14 Aralık 2009 Pazartesi

TRABZON RADYOSUNA KIRK BİR KERE MAŞALLAH! (TRT Radyovizyon Dergisinin Aralık 2009 sayısında yayımlanan yazı)

TRT Trabzon Radyosu kurulalı kırk bir sene olmuş. Resmî açılış tarihi 1 Aralık 1968. Ama deneme yayınları Mayıs ayında başlamış. İlk kurulduğunda bir il radyosu; on yıl sonra, 1 Kasım 1978 tarihinde orta dalga vericisi devreye girince, Trabzon Bölge Radyosu adını alıyor.
Binden fazla radyonun karasal yayın yaptığı; televizyonların ve internet sitelerinin bu kadar çok sayıda olduğu, bilgiye ve kültürel kaynaklara ulaşmanın inanılmaz derecede kolaylaştığı günümüz Türkiyesinin gençlerine, kırk bir yıl önce bir Anadolu kentine radyo kurulmasının nasıl büyük, nasıl önemli bir olay olduğunu anlatmak, mümkün mü? O tarihlerde ülkemizde televizyon yayını yoktu. Radyo ise İstanbul, Ankara, İzmir ve Erzurum illerinde bulunuyor, ancak bu illerin çevresinde net dinlenebiliyordu. Doğu Karadeniz illeri sadece Ankara Radyosu’nu, uzun dalgadan zar zor dinleyebiliyordu.
İşte o günlerde Trabzonlular, avukat Kemal Yılmaz Bayraktar’ın başkanlığında bir dernek kuruyor: “Trabzon İli Bölge Radyosu Kurma Derneği”. Trabzon’da bir radyo kurulmasının gerekliliğini izah eden bir rapor hazırlıyorlar. Ama bu iş kolay değil; radyo pahalı bir yatırım, ülke fakir. 1967 bütçesine, Trabzon’a radyo kurulması için 500,000 lira ödenek konuyor. Bu arada 300 kilovat gücündeki vericisiyle TRT Çukurova Radyosu yayına hazır hale getiriliyor, Adana İl Radyosu da Mersin’e naklediliyor. Bu radyodan açığa çıkan 2 kilovat gücündeki vericinin, Trabzon’a taşınması kararlaştırılıyor. Bunun üzerine Trabzon’da radyo kurulması için çalışmalar hızlandırılıyor; radyo hizmet binası olarak, Fatih Parkı karşısındaki, Trabzon Belediyesi’ne ait üç katlı bir apartmanın ikinci ve üçüncü katları kiralanıyor. Binanın üçüncü katındaki bir yatak odası, penceresi tuğlayla örülüp, duvarlara basit ses yalıtımları uygulanarak, stüdyo haline getiriliyor. Hemen yanındaki misafir salonuna da verici yerleştiriliyor. Verici cihazlarının binanın dışından üçüncü kata çekilip, pencereden içeri sokulmasını, Trabzonlular ilgiyle izliyorlar.
Gelin görün ki, iş bu kadarla bitmiyor tabii. Radyoya eleman bulmak büyük sorun olduğu gibi, binaya telefon bağlanması, teleks çekilmesi bile, ülkemizin o günkü şartlarında, bin bir zorlukla gerçekleştirilebiliyor.
Trabzon Radyosunun İlk Yayınları
Radyonun nihayet deneme yayınlarına başlamasına, mahalli basında geniş şekilde yer veriliyor. O ilk günlere ait ses kayıtları elimizde olmasa da, radyonun ilk yıllarında burada muhabir olarak görev yapan, 80’li yıllarda bu kez Trabzon Bölge Radyosu Haber Müdürü olarak 18 sene çalışan Nejat Toprak, “Ben TRT’deyken” adlı kitabında bu yayınlarla ilgili bilgileri aktarmış. Zaten bu yazıyı da, onun çalışmasından had safhada yararlanarak hazırladık; kendisine çok teşekkür ederiz. İlk yayınla ilgili olarak şunlar aktarılmış:
İki kilovatlık vericiden, önce “Yavuz geliyor Yavuz, denizi yara yara” türküsü duyuluyor; sinyalin ardından İstiklal Marşı çalınıyor ve ilk anonsu Erol Tokay yapıyor:
- “Burası, 202 nokta 2 metre 1484 kilohertz üzerinden yayın yapan Trabzon İl Radyosu… Günaydın sayın dinleyiciler…”
İlk programda Cemile Cevher’den türküler yayınlanıyor. Yayını daha sonra spiker Müberra Yetkin yürütüyor. Radyo ilk açıldığında, personeli sadece altı kişi:
Şerafettin Süer: Radyo Müdürü
İlhan Sancar: Yayın Şefi
Hâki Özgün: Baş Teknisyen
Selahattin Gürkçü: Teknisyen
Mehmet Guruca ve İbrahim Emanet: Odacı.
Radyonun yayına başlamasıyla, Trabzonlular büyük coşku yaşıyor. Halk radyo binası önünde toplanarak, sevinç ve sevgi gösterisinde bulunuyor. Trabzon İli Bölge Radyosu Kurma Derneği Başkanı Kemal Yılmaz Bayraktar, sonradan o güne ilişkin duygularını şu cümleyle anlatıyor:
- “O gün duyduğumuz bahtiyarlık, Amerikalıların Ay’a insan indirdiği günkü kadar büyük bir bahtiyarlıktı.”
Radyonun ilk yayın şefi olan, daha sonra program şefliğine ve radyo müdürlüğüne atanan İlhan Sancar’ın aktardığına göre, o zaman diliminde radyo personeline gösterilen ilgi, şimdiki ses sanatçıları ya da film yıldızlarına gösterilen ilgiye benziyordu. Sancar, “Halk bizi yolda gördüğünde, ‘Bunlar TRT’de çalışıyor…’ diye kendi aralarında fısıldaşıyorlardı” şeklinde anlatmış o günleri.
Daha çok Ankara’dan otobüsle gönderilen bantların yayınlandığı bu dönemde, her yayın büyük ilgi görüyor, “Arkası Yarın”lar, “Mikrofonda Tiyatro”lar, istek programları merakla bekleniyordu. Ana haber bültenleriyle, saat 21’de yayınlanan “24 Saatin Olayları” bülteninin büyük bir dinleyici kitlesi vardı. Trabzon Radyosu’nun ilk kadrolu spikerleri, Mehmet Canan ve Kemal Akaydın’dı. Bunlara daha sonra Gülten Özpeker, Asım Güzel, İzzet Göldeli ve Mehmet Akarca eklendi. Radyonun ilk günlerinde burada geçici görevle çalışan teleks operatörü Hilmi Taşköprü, ilk spiker alma denemelerini şöyle aktarmış:
- “Trabzon’dan spiker alınması için sınav açılmış, sınava 50 kişi başvurmuştu… Ankara’dan teleksle geçilen haber metinlerinden birini ilk adaya verdim. Haber, ‘Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil…’ diye başlıyordu. Ancak, sınava giren aday bunu, ‘DİŞİŞLERİ BAKANI’ diye okudu ve kaybetti… Sonra gelen adaylardan 49’u da aynı hatayı yaptılar.
Hepimiz, umut ve heyecanla 50’nci ve son adayı beklemeye başladık. Çünkü bu aday, Trabzon Lisesi’nde edebiyat öğretmeniydi. Jüri pür dikkat bekliyor… ‘Oku’ işaretiyle başlıyor; ‘DİŞİŞLERİ BAKANI İhsan Sabri Çağlayangil’ diyor ve o da kaybediyor.”

Bölge Radyosuna Dönüşüm
1973 yılı yatırım programında, Karadeniz’e yayın yapmak üzere, Trabzon’da, 300 kilovat gücünde orta dalga radyo vericisi kurulması kararı yer almıştı. Bostancı köyünde kamulaştırılan 47 dönüm arazi üzerine, altyapı ve verici istasyon binası inşaatına 1977 yılında başlandı. Ve Trabzon Radyosu, 11 Aralık 1978 tarihinde orta dalga 954 kilohertz üzerinden resmen yayına başladı. Artık radyo sadece Trabzon’da değil, tüm Doğu Karadeniz illerinde dinlenebilecekti. 1980 yılında da ilk bölge müdürü olan Abdullah Yazıcı buraya atandı.
Kadronun genişlemesiyle mevcut bina yetersiz kaldı; uzun uğraşlar ve “bina bulunamazsa radyonun Samsun’a taşınacağı” söylentileri sonucunda, zamanın belediye başkanı Hasan Melek’in çabalarıyla Maraş Caddesi 30 numaradaki bina, TRT’ye tahsis edildi. Radyo, Bölge Müdür Vekili Nevzat Balım zamanında bu yeni binaya taşındı ama binanın üst katındaki inşaat yaklaşık bir buçuk yıl sürdü. Bu süre içinde (şimdi yerinde İpek Yolu İş Merkezi olan) binanın tavanından sızan her yağmur, merdivenlerden aşağı sel olup aktı; üst kat tavanlarından masalara damlayan yağmur sularının altına her seferinde kovalar yerleştirildi. Yeni bina da eskisi gibi sobayla ısıtılmaktaydı; her sene kışın gelmesiyle kurulan Vezüv marka sobalara bazı konuklar hayretle bakar, bazıları ise “Oh ne güzel nostalji yaşıyorsunuz” diyerek, çalışanları teselli ederlerdi.
Anlatırlar ki, inşaat işlerinin uzaması nedeniyle bunalmış olan, kendisi de Trabzonlu olmakla birlikte yerli halka çok kızmış vaziyetteki yeni bölge müdürü Mustafa Bahadır, bir gün denize doğru parmağını uzatarak şöyle der:
- “Şuradan tam karşıya bir hat çekeceksin, bunun bir tarafındakiler sahtekâr, öbür tarafındakiler üçkağıtçıdır.”
O sırada yanında bulunanlardan Temel, biraz düşündükten sonra çekinerek sorar:
- “Müdürüm acaba, hattın hangi tarafındakiler sahtekâr, hangi tarafındakiler üçkağıtçı?”
Bu dönemde radyoda hazırlanan yapımlardan bazılarının isimleri şöyle: Bir turizm programı olan “Maviden Yeşile”; balıkçıların yaşantısını ve sorunlarını ele alan “Reis’in Günlüğü” ve “Karadenizde Kültür Sanat” adlı program.
TRT Trabzon Radyosu, Trabzon-Ankara arasındaki radyo-link sistemlerinin tamamlanmasıyla, 21 Şubat 1984 tarihinde, Radyo-1 Ortak yayınına bağlandı. Böylece radyo, 05-01 arasında yayın yapmaya başladı. Programların birçoğu Radyo-1’le ortak yayınlanırken, bölgesel programların oranı düştü. Yayınlar uzun süre böyle devam ettiyse de, 6 Ocak 1992 tarihinden itibaren, yeniden “bölgesel yayın”a dönülmesi kararlaştırıldı.
1996 yılında Ticaret ve Sanayi Odası binasının en üstteki dört katına taşınan Trabzon Bölge Radyosu, beş yıl da buradaki yetersiz koşullarda görev yaptıktan sonra, 18 Mart 2001 tarihinde, ta 1987’de kamulaştırılmış Söğütlü mevkiindeki araziye inşa edilen “TRT Trabzon Prodüksiyon Merkezi”ne taşındı. Bu yeni hizmet binamızda, iki radyo stüdyosu, bir televizyon stüdyosu, teknik ölçü-bakım atölyesi, idari birimler, misafirhane, yemekhane gibi bölümler bulunuyor. 25 Haziran 2008’de yapılan kanun değişikliğiyle TRT’nin bölge müdürlükleri kaldrıldı, bunların yerine müdürlükler ve haber büroları kuruldu. Yayıncılık şevkimiz ve anlayışımızda ise bir değişiklik olmadı. TRT Trabzon Radyosu, Haber Müdürlüğü’nde görevli arkadaşlarımızın desteği ve dinleyicilerimizin olmazsa olmaz sevgisiyle, yazımızın başlığındaki sözü hak edecek şekilde yayın hizmeti vermeye devam ediyor. 29 Ocak 2001 - 31 Aralık 2008 tarihleri arasında 12 saat bölgesel canlı yayın sürdüren bölge radyomuz, 1 Ocak 2009’dan itibaren bölgesel yayınlarını dört saate indirdi; buna karşın Radyo-4 vericilerini kullanmaya başlayarak yayın alanını büyüttü ve dinlenebilirliğini kayda değer şekilde artırdı. Bölgesel yayınlarının yanısıra, Radyo-4 Anadolu Kuşağı içinde yer alan bir saatlik “Karadeniz’in Renkleri” programıyla, sesini tüm Türkiye’ye duyuruyor. Ayrıca bünyesindeki Türk Halk Müziği-Türk Sanat Müziği Gençlik ve Çocuk Koroları, Çok Sesli Müzik Çocuk Korosu’yla taze fidanlarımıza müzik bilgisi ve zevkini aşılıyor. “Nice yıllara Trabzon Radyosu!” diyerek bağlayalım sözümüzü.

18 Ekim 2009 Pazar

RADYONUN ABECE’Sİ – Yiğit Yavuz - Ütopya Yayınları, Ekim 2008 (Radyovizyon Dergisi'nde Yayımlanan Tanıtım Yazısı)

Ülkemizde radyoculuk kitapları az yazılıyor. Mevcut kitapların çoğu, eski radyocuların anılarının derlendiği eserler. Radyoculuk tarihi, radyoda yayın etiği ve hukuku gibi konulara değinen kitaplar da var. Bununla birlikte, tamamen yayın pratiğine dönük, özellikle teknik ayrıntılara, yayın ve program uygulamalarına yer veren kitaplar bulmak zor. Bu tür bir ihtiyacı karşılama iddiasındaki kitaplar açısından, güncellik önemli bir mesele olarak ortaya çıkıyor. Örneğin, diğer yazarlara haksızlık etmemek kaydıyla, bir radyoculuk ders kitabı olarak en kapsamlı çalışma görünümündeki Prof. Dr. Aysel Aziz’in “Radyo Yayıncılığı” kitabının, 1985’teki ilk baskısının ardından, ikinci baskısı yapılana kadar 17 sene geçmiş. Yayıncılık gibi, toplum hayatının dinamikleri çerçevesinde sürekli evrilen ve teknolojisi neredeyse aydan aya değişip gelişen bir alanda yazılmış bir kitabın, 17 koca yıl boyunca değişmeden okunmaya ve okutulmaya devam etmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Ne yazık ki, başka başlıklarda çok sayıda iletişim kitabı yayımlanırken, radyoculuk alanımız, basılı eserler bakımından fakir kalmıştır.
Bu boşluğu bir nebze doldurmak üzere, şimdi radyo hakkında yazılmış kapsamlı bir el kitabıyla karşı karşıyayız. Radyo nedir, ne tür radyo yayın anlayışları vardır, radyoculuğun teknolojisi, program türleri ve yapım yöntemleri, sunuculuk; bu ve benzeri başlıklar, yaklaşık 300 sayfalık bir çalışmada toplanmış. Ülkemizde radyoculukla ilgili yayınlanmış en kapsamlı kitap olduğu, rahatlıkla söylenebilir. Piyasada bulunan kitaplarla kıyaslandığında, içerdiği bilgiler çok daha güncel, daha uygulamaya dönük ve teknik ayrıntılar bakımından daha zengin. Bununla birlikte, okuyucuyu ayrıntıya boğmayan, bir el kitabının hacmini aşmamaya dikkat ederek yazılmış bir kitap, “Radyonun Abece’si”. Adının hakkını vererek, A’dan Z’ye radyoculuk mesleğiyle ilgili bütün başlıkları, kolay takip edilir bir sistematik içinde sunuyor.
Kitabın yazarı Yiğit Yavuz, bir TRT prodüktörü. Bununla birlikte, Önsöz’de belirtildiğine göre, kitap TRT’nin yayın ilkeleri ve yapım anlayışıyla sınırlı bir çerçevede hazırlanmamış. Bunun yerine, radyoculuğun evrensel, her tür yayın kuruluşu ve yayıncı için geçerli olacak kural, teknik, donanım ve yöntemleri sunuyor. Özellikle, radyoculukla yeni tanışan ya da sıfırdan bir radyo istasyonu oluşturmaya niyetlenen insanlara yol gösterici nitelikte. Bununla birlikte, sadece hevesli amatörler için değil, yıllarını yayın işinde geçirmiş insanlar için de yararlı olacak birçok bilgi içeriyor. Çünkü, çalışanlarına hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimler veren, başlı başına bir okul niteliği taşıdığı hep vurgulanan TRT bir tarafa, özel radyo çalışanı meslektaşlarımızın çoğu, radyoculuğu işe başladıktan sonra öğreniyorlar ve yayın hayatları boyunca, doğru ve yanlış yayıncılık tavırları atbaşı gidiyor. Oysa, okuma ve yazmada olduğu gibi, mesleklerde de önce işin abecesini öğrenmek esas olmalı. Yayın dünyasında bu bakış açısının eksikliği, ne yazık ki, fark edilmeyecek gibi değil.
“Radyonun Abece’si”ni çekici kılan unsurlardan biri de, yazarın kişisel yayıncılık deneyimlerini, kuramsal bilgilerle harmanlayarak sunması. Böylece kitaptaki bilgilerin yayın ve yapıma nasıl uygulanacağı kolay anlaşılabiliyor.
Öte yandan, yabancı baskılı kitaplarda bile bulması zor olan birtakım bilgiler, örneğin radyo stüdyolarının yalıtım ve akustik özellikleri, ilk kez bir radyoculuk kitabına girmiş. Yine, sunuculuğa ayrılmış bir bölüm de ilk kez bir radyoculuk el kitabında karşımıza çıkıyor. Kısacası, “Radyonun Abece’si”, her radyocunun el altında bulundurmak isteyeceği nitelikte bir çalışma.

15 Ekim 2009 Perşembe

TRT’nin Bölge Radyoları Var!.. - Yiğit Yavuz (TRT Radyo Vizyon Dergisi'nin ilk sayısında yayınlanan yazı)

Yazının başlığı malumu ilâm olmuş, yani zaten bilinen bir şeyi söylemişsin, derseniz haklısınız. Ama ne yazık ki, Trabzon Radyosu’nda görev yaptığım süre boyunca, konuştuğum büyük kent sakinlerinden zaman zaman, “Orada TRT’nin radyosu mu var?” sorusunu işitmişimdir. İçim hafiften burulmuştur bu soru sorulduğunda. Demişimdir ki, var canım efendim, var elbette; olmaz mı… Erzurum’da, Trabzon’da, Diyarbakır’da, Antalya’da, Mersin’de, TRT’nin ayrı ayrı radyoları, burada çalışan radyocular var. Hem de kaç senedir!.. Öyle ya, soruyu soran kişinin yaşından da eski olabilir bölge radyolarımızın tarihi.

Lakin, yeterince tanınmıyor demek bölge radyolarımız. Neden? Bunun en önemli sebebi herhalde, bu radyoların tanımları gereği bölgesel olmaları. Yayın alanları kısıtlı, her yerden dinlenemiyorlar. “Dinlenemiyorlardı” demek daha doğru aslında; bir süredir uydu üzerinden yayına başladığımız için, bu kısıtlılık bir ölçüde aşıldı, hele yakın zaman sonra internet yayınlarımız başladığında, çok daha fazla fazla insan bölgesel yayınlarımızı dinleyebilir hale gelecek. Bir de, bu yılın başından beri, Radyo-4 yayını içinde bize ayrılan süreyi kullanma şansına sahibiz. Böylece çok daha fazla insan duyuyor, duyacak artık sesimizi.

Tabii, ülke çapında dinlenebilir olmakla, bölge radyolarının temel işlevi değişmeyecek. Nedir o temel işlev? Anadolu’daki bölge radyoları ne için kurulmuştur, varlık amaçları nedir? Radyoculuğun kaynağını Ankara, İstanbul ve İzmir gibi merkez kentlerden öteye taşıyabilmektir… Yayınları “yerinden” gerçekleştirerek illerimizde, köylerimizde, kasabalarımızda olan biteni yakından izleyebilmek; burada yaşayanların dertlerine, tasalarına, sevinçlerine umutlarına yakın durmak; onların radyodan beklentilerine daha iyi yanıt verebilmektir… Gerçek anlamda, ülkemizdeki herkesin sesini, sözünü mikrofona taşıyabilen bir radyoculuğu kurmak, büyütmek ve yaşatmaktır…

Bölge radyolarında çalışanlar olarak, başarabildik mi işlevimizi yerine getirmeyi? Büyük ölçüde başardık ki, yayın stüdyomuza telefon edip, radyomuzun onlar için ne kadar önemli olduğunu ifade eden, radyoyu yaşam biçimlerinin ve kimliklerinin bir parçası olarak gören, zaman zaman bizi stüdyomuzda ziyaret eden ya da postayla çam sakızı çoban armağanı gönderilerini aldığımız onca insan var. Başardık ki, TRT bölge radyolarının adıyla aradığımız herkes saygı ve güvenle kabul ediyor röportaj taleplerimizi… Yayıncılık anlamında başaramadığımız, eksik bıraktığımız, daha iyi yapabileceğimiz şeyler de vardır elbet. Ama yayınlarımız bir yana, eksiklerimizden biri, kendi reklamımızı yapmakta biraz yetersiz kalmaktı galiba. Radyoculuğun doğasından kaynaklanan bir mütevazılığın gölgesinde yaptık işimizi. İlan panolarında programlarımızın duyuruları yer almadı, radyo adeta televizyonun küçük kardeşi gibi algılandı matbuatta.

Bir süredir, bu durumun değişmekte olduğunu görüyor, umutlanıyoruz. Elinizdeki dergi böyle bir değişimin habercisi sanki. 1940’larda, daha TRT bile kurulmamışken yayımlanan “Radyo” dergisi gözümün önüne geliyor. Bunca zaman sonra sadece “radyo”ya ayrılan bir yayının hayata geçecek olması beni heyecanlandırıyor.
Evet, radyo var; geçmişte de vardı, gelecekte de var olacak. Bölge yayıncılığı, bölge radyoları da onlara duyulan ihtiyaç sürdüğü müddetçe var olmaya devam edecekler.

Ne yapıyoruz, nasıl yayınlar gerçekleştiriyoruz bölge radyolarında?.. Sorumluluk alanımızda yaşayanları ilgilendiren haberlere, röportajlara, metinlere yer veriyoruz. Bölge insanının kültürüne ait, onların beğenilerine uygun müzik eserleri yayınlamaya gayret ediyoruz. İçinde bulunduğumuz yıla kadar, yedi yıl boyunca, günde 12 saatlik bölgesel yayınlarımız vardı. Şimdi ise, Radyo-4 postası içinde, kimisi bölgesel olarak, kimisi de ülke çapında dinlenen programlar hazırlıyoruz. Tüm programlarımızda yerel unsurlar ön plana çıkıyor; güzel bir isimlendirmeyle “Anadolu Kuşağı” denen, tüm bölge radyolarının sırasıyla devraldığı yayın dilimi içinde, yerelliklerin nasıl güzel bir ulusal renkler tablosunun vazgeçilmez parçaları olduğunu, işitsel olarak ortaya koyuyoruz. Hem yöre türkülerini, hem de nitelikli pop müzik ürünlerini ve zengin müzikal mirasımızın vazgeçilmez parçası olan klasik Türk müziği eserlerini sunuyoruz dinleyicimize. Yöresinden uzak düşmüş, kendini gurbette duyumsayan insanlar, sıladan duydukları sesle ferahlatıyorlar yüreklerini. Başka bir yörenin kültürüyle yetişen dinleyicilerimiz ise, farklı seslerin, ülkesinin uzak bir köşesine ait zenginliklerin farkına varıyorlar. Böylece bölünmez bütünlüğümüzün; bizi biz yapan, Türkiye Cumhuriyeti’nin evlatlarını birleştiren kültürel bağların, bilgi birikiminin, gönül telimizi titreten şarkıların, türkülerin önemini yeniden, daha güçlü şekilde kavrıyoruz.

Mustafa Kemal’in, Kurtuluş Savaşı yıllarında söylediği ünlü söz, böylece yeni bir anlam kazanıyor bizler için… “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.” demişti ya büyük önder… Biz TRT yayıncıları, nerede görev yapıyor olursak olalım, belli hatlar içinde sıkışmış görmüyoruz kendimizi. Yayın hattımız değil, yayın sathımız vardır bizim. İster bölgesel, ister ulusal çapta yayın yapalım, bizim için o satıh vatan topraklarıdır; hatta daha da ötesi: Nereye giderse gitsin vatanı hep içinde taşıyanların gönül topraklarıdır.

İçinden Ramazan Geçen Türkü - Yiğit Yavuz

En sevilen Karadeniz türkülerinden biri:

“Oy Trabzon Trabzon
İçi kalaylı kazan
Efkârlı günlerimde (Sevdalı günlerimde)
Geldi çattı Ramazan…”

Bir türkü ki, hızlı söylenirse neşe verir insana; Karadeniz türkülerinin çoğu gibi. Yavaş söylenirse hüzünlendirir. Her iki türlü de yorumlandı bu türkü; hem yavaş, hem hızlı. Doğrusu hangisidir? Bir halk türküsünün tek bir “doğru” okuma şekli var mıdır, yoksa ağızdan ağıza, kulaktan kulağa, gönülden gönüle geçerken şekil değiştirmesini olağan karşılamak mı gerek? Neyse, bu yazıda meselemiz o değil. Meselemiz, türkünün sözlerinde gizli mânâ.

“Oy Trabzon Trabzon
İçi kalaylı kazan…”

Şehir, içi kalaylı bir kazana mı benzetiliyor, yoksa Trabzon’da ortaçağdan beri varolan bakırcılık sanatına, bakır kazanlara mı atıfta bulunuluyor? Belki ikisi de. Kimbilir bu türkü ne zaman yakıldı… Trabzon’un işlek bir liman kente olduğu, çok sayıda ülkenin burada konsolosluklar kurduğu eski parlak günlerde mi acaba? O zamanlar gerçekten kalaylı bir kazan gibi parlıyordu herhalde bu şehir.

Tabii türkünün doğrudan buradaki bakırcılık sanatını kastediyor olması da mümkün. Ama türküyü yakanın asıl derdi başka. Ne diyor?

“Efkârlı günlerimde (Sevdalı günlerimde)
Geldi çattı Ramazan…”

Demek efkâr var, sevda var serde. Bu efkârla, bu sevdayla geçirilip sonlandırılması gereken bir Ramazan var. Türkü, İlhan Başgöz’ün dediği gibi “bir yer karasında, bir gök mavisinde” kanat vuruyor; oyun oynuyor bizimle adeta. Belki de, belli koşullar içinde belli bir duyguyu anlatmak için söylenen bir türküye, biz yeni anlamlar yüklüyoruz; Yine İlhan Başgöz’ün deyişiyle, “metin ötesi bir anlam” yaratıyoruz. Öyle mi, bilemeyiz… Öyle de olsa günah bizde değil; türkünün sözleri hayal gücümüzü öyle baştan çıkarıcı nitelikte ki. Nedir bu efkâr, bu sevda, insan merak ediyor ister istemez. Siz merak etmiyor musunuz? Yoksa siz hiç efkârlıyken, sevdalıyken Razan’ın hikmetiyle buluşmadınız mı? O ruh haliyle niyet edip, iftar vaktine karmaşık duygularla ermediniz mi?

Her yıl gelmesi özlemle beklenen Ramazan’a söz olur mu? Sabahtan akşama iştahımızı gemleyip, kem düşünceyi, ağır sözü dilimizden uzak tuttuğumuz; ufak tefek kötü alışkanlıklarımızı rafa kaldırdığımız, ayların sultanı bellediğimiz Ramazan, elbet yük değildir imanlıya. Gel gör ki dava başkadır; davamız sevdalıktır. Şu Ramazan ayında günlerin böyle zor geçmesi, sıcaktan değil sevdalıktandır.

“Askaros deresinin yan tarafı derindur
Bu gün de böyle geçti, yarın Allah kerimdur…”

Hey gidi Trabzon, içi kalaylı kazan… Ayrılsak da hep içimizde taşırız seni. Sıcak, nemli Ağustos’ta bir Ramazan günü... Akşam saatlerinde sofralar kurulmuş, kulaklar TRT Trabzon Radyosu’nda… Spiker “Trabzon için iftar vakti” dediğinde, “Allahuekber”le bir yudum su, kuruyan dudaklara değecek... Ha bu sevdalı uşağın yanan yüreğini, hangi sular serinletecek? Onun aklında hâlâ aynı türkü:

“Oy Trabzon Trabzon
Senden ayrılacağım
Yâr aklıma gelende
Düşüp bayılacağım…”

12 Ekim 2009 Pazartesi

Fırat Üniversitesi "Medya ve Etik" Sempozyumu'nda (7-9 Ekim 2009) Sunulan Bildiri

Yiğit YAVUZ
TRT Prodüktörü


“Güven Bana, Ben Bir Yayıncıyım!”
Etik Bir Mesele Olarak Güven ve Radyoların Güvenilirliği


Giriş

Yazımızın başlığı, radyoda sunuculuk tekniklerini anlatan bir kitaptan alındı. Trust me, I’m a broadcaster (Mills, 2004: 100). Radyo sunucusu konuşurken aslında bu cümleyi söylememektedir elbette; herhangi bir konuda bilgi vermekte, soru sormakta, bir duyuru yapmakta, görüş beyan etmekte ya da bir metin okumaktadır. Ama göremediğimiz, sadece duyabildiğimiz bu sunucunun ses tonunda, kelimeleri seçişinde, vurgularında, tonlamasında hep aynı mesaj ya da “alt metin” saklıdır: “Duymakta olduğunuz sese güveniniz.” Gerçekten de, radyo sunum tekniklerini ele alan kitaplarda genellikle, sunucuların tonlarını çok iyi ayarlamalarının, “doğal ve konuşma diline yakın”, bununla birlikte “inanılır/güven verici” (authoritative) bir tavır içinde olmalarının hayati önemi vurgulanır (Örn. Chantler ve Harris, 1997: 57). Bu aslında, işinin ehli olması gereken her meslek sahibinin benimsemesini bekleyeceğimiz tavırdan pek farklı değildir. Doktora gideceksek, evimize su tesisatçısı çağıracaksak ya da çocuğumuza öğretmen seçeceksek, tercihimizi güven verici insanlardan yana kullanırız. Radyo dinlerken de durum aynıdır. Doğal olarak, “Radyodaki Ses”e güvenmek ihtiyacındayızdır. Biz bu ihtiyacımızın tatmin edilmesini beklerken, karşı taraf da kendisinin güvenimizi hak ettiğini göstermek için uygun davranışları sergilemeye gayret eder. Çünkü elde edeceği güven, onun mesleki olarak ulaşmak istediği amaçlar açısından gereklidir. Biz bu makale çerçevesinde, “güven” dediğimiz duygunun, bir ses üreticisi/yayıcısı olan radyoda nasıl yaratıldığını ve yayıncının ulaşmak istediği hedefler doğrultusunda nasıl kullanıldığını; güvenin yaratılış sürecini ve bu güvenden istifade şekillerinin hangi “etik sorun”lara yol açabileceğini tartışmaya çalışacağız.
Genel olarak medya-etik ilişkisi hakkında konuşurken, etik tartışmalara konu edilen, etik açıdan sorunlu yayınların, aynı zamanda medyaya olan güveni sarstığını düşünme eğilimindeyizdir. Bu doğru olabilirse de, radyo ya da televizyondaki etik sorun içeren her haber, program ya da yayın izleyicinin güvenini sarsıcı nitelikte olmayabilir. Tersten bakıldığında, dinleyiciye güven veren bir radyo yayını, buna rağmen türlü etik sorunlar içeriyor olabilir. Bu bakımdan makalenin yazarı, güven ya da güvensizliğin, tek başına ele alındığında etik tartışmalarının odağında yer almaması gerektiğini düşünmektedir. Etik açıdan tartışılması gereken şey, güvenin kazanılma/yaratılma şekli ve bu güven yoluyla elde edilmesi düşünülen çıkarlardır. Böyle bakıldığında, “güvenilir medya = etik sorunların rastlanmadığı medya” ya da benzeri bir formülün son derece yanlış olduğunu, bilakis, etik problemlerin en “güvenilir” görünümlü basın-yayın organlarında ortaya çıkabileceğini, hatta güveni yaratan mekanizma ve tutumların çoğu zaman başlı başına etik açıdan sorunlu olduğunu göstermeye gayret edeceğiz.

Radyo-güven ilişkisini tartışmaya başlamadan önce, “güven” derken neyi anlatmak istediğimizi belirleyeceğiz. Güven, dilimize 1935’te Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarıyla kazandırılmış bir kelimedir (http://www.nisanyansozluk.com/). Eski karşılığı, “itimat”tır. Ancak güven kelimesinin “itimat”a göre daha geniş bir anlamsal çerçevesi vardır. “Kendini büyük görme, büyüklenme” demek olan “küvenç”ten dönüştürülmüş güven kelimesinden, ek alma yoluyla “güvenmek” türetilmiştir ki, bunun da anlam genişlemesi yoluyla “kendini güçlü saymak, yeterli olduğunu göstermek, kendi kendine yettiğini bildirmek” gibi karşılıkları bulunmaktadır (Eyuboğlu, 2004: 306).
Kelimenin sahip olduğu bu anlam yelpazesinde, “itimat”a denk gelen karşılık, çalışmamız açısından, dinleyicinin bir radyo yayınının içeriğine duyduğu güveni ifade etmektedir. Kendini güçlü, yetkin saymak ve öyle göstermek anlamındaki “güven”i ise, radyo istasyonu cephesinden geçerli olan tutum olarak anlayacağız. Yani dinleyici radyo istasyonuna belli oranda güven besler ya da beslemezken; radyo istasyonunda çalışanların ise sahip oldukları bilgi ve profesyonel yetkinlik oranında güven sahibi ve güven verici olmaları beklenir. Ama son tahlilde, bir radyo istasyonunun “güvenilirliği”, teker teker çalışanların nitelik ve tutumlarından ziyade, yönetimce belirlenen yayın politikalarına bağlıdır. Bu yayın politikalarını ise, radyonun kendi alanını dışındaki dünyayla kurduğu toplumsal ilişkiler, bu dış dünyanın kurumları, özellikle politik ve ekonomik kurumlar etkiler ve kimi zaman doğrudan belirler. Dolayısıyla radyonun söylemsel pratiğini ve bu pratik aracılığıyla yaratılan güveni, bu ilişkilerden bağımsız olarak analiz edemeyiz. Ama iç işleyişi bakımından bir organ, kendi hiyerarşisi ve süreçleri olan bir işyeri iken, dinleyici açısından sadece hoparlörden duyduğu sestir; dirnleyicinin bir radyo istasyonuyla ilgili tüm fikir, duygu ve tasarımları, duyduğu sesin içerik ve niteliğince belirlenir. Bu ses, seçilen şarkılar ve okunan metinler dışında, esas olarak “sunucu”nun varlığında somutlanır. Ortalama dinleyici için radyonun kimliği, temsilcisi ve bir anlamda sahibi, sesini duyduğu sunucudur. Bu yüzden, güvenin yaratılmasında da özel olarak üzerinde durulması gereken radyo çalışanı, sunucudur.

Güven Yaratıcısı Olarak Sunucu
Radyo istasyonunun sözcüsü/temsilcisi olan, radyonun kimliğini ortaya koyan ve dinleyiciyle, yüzyüze iletişime yakınlaşan sıcaklıkta bir iletişim kuran sunucunun, “güven verici” bir sesi/konuşma tarzı olmasının, her tür radyo programında önem taşıdığı söylenebilir. Güven açısından özel öneme sahip program türü ise, haber bültenleridir. Güncel gelişmelerin toplam üç ila beş dakika içerisinde aktarıldığı, haber metninin sunucu tarafından değiştirilmeden aynen okunduğu bültenler, birçok istasyonda ayrı bir haber spikeri tarafından seslendirilir. Burada güveni yaratan, içeriğinin doğruluğu ya da yanlışlığı dinleyici tarafından kesin olarak bilinemeyecek haber cümlelerini seslendiren kişinin metne yaklaşımı olmaktadır. Çoğu yayıncının bildiği ve bu makalenin yazarının da TRT deneyimlerinden aşina olduğu üzere, bültenleri “güven verici” tonla okumak belli bir teknik yetkinlik gerektirdiğinden, söz konusu radyo istasyonunun hassasiyetleri derecesinde, haber sunacak kişilerin seçimi ve eğitimi özel önem taşır.
Bu konudaki hassasiyet, radyonun eski yıllarında daha da yüksekti. Bunun bir sonucu, bir dönem İngiltere’de kadın spikerlere haber bültenlerinin sundurulmaması olmuştur. 1950’lerde BBC’nin bir üst düzey yöneticisi, bir kadının haber spikerinin, önüne gelen kötü haberler karşısında ağlamaya başlayabileceğini, bu yüzden kadınların haber sunumunda kullanılmaması gerektiğini öne sürmüştü. Kadınların dedikodu ve söylentileri ciddiye almaya meyilli oldukları; kendine fazla güvenli kadınların dinleyiciye itici gelebileceği gibi gerekçelerle dillendirilen, kadınlara dönük bu önyargı, BBC’de bir süreliğine haber spikerlerinin hep erkeklerden seçilmesine sebep olmuştu. Bu ayrımcılığa teknolojik bir kulp da takılmış, radyonun temel cihazı olan mikrofonun, esas olarak erkek ses aralığına göre tasarlanmış olduğu ileri sürülmüştü (Barnard, 2000: 176).
Ülkemiz radyolarında, kadın seslerine karşı böyle önyargılı bir tutuma rastlanmıyor. 1940’lı yıllarda, henüz TRT ortada yokken Türkiye Radyolarında, Emel Gazinihal, Mebrure Hasekin, Elife Hazin Güran gibi hanım spikerler haber bültenleri okuyordu. Bu spikerlerin seslerinin o dönemde, radyo dinleyicisine erkek spikerlerin seslerinden daha az “güven verici” gelip gelmediğini bilmiyoruz. Bununla birlikte, İngiltere’de bir dönem kadınları haber okumaktan men eden yaklaşımın, bir yönüyle kadınların iş dünyasında yer almasına karşı çıkan yöneticilerin, bir yanıyla da radyo hoparlöründen kadın konuşmaları duymaya alışık olmayan dinleyicilerin toplumsal önyargılarından kaynaklandığı açıktır. Bununla birlikte, bir önyargıdan kaynaklanıyor olsa da, söz konusu dışlayıcı tavır, sunucuya yüklenen “güven” misyonunun üzerinde ne kadar önemle durulduğunun göstergesi olarak yorumlanabilir. Toplumsal önyargıların güven duygusunun oluşumunda nasıl rol oynadığının ilginç bir örneği olarak aktardığımız, kadın sunuculara yönelik tutumun, BBC gibi, Türkiye’de olduğu kadar tüm dünyada da “ciddi, tarafsız, doğru” haberin kaynağı olarak bilinen bir organda ortaya çıkması, “radyoların güvenirliği”ni analiz etmeye çalışan bu makale açısından ilgi çekicidir. Daha derinlikli bir analiz için, radyonun çok güçlü bir propaganda aracı olarak kullanıldığı İkinci Dünya Savaşı yıllarını hatırlamak yerinde olacaktır.

Radyoda Propaganda
Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında önemli bir aktör olarak ortaya çıkan ve dünyaya seslenmek için dış servisler kuran BBC, neredeyse “hakikat”le özdeşleştirilmiştir (Ahıska, 2005: 155). Aslında, BBC’nin dış servislerinin radyo aracılığıyla propaganda gerçekleştirmek amacıyla kurulduğu bilinmektedir. Savaş başladığında, radyo yayıncılığı birdenbire çok önemli bir propaganda aracı statüsüne yükselmişti. Hitler, “savaş sırasında sözlerin eylem” olduğunu söylüyordu. BBC yayıncıları Mihver Devletleri’nin radyo yayınlarında kullandığı “yalanlar”ın karşısına, bir “hakikat” politikasıyla, yani savaşla ilgili doğru haberleri vererek çıkmayı seçtiler (Ahıska, 2005: 159-160). “Pozitif propaganda” olarak adlandırılan bu yaklaşımda, bilginin içeriği kadar sunum teknikleri de önem taşıyordu. Haberler kulağa nesnel, mesafeli ve açık sözlü gelecek şekilde tasarlanmalı, yorumcuların gereksiz müdahaleleriyle dolu olmamalı, İngilizlerin zaferlerini abartmamalı, düşmana karşı da saldırgan olmamalıydı. Bu yayın politikası, hedef dinleyiciler BBC’nin “doğru sözlülüğü”nü, başka deyişle “güvenilirliğini” sorgulamadan kabul ettiği ölçüde meşrulaştı ve başarılı oldu. BBC propaganda için, dinleyiciyi etkileyen, kendi deyişleriyle “çengel” niteliğindeki haberler kullanmaktaydı. Bu anlamda, “güvenilir” haberler, dış servislerin en önemli silahıydı. Bu silah dünyanın birçok yerinde etkili oldu, üstelik savaş sonrasında “gerçeğe saygılı, insancıl İngiliz” imgesini de pekiştirdi (Ahıska, 2005: 163-164).
Amerika’nın 1941’den sonra kurduğu Voice of America (VOT), sonraki yıllarda kurulan Radio Free Europe ve Radio Liberty de Amerikan propagandasını gerçekleştirdi. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllar, uluslararası yayıncılık faaliyetinin görülmemiş ölçülere varmasına sebep oldu. Soğuk savaş ortamında girilen 1970’lerde, radyonun birçok ülke tarafından temel uluslararası propaganda aracı olarak kullanımı her zamankinden fazlaydı (Kuruoğlu, 2006: 17). Soğuk savaşın sona ermesine karşın, yurt dışına yönelik radyo yayınlarına yüklenen, propaganda aracı olma rolü değişmemiştir.
Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dönemde de, çeşitli ülkelerde kurulan devlet radyoları eliyle propaganda faaliyetinin yürütüldüğü biliyoruz. İstanbul’da bir radyonun kurulmasının başlangıcında da benzer propaganda hedeflerinin payı olduğu düşünülebilir. Anlatıldığına göre, bir gazeteci, karikatürist ve girişimci olan Sedat Nuri (İleri) Bey, bu konuda dönemin İş Bankası Genel Müdürü ile birlikte Celal Bayar’a teklifte bulunmuş, bu teklif daha sonra Gazi Mustafa Kemal’e ulaştırılmıştı. Gazi’nin çağrısı üzerine Ankara’ya giden girişimciler, bir radyo alıcı cihazıyla Çankaya’ya, bir rivayete göre de Orman Çiftliği’ne gitmişlerdi. Burada alet kurulmuş, o dönemin belli başlı istasyonları taranmaya başlanmıştı. Sofya radyosunun neşriyatına kulak verildiği sırada, askeri ataşelik zamanlarından Bulgarcaya aşina olan Mustafa Kemal, “Bakın, kendi hesaplarına ne güzel propaganda yapıyorlar!” diye işaret etmiş (akt. Akçura, 2007); bu sözler, 6 Mayıs 1927’de yayınlarına başladığı kabul edilen* İstanbul Radyosu için kuruluş emri yerine geçmişti.
Gerçekleri olduğu gibi aktaran pozitif/beyaz propaganda, yalanlara dayalı negatif/kara politikanın tam tersi görünümde olsa da, her iki durumda da yaratılan güven duygusunun, yüksek politik çıkarlara hizmet edecek şekilde kullanıldığı gözden kaçırılmamalıdır. Ülkemizde ve dünyada, devlet eliyle kurulmuş radyolar, yurt içinde ve dışında “hakikatin” radyo mikrofonu aracılığıyla yeniden kurulmasının araçları oldu ve ahlâki açıdan pürüzsüz, gerçeklere, toplumsal ve manevi değerlere saygılı bir yayıncılık gerçekleştirirken, politik amaçlarını desteklemek için her zaman dinleyicinin itimadına yaslandılar.

Bireysel Bir Hizmet Olarak Radyo

Birinci Dünya Savaşı yıllarına gelindiğinde, ülkemizde de devlet bir propaganda aracı olarak radyoyla yakından ilgilenmeye başlamıştı. 1940 yılında Radyodifüzyon Müdürü olarak görev yapan Vedat Nedim Tör, bu aracın etkisini şöyle dile getiriyordu:

“Hiç şüphesiz ki, radyo, zamanımızın en güçlü, en verimli yayın aracıdır. Aynı yerden aynı zamanda sınıriçi ve sınırdışı milyonlara hitap edebilmek, düşünülürse korkunç bir kuvvettir… ‘Radyo söyledi’ sözü, ‘kitapta yeri var’ deyimi kadar önem kazandı. Radyonun göklerden gelen görünmez ve mistik sesinin öyle büyülü bir tesiri var ki, bunun yığın psikolojisi bakımından değeri ölçülemeyecek kadar büyüktür.” (akt. Cankaya, 2003: 32)

Göklerden gelen görünmez ve mistik sesin büyülü tesiri… Radyoyla ilgili bu sözler, insanın aklına ister istemez, at üzerindeki silahlı beyaz adama secde eden ilkel yerlilerle ilgili tarihi anlatıları akla getirir. Basın-yayın araçlarının son derece gelişip çeşitlendiği günümüzden farklı olarak, bir zamanlar radyo bu derece büyük bir psikolojik etkiye sahip miydi gerçekten? Radyonun ilk zamanlarında bu aracın kitleleri nasıl yönlendirebileceğini göstermek için verilen meşhur örnek, Orson Welles’in “Dünyalar Savaşı” (War of the Worlds) adlı radyo oyunu yayınıdır. Welles, bu yayınla Marslıların dünyayı işgal ettiği yanılsamasını yaratarak, insanları sokağa dökmüştü. Tarihte hiçbir televizyon programının böyle bir kitle hezeyanı yaratmamış olması, radyonun nasıl bir potansiyel etki gücüne sahip olduğunun delili olarak sunulmaktadır (Hilliard, 1996: 7).
Radyonun bu denli etkili olması, hayal gücünü destekleyen niteliğiyle açıklanmaktadır: Dört köşeli, boyutları sınırlı televizyon ekranının aksine, radyonun “sesle” çizdiği resimler belli bir boyutta değildir; sizin arzu ettiğiniz herhangi bir boyutta olabilir. Sadece konuşma, müzik ve efektlere dayanan radyo oyunları (dramalar), radyonun hayal gücüne yer bırakan niteliğinden güç almaktadır. İlk örnekleri 1924’te yayınlanan (bkz. Nalça, 2009) radyo oyunları, en azından 1980’lere kadar çok popülerdi. Bugün radyo oyunlarının eskisi kadar ilgi çekmemesi, radyo dinleme alışkanlıklarının evrilmesiyle bağlantılı görülebilir. 1940’ların “Radyo” dergisinde yayımlanan, hep birlikte pür dikkat radyo dinleyen aile ve topluluk görüntülerine, artık radyodan naklen maç yayını zamanında bile rastlamak mümkün değildir. BBC’den Frank Gillard’ın söylediği gibi, transistörün icadından beri, radyo gerçek anlamda her yerde hazır ve nâzır bir araç haline gelmiştir. Radyo dinlemek için bir yere gitmemiz gerekmemektedir artık. Radyo bizimle her yere gelir. Böylece radyo kişisel bir hizmet haline gelmiş, radyo dinleme eylemi giderek, topluluk içinde ve toplulukla birlikte değil de; tek başına, yalıtılmış ortamlarda gerçekleştirilir olmuştur. Radyo dinleme süremizin önemli bir bölümünü ev ya da işyerindeki bilgisayarda internet üzerinden, avuç içine sığacak boyuttaki radyo alıcılarının kulaklıklarıyla ya da arabamızın metal ve camdan örülü kafesi içinde geçiriyoruz. Yeni çağın, bireyi giderek yalnızlaştıran gelişim sürecine bağlı olarak, günümüzde radyonun dili, aslında bireyciliğin dili olmuştur. Çünkü milyonlarca insan tarafından dinleniyor olsa da, bir radyo programının hedefi “birey”dir (Grisell, 1992: 13). Bu yüzden, Vedat Nedim Tör’den yaptığımız alıntıda bahsedilen “yığın psikolojisi” anlayışının, çağdaş radyoculuk mantığı bakımından rafa kaldırıldığını söyleyebiliriz. Sunucunun güven telkin eden, sohbete dönük tonu, yığınlarla değil, tekil dinleyiciyle kurulmaya çalışılan yakın, samimi ilişkiye vurgu yapar. Verilen mesaj, “Yalnız değilsiniz!” şeklindedir. Bu mesaj özellikle, üç tipik dinleyici grubunu cezbetmeye yöneliktir: Evdeki yalnız kadın; arabasında seyahat eden erkek ve yatak odasındaki erkek / kız öğrenci. (Barnard, 2000: 224) Bu üç dinleyici grubuna hitap ederken radyonun yayınlamayı en fazla tercih ettiği ürün, haber bültenlerinin yanısıra, müziktir. Bu yüzden, müziklerin dağıtım ve tanıtımında çok önemli rol üstlenen radyoların, müzikal otorite görünümü çizen müzik yapımcılarının konumuna dikkatle bakmak yerinde olur.

Radyoda Müzik Politikaları

Ticari kaygı gütmediğinden tüm yayın zamanını kültür-eğitim içerikli söz programlarına ayırabilen kamu hizmeti yayıncıları ya da cemaat/topluluk radyoları bir yana, dünyadaki ve ülkemizdeki ticari radyo istasyonlarının çoğu, esas olarak “müzik radyosu”dur. Müzik de, özellikle ticari yayıncılığın beşiği olan Amerika’da, hedef dinleyiciye göre dilimlenmiş formatlar içinde ayrıştırılmıştır. 1997 verilerine göre Amerika Birleşik devletlerinde yayın yapan 10.380 ticari radyo istasyonu arasında birinciliği, 2.491 istasyonla folk müzik (country) istasyonları alıyordu. News-talk tabir edilen formatı benimsemiş, haber bültenleri ve müziğin yanısıra talk-show’lara yer veren istasyonlar 1.111 istasyonla ikinci, adult contemporary, yani yetişkinler için güncel popüler müzik çalan radyolar 902 istasyonla üçüncüydü (Hausman, Benoit ve O’Donnell, 1999: 6). Amerika’daki ticari radyoların, albüm ve sanatçıların tanıtım ve satışları açısından önem taşıdığı yadsınamaz. Kamu yayıncılığının beşiği olan İngiltere’de ise, BBC’nin popüler müzik istasyonu Radio-1’ın müzik sektörü üzerinde büyük ağırlığı vardır. Radyo istasyonları dinleyici beğenilerine karşılık verirken, bu beğenileri biçimlendirirler de. Bu anlamda istasyonların müzik direktörleri ve prodüktörler, “kaliteli” müziğin seçimi konusunda güven duymak zorunda kaldığımız otoriteler konumundadır. Radyoyu arayan dinleyiciler tüm dinleyici kitlesinin temsilcisi olarak görülmediğinden, çalınacak parça seçimleri, gelen isteklere göre yapılmayabilecektir. Buna karşılık bir radyo istasyonunda müzikle ilgili kararları alan kişiler yeni bir albüme destek verdiklerinde, dinleyicilerden “telefon yağdığı” duyurulur ve bu uydurma, söz konusu plağın daha fazla çalınmasını haklı çıkarmak için kullanılır (Rothenbuhler ve McCourt, 2000: 121). Şarkı ve programların tekrar tekrar yayınlanmasına zemin hazırlamak için kullanılan ve artık neredeyse bir deyim haline gelmiş olan “yoğun istek üzerine” sözünün de duruma mazeret uydurmak için söylendiğini kestirmek zor değildir. Her tecrübeli yayıncı, bir program ya da şarkı ne kadar başarılı olursa olsun, prodüktöre bunu yeniden yayınlama ihtiyacı hissettirecek kadar çok istek telefonu gelmesinin, sık rastlanan bir durum olmadığını bilir.
Ticari müzik radyolarında prodüktörlük, teknisyenlik ve sunuculuk genellikle Disc Jockey–DJ denen kişilerde toplanmıştır. DJ programı hazırlamakla, ses masasını kullanmakla ve yayını sunmakla görevlidir. Kaldı ki bu üçlü görev içinde, özellikle müzik sektörüne iyice entegre olmuş radyolarda, çalınan parçaların seçimi konusunda DJ’in pek söz hakkı olmamaktadır. Ticari radyo da, diğer basın-yayın araçları gibi giderek daha çok rasyonalize olmakta, ekononomik hedeflere daha fazla yoğunlaşmaktadır. Genel kanı, bu durumun radyo programlarını giderek tek tipleştirdiği, belli standartlar içine sıkıştırdığıdır (Ahlkvist, 2001: 339). İstasyon sahipleri arasında yaygın olan müzik programlama mantığına göre, radyonun herhangi bir ticari faaliyetten farkı yoktur. Söz konusu olan müzik değil, dinleyicinin (varsayılan) ortak beğenisidir. Bu felsefe doğrultusunda, programcılar çoğu zaman, çaldıkları müziği önceden dinlememiş bile olabilirler. Dinleyici araştırmalarından elde edilen, şarkıların popülerliğiyle ilgili veriler; müzik dergilerinin, plak tanıtımcılarının sağladığı rakamlar, bir şarkının niteliğiyle ilgili şahsi kanaatlerin önüne geçer (Ahlkvist, 2001: 349). Radyo stüdyolarında yaygın olarak kullanılan Selector benzeri programlar sayesinde, çalınacak şarkılarla ilgili tercihler neredeyse tamamen DJ’in elinden alınarak, şarkılar türlerine, tempolarına, solistlerine göre vb. kriterlerle sıralanabilir ve belli şarkıların gün içinde istendiği sayıda tekrar edilmesi, belli şarkıların tamamen yayın dışı bırakılması garantilenir. Böyle bir ticari radyoculuk ortamında yayın yapan yüzlerce radyo, orkestradaki tüm sazlar aynı notadan çalıyormuşcasına bir tekseslilik sergilenmeye başlar. Bu da popüler müzikte farklı tarzların ortaya çıkmasını engeller. Sonuç olarak, yaratıcı müzikal çabaların ortaya çıkaracağı iletişim potansiyeli kösteklenmiş olur (Rothenbuhler ve McCourt, 2000: 124).

Radyoda “Halkın Sesi”
Radyo sadece bir “müzik kutusu” değildir elbette. Radyolarda çeşitli söz programları yayınlanır; kimi radyolar sadece söz ve haber programları yayınlar. Söz programları magazin, tartışma, belgesel, drama gibi çeşitli alt türlere ayrılır. Ayrıca, farklı programlar içinde yer verilen bir alt tür olan vox pop, yani “halkın sesini”** yansıtmaya dönük röportajlar vardır ki, daha adından başlayarak tartışmamız açısından ilgi çekici duran bu alt türü kısaca eleştireceğiz.
Vox pop’ta yayıncı taşınabilir ses kayıtçısıyla sokağa çıkar, rastgele seçtiği insanlara belli bir konuda ne düşündüklerini sorar; daha sonra, verilen yanıtları, konuyla ilgili görüş yelpazesini yansıttığını düşündüğü şekilde montajlar. Vox pop röportajları için, genellikle çok sayıda insanın gittiği meydanlar, alışveriş merkezleri, kahveler vs. seçilir. Vox pop çoğu zaman daha uzun bir programın parçası olarak kullanılır ve süresi bir dakikayı geçmez (Kaye ve Popperwell, 2001: 76). Kişilerin verdiği yanıtlar, birbiriyle tezat oluşturacak şekilde art arda dizilir. İyi kullanıldığında vox pop yayıncının paletini renklendirir ve sokaktaki insanın, stüdyoda ifade edilen görüşlerden ayrıldığı noktaları ortaya koyarak, istasyonun saygınlığına katkı sağlar (McLeish, 1999: 163-164).
Ancak radyo ve televizyonlarda temcit pilavı misali, sürekli ve program akışına gerçek bir katkı yapmayacak şekilde kullanıldığı ölçüde, vox pop’lar anlamını ve çekiciliğini kaybetmektedir. Vox pop’a yansıyan görüşler, aslında gerçek anlamda “halkın sesi” değil, sadece belli bir saat diliminde belli bir mekanda bulunan kişilerin sesidir. O kadar bile değil; duyduğumuz sadece, bu kişilerin arasından program yapımcısının seçerek montajda kullandığı seslerdir. Yapımcıyı istemediği zorluklara sokacak görüşler, kaçınılmaz olarak montaj makasının hışmına uğrar ve bundan dinleyicinin haberi bile olmaz. Vox pop gibi bantan yayınlanan bölümler, yayıncının denetimi tamamen elinde bulundurduğu ve istenmeyen sesleri yayına çıkmadan eleme imkanının bulunduğu yapımlardır. Bu bakımdan, canlı yayınlanan sohbet ya da tartışma programlarının orta yerinde, “bakalım bu konuda halk ne düşünüyor” anonsuyla yayınlanan vox pop’un etik değeri her zaman tartışmalara açıktır.

Radyo Reklamları
“Güven” hususunda radyoların yumuşak karnı gibi duran söz bölümleri, reklamlardır. Bir istasyon, gelir kaynağı olarak reklamlara ihtiyaç duyduğu oranda, radyoculuk işi kâr merkezli hala gelir. Böyle olduğunda radyo fiilen “dinleyicilere” değil de, “tüketicilere” hizmet eden bir konumdadır. Dinleyicisiyle iyi bir ilişki kurabilen istasyonun başarısının ticari karşılığı, güçlü bir marka oluşturabilmek ya da pazarda yer edinebilmektir. Ayakta kalabilmek için, yayın saatinin bir bölümünü reklam verenlere satmaya muhtaç olan ticari radyo istasyonlarının programcılık hedefi, reklamcılara “yönlendirilecek” bir izleyici profilini cezbetmektir. Farklı müzik türlerinde uzmanlaşan ya da özel dinleyici profillerine yönelen radyolar, belli yaşam tarzlarına ve tüketim tercihlerine sahip dinleyicilerle reklam verenler arasında köprü olurlar (Yavuz, 2009: 19). İstasyon-firma ilişkileri açısından bakıldığında, radyo yayını dinleyiciye sunulan bir ürün iken; radyoyu günün belli saatlerinde takip eden dinleyici topluluğu da, reklam verenlerin almak isteyeceği bir üründür (Yavuz, 2009: 23).
Reklamların ajanslardan hazır olarak alındığı ulusal radyoların aksine, yerel radyolar genellikle reklamlarını kendileri hazırlamak zorundadır. Üstelik çoğu yerel radyo, hazırladığı reklamları kendi sunucularına seslendirtir. Oysa profesyonel seslendirmeciler, daha pahalıya mal olmakla beraber, reklam seslendirmesinde radyonun kendi seslerine tercih edilmelidir. Radyonun kendi sunucusunun sesini önce bir reklamda, hemen ardından haber bülteninde ya da bir programda duymak, hem reklamın inandırıcılığını ve etkisini azaltır, hem de radyonun profesyonellik ve güvenilirliğini zedeler (Yavuz, 2009: 225). Gelgelelim, çoğu yerel radyoda rastlanan durum budur.

Radyoya Ne Kadar Güveniliyor?
Peki, radyoların yapım süreçlerinin güvenilirlik açısından analizi bir yana, dinleyiciler radyolara ne kadar güvenmektedir? RTÜK, ülkemizde medyanın güvenilirliği ile ilgili, radyoları da kapsayan ve sonuçları kamuoyuyla paylaşılan anketler yaptırıyor. “Televizyon İzleme Eğilim Araştırması” olarak adlandırılan bu anketlerde, “iletişim araçlarından televizyon, radyo, bilgisayar/internet ile gazete/dergi sıralanarak, ankete katılanların bu iletişim araçlarına güven dereceleri”nin sorulduğunu ve cevapların “‘Güveniyorum’; ‘Güvenmiyorum’ ve ‘Ne güveniyorum, ne güvenmiyorum’ şeklinde” belirlendiğini görüyoruz. (RTÜK Televizyon İzleme Eğilim Araştırması-2) Şubat 2009’da yapılan ankette, “araştırmaya katılan deneklerin iletişim araçlarına duydukları güven düzeyi incelendiğinde, deneklerin %47.1 ile en çok radyoya güvendikleri; televizyona güven oranının ise %42.2 ile en düşük değeri taşıdığı” gözlemleniyor. Oysa 2006 yılında yapılan aynı tip araştırmanın sonuçlarında, “deneklerin %56.7 oranında ‘televizyona’, %56.5 oranında ‘gazeteye’ ve %52.6 oranında da ‘radyoya’ güvendiği, internete duyulan güven oranının %44.2 olarak gerçekleştiği” görülmekteydi. Araştırmaların sonuçları karşılaştırıldığında, üç yıl içinde ‘televizyona duyulan güvenin” %14.5, ‘gazeteye duyulan güvenin’ %10.8 ve ‘radyoya duyulan güvenin’ %5.5 düştüğü, yalnızca ‘internete duyulan güven’ oranında %2.1’lik artış olduğu” gözlemleniyor.
“Radyolara duyulan güven”deki 5.5 puanlık düşüşe karşın, özel radyoculardan oluşan bazı platformlar, söz konusu anket sonuçlarını “Medyada Güvenin Adı Radyo” başlığıyla duyurmayı uygun gördüler. (http://www.radyocuyuz.com/haber.asp?hb=1898) Öte yandan, söz konusu anketi düzenleyen RTÜK’ün Başkanı Zahit Akman yaptığı bir açıklamada, "RTÜK olarak yaptırdığımız bir ankete göre insanlarımız radyo dinlerken başka bir iş yapabiliyor. Radyoyu sığınılacak bir liman olarak görüyor. Dinleyicilerin yüzde 90'ı radyoyu bir dost bir arkadaş gibi görüyor. Televizyon kanallarından şiddet, dini ve ahlakı değerleri ihlal edilmesi konularında şikayet alırken, radyolardan böyle bir şikayet almıyoruz. Radyocularımızın programlarında Türkçemizi doğru ve düzgün kullanması sevindirici bir durum” demiştir. (http://www.haberler.com/rtuk-baskani-akman-16-yildir-radyo-yayinlariyla-haberi)
Haberdeki cümlelerin, birbirinden belli bir kopukluk içerdiği gözden kaçmamaktadır. Bizi ilgilendiren ifadeler şunlardır: Akman’a göre dinleyiciler, radyoyu güvendikleri bir dost gibi görmektedirler; radyonun kendilerine şiddet içeriği sunmayan, manevi değerlere saygılı bir içeriği olduğunu düşünmektedirler.
RTÜK Başkanı’nın radyoyla ilgili bu ifadeleri, aslında sokaktaki herhangi bir insandan duymayı beklediğimiz sözlerden farklı değildir. Radyo genel olarak, televizyona yüklenen zararlı etkilerden uzak, dost-yoldaş-güvenilir bir aygıt olarak tasavvur edilmektedir. Hal böyleyken, 2006’dan 2009’a kadar geçen üç yılda radyoya duyulan güvenin niçin 5.5 puan düştüğü sorusunun yanıtı belirsizdir. Aynı şekilde, ankette %52.9’luk bir kesimin radyoya güvenmediği ya da (ankette verilen seçenekler doğrultusunda) “ne güvenip ne de güvenmediği” gibi bir sonuç ortaya çıkmıştır ki, bunu açıklamak kolay görünmemektedir. Öte yandan, güvenin “radyo”, “televizyon”, “gazete” ve “internet” gibi genel kategoriler halinde sorgulanması, eleştirilmesi gereken bir durum gibi görünmektedir. Ankette teker teker yayın kuruluşlarına duyulan güven sorgulanmamış, objektif kriterlere göre çok “güvenilmez” olarak nitelenebilecek yayın organlarıyla, daha sistemli ve özenli davranan organlar aynı potada eritilmiştir. Ayrıca “güven” teriminin ankete katılanlar tarafından nasıl algılandığı da merak konusudur. Terime yüklenen farklı anlamların, anket sorularına verilecek yanıtlarda da farkılıklar yaratması beklenmelidir.

Sonuç
Radyoda güvenilirlik, nasıl sağlandığı ve hangi amaçlara hizmet ettiği sorgulanmadan etik değer olarak kabul edebileceğimiz bir veri değildir. Bir yayın politikası olarak güvenilirlik, yayıncı tutumlarını belirleyen yönetim tutumlarının ve kurumsal süreçlerin bir ürünüdür. Bu tutum ve süreçler özellikle, yayın kuruluşunun etkileşim içinde olduğu, çoğu zaman da üzerinde baskısını hissettiği politik ve ekonomik kurumlardan bağımsız olamaz. Programlarda üstü kapalı yönlendirme metotlarının, yansız ve nesnel yaklaşımlar kisvesi altında sunulabilir olması, “güvenilirlik” kavramının sınırlarını belirsiz kılar. Söz programlarında seslendirilmesine izin verilen ve bilinçli olarak mikrofondan uzak tutulan görüşler, seçilen haberlerde uygulanan filtreler, müzik programlarında dinleyicinin kulağına ulaşma şansı tanınan ve liste dışı bırakılan müzikler, doğrudan güvenilirliği değil, ama demokratik iletişim olanaklarını baltalar. Güven tesis edici programcılık ve sunum tutumları genellikle etik kaygılarla yapılmaz; bunlar yayını dinleyicilere bir “güvenilirlik” paketi içinde sunmanın “teknik” yöntemlerinden ibaret olarak kalır. Güvenilirliğin “teknik” bir mesele haline gelmesi ise, bu kavramın her tür etik dışı sömürüye açık hale gelmesine yol açar. Bu sömürünün ifşa edilebilmesi için, hangi yayın organının daha güvenilir olduğunu ya da izleyici/tüketicinin hangi tür medyaya daha çok güvendiğini değil, bu güvenin oluşturulma şeklini ve bileşenlerini sorgulayan araştırmalara ihtiyaç vardır.

Kaynakça
Kitaplar:
Ahıska, Meltem (2005). Radyonun Sihirli Kapısı-Garbiyatçılık ve Politik Öznellik, Metis Yayınları, İstanbul.
Barnard, Stephen (2000). Studying Radio, Arnold Publishing.
Cankaya, Özden (2003). Bir Kitle İletişim Kurumunun Tarihi: TRT, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Chantler, Paul ve Harris, Sim (1997). Local Radio Journalism, Focal Press.
Eyuboğlu, İsmet Zeki (2004). Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, Sosyal Yayınları, İstanbul.
Grisell, Andrew (1992). Understanding Radio, Routledge, Great Britain.
Hausman, Carl; Benoit, Philip ve O’ Donnell, Lewis B. (1999), Modern Radio Production, Wadsworth Publishing, United States.
Hilliard, Robert L. (1996). Writing for Television and Radio, Wadsworth Publishing, United States.
Kaye, Michael ve Popperwell, Andrew (2001). Radyo Dersleri, Tuğrul Eryılmaz (Çev.), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Kuruoğlu, Huriye (2006). Propaganda ve Özgürlük Aracı olarak Radyo, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara.
McLeish, Robert (1999). Radio Production, Great Britain: Focal Press.
Mills, Jenni (2004). The Broadcast Voice, Focal Press.
Nalça, Kıvanç (2009). Dünya Tarihinin İlk Radyo Oyunları, Sistem Yayıncılık, İstanbul.
Rothenbuhler, Eric W. ve McCourt, Tom. “Ticari Radyo ve Popüler Müzik: Seçim Süreçleri ve Etki Faktörleri”; Lull, James (2000). Popüler Müzik ve İletişim içinde, Turgut İblağ (Çev.), Çivi Yazıları, İstanbul.
Yavuz, Yiğit (2009). Radyonun Abecesi, Ütopya Yayınevi, Ankara.

Dergi Yazıları:
Akçura, Gökhan. “Seksen Yılda Devrialem: İstanbul Radyosu Nasıl Kuruldu?”, Roll Dergisi, Mayıs 2007.
Ahlkvist, Jarl A. “Programming Philosophies and the Rationalization of Music Radio”, Media, Culture & Society (2001) Vol. 23, SAGE Publications (London, Thousand Oaks and New Delhi).

Raporlar:
RTÜK Televizyon İzleme Eğilim Araştırması-2, Şubat 2009.

İnternet Siteleri:
http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=g%FCven

İnternet Yazıları:
http://www.haberler.com/rtuk-baskani-akman-16-yildir-radyo-yayinlariyla-haberi
(Erişim Tarihi: 10.07.2009)
http://www.radyocuyuz.com/haber.asp?hb=1898 (Erişim Tarihi: 10.07.2009)
* Radyoculuğumuzun ilk günleriyle ilgili yazılı kayıtlar bulunmadığı için, bu tarihin kesinliği yoktur.
** Bu terim, Latince vox populi’den kısaltılmış haliyle kullanılır.

22 Mayıs 2009 Cuma

Stüdyoda ve Her Yerde TRT Trabzon Radyosu




19 Mayıs 2009 Samsun - Yayın Hazırlıkları

19 Mayıs 2009 Samsun Yayını

19 Mart 2009 Giresun Yayını




23 Nisan 2009 - 23 Nisan Yayını





28 Nisan 2009 Salı

Muzaffer Sarısözen


Muzaffer Sarısözen,radyolarımızda “Yurttan Sesler” topluluklarını kuran, yurdun dört bir yanında türkü derleme çalışmaları yapan, halk müziğimizin radyolarda gelişip yerleşmesine çok önemli hizmeti geçmiş, büyük bir isim. Onun radyoya adım attığı ilk günü, 1938-1943 yılları arasında Ankara Radyosu müdürü olarak görev yapan Vedat Nedim Tör,anılarında şöyle anlatıyor…

“Müzik yayınlarında gerek alaturkanın, gerekse Batı müziğinin en kaliteli örneklerini vermek prensibi üzerinde, müzik yayınları şefimiz Mesut Cemil Tel ile anlaşmakta güçlük çekmedim. Kendisi, zaten Klasik Türk Müziği Korosu ile bu çığırı başarıyla açmıştı… Bir gün,

-Mesut, dedim, bizim Halk Türkülerimiz çok fena icra ediliyor. Sen, bak klasik müziğimizi ne kadar asil ve kaliteli bir seviyeye yükselttin. Bir himmet etsen de halk türkülerimizi de öyle söyletsen…

Hiç unutamam, bana verdiği cevap şu olmuştu:
-Biz halk türkülerimizi bilmiyoruz ki…
-Çok ayıp.
-Ayıp, ama gerçek…
-Kim bilir halk türkülerimizi?
-Mesela Muzaffer Sarısözen çok iyi bilir.
-Kim bu Muzaffer Sarısözen?
-Ankara Devlet Konservatuvarının Arşiv Müdürü.
-Derhal onu çağırt, bir konuşalım bakalım…


Birkaç saat sonra, Mesut, Muzaffer Sarısözen’le geldiler. Muzaffer Sarısözen, kupkuru yüzlü, çökük avurtlu, nahif yapılı, fakat gayet sempatik bir insandı… Kendisiyle şöyle konuştum:

-Sizden ricam, “Bir Halk Türküsü Öğreniyoruz” saati açalım ve siz Mesut Bey’le arkadaşlarına açık mikrofon önünde halk türkülerimizi öğretin. Böylelikle yalnız Mesut’un korosuna değil, dinleyicilerimize de halk türkülerimizi öğretmiş oluruz.

Muzaffer Sarısözen çok heyecanlandı, gözlere yaşardı. Ricamı kabul etti. Böylece “Bir Halk Türküsü Öğreniyoruz” saati başladı... Bu saat o kadar popüler oldu ki, dinleyiciler onu iple çekiyorlardı. Haftada bir yarım saat bu programı sürdürdük ve sonra “Yurttan Sesler” saatini, bu yetişen ses sanatkârlarıyla programa koyduk. Böylece halk türkülerimiz, üvey evlat olmaktan kurtuldu. Bugün ise onlarsız hiçbir müzik programı düşünülemiyor…”

Vedat Nedim Tör’ün anlatımıyla, türkülerimizin değerli ismi Muzaffer Sarısözen’in radyo macerası işte böyle başlamış ve devam etmişti.

11 Mart 2009 Çarşamba

Duymak İnanmaktır / Hearing is Believing

Aşağıdaki çeviri, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi yayını olan "İletişim" dergisinin Aralık 2008 sayısında basıldı. Görselliğin baskın olduğu çağdaş kültürde, sesin ihmal edilmiş konumunu sorgulayan bir makale bu. Farklı kültürlerde sesin görüntüden daha önemli olduğunu vurgulayan çalışmalara değiniyor; hayatımızı şekillendiren sesler ve bu seslerin deneysel bir radyo yayınında nasıl değerlendirilebileceğine dair düşünmeyi teşvik ediyor.

Söz konusu makaleyi şans eseri, bulunduğu İnternet adresinden ulaşarak indirdim. Çevirinin yayımlanmasından az süre önce, makalenin bulunduğu site yayından kalktı. Aşağıda, önce makalenin çevirisi, ardından özgün hali yer alıyor.






Duymak İnanmaktır - Kanıtlar

Richard Thorn

Çev. Yiğit Yavuz
________________________________________

Bu makale, 2 Mart 1996’da Sunderland Üniversitesi’nde gerçekleşen “Duymak İnanmaktır-2” (Hearing is Believing 2) konferansında sunulan bir bildiriyi temel almaktadır. 
________________________________________

Avrupa’daki ses sanatının (audio art) tarihini konu alan “Telsiz İmgelem: Ses, Radyo ve Avangard” (Wireless Imagination: Sound, Radio and the Avant-Garde)’ın Önsöz’ünde, Kahn ve Whitehead şöyle yakınıyor:

“Ses üzerine düşünüldüğünü neredeyse hiç duymadık … bütünlüklü bir ses sanatı geleneğine benzer herhangi bir şeyin bulunmaması, sesin düşünce alanındaki sağırlaştırıcı suskunluğunu yansıtmaktadır.” [1994: ix]

‘Deneysel radyo’ başlığını yeniden gündeme getirmek için, dinleme tecrübelerinde deney eksikliğinin göze çarpması dışında ne gibi bir sebep bulabiliriz? Radyo yapımcılığına dair profesyonel yaklaşımların son derece kökleşmiş olması nedeniyle, “düz ve dar” yoldan sapanların, bu acayipliklerini “mazur gösterecek” bir etiket taşıması zorunluluğu olabilir mi?
Geçici lisansla çalışan bir istasyonun (special event station) karşıtı olarak duran ‘sürekli’ istasyonlarda üretilenlere benzememesi istenen, ayrı bir ‘ses sanatı’ kategorisi tasarlayıp uygulamak, neyi ima eder? [1]

Radyo, ‘ses sanatı’nı layıkıyla iletebilir mi? Söz konusu araç, bunu yapmakla ‘deneysel radyo’ haline gelir mi? Radyoya özgü bir sanat eseri üretmek, diğer ses sanatı ürünlerinden kategorik bir farklılığa mı işaret eder? Deneysel radyo, ses sanatının bütünü içinde mi ele alınmalıdır?
Böyle olası sorular, bir bakıma, ses karşısında görüntüyü imtiyazlı kılan ve bizi, görsel sanatlara eşdeğer bir kavramsal çerçeve ya da dilden mahrum eden genel kültürel öncüllerin, deli gömleği misali kısıtlamalarını gevşetmeye çalışmamız gerektiğini gösteriyor. Sanatçılar öteden beri, kültürlerindeki diğer üyelerin varsayımlarını bozma görevini benimsemişlerdir. Buradaki sorun, görsel olanın üstünlüğüne meydan okumanın, aklıselime meydan okumak anlamına gelmesidir. ‘Görmek inanmaktır’ (Seeing is believing). “Söylediğiniz şeyi gördüm” (I see what you mean), kavrayış ifade eden bir cümledir; “söylediğinizi duydum” cümlesi ise bir karşı çıkış içerir.
Antropolojik bir bakışla, böyle tutumların normal görüldüğü daha geniş kültürel bağlamları kavramaya çalıştım. Bir medya yapımları öğretmeni ve serbest bir radyo çalışanı olarak, sesin kültürel anlamıyla ilgili sorunlar ilgimi çekiyor ve öğrencileri karşıt görüşler oluşturmaya hazırlamak için, onlara yeni deneyimler kazandırmaya çalışıyorum. [2]


Peki duymanın, fiilen, anlamak olarak kabul görmesi tasavvur edilebilir mi? Tasavvur edilebilmek bir yana, Papua Yeni Gine’deki Büyük Papua Platosu’nda, Kaluli ve Umeda’da, günlük yaşamın bir gerçeğidir bu; oraya sonra geleceğim.

Bu tartışma, medya uygulayıcılarına ve sesle kültürel bir fenomen olarak ilgilenen kişilere yönelik olsa da, bilginin toplumsal üretimine değinmeden geçmemiz de mümkün değildir.

Başta gelen çalışmalarımdan biri, Beşeri Bilimler ve Sanat, Medya-Tasarım bölümlerinde Görsel Antropoloji dersleri açmak oldu. Batı’nın kültürel varsayımları içinde, ses hakkındaki düşünme biçimimizden, yeni medya teknolojilerini nasıl geliştireceğimize kadar birçok fikir ve uygulama yapısı yer alır; sosyal antropoloji dersleri bunların işlevsel bir eleştirisini gerçekleştirerek, antropolojik yaklaşıma açık diğer disiplinleri kaynaştırmakta büyük rol oynar.
Öteki cephede, televizyonun, Kaybolan Dünya (Disappearing World) gibi diziler yoluyla, ülkedeki (İngiltere’deki-ç.n.) görsel antrolopolojiye dair belgesellerin biçimi üzerinde kayda değer etkisi olmuştur. Gelgelelim, gıpta edilen radyo belgeselleri geleneğimize karşın, antropologlar ses kullanarak çalışmayı tercih etmemişlerdir.

Yine de antropoloji, teknolojinin düşünme kipleriyle ilişkisine dair kültürlerarası bir bakış açısı sağlar. Bazı antropologlar, örneğin son yeniden üretim teknolojilerinin, doğa ve kültürü ele alış şeklimiz üzerindeki olağandışı etkisine dikkat çekmişlerdir. Bazıları da yeni araçlar ya da siber teknoloji dediğimiz olgunun sadece iletişimi değil, bilgiyi inşa etme şeklimizi de değiştireceğini öngörmüşlerdir.
________________________________________

Doğrusal / Doğrusal Olmayan

Geleneksel anlatım yapılarını yıkabilmek, medya yapımcılarının en önemli mücadelelerinden biridir. Gerçek zamanlı olarak izleyiciye ulaştırılan programların başı, ortası ve sonu vardır; izleyici bunları takip edebilir. Geleneksel bir akademik makale ya da kitapta olduğu gibi, sadece enformasyon içermeyip, bir bölümün doğrusal ilerleyişi boyunca, az ya da çok belirgin bir fikir ve bilginin uygun şekilde yapılandırılarak izleyiciye sunulmasını sağlayan, bir üst iletişim (metacommunication) sağlanmış olur.

Elbette, farklı akademik disiplinlerin, uygun yazımı belirlediği düşünülen unsurlara ilişkin farklı beklentileri vardır ve antropoloji içinde, etnografi yazımının biçimleri hakkında, betimleme seviyeleri, yansıtmacılık, yazılı metnin baskınlığı ve işitsel-görsel ögelerin rolüne dair şiddetli tartışmalar yaşanmıştır. Ancak bunların tümü, biçim, tarz ve medyadaki anlatım akışına dair tartışmalar gibi, doğrusal yapıyı esas almaktadır. Enformasyonu doğrusal olmayan yöntemlerle depolamak, yeniden yüklemek ve değiştirmek için kullanabildiğimiz teknik imkanlar, yapımcıları, enformasyonun yapılandırılışıyla ilgili başlıca biçimsel meseleleri, aşağıdaki hususlara göre yeniden gözden geçirmeye zorlamaktadır:

- Bahsedilen “gerçeklik”,
- Benimsenen özel söylem,
- Yönelinen özel dinleyici.

Medya yapımcıları, izleyicilerin, herhangi bir noktada hangi yöne gideceklerine karar vermelerini mümkün kılan -hatta bunu teşvik eden- bir teknolojiyle çalışmaktadır.

Etkileşimli (interactive) programların sunduğu seçenekler aslında önceden alınmış tasarım kararlarının bir fonksiyonu olmaktan öteye geçmese de, yapılan seçimlerin herhangi bir bileşimi ve kullanıcının oluşturduğu anlam, muhtemelen asıl yazarın öngörmediği yeni bir metin ortaya çıkaracaktır. İzleyiciler artık kendi metinlerini ve anlamlarını kurabilmektedir; bu olanak da yeni sorunlar ortaya çıkaracaktır.

Bilgisayar-kullanıcı ilişkisinin psikolojisine sıkça eğiliniyor; herhalde teknolojik ürünlere olan ilgimiz doğal bir davranış olarak kabul edildiği, dolayısıyla değişik kültürler boyunca geçerli kabul edildiği için. Simge tasarımlı programların şekilleri üzerinde çok çalışılıyor. Simge tabanlı etkileşimin, kelime tabanlı etkileşimden daha “kullanışlı” olduğuna, hızlı ve neredeyse sezgisel tepkilere uyum sağladığına inanılıyor. Ama teknoloji ve simgeler, dünyayla ilgili tekil bir bakış açısını yansıtıyor; sezgisel tepkiler nasıl olur da sadece görsel uyaranlarla sınırlı tutulur?

Öğrencilerim hem eski, hem de yeni araçlarla çalışmakta olduğu için -böyle ifade etmem uygun düşerse- karşılaştıkları sorunlardan biri, geleneksel biçim ve çalışma yöntemlerinin güvenilmezliği. Etkileşimli programlar üretmek için tercih edilmesi gereken bir yöntem yok. Esas alınacak, iyi kabul edebileceğimiz çok az program örneği var elimizde.

Görüntüye Karşı Ses

Özel olarak ilgimi çeken şey, Batı’da görsellik lehine bir eğilimin bulunması. Bilhassa sanat, medya ve tasarım bölümünde çalıştığım için, görselliğe atfedilen aşırı önemden giderek daha fazla rahatsızlık duyuyordum. TV ya da çokluortam (multimedia) programlarında ses, genellikle, güçlü görüntülere eşlik eder; söz radyosu ise soyu tükenmekte olan bir türdür.


Öğrencileri, sadece radyo üzerine çalışanları değil ama özellikle onları, ses hakkında daha köktenci biçimde düşünmeye yönlendirmek için ne yapabilirim, diye düşünüyordum; sesin de deney, atılım ve yeni heyecanlar için en az görsel medya kadar potansiyeli vardı.

Böylece, geçtiğimiz yıl boyunca, antropologlar ve diğer araştırmacıların, sesin -müzikten ayrı olarak, ritüellerin ötesinde, günlük yaşamdaki- kültürel anlamına dair neler söylediğini araştırdım. Bulduğum şeyler beni heyecanlandırdı ve antropolojinin, medyanın yeni yönelimleriyle ilgili yeni tartışmalara katkıda bulunması gerektiğine inancım pekişti.

Etnografik çalışmalar içinde en önemlileri, Steven Feld’in “Sound and Sentiment: Birds, Weeping, Poetics and Song in Kaluli Expression” ve Paul Stoller’ın “The Taste of Ethnographic Things” adlı eserleridir. Bu çalışmalar, Batı kültüründe işitme duyusunun küçümsenişiyle, Kaluli ve Songhay kültürlerinde işitmeye büyük önem verilişi arasındaki zıtlığı ortaya koyuyordu. Papua Yeni Gine’deki Umeda’ların, Kaluli’lerinkine benzeyen akustik dünyasını anlatan, Alfred Gell’in yeni coğrafi antropoloji kitabından da çok faydalandım.

TV yapımcısı olan bir çalışma arkadaşım, sanal gerçeklik programlarının yapımı hakkında bir araştırma yürütüyor. Bu programların temel özelliği, yapılandırılmış bir alan içinde, kullanıcının özgürce işlemler gerçekleştirmesine olanak tanımasıdır. Bu durum, işitme tabanlı kültürler hakkındaki okumalarımdan sonra, kişinin anlamlı bir akustik ortamda, eşit derecede bağımsızca işlem gerçekleştiremediği bir “gerçekliğin”, daha az “gerçekçi” olacağını düşünmeme yol açtı. Acaba, “gerçeklik” kadar sorunlu bir kavramın teknolojik gelişmelerin muhasarasında kalmasıyla, Sanal Gerçeklik’in bir başka etnosentrizm örneği haline gelme tehlikesi söz konusu mudur?

Sesle ilgili Sorular

Öğrettiğimiz bütün bu konular, beni ve bir çalışma arkadaşımı, akustik ortamın sosyal kurulumu ile ilgili fikir arayışımızı, deneysel yapım çalışmalarıyla kaynaştıran bir ders oluşturmaya yöneltti. Başka insanların da aynı yönde ilerlediğine kuşkum yok ve benzer amaçlarla hareket edenlerden haberdar olmayı çok isterim.

1980’den beri serbest çalışan bir radyo yapımcısı olarak, uygulayıcılar arasında, kültürel ortalamanın ötesinde bir işitme keskinliği geliştiğini kısa zamanda farkettim. Böyle ayırt edici bir kapasite, 100 dB’den daha düşük, 10-50 dB arasındaki sesleri duyabilmeyi ifade eder. Kültürel yaşantımız ise tam tersine, hangi yaşta olursak olalım, çoğu zaman hasar ve acı eşiklerine yaklaşan, hatta daha yüksek ses seviyeleri barındırıyor.

Radyo izleyicisine her zamankinden daha fazla olanak sunulmuş durumdadır ama, bunlar kültürel olarak gelişmiş bir işitsel yetkinliğe karşılık gelmemektedir. Radyo yayınlarının ne kadarı, programların akustik yapısına dikkatle eğilmeyi gerektiriyor? Dinleme eyleminin ne kadarı, araba kullanma, yemek pişirme, ders çalışma ya da dans etmeye fon oluşturmanın ötesinde, öncelik sahibi bir etkinlik olarak gerçekleşmektedir?

Radyonun popülerliği, dinlemenin sadece TV görüntülerine eşlik eden sesler gibi ikincil, tamamlayıcı bir şey olduğuna delil teşkil etmez. Sese zavallı bir ikincilik layık görülen bu duyular hiyerarşisi, ne evrensel ne de doğaldır.

Duyuların Mevkisi

Synnott [1993], duyuların tüm kültürlerde aynı mevkiye sahip olmadıklarını ve sosyolojinin yakın zamana kadar, duyuları görmezden geldiğini göstermiştir. Batı geleneğinde, görme, en tepe mevkidedir; duyma ise aşağılarda kalmıştır.

“Yazı öncesi toplumlarda, baskın iletişim sistemleri, yakınlık gerektiren duyulardı: Yüz yüze etkileşim içindeki dilsel-işitsel duyular. İnsanlar “akustik alan” içinde yaşıyordu; hala da durum böyledir. Ama alfabe ve yazının bulunmasıyla … duyular arasındaki dengeler değişmeye başladı.” [210]


Classen [1993], Brezilya’daki Matto Grosso’da yaşayan Suya’lardan bahseder. Onlar,

“keskin bir işitme duyusunu, tam olarak sosyalleşmiş bireyin işareti olarak kabul eder. Suya’larda ‘duymak’ terimi … aynı zamanda anlamak mânâsındadır. Suya’lar ‘kulağımda’ deyişini, bir şey öğrendiklerini anlatmak için kullanır; öğrendikleri, bir örgü deseni gibi görsel bir şey olsa bile. Aslına bakılırsa görme, Suya’lara göre, toplum hayatının dışında kalanlara özgü, sadece cadılarda gelişmiş olan bir duyudur.” [9]

Escobar [1994], gelişen çoklu ortam teknolojileriyle ilgili antropolojik araştırma potansiyeline dair etkileyici değerlendirmesinde, bilgiyi kaydetme, değiştirme ve iletme yöntemlerimizdeki değişimlere ilişkin öngörülerini, durağan ve hareketli görüntüler ve metinle sınırlı tutarak, sesi ihmal etmiştir.

“Örneğin topluluk, alan çalışması, beden, doğa, görme, özne, kimlik ve yazı ile ilgili kavrayışımız, yeni teknolojiler tarafından nasıl değiştirilecektir?” [214 vurgular benim]

“Görmenin sanal gerçeklik içindeki önemi düşünüldüğünde … siber uzaysal teknolojilerin eleştirilmeden kabul edilmesine ilk tepkinin, kültürel ve epistemolojik bir rejim olarak görselliğin çözümlenmesine büyük önem veren antropoloji branşından gelmesi, şaşırtıcı değildir. [216]

“Eleştirilmeden kabul edilme”lerine rağmen, yeni araçlar şimdiden, bilgi yapılarının kurulumu ve bu bilgilere ulaşımla ilgili kavrayışımızı derinden etkilemiştir. Bu arada, Kaluli’ler hakkında yazan Gell, bilginin doğasını anlama çabalarında sesin ihmal edilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır. Gell, alan çalışması sırasında, kendi “yöntemsel sağırlığı” sebebiyle, Umeda’larda “başlıbaşına kültürel sistemler ya da daha geniş bir kültürün eklentileri olarak değil de, kültürel deneyimin her seviyesindeki tematik kurumlar olarak ses alanını; doğal şarkıları da kapsamak üzere dil ve şarkıları” hakkıyla değerlendiremediğini söylemektedir.

Stoller [1989], Batı düşünürlerinin sesi ihmal edişini açıklarken, şu etnografik gözlemi aktarır:

“tat, koku ve işitme, Songhay’lar için çoğu zaman, Batı’nın ayrıcalıklı duyusu olan görmeden daha önemlidir. Songhay’larda bir insan akrabalığın tadını alabilir, cadıları koklayabilir, atalarını duyabilir … [5] Songhay, sosyokültürel yaşantılarını sınıflandırmak için, görme dışındaki duyularını kullanır. Antropologlar bilgi üretmek istiyorlarsa, kendi duyusal önyargılarının, ürettikleri bilgiyi etkilediğini nasıl inkar ederler.” [7]

“Ses, yaşantıların temelidir … Sesin hakkını gereğince verirsek, durağan, tek boyutlu dünyamızı baş aşağı edebilir ve sesin dinamik doğasını inceleyerek, kültürel duygu ve düşünce durumunun (sentiment) kavranmasına bir kapı açabiliriz.” [103]

Feld’e [1990] göre, Papua Yeni Gine’deki Bosavi Dağı’nın kuzeyinde yaşayan Kaluli’ler, kuş şarkılarını, kültürlerinin çekirdek değerlerini ifade etme yöntemlerinin bir parçası kılmıştır. Öyle ki,

“Sesle kurulan iletişimin biçim ve şifrelerini çözümlemek, onların yaşamının niteliğini ve ortak değerlerini (ethos) anlamamızı sağlar … Kaluli’lerin sesli ifadeleri, onların duygu ve düşünce durumlarının (sentiment) şekillenişi olarak ortaya çıkar.” [3]

Herhangi bir kültürel ve coğrafi alanın ses ortamı özellikleri, “yaşantının temeli”ni üretir; sadece bu alanın işitsel parçaları değil, insanların bütün yaşam şekilleri bu temel üzerine kuruludur. Peki bireyler oldukça farklı ses ortamlarının birinden diğerine geçtiği ya da bu ses ortamları devasa değişikliklere uğradığı zaman, ne olmasını bekleyebiliriz?

Jackson [1968], ritüellerde sesin kullanımına ilişkin bir çalışmasında, “genel olarak insan toplumlarında sesin anlam ve kullanılışı”nı ele almaktadır. Ona göre ritüellerde ses, görmenin aksine, özel beklentiler uyandıran bir çerçeve, ayırıcı bir zaman ve mekan yaratır … Ses bütün fiziksel uyarıcılardan daha ayırt edicidir; etkisi güçlü ve yaygın olduğu gibi, sonsuz sayıda çeşitlemeyi de mümkün kılar.” [295]

sound map

Ama sesin bu “ayırt etme” işlevi ritüellerle mi sınırlıdır? Oregon Üniversitesi’nden Gary Ferrington’ın tasarladığı bir anketi öğrencilere uygulayarak, insanların günlük yaşamlarında seslerin ne derece ayırdında olduklarını, seslerin onlar için hangi anlam boyutunda yer aldığını ortaya çıkarmaya çalıştım. Katılımcılarımın seslerle ilgili olarak kurduğu bağlantılar, tam da günlük yaşamdaki bu “ayırt edicilik”e ilişkindi ve ses alanımızın, büyük oranda ayırdında olmadığımız bir bölümüne denk geliyordu. Örneğin şu sesler:

“babamın gece ve gündüz kullandığı jiletin sesi bana güven duygusu verirdi”, “anahtarın ön kapıdaki sesi, babamın eve vardığı ve her şeyin yolunda olduğu anlamına gelirdi”, “ben yatağa gittikten sonra, evde dolaşan ailemin sesi bana güven ve aidiyet duygusu verirdi”.

Güven hissiyle ilgili bu göndermeler, Ferrington’ın beş temel sorusuna verilmiş, çok derin duygusal ve kişisel bağlantılar içeren yanıtlardan sadece birkaçıydı. Ferrington’ın soruları şunlardı:

1. Yaşamınızda (a) çocukluk (b) yetişkinliğinizde baskın olmuş iki ya da üç sesi belirtiniz.
2. Çocukluğunuzdaki ses ortamından hatırladığınız, iki ya da üç belirgin sesi aktarınız.
3. Dünyanızın akustik ekolojisi açısından, gürültü terimini nasıl açıklarsınız?
4. En sevdiğiniz ses ortamı hangisidir? Başka deyişle, doğal akustik çevre içinde en sevdiğiniz yer neresidir?
5. Aşağıdaki yaşlarda hayatınızı nasıl bir topluluk içinde geçirdiğinizi ve bu toplulukta yaşayan canlıların yarattığı ses ortamını belirtiniz.
(a) 1-6 yaş (b) 6-13 yaş (c) 13-18 yaş [Ferrington 1995]

Bu anketi ilk olarak görsellikle yoğrulmuş Grafik Tasarım öğrencilerine verirken, en fazla on dakikalığına dikkatlerini çekebileceğimi düşünmüştüm. Oysa 45 dakika sonra, artık yazmayı bırakmalarını söylemek zorunda kaldım. Zaman Tabanlı Medya öğrencilerinden de benzer tepkiler aldım. Anketin uyandırdığı tepki seviyesi bende, kültürel olarak ihmal edilmiş bu duyu alanının keşfedilmesi ve araştırılması için başka etkinlikler de tasarlamanın yararlı olabileceği kanısını uyandırıyor.

Örneğin, bu olayın başlığına dönersek, işitsel enformasyona, görsel olandan daha az güven duymamız, sorunlu bir durumdur. Gell, insan yiyen bir canavar tarafından kovalanan Umeda’nın ürkütücü yaşantısını aktarır:

“ ‘Evet, evet’ dedim, sözünü keserek, ‘ama canavarı gerçekten gördün mü? Karşımdaki, bana kuşkulu gözlerle baktı. ‘Karanlıktı, kaçıyordum, orada patikadaydı, hu-hu-hu diye geliyordu.’ … Ne zaman bir Umeda’nın bu canavarlardan birini gerçekten gördüğünü söyleyeceğini merak ettim. Ama elbette benimki, gerçeklikle ilgili görsel tabanlı anlayıştan kaynaklanan, hatalı bir yaklaşımdı. Bir Umeda için, duymak inanmaktır ve Umeda’lar gerçekten canavarları duyar.” [1995: 239]

Etnograflar genellikle, Gell’in “metodolojik sağırlık” dediği sebeple, içinde çalıştıkları akustik ortamı görmezden geldilerse de, gerçek sabittir: “Ölü” bir ses stüdyosu ya da tamamen sağır olmak gibi olağandışı koşullar dışında, tüm insan yaşantısı bir “ses alanı” ile bağlantılıdır. [Schafer 1994] Çoğu etnografya, coğrafi alanın tarifiyle başlar; ama (yukarıda andıklarımız dışında) hiçbir etnografya, ses alanını tarif etmemektedir.

Son aylardaki raporlar, İngiltere’deki gürültü kirliliğine olan ilginin arttığını ve buna karşı gelişen uç noktadaki tepkileri yansıtıyor. Geçen yılın 28 Eylül tarihli The Guardian gazetesine göre, “Yerel mercilere ulaşan en yaygın şikayet konusu olan gürültü, geçtiğimiz üç yılda en az 17 cinayet ve intihara yol açtı.”

Sesin Antropolojisi

Sosyal davranışın genel işitsel bağlamından ayrı olarak, sesle ilgili, örneğin bir ses yapımcısının fikirlerini etkileyecek bir kuramsal tartışma, nasıl bir başlık taşıyabilir?

İkinci öğretim yılındaki görsel antropoloji dersinin ana temalarından biri, Kimlik ve Aidiyetin Bileşenleri’dir. Temel metinlerimiz arasında, İngiltere’deki bazı topluluklarda kimliğin kuruluşunu ele alan, Cohen’in “Symbolising Boundaries” adlı eseri de var. Daha önce bahsettiğim ankete verilen yanıtlarda ortaya konan bağlantılardan yola çıkarsak, eserde yer alan başlıkların birçoğuna kolayca işitsel bir boyut kazandırabiliriz.

Bölümlerden birinde Bouquet, bir kadının üvey annesiyle ilişkisinden yola çıkarak, statü ve kimliğin bölümlenmesi hakkında yazarken, mutfak üzerinde odaklanıyor. Anketin katılımcıları şunları hatırlamıştı:

“annemin mutfakta şarkı söyleyişi; Radyo 4’te kadın saati açıkken annemin mutfakta yemek pişirmesi; sadece onun sesi değil, ayrıca fonda ev işlerinin sesi.”

Mewett, topluluğun “aktörlerce kurulup oluşturulduğunu” belirten Lewis hakkında şunları söylüyor:

“Onun meselesi, insanların günlük davranışları şekillendirip yönlendirmek için kullandığı bilgi birikimi aracılığıyla “topluluk”u; … günlük davranışların ortak anlamlarının parçası olarak ve günlük yaşam içindeki sosyal ilişkiler bağlamında sınırların nasıl inşa edildiğini anlamaktır.” [gös. yer]

Katılımcılarımın belirttiği gibi, bu tür sınırlar, işitsel olarak belirlendiğinde geçici nitelikte olabilir:

“gün boyunca çalan değişik müzikler; yemek masasında klasik müzik: Sadece müzik değil, pikap iğnesinin sesi ve asetat plakların kokusu da belirgin; babamın gece ve gündüz işleyen jiletinin sesi; her sabah 8’de beni çağıran annem; günün belli zamanlarına piposunu çöp tenekesinin kenarına vuran babam; Playschool , TV tema müzikleri, gece geç saatte çalan, dert / sorun anlamına gelen telefonlar.”


Böyle sınırlar kişilerle bağlantılı da olabilir:

“merdivenden çıkan ailenin farklı üyeleri; başım göğsüne dayalı olarak kucağına oturduğumda, annemin kalp atışı; kardeşimin bütün parmaklarını kullanarak çalmaya çalıştığı oyuncak piyanom; yoğunlaşmaya çalıştığı sırada gırtlağını temizleyen babam; kışın sıcak sütle hazırlanan mısır gevreğini, babamın höpürdeterek yiyişi.”

Bu sınırlar ayrıca alansal da olabilir:

“Yatağımdan duyduğum konuşmalar ve dükkanımızdaki kasa; Aga ’nın örtülen kapağı; köyümüzdeki derelerin birbirinden ayırt edilebilen sesleri; Mrs Mepstead’in köpeğinin havlayışı; bir yanda komşumuzun duvar saatinin saat başı çalışı, öte yanda tartışan komşularımızın sesi.”

Ev ortamları arasındaki işitsel sınırlara ilişkin ilgi çekici bir örnek, hayatı boyunca üç kez evini taşıyan bir katılımcının, ev duvarlarının kalınlığındaki değişikliğe bağlı olarak, komşuların konuşmalarını duyma eşiğinin nasıl yükselip alçaldığını anlatmasıydı.

Taksonomi (Sınıflandırma Bilimi) ve Bilmenin Yolları

“Yaşantının temelleri” sorununa ek olarak, bilginin örgütlenmesi sorununun da, etkileşimli çokluortam yapımcıları için son derece önemli olduğunu daha önce ifade etmiştim. Antropolog Maurice Bloch [1992], insanların bilgisini kitaplar ve makalelerdeki cümleler haline getirme eyleminin, bilginin doğasını yanlış şekilde temsil ettiğini savunur.

“Antropolojik yazılar … yanlış bir biliş (cognition) kuramını temel alır. Bunun sonucunda, inceledikleri insanların kendi toplumlarını nasıl tasarladıklarını açıklamayı denediklerinde, hiçbir insana, hiçbir toplum ya da kültür yapısına hiçbir şekilde uymayan şeyler ortaya koyarlar.” [127]

“Günlük düşünce”, der Bloch, “dile benzemez, … birbirini izleyen, bağlantılı önermeler içermez … Direkt değil, zorunlu olarak çok sarmallı örgütlenmiş, bütünleşik anlam şebekelerine dayanır.” [128]

Bu görüş elbette, katılımcılarımızın ortaya koyduğu, sesle ilgili bağlantıları da kapsamaktadır. Bloch’un [1991] Madagaskar’da görüştüğü kişilerden biri, dışarıda yürürlerken, üzerinden geçtikleri toprakların tarım potansiyeliyle ilgili hızlı bir değerlendirme yaparak, buralarda “iyi anız yakıldığını” (“good-swidden”) belirtmiştir. Boch’a göre bu değerlendirmenin dayandığı şey, “ ‘iyi anız yakma’nın neye benzediğiyle ilgili, uzun dönem hafızada saklanmış bir senaryo denebilecek, oldukça açık ama akışkan bir modeldir … Bu model kısmen görsel, kısmen analitiktir … kısmen de bir dizi prosedüre dayanmaktadır.” [187]

Bloch eğer Kaluli coğrafyasından söz ediyor olsaydı, işitsel bir bileşeni de saymadan geçmezdi. Feld, dil tabanlı taksomonilerin (sınıflandırma bilimi – ç.n.) aksine, Kaluli kuş taksomonisinin sese dayandığını göstermiştir. Onlarınki,

“kuşlarla dolu ve onların sesleriyle capcanlı bir dünyada, günlük yaşamın yorumunu örgütleyen bir inançlar bütünüdür. Efsaneler, mevsimler, renkler, cinsiyet, tabular, lanetler, büyüler, zaman, mekan ve isimlerin tümü sistematik olarak biçimlendirilmiştir. Hepsinin temelinde kuşlarla ilgili algı vardır ve bu algı özellikle seslerin varlığında ifadesini bulur.” [op. cit 83-84]

Feld, “Size göre onlar kuş, bana göreyse ormandaki sesler” yorumunu başlık olarak kullandığı bölümde şunları söylüyor:

“Kaluli’ler kuşlarla ilgili rutin yaşantılarını en sık ve yoğun şekilde, ormanda ve köy kenarlarında duydukları seslerle sınıflandırıyor ve değerlendiriyorlar. Kuşları seslerinden hemen tanıyıveriyorlar … Sesin rutin olarak paylaşılan niteliğinin, görüntü kategorileri üzerindeki baskınlığının kanıtı birkaç farklı şekilde ortaya çıkıyor. Kendilerine belli bir bağlamı olmayan resimler gösterildiğinde, Kaluli’ler önce düşünüyor ve sesin taklidini yapıyor, sonra kuşun adını söylüyorlar … Hemen hemen tüm Kaluli erkekleri, bir ses kaydedici teybin önüne oturup, en az yüz kuşun sesini taklit edebilir, ama çok azı aynı sayıda görsel tarif verebilir” [72]

Gell [op. cit], Umeda’ların coğrafyasıyla, onların algı, biliş, dil ve duygu / düşünceleri arasında bir bağlantı olduğunu dahi savunmaktadır. Ona göre,

“Yağmur ormanları ortamı, işitme duyusuna ve çok az kullandığımız bir diğer duyu olan koklamaya üstünlük tanıyan bir dünya algısı yaratır; bu farklılaşmış duyarlılık da, biliş alanına çeşitli şekillerde yansır.” [235]

Gell ayrıca şunları söyler:

“Yeni Gine ‘orman’ kültürlerindeki değer sistemlerinin, ova kültürlerine nazaran duygu ve düşünceyi (sentiment) daha fazla vurguladığı görülüyor … bu canlı, dokunulabilir, güzel kokulu ve gölgeli ortam, nostalji ve terk edilmişliğin coğrafyasıdır … Duyma, soyutluğu güçlendiren görmeye nazaran (görece) daha samimi, somut ve dokunulabilirdir." [loc. cit]

Feld, dulugu ganalan, ‘yüksek, içiçe geçmiş sesler’ (lift-up-over-sounding) denen bir ses kavramından bahseder; bu kavramın, sesi alışılmışın dışında, görüntülere eşlik etmekten farklı bir şekilde kullanmak isteyenler için müthiş bir potansiyeli vardır. Söz konusu kavram, ses yapımcısı olmak isteyenlere büyüleyici bir mücadele alanı sunar.

Doğada, hep beraber hareket eden ya da birbirine bağımlı (discretely bounded) sesler bulunmaz; bütün sesler yoğun, çok katmanlı, birbirini örten, biri diğerini izleyen ve birbiriyle kenetlenmiş niteliktedir. Görünüm ve yapısı sürekli değişen bu akustik mozaik; boşluk, duraklama ya da kesintileri olmayan bir ‘yüksek, içiçe geçmiş sesler’ dokusudur.

Akustik Ekoloji Dünya Forumu Ses Ortamı Bülteni’nde (World Forum for Acoustic Ecology Sounscape Newsletter) yer alan yakın zamanlı bir makalede Feld -“akustik” ve “epistemoloji”nin birer hecesini düşürerek türettiği- “akustemoloji” terimini ilk kez kullanarak, ilgisini çeken konuları aşağıdaki şekilde açıklamıştır:

“Kaluli yaşantısının temel taşı olarak akustik bilgi. Sesler ve sesle ilgili duyusal, bedensel yaşantının özel bir biliş türü haline gelmesi; farklı şekilde söylersek, sesle ilgili duyarlılığın nasıl Bosavi ormanlarındaki yaşantısal hakikate temel oluşturduğu. Ses de tıpkı hayat gibi, “mekanda yer tutar”; bu yüzden Kaluli’lerin ses dünyasıyla ilgili yazılarım giderek, duyuların mekanı ve mekanların duyuları nasıl oluşturduğuna dair bir araştırma haline geldi.” [1994: 6]

Gürültüye Karşı Ses

Son olarak, yararlı bulduğum, kuramsal ve pratik anlamda verimli deneysel çalışma alanları sunduğunu düşündüğüm iki ayrım önereceğim. İlk ayrımım “ses” (sound) ile “gürültü” (noise) arasında; ikinci ayrımım ise “sükûnet” (quiet) ile “sessizlik” (silence) arasında olacak.

“Ses” ve “gürültü” terimlerini gereğince ayırt ederek kullanmadığımızı düşünüyorum. Birinci terim, bence bir biçim ve anlamı olan şeyleri duyduğumuzda kullanılmalı. Gürültü ise daha çok, tanımlayamadığımız şeylere ait bir terim. Gürültünün bir yapıdan yoksunluğu, onun dilbilimsel açıdan, ses ortamımızda belli bir yer bulamamasına yol açıyor. Kuşkusuz, aynı zamanda sese olumlu, gürültüye olumsuz bir değer yüklüyoruz; bu yüzden bir yol matkabının sesini tanıyabilsek de, bu bir “ses”ten ziyade, berbat bir “gürültü” oluyor.

Sükûnet / Sessizlik

“Sükûnet” ve “sessizlik” terimlerinin ortak, genelgeçer tanımı sesin yokluğu olsa da, düşününce her iki terimin de aslında, gerçek anlamda sesin değil, gürültünün yokluğunu anlattığı ortaya çıkıyor. “Sükûnet” çoğu zaman “barış / huzur”la bağlantılı olarak kullanılır; ille de savaşın karşıtı olarak değil, ama belli ki gönülsüzce yapılan bir etkinliğin karşıtı olarak. Sesin gerçek anlamda yokluğu, ancak bir ses stüdyosunun yankısız alanında bulunabilen, doğadışı denilebilecek bir durumdur. Öyleyse belki sessizlik daha çok, patırtı-gürültülerin ya da ön plandaki dikkat çekici seslerin yokluğu olarak düşünülebilir. Böyle bir sessizlik içinde, kendi derin nefesimizi ya da ayak seslerimizi duyabiliriz.

Doğu ve Batı’daki sessizlik kavramları arasındaki farklara dikkat çeken bir sosyolog, Tokyo’daki Sacred Heart Üniversitesi’nden Keiko Torioge’dir. Torioge, Tokyo’nun Nerima bölgesinde 1990’da düzenlenen bir yarışmanın duyurusunu aktarır:

“Tıpkı görütüsünden haz aldığımız favori mekanlarımız olduğu gibi, her birimizin, kendi özel sessizliğimizi bulduğumuz bir mekanımız da olmalıdır. Lütfen bize favori sessizlik ortamınızı bulduğunuz mekanları anlatın. Nerima semtinin neresinde bu sessizliği buldunuz?” [1994: 6]

Yarışmayı düzenleyenlerin amacı, “sessizliğin anlam ve öz maddesini” kavramak ve “akustik çevreye gürültünün değil de, sessizliğin cephesinden” yaklaşmaktı. [loc. cit] Torioge şöyle diyor: “Batı’dakinden farklı olarak, biz Japonya’da sessizliği, sesin yokluğu olarak tanımlamıyoruz.” [ibid] Yarışma gerçekten de, “bütün sessizliklerin aynı olmadığını ve Nerima semtinde yaşayanların değerlendirmelerinden anlaşıldığı üzere, sessizliğin çeşitli şekillerde varolabildiğini ortaya koyuyordu.” [op. cit 7]


Nerima semtinde saptanan on çeşit sessizlikten ikisi şunlardı:

Chyoumei Tapınağı’nın bahçesi. Bu sessizlik, “Mabet ve Tapınakların Sessizliği” olarak isimlendirilmişti. Mekanı seçen yarışmacı, burayı anlatmak için bir tanka (kısa şiir) yazmıştı:

Chyoumei Tapınağı’nın çevresinde
Bir yaz kuşunun
Çığlığından başka bir şey
Bozmaz sessizliği

Syakujii Parkı’ndaki Sanpouji Göleti. Bu sessizliğe “Gür Suyun Sessizliği” denmişti ve yarışmacı tarafından şöyle anlatılıyordu:

“Bu alanın kahramanları su, kuşlar, böcekler ve rüzgarın sesidir.”

Terioge burayı ziyaret ettiğinde,

“kendini, su kuşlarının kanat çırpışı ve akan kaynak suyunun sesi gibi, şaşırtıcı bir ses zenginliğinin ortasında bulmuştu.”

Feld’in Kaluli ses ortamıyla ilgili olarak savunduğu gibi, bu insanlar özel olarak yalıtılmış seslere -bir şeyin sesine- tepki veriyor değildir. Tekil seslere değil, sadece diğer seslerle ilişki içindeki ses parçalarına tepki vermektedirler.

Algıları, seslerin ortaya çıktığı uzayı barındıran karmaşık bir bütündür; bu akustik uzayı her defasında coğrafyanın özgün bir bileşimi biçimlendirir: Bir tepe, bir ağaç kümesi, ırmak suyunun bir kıvrımı, bir su birikintisi. Torioge’ye göre,

“Sessizlik, tüm duyularınızı kapsayan bir sinestezi (duyum ikiliği –ç.n.) olarak varolur.” Ona göre yarışma, “insanların onlara doğal görünen şeylerle ilgili bilincini uyandırabilecek ya da günlük yaşamlarında önemli yeri olan bir şeyi açığa çıkarabilecek … yeni tipte bir sosyolojik-sessel gösteri sanatı gibi iş görmüştü … Ses kültürü söz konusu olduğunda, sadece yarattığımız ya da duyduğumuz sesleri değil, ayırdında olmadığımız ya da duy(a)madığımızı sandığımız sesleri de değerlendirmemiz gerekir. Geçmişin sesleri, geleceğin sesleri, anılarımızın ve düşlerimizin sesleri; bu tür bütün sesleri kapsamalıyız. [loc.cit]

Böyle bir formülleştirmenin ortaya çıkardığı şiirsellik, deneysel çalışmalar için verimli imkanlar sunar; şimdilik “programlar hazırlamaya” değil ama, Nerima Sessiz Mekanlar Yarışması’nın yaptığı gibi, ses alanının değerini belirlemeye yönelik alıştırmalara vesile olabilir ve bu tür araştırmalara meşruluk kazandırabilir.

Böyle bir uzamsal anlayış içinde ses, teknik olarak sadece TV ve radyonun değil, sanal gerçekliğin bile ötesine geçer. Bu anlayış muhtemelen, günümüzdeki en yaratıcı yapımcıların bie tahayyüllerinin ötesindedir. O yüzden öğrencilerimizden, bu anlayış doğrultusunda deneyler yapmalarını istiyoruz ve tekrar ediyorum ki, benzer bir yaklaşım benimseyenlerden haberdar olmak beni çok mutlu edecektir.

Imada [1994], sesle ilgili Japon düşüncelerine ilişkin kısa bir giriş yazısında, iki örnek vererek, belirgin seslerin yokluğunun olası gücüne dikkat çekiyor. İlk örnek, Tokyo’daki bir gölette açan lotus çiçeğinin sesini dinlemek üzere toplanmış insanlarla ilgilidir. Çiçeğin açma sesi aslında insanın işitme eşiğinin altındaki bir perdedeydi, ama insanlar “o hayali sesi duymak istiyordu. Bu yaşantı, toplu bir işitme sanrısıydı.” [5] Acaba burada, dışsal uyaranlara tepki vermek değil de, doğrudan varlıkların kendisini hatırlamak gibi bir kaygı mı söz konusuydu?

İkinci örnekte, bir bahçedeki ses tertibatını anlatan Imada, “suikinkutsu” ya suyun dökülmesiyle, ses efektinin duyulması arasında geçen süreye dikkat çekmektedir. Ona göre, insanlar “suikinkitsu”nun sesinden değil, bu sesin yaratılması için geçen zamandan da hoşlanmışlardır. Gecikme, “onların dikkatlerini, bahçedeki diğer çevresel seslere yöneltmelerini sağlamıştır.” [loc. cit]

Günümüz Batı kültüründe, gecikmeden haz duyma fikri garip kaçacaktır. Kuşkusuz Imada’lar da sesin doğasını, kültürlerinin en temel ve sezgisel ilkeleriyle uyumlu olarak tanımlamaktadır.

Feld, Stoller ve Gell’in etnografik yazıları, bugünlerde mesleki olarak, teknolojinin yanısıra fikirlerle de ilgilenmesi gereken öğrenciler için potansiyel önemdeki, ses hakkında ve ses aracılığıyla düşünmenin yollarını göstermektedir. Öğrenciler, insanların duyusal sınırlarını oluşturan, peşinen kabul edilmiş yargılarla kendilerini sınırlandırmamalıdır; ilgileri yerel değil, uluslararası nitelikte olmalıdır. Hem medya endüstrisinin, hem de üretim sürecinin eski yapıları, büyük ölçüde dağılmış durumdadır.

