18 Aralık 2008 Perşembe

Radyolu Yıllar


Eski TRT prodüktörlerinden Gülben Dinçmen’in, radyo tarihine dair bölümler ve kişisel anılarını topladığı, “Radyolu Yıllar” isimli kitabından bazı bölümleri kısaltarak aktarıyorum:
“Radyo hayatımıza sessizce girmiş ve onu derinden etkilemiştir. Radyolu yıllarımız öncekilerden farklıdır. İnsan zekası ve çabasının ortaya koyduğu buluşlar zinciri, giderek hayatın hayatın her alanını daha kapsamlı biçimde etkisi altına almaya başladı. Günümüz teknolojisi, bu etkinin gelecekte artarak devam edeceğinin ipuçlarını da vermekte. Radyo yayınlarının başladığı yıllar ise teknolojinin tartışmasız üstünlüğünü henüz ilan etmediği bir süreci kapsar. O güne kadar birey olarak, toplum olarak hayatımıza yön veren bilgi ve telkin kaynaklarından farklı özellikler içerir radyo. Bu özellikleri nedeniyle, zaman ve uzaklık kavramları değişikliğe uğramış, fiziki sınırlar aşılmış, bir anlamda ortadan kalkabilmiştir.
1930 ve 1940’lı yıllarda radyo çoğunlukla umuma açık yerlerde, tek tük de olsa evlerde boy göstermeye başlar. Girdiği her mekanda baş köşeye konur. Kalabalık ailelerde, çocukların kolayca ulaşamayacağı bir yerden, ev halkına yüksekten bakar gibidir. Haksız da değildir; evimizdeki bu alışılmadık “ses” inandırıcı ve etkileyici olmak bakımından kolayca üst sınırlara çıkıvermiştir. Sanal dünyalarla henüz tanışılmamış olan o günler için radyo, biraz “gaipten gelen bir ses” gibidir. Kıymetli dantel örtülerle bezenmesi verilen değerin, duyulan saygının bir göstergesi olsa gerektir. Yüksekçe yerlere konulması ise daha pratik sebeplere bağlanabilir; konuşan veya şarkı söyleyeni, radyo kutusu içinde arama merakını yenmekte zorlanan küçük parmakları engellemek.
O sırada üç-dört yaşlarında olmalıyım. İstanbul’da, halamın evinde radyoyla tanıştım. Yine baş köşede duruyordu. Boyumu biraz geçen yüksekçe bir yerdeydi. Ahşap çerçeveli büyükçe bir radyoydu. Kendisi için yapılmışa benzeyen bir sehpa üzerindeydi. Kolayca arka tarafa geçip ne olup bittiğini anlayabilirdim. Ancak buna gerek kalmadı. Halam merakımı sezmiş olacak ki, uzun uzun anlattı; radyo kutusunun içinde insan yoktu! Bir yerlerdeki insanların seslerini aktaran aletler vardı. Pek ikna olmuş değildim anlaşılan. Üşenmedi, radyonun arkasını örten plakayı çıkardı. Sonuç tam bir hayal kırıklığı olmuştu; bir yığın karmaşık alet, üstelik toz içinde! Büyü fena bozulmuş, anlaşılmazlık ise yerli yerinde kalmıştı. Oysa bizden sonra gelen kuşaklar, radyonun içinde insan aramak yerine, radyoyu açmayı ve istasyon düğmesiyle oynamayı kendiliklerinden öğrendiler ve sanki bilerek dünyaya geldiler.
 Radyonun hayatımıza girmesiyle birlikte, doğruluk, inandırıcılık adına sağlam bir referans kazanılmış oldu. “Radyodan duydum” denildiğinde, deyim yerindeyse akan sular duruyordu. Radyonun olayların ve gerçeklerin süzgecinden geçen bilgiler aktardığı kabul edilmiş, ona bir şekilde “inanılmış”tır. İlk yıllarda radyonun çoğunluk için biraz da “gaipten gelen ses” olduğunu tekrarladık. Belki de etkileme gücü bu yüzden çok yüksek olmuştur. Belki de bu özelliği, onun her türlü tartışmaya kapalı bir olgu olarak algılanmasına yol açmıştır. “Radyo böyle dedi”, “Ajans böyle söylüyor” dönemidir bu dönem.
Zaman içinde bu altın yılların kaçınılmaz olarak sonuna gelinir. Çünkü, teknolojik gelişme günlük hayatımıza giren araç-gereçleri olağan ve anlaşılır kılmıştır. Öte yandan ilk ve ağır darbeyi alan da radyonun “inandırıcılık” özelliğidir. Dinleyici “ne söylendiği” kadar, “niye söylendiği”ni de sorgulamaya başlar. İlk yılların bilinmezlik, algılanamazlık duvarları yıkılmaya başlamıştır artık. Bundan daha önemli olarak toplumu yöneten ve yönlendirenler, radyonun artık büyüsü dağılmaya başlayan gücünü, “kendileri için” kullanmaya başlamışlardır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan atılımlar meyvelerini vermeye başlamış, devrimler kısmen de olsa oturmuştur. İkinci dünya Savaşı yıllarıyla onu takip eden çok partili hayata geçiş, birçok bakımdan sancılı bir süreçtir. Öte yandan demokrasinin, çok partili yönetim beklentisinin çekiciliği yürekleri umutla doldurmaktadır. Umutlar boşa da gitmemeşi sayılır. Çok partili yönetime geçilmiş, demokrasi kurumsal olarak olmasa da, sözcük olarak meydanları dolduranların kulaklarında yer eder hale gelmiştir. Her kesim göreceli olarak, demokrasi havasından, çok seslilikten payını almıştır. Bir tek radyo hariç! Radyo hızla “otorite”nin ve “tek ses”in kalesi oluvermiştir.
“Oluvermiştir” ama, neyse ki öyle kalmamıştır. Radyo ve televizyonun ülkemizdeki gelişim çizgisi, dinleyici sayısının hızla artmasına, teknik olanakların gelişmesine rağmen büyük iniş- çıkışlar gösterir. Aynen demokratik parlamenter rejimin ülkemize özgü hayat çizgisi gibi… Zirvelere çıkıldığı sanılırken, hemen arkasından uçurumlara yuvarlanılmıştır. Başlangıcından bu yana radyo, bugünkü söylemle radyo ve televizyon, ülke gerçeği olmaya devam etmiştir: ne eksik, ne fazla…
Tek ses, tek nefes görünümündeki radyolu yıllardan sonra, özellikle radyo ve televizyonun devlet tekelinden çıkışıyla, çok sesli ve bir o kadar da renkli yayınlar havalarda uçuşmaya başlamıştır. Uzunca bir süre ders disiplini altında uslu uslu oturan değişik yaş gruplarındaki öğrencilerin teneffüste çıkardığı seslere benzer bu çok seslilik! Özgür ve tarafsız kamuoyu oluşturma işlevi, Cumhuriyet’in temel değerlerine sahip çıkma sorumluluğu, toplumu ileri götürecek hedefler saptama, uygulamaya koyma becerisi, kuru gürültüye kurban gitmiştir. İyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı gösteren değil, egemen güçlerin ve onların çıkarlarının savunulduğu bir ortama girilmiştir. Parlamento aritmetiğinin toplum tabanını demoktarik gelenekler ölçüsünde yansıtmadığı, parmak sayısına göre kanunlar çıkarıldığı dikkate alınırsa, bugün medyanın içinde bulunduğu durum hiç de şaşırtıcı değildir.”

Hiç yorum yok: