3 Aralık 2008 Çarşamba

Vedat Nedim Tör ve Galip Ataç'tan "Evin Saati"


Vedat Nedim Tör, “Yıllar Böyle Geçti” adlı anı kitabında, Turizm Müdürü olarak çalışırken, Ankara Radyosu Müdürlüğü’ne atanışını şöyle anlatıyor:

“Turizm Müdürlüğü, İktisat Vekâletinden Baş Vekâlet Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğüne bağlandı. Ben de kadromla birlikte yeni örgüte aktarıldım. (…)

Günün birinde, Ankara Radyosu Müdürlüğüne tayin edildiğimi Selim Sarper imzalı resmi bir bildiri ile öğrendim. Gayet tuhafıma gitti. Aynı binada oturduğumuz halde, benimle istişare etme lüzumunu bile duymadan, tepeden inme bir atanma emri… İşte bürokratik iş anlayışının tipik bir örneği: Memur bir dama taşıdır. İstenildiği gibi oynatılır!

Yeni görevi kabul ettiğimi ben de bir yazı ile makama bildirdim. Makamdan da “işe başlayınız” emri geldi. Memurluk hayatımın çok zevkli ve çok verimli bir bölümü daha böylece açılmış oldu.

Matbuat Umum Müdürlüğü Dahiliye Vekâletine bağlı iken, “radyo programları”nın tanzimi de bizim ödevlerimiz arasında idi. O zamanki Ankara radyosunun stüdyosu nerede idi biliyor musunuz? Ankara Palas Otelinin bodrum katında, otel mutfağının yanındaki küçücük bir oda! İstanbul Radyosu’nun stüdyosu da Galatasaray Postahanesinin üst katındaki bir odada!

Ankarada’daki stüdyoda, Ankara Palas Otelinin mutfak gürültüleri, tabak, çanak, bıçak şakırtıları, aşçı garson şakalaşmaları, İstanbul Radyosu’nun stüdyosunda tramvay gıcırtıları, otomobil klaksonları, satıcı naraları duyulurdu!..

Şimdi ben, Ankara Radyosu Müdürü olarak, yepyeni, tertemiz ve koskoca çeşitli stüdyoları ve büroları olan bir binada çalışacaktım. Daha önemlisi Mesut Cemil Tel, Ruşen Kam, Fuat Münir, Hikmet Münir, Emel Gazinihal, Berter Tali, Suat Taşer, İlhün Lütem, Cevdet Kozan, Ulvi Cemal, Ferit Alnar, Adnan Saygun, Necil Kâzım, Kemal Tözem, Vahyi Öz, Muhip Arcıman, İbrahim Delideniz gibi anılarını daima içimde saklıyacağım çok kıymetli insanlarla işbirliği yapacaktım.

İşe başladığım gün bu insanları bir bir odalarında ve çalıştıkları stüdyolarda ziyaret ettim. Onları iş başında tanımak imkânlarını araştırdım. Ve sonra Radyo gibi halk yığınlarına hitap eden çok etkili, çok güçlü bir eğitim aracının çeşitli kültür ve sanat ödevleri üzerinde uzun boylu düşündüm. Yeni ödevimin büyük sorumluluğu beni günlerce uğraştırdı. Ve şu ana prensiplere vardım:

1-Radyodan Türkçe’nin gerek telaffuz, gerekse inşaat bakımından en güzel örneklerini vermek gerekir. Bunun için spikerlere diksiyon kursları açtık, radyodan okunacak metinler için de bir redaksiyon komitesi kurduk. (...)

2-Söz programlarında halkı sıkmadan, ukalâlık etmeden, oyalıyarak bir takım olumlu ve yararlı bilgiler vermek, eğitici telkinlerde bulunmak, gençliğin ve halkın zevkini ve moral sağlığını bozucu yayınlardan kaçınmak.

Bunun için de yazılarını gazetelerde hayranlıkla izlediğim Dr. Galip Ataç’a müracaat ederek, kendisinden radyonun sabah programlarına koyacağımız bir “Evin Saati” için yazılar rica ettim. Bu teklifimi büyük bir nezaketle karşıladı. Bakın ilk konuşmasına nasıl başladı:

“Sayın dinleyiciler,
Sevgili radyomuzun pek muhterem Müdürü bana tatlı bir ceza tertip etti. Ankara’da çıkan Ulus Gazetesindeki yazılarımda arada sırada sözü radyoya getirerek çizmeden yukarı çıktığım için, radyodan haklı bir ceza göreceğimi ben de tahmin ediyordum. Fakat cezamın bu kadar kibarca ve benim için bu kadar tatlı olacağı, doğrusu, hiç aklıma gelmemişti. Yüksek kalpli müdürümüzün bana tertip ettiği tatlı ceza, her gün bu saatte sizi eğlendirmeye çalışmak. Sabahleyin, uyku mahmurluğunu henüz geçirmemiş, kimi pijaması ile radyosunun başına gelmiş, kimi işine gitmek üzere acele giyinirken radyodan biraz da havadis öğrenmek isteyen dinleyicileri eğlendirebilmek pek de kolay iş olmayacağını bilmekle beraber, sizden pek çok merhamet ve af dileyerek vazifeye başlıyorum:

Sevgili dinleyicilerim, burası Ankara Radyosu olduğu için burada yeni bir saat açılınca, her şeyden önce, “bal”dan söz açmak Ankara’ya karşı bir hürmet borcudur! Vâkıa Ankara’nın armudu da balı kadar meşhurdur. Armud’un mevsimi gelince, onun da senasını yapmakta elbete kusur etmeyeceğim. Ayrıca, söze tatlı tarafından başlamak her yerde makbul tutulan bir adettir. Onun için ben de sözüme balla başlarsam, sözlerimin sonrası hoşunuza gitmeyip de ağzınıza sadece bir parmak bal çaldığıma kanaat getirseniz bile, balın hatırı için beni affedeceğinizi ümit ediyorum.”

Dr. Galip ataç, işte böyle virtüoz bir sohbet yazarı idi. En bilimsel konuları, herkesin anlayabileceği çok hoş bir sohbet havası içinde vermesini bilirdi. Hiç unutmam, çeşitli vitaminleri anlatırken, “E” vitaminini şöyle tanımlamıştı:

“E vitamini efendim, kardeşlerin sayısını artırmaya yarar! Onun için, tavsiye ederim, bol bol marul yeyiniz efendim!”…

Hiç yorum yok: