu'nun halen yayınlarını sürdürdüğü, Sıhhiye semtindeki binası, 27 Ekim 1938 tarihinde törenle açılmıştı.

Prof. Dr. Özden Cankaya’nın TRT tarihini anlattığı kitabında verdiği bilgilere göre, bu dönemde Ankara Radyosu, yayıncılığın merkezi konumundaydı. Hükümet 1937-1938 yılları arasında, Ankara’da 120 kilovat gücünde yeni bir verici istasyonu yaptırmıştı. Ama Ankara Radyosu bugünkü binasına geçene dek, dokuz yıl içinde altı kez yer değiştirmişti.

Ankara Radyosu binasına kavuşmuştu ama, bu dönemde, yurdun birçok yerinde, teknik yetersizlikler nedeniyle radyo yayınlarına ulaşılamıyordu. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun büyük bir kesimiyle, Batı Anadolu’nun bir bölümü ve Trakya bölgesi radyo yayınlarını nitelikli şekilde dinleyemiyordu.

Vericilerin bu durumuna karşın, alıcı sayısı artıyordu. 1936 yılında tüm yurtta alıcı sayısı 10 bin 640 iken, 1939’da bu sayı 56 bin 76’ya yükselmişti. Radyo yayınlarının süresi de artmış, yayınların günlük başlangıç ve bitiş süreleri düzene girmişti.

Ankara Radyosu’nun hizmete girişinin bir gün sonrasının Cumhuriyet’in 15’inci yılına rastlaması nedeniyle, gazeteler aylar öncesinden, açılışın bu güne yetiştirileceğini duyurmuşlardı. Verilen haberlere göre, üç gün boyunca kesintisiz yayın yapılacaktı. Gerçekten de, 120 kilovatlık vericiden yapılan yayınlar milyonlarca dinleyiciye ulaşmıştı ama, Atatürk rahatsızlığı sebebiyle bu törene katılamamıştı. 13 gün sonra, Ankara Radyosu Atatürk’ün ölümünü şu cümlelerle duyurmuştu:

“Reisicumhur Atatürk’ün umumi hallerinde vehamet, dün gece saat 24.00’te neşredilen tebliğden sonra her an artarak bugün 12’nci Teşrîn 1938 Perşembe günü saat 9’u 5 geçe Büyük Şefimiz derin koma içinde terk-i hayat etmişlerdir.”

Ankara Radyosu, hemen ertesi gün akşam haberlerinde de, İsmet İnönü’nün ikinci Cumhurbaşkanı olarak seçildiğini dinleyicilerine duyurmuştu. O yıllar hem dünya, hem de Türkiye için çok zor yıllardı. İkinci Dünya Savaşı’nın ağırlığı her yerde hissediliyordu. Türkiye Radyoları’nın ilk kadın spikerlerinden Emel Gazinihal, şunları anlatmış:

“Radyoda savaş yıllarında çalışmamız epeyce güç şartlarda oluyordu. Ne servis arabalarımız vardı, ne de radyoda yemek yeme imkanı. Sabah karanlığında 15-20 dakika yürüyerek, Ankara’nın soğuk kış günlerinde radyoya geliyor, istasyonu açıyor ve haberlerimizi okumaya başlıyorduk.”

Savaşın yaygınlaştığı o yıllarda, bütün dünya radyoları gibi Ankara Radyosu da savaşla ilgili haberler yayınlıyordu. O günlerde yapılan yayınlar, daha çok Türkiye’nin tarafsızlık politikasını vurgulayıcı nitelikteydi. PTT yönetimindeki bu dönemde, geçmiş yıllara göre, söz yayınlarının toplam yayın içindeki sürelerinin arttığını görüyoruz. Gerek istanbul, gerekse Ankara radyolarında yaklaşık yüzde on oranında söz programı yayınlanmaktaydı. Eğitici yönü ağır basan programların yanısıra, Radyo Tiyatrosu programları da, yayın içinde önemli yer tutuyordu. Dinleyicilerden büyük ilgi gören Radyo Temsil Kolu, zaman zaman turnelere de çıkıyordu.

1936-1940 yılları arasında, işçiye ve gençliğe seslenen programlar yayınlanmamıştı. Ama 1936’dan başlayarak, Ankara ve İstanbul radyolarında çocuk yayınlarına yer verildi. Toplam yayın sürelerinin yeterli olduğu söylenemese de, Türkiye Radyolarında önemli bir yeri olan çocuk programlarının temelleri bu yıllarda atılmıştı. Radyonun devlet yönetimine geçmesinden sonra, çocuk yayınlarına daha da önem verilmeye başlandı. Kadına ve aileye yönelik programlar da dikkat çekiyordu. “Sağlık Saati”, “Tutum ve Bakım Saati”, “Ev Kadını Saati” ve “Evin Saati” gibi programlar, bu türün başlıcalarıydı.

80 Yılın Sesi

TRT'nin, Füsun ünsal ve Hakan Şahin tarafından hazırlanan "Spikerlik" kitabı satışta...

Kitabın, TRT İnternet sitesinde yer alan duyurusu şöyle:

Seksen Yılın Sesi: 1927’den 2007’ye Spikerlik” bütün TRT Marketlerde ve trt.net.tr'de...
Bu kitap, yayınlarında Türkçenin en doğru ve güzel biçimde kullanılmasına özen gösteren Kurumumuzun, bu alandaki 80 yıllık birikimini bir kültür hizmeti olarak kamuoyu ile paylaşmayı amaçlamaktadır.

Türkiye’de radyo yayıncılığının başlamasının 80.yılı etkinlikleri çerçevesinde basılan “80 Yılın Sesi” tıpkı dilimizde olduğu gibi inceliklerle örülü… Eserin hazırlık aşamasında dünden bugüne Türkiye Radyolarında görev almış bütün spikerlerimize ulaşmaya çalıştık. Erişebildiklerimizin anı ve anlatılarını bu kitapta bulacaksınız. Her ilkte olduğu gibi bu eserde de eksik kalan yanlar oldu. Eksikliklerin daha sonraki çalışmalarda tamamlanacağını umuyoruz. Kurumumuzca bugüne kadar yapılmış en kapsamlı çalışma olan bu eserin hazırlığında emeği geçenlere teşekkür ediyoruz. Türkiye Radyolarının 80 yıllık serüvenini de bulabileceğiniz bu kitabın dilimiz Türkçemize özen gösterenler başta olmak üzere, İletişim Fakülteleri öğrencileri ve özel radyo spikerleri için de yol gösterici olacağını ümit ediyoruz.

“Seksen Yılın Sesi: 1927’den 2007’ye Spikerlik” bütün TRT Marketlerde ve trt.net.tr'de...
Kitabı satın almak için iletişim bilgileri ve örnek bölümlere, aşağıdaki linkten ulaşılabiliyor:

3 Aralık 2008 Çarşamba

Vedat Nedim Tör ve Galip Ataç'tan "Evin Saati"


Vedat Nedim Tör, “Yıllar Böyle Geçti” adlı anı kitabında, Turizm Müdürü olarak çalışırken, Ankara Radyosu Müdürlüğü’ne atanışını şöyle anlatıyor:

“Turizm Müdürlüğü, İktisat Vekâletinden Baş Vekâlet Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğüne bağlandı. Ben de kadromla birlikte yeni örgüte aktarıldım. (…)

Günün birinde, Ankara Radyosu Müdürlüğüne tayin edildiğimi Selim Sarper imzalı resmi bir bildiri ile öğrendim. Gayet tuhafıma gitti. Aynı binada oturduğumuz halde, benimle istişare etme lüzumunu bile duymadan, tepeden inme bir atanma emri… İşte bürokratik iş anlayışının tipik bir örneği: Memur bir dama taşıdır. İstenildiği gibi oynatılır!

Yeni görevi kabul ettiğimi ben de bir yazı ile makama bildirdim. Makamdan da “işe başlayınız” emri geldi. Memurluk hayatımın çok zevkli ve çok verimli bir bölümü daha böylece açılmış oldu.

Matbuat Umum Müdürlüğü Dahiliye Vekâletine bağlı iken, “radyo programları”nın tanzimi de bizim ödevlerimiz arasında idi. O zamanki Ankara radyosunun stüdyosu nerede idi biliyor musunuz? Ankara Palas Otelinin bodrum katında, otel mutfağının yanındaki küçücük bir oda! İstanbul Radyosu’nun stüdyosu da Galatasaray Postahanesinin üst katındaki bir odada!

Ankarada’daki stüdyoda, Ankara Palas Otelinin mutfak gürültüleri, tabak, çanak, bıçak şakırtıları, aşçı garson şakalaşmaları, İstanbul Radyosu’nun stüdyosunda tramvay gıcırtıları, otomobil klaksonları, satıcı naraları duyulurdu!..

Şimdi ben, Ankara Radyosu Müdürü olarak, yepyeni, tertemiz ve koskoca çeşitli stüdyoları ve büroları olan bir binada çalışacaktım. Daha önemlisi Mesut Cemil Tel, Ruşen Kam, Fuat Münir, Hikmet Münir, Emel Gazinihal, Berter Tali, Suat Taşer, İlhün Lütem, Cevdet Kozan, Ulvi Cemal, Ferit Alnar, Adnan Saygun, Necil Kâzım, Kemal Tözem, Vahyi Öz, Muhip Arcıman, İbrahim Delideniz gibi anılarını daima içimde saklıyacağım çok kıymetli insanlarla işbirliği yapacaktım.

İşe başladığım gün bu insanları bir bir odalarında ve çalıştıkları stüdyolarda ziyaret ettim. Onları iş başında tanımak imkânlarını araştırdım. Ve sonra Radyo gibi halk yığınlarına hitap eden çok etkili, çok güçlü bir eğitim aracının çeşitli kültür ve sanat ödevleri üzerinde uzun boylu düşündüm. Yeni ödevimin büyük sorumluluğu beni günlerce uğraştırdı. Ve şu ana prensiplere vardım:

1-Radyodan Türkçe’nin gerek telaffuz, gerekse inşaat bakımından en güzel örneklerini vermek gerekir. Bunun için spikerlere diksiyon kursları açtık, radyodan okunacak metinler için de bir redaksiyon komitesi kurduk. (...)

2-Söz programlarında halkı sıkmadan, ukalâlık etmeden, oyalıyarak bir takım olumlu ve yararlı bilgiler vermek, eğitici telkinlerde bulunmak, gençliğin ve halkın zevkini ve moral sağlığını bozucu yayınlardan kaçınmak.

Bunun için de yazılarını gazetelerde hayranlıkla izlediğim Dr. Galip Ataç’a müracaat ederek, kendisinden radyonun sabah programlarına koyacağımız bir “Evin Saati” için yazılar rica ettim. Bu teklifimi büyük bir nezaketle karşıladı. Bakın ilk konuşmasına nasıl başladı:

“Sayın dinleyiciler,
Sevgili radyomuzun pek muhterem Müdürü bana tatlı bir ceza tertip etti. Ankara’da çıkan Ulus Gazetesindeki yazılarımda arada sırada sözü radyoya getirerek çizmeden yukarı çıktığım için, radyodan haklı bir ceza göreceğimi ben de tahmin ediyordum. Fakat cezamın bu kadar kibarca ve benim için bu kadar tatlı olacağı, doğrusu, hiç aklıma gelmemişti. Yüksek kalpli müdürümüzün bana tertip ettiği tatlı ceza, her gün bu saatte sizi eğlendirmeye çalışmak. Sabahleyin, uyku mahmurluğunu henüz geçirmemiş, kimi pijaması ile radyosunun başına gelmiş, kimi işine gitmek üzere acele giyinirken radyodan biraz da havadis öğrenmek isteyen dinleyicileri eğlendirebilmek pek de kolay iş olmayacağını bilmekle beraber, sizden pek çok merhamet ve af dileyerek vazifeye başlıyorum:

Sevgili dinleyicilerim, burası Ankara Radyosu olduğu için burada yeni bir saat açılınca, her şeyden önce, “bal”dan söz açmak Ankara’ya karşı bir hürmet borcudur! Vâkıa Ankara’nın armudu da balı kadar meşhurdur. Armud’un mevsimi gelince, onun da senasını yapmakta elbete kusur etmeyeceğim. Ayrıca, söze tatlı tarafından başlamak her yerde makbul tutulan bir adettir. Onun için ben de sözüme balla başlarsam, sözlerimin sonrası hoşunuza gitmeyip de ağzınıza sadece bir parmak bal çaldığıma kanaat getirseniz bile, balın hatırı için beni affedeceğinizi ümit ediyorum.”

Dr. Galip ataç, işte böyle virtüoz bir sohbet yazarı idi. En bilimsel konuları, herkesin anlayabileceği çok hoş bir sohbet havası içinde vermesini bilirdi. Hiç unutmam, çeşitli vitaminleri anlatırken, “E” vitaminini şöyle tanımlamıştı:

“E vitamini efendim, kardeşlerin sayısını artırmaya yarar! Onun için, tavsiye ederim, bol bol marul yeyiniz efendim!”…