Bir yandan, gelecek neslin yapımcı ve tüketicileri görselliğin baskın olduğu bir kültürde yetişmektedir. Öte yandan, Papua Yeni Gine’deki Kaluli ve Umeda’lar bize, kendimizi dışladığımız akustik ve bilişsel alanları hatırlatmaktadır. Umeda’ların canavarıyla ilgili anlatımın can alıcı sorusu, bu olayda adamın bir canavar tarafından kovalanıp kovalanmadığı değil; ilkesel olarak, bir canavarın varlığına neyin kanıt oluşturduğudur.

Antropoloji, inanç sistemlerinin gerçek sistemler olduğuna, yani bir yapıları bulunduğuna inanır; bu yapı görsel olan kadar, işitsel olanı da ima eder. Dahası, insanların kendi inanç sistemlerine ulaşımına izin vererek, Bloch’un dediği gibi, “varlıkların nasıl göründüğü, ses çıkardığı ve tatlarının nasıl olduğuyla ilgili tariflerden daha fazla faydalanmamızı mümkün kılar.” [op. cit 193]

Umarız Sound Journal, başka başarılarının yanısıra, Khan ve Whitehead’in yokluğundan üzüntü duyduğu, ama özellikle Avustralya ve Kuzey Amerika’da ortaya çıkmakta olan “bütünlüklü bir ses sanatı geleneği”nin geliştirilmesine, İngiltere’nin de katkıda bulunmasını sağlar.

Özellikle öğretmenlikle uğgraşan bizler, bu sayfalar aracılığıyla ne kadar çok fikir mübadelesinde bulunursak, eşit derecede bütünlüklü bir pedagojik geleneğe ulaşma şansımız da o kadar fazla olur. Bu, programcılıkta sesi daha iyi ve yaratıcı kullanmamıza yardımcı olacağı gibi, o temel duyunun, yani sesin, daha iyi anlaşılmasını da sağlayacaktır.

________________________________________


Son Notlar

[1] “İngiltere’nin ilk deneysel radyo istasyonu” olarak duyurulan ve 1994’te Liverpool Video Positive etkinliğinin bir parçası olarak işletilen “Hearing is Believing” (“Duymak İnanmaktır”) 105.8 FM ve Ekim 1994’te 96.7 FM’de İrlanda Modern Sanat Müzesi’nden yayın yapan A.A.R.T. gibi.

[2] Embriyonik bilgisayar tabanlı etkileşimli çoklu ortam (computer-based interactive multimedia) alanında, kendi tasarım parametrelerini tanımlamak için çabalayanların en büyük mücadelesi budur.

Kaynakça

Bloch, M., 1991, 'Language, Anthropology and Cognitive Science' MAN 26.2:183-198.
Bloch, M., 1992, 'What Goes Without Saying: the Conceptualization of Zafimaniry Society' in
Kuper, A., ed., Conceptualising Society, London: Routledge.
Classen, C., 1993, Worlds of Sense: exploring the senses in history and across cultures, London: Routledge
Cohen, A. 1986 Symbolising Boundaries: Identity and Diversity in British Cultures MUP
Escobar, A., 1994, 'Welcome to Cyberia: Notes on the Anthropology of Cyberculture', Current Anthropology
35.3:211231
Feld, S., 1990, 'Sound and Sentiment: Birds, Weeping, Poetics, and Song' in Kaluli Expression (2nd ed.) Philadelphia: U Pennsylvania P.
Feld, S., 1994, 'From Ethnomusicology to Echo-muse-ecology: Reading R. Murray Schafer in the Papua New Guinea Rainforest' in The Soundscape Newsletter 8:4-6.
Ferrington, G., 1995, 'Soundscape Experiences Questionnaire', Internet: WFAE Discussion Group.
Gell, A., 1995, The language of the Forest: Landscape and Phonological Iconism in Umeda, in Hirsch, E. & M.
O'Hanlon, eds., The Anthropology of Landscape: Perspectives on Place and Space, Oxford: Clarendon Press.
Imada, T., 1994, 'The Japanese Sound Culture', in The Soundscape Newsletter, September 1994: 5.
Jackson, A., 1968, 'Sound and ritual', MAN 3.2: 293-299.
Kahn, D. and Whitehead, G., eds., 1994, Wireless Imagination: Sound, Radio and the Avant-Garde, Cambridge, Mass: MIT Press.
Leach, E., 1976, Culture and Communication, CUP
Schafer, R. Murray, 1994, Our Sonic Environment and the Soundscape: the Tuning of the World, Rochester: Destiny Books.
Stoller, P., 1989, The Taste of Ethnographic Things, Philadelphia: U Pennsylvania P.
Synnott, A., 1993, The Body Social: Symbolism, Self and Society, London: Routledge.
Torigoe, K., 1994, 'Nerima Silent Places Contest', The Soundscape Newsletter, September 1994: 6-8.

**********************************************************************************

Hearing is Believing - the Evidence
Richard Thorn
Faculty of Art, Media & Design, UWE Bristol
http://www.ukc.ac.uk/sdfva/sound-journal/thorn981.html
________________________________________
The bulk of this article is based on a paper presented at the Hearing is Believing 2 conference held at the University of Sunderland on Saturday, 2nd March, 1996. The conference was aimed at people interested in experimental radio and sound art, and that, in itself is worth thinking about for a moment.
________________________________________
In the Preface to Wireless Imagination: Sound, Radio and the Avant-Garde, which reviews significant movements in the history of audio art in Europe, Kahn and Whitehead complain that
"it remains almost unheard of to think about sound. .. the deafening silence of
sound-in-thought is mirrored by the absence of anything remotely resembling a
coherent tradition of audio art."[1994:ix]

Why should it be necessary to raise the issue of 'experimental radio', for any other reason than that experiment is signally absent from listeners' experience ? Perhaps because the professional formula approach to radio production has become so ingrained, that any straying from 'the straight-and-narrow' has to attract a label which will 'excuse' its eccentricities ? What are the implications for concept and practice of having a separate category of 'audio art' that, presumably, is meant to distinguish it from anything produced for transmission by a 'regular' station, as opposed to one operating under a special event licence [1]?

Can radio convey 'audio art' adequately ? Would doing so make the artefact 'experimental radio' ? Would producing an artwork expressly for radio imply a categorical difference from other sound art ? Is experimental radio to be subsumed under audio art ?

At one level, the possibility of raising such questions suggests that we should seek to loosen the straitjacket of general cultural premises which privilege sight over sound, and have largely denied us conceptual frameworks or a language comparable to those of the visual arts. Artists have long seen a role for themselves in disturbing the assumptions of the other members of their culture. The problem for us is that to challenge the supremacy of the visual is to challenge common sense. 'Seeing is believing'. "I see what you mean" is a statement of understanding; "I hear what you say" is a rebuttal.
From a reading of anthropology, I have attempted to understand the wider cultural context within which such attitudes appear natural. As a teacher of media production and one who works (freelance) in radio, I am interested in questions about the cultural meaning of sound, and I am concerned to broaden the experience of students so that they may be more ready to challenge received opinion [2].
So, is it conceivable that hearing could literally be taken to be believing ? Not only is it conceivable, it is the daily reality of life on the Great Papuan Plateau of PNG, for people like the Kaluli and the Umeda, and I will return to them later.

My discussion may be aimed at media practitioners and others interested in sound as a cultural phenomenon, but it cannot avoid touching on the social construction of knowledge.
One of my primary interests has been to develop undergraduate courses in Visual Anthropology in departments of Humanities and Art, Media & Design. There is an important curriculum role for social anthropology in complementing other disciplines open to 'the anthropological approach', by providing a running critique of any body of ideas or practise grounded in western cultural assumptions, and there are many of those, ranging from how we think about sound, to how we develop new media technology.

Conversely, the influence of television, through series like Disappearing World has been considerable on documentary form as developed for visual anthropology in this country. However, despite our enviable tradition of radio documentary, anthropologists have not chosen to work in sound.

Nevertheless, anthropology offers a cross-cultural view on the relation of technology to modes of thought. Some anthropologists have drawn attention to the extraordinary impact of, for example, the new reproductive technologies on our thinking about nature and culture. Others foresee the so-called new media, or cybertechnology, having an impact, not only on communication, but also on the way we construct knowledge.

________________________________________

Linear/Non-linear

One of the biggest challenges facing media producers is the subversion of traditional narrative structures. Received in real time, programmes have had a beginning, a middle, and an end, and the audience knew where they were. As with the traditional academic article or book, the audience may be receiving not merely information, but a more or less explicit argument which is developed over the linear progression of the piece, and a metacommunication that this is the form in which such knowledge is properly constructed and presented.

Of course, different academic disciplines have different expectations about what constitutes a proper way of writing, and within anthropology in recent years there has been fierce debate about forms of writing ethnography, whether concerning levels of description, reflexivity, the dominance of the written text and the role of the audio-visual. However, all this, like the debates about form, style, and narrative flow in relation to the media, have been predicated on a basic linear structure.
Faced now with the technical capability for the storage, retrieval and manipulation of information in a variety of non-linear ways, producers are forced to re-examine primary questions about the form in which information should be constructed in relation

- to the 'reality' to which it refers,
- to any particular mode of discourse,
- and to any particular audience.

Media producers are working with technology which permits - indeed encourages - audiences to make their own mind up about which direction to take at any point.
Whilst the choice apparently offered by interactive programmes is, in reality, no more than a function of prior design decisions, any particular combination of choices, and the resulting sense to be made by a user, is unlikely to have been foreseen as a possible text by the original author. Audiences are now able to construct their own texts and meanings - a prospect not without its problems.

Much attention is paid to the psychology of the 'computer/user interface', presumably because our response to particular items of technology is regarded as natural behaviour and therefore cross-culturally valid. Much is made of the notion of metaphor for providing programmes with their organising shape. Icon-based, rather than word-based interaction is believed to be more 'user-friendly', permitting immediate, almost intuitive response. But technology and metaphor reflect only one cultural view of the world, and why should intuitive response be limited to a visual stimulus ?

Since the students I teach are working with the new media as well as the old - if I may put it like that - one of the issues they have to face is the unreliability of traditional forms and methods of working. There is no preferred way of producing interactive programmes. There are precious few even moderately good examples in existence.

________________________________________

Sound v Vision

A specific concern of mine is the western cultural bias in favour of the visual. Especially since I've been working in a faculty of art, media & design, I've been increasingly frustrated by the overweaning importance attributed to the visual. Sound for TV or multimedia programmes mostly trails along in the wake of creating powerful images, and speech radio is an endangered species.
I wondered what I could do to encourage students, especially though not exclusively, those working with radio, to think about sound more radically - as having at least as much potential as the visual media for experiment, challenge and excitement.

So, over the past year, I've been looking at what anthropologists and others have had to say about the cultural meanings of sound - apart from music, and especially in everyday rather than ritual contexts. What I've found has excited me, and confirmed my belief in the contribution anthropology has to make to the debates yet to be held about new directions for the media.
Key works among ethnographies are Steven Feld's Sound and Sentiment: Birds, Weeping, Poetics, and Song in Kaluli Expression, and Paul Stoller's The Taste of Ethnographic Things. They contrast the western under-rating of the sense of hearing with its importance in Kaluli and Songhay culture respectively. Then there's a most important contribution by Alfred Gell in a new book on the anthropology of landscape, in which he describes the acoustic world of the Umeda, like the Kaluli, of Papua New Guinea.

A TV producer colleague of mine is researching into the production of virtual reality programmes, whose essential characteristic is of the user apparently being able to operate freely within a structured space. That made me think, after reading about these aurally-based cultures, that any 'reality' in which one could not operate equally autonomously within a meaningful acoustic space, would be even less virtual. Is there a danger, indeed, that Virtual Reality may become another example of the ethnocentrism by which a notion as problematic as 'reality' is hi-jacked by the particular biases of technological development.

________________________________________

Questions about Sound

The implications of all this for what we teach, have led me and another colleague to construct a course in sound, in which ideas for exploring the social construction of acoustic space are intermingled with experimental production work. No doubt others are going in similar directions, and I would be most interested to hear from anyone similarly engaged.
As a freelance radio producer since 1980, I rapidly became aware of an acuity of hearing among practitioners developed beyond the cultural norm. Such a capacity for discrimination implies relatively low volume levels, more like 10 - 50 dB than 100dB, in contrast to so much of our cultural experience today, which, whatever our age, involves extremely high levels, often approaching, indeed surpassing, damage and pain thresholds.

The radio audience is offered more opportunities for listening than ever, but this is hardly in response to a culturally developed aural faculty. How much radio output demands close attention to its acoustic structure ? How much listening takes place as a primary activity rather than an accompaniment to driving, cooking, studying, dancing ?

The popularity of radio is not evidence that listening is anything other than secondary, subsidiary activity, like the sound that accompanies TV pictures. This hierarchy of the senses, with sound coming in a poor second, is neither universal nor 'natural'.

________________________________________

The Ranking of the Senses

Synnott [1993] shows how the senses have not been ranked equally by cultures generally, and have until recently been ignored by sociology. The ranking in the western tradition puts sight at the top, with hearing trailing behind.

"The dominant communication systems in preliterate societies were the proximity senses: oral-aural, in face-to-face interaction. Humanity lived (and still does live) in 'acoustic space'. But with the invention of the alphabet and writing .. the balance of the sensorium began to shift"[210]
Classen [1993] quotes the case of the Suya of the Brazilian Matto Grosso who "deem keen hearing to be the mark of the fully socialised individual. The Suya term 'to hear' .. also means to understand, while the expression 'it is in my ear' is used by the Suya to indicate that they have learned something, even something visual such as a weaving pattern. Sight, in fact, is considered by the Suya to be an anti-social sense, cultivated only by witches."[9]

In an impressive review of the potential for research by anthropologists into the developing multimedia technologies, Escobar [1994] ignores sound in favour of predicting changes in the ways we record, manipulate and communicate knowledge via the still and moving image, and text.
"How, for instance, will notions of community, fieldwork, the body, nature, vision, the subject, identity, and writing be transformed by the new technologies ?" [214 my emphases] "Given the importance of vision for virtual reality .. it is not surprising that the branch of anthropology most attuned to the analysis of visuality as a cultural and epistemological regime has been the first to react to uncritical celebration of cyberspatial technologies."[216]

Notwithstanding the 'uncritical celebration', the new media are already having a profound impact on how we conceive of the construction of bodies of knowledge, and access to such knowledge. Meanwhile, Feld, writing about the Kaluli, and Gell about the Umeda, make it clear that sound cannot be omitted from any attempt to understand the nature of knowledge. Gell talks about his own "methodological deafness" which caused him to fail to appreciate, during his fieldwork in Umeda, "the auditory domain, including natural sounds, language and song, as cultural systems in their own right, and not just adjuncts to culture at large, but as foundations, thematic at every level of cultural experience." [1995:233] Stoller [1989] compares the virtual ignoring of the dimension of sound by Western thinkers with the ethnographic observation that "taste, smell and hearing are often more important for the Songhay than sight, the privileged sense of the West. In Songhay one can taste kinship, smell witches, and hear the ancestors....[5] Songhay use senses other than sight to categorize their sociocultural experience. If anthropologists are to produce knowledge, how can they ignore how their own sensual biases affect the information they produce."[7]

"[S]ound .. [is] .. a foundation of experience... A deeper appreciation of sound could force us to overturn our static, spatialized world and consider the dynamic nature of sound, an open door to the comprehension of cultural sentiment" [103].

Feld [1990] shows how the Kaluli, who live just north of Mt Bosavi in Papua New Guinea, totally incorporate bird song into the expression of core values of their culture, so that "an analysis of modes and codes of sound communication leads to an understanding of the ethos and quality of [their] life... Kaluli sound expressions are revealed as embodiments of deeply felt sentiments." [3]
The soundscape characteristic of any particular set of cultural and geographic circumstances, produces "the foundation of experience" for those whose whole way of life is built on that foundation, not just the narrowly auditory bits. So what consequences can we expect when individuals move between quite different acoustic environments, or those environments themselves are subject to massive change ?

Jackson [1968] in a paper on the use of sound in ritual, discusses ".. the meaning and use of sounds in human society generally." In ritual, he says sound "provides a frame and a marked off time or place that alerts a special kind of expectancy.... Of all physical stimuli sound is an ideal marker, it is pervasive and far-reaching yet capable of infinite variation" by contrast to sight [295].
But is this 'marking' function of sound confined to ritual ? I've been using a questionnaire, so far only with students, designed by Gary Ferrington of the University of Oregon to elicit the level of awareness of sound in people's everyday lives, and identify the range of meaning sounds have for them. The associations of sounds made by my respondents accomplish precisely this 'marking off' in everyday life, constituting a largely unremarked part of our soundscape - for example, the sound of "dad's razor being scraped night and morning, giving me a sense of security", "the sound of the key in the front-door meaning dad was home and everything was all right", and "the sound of family moving about the house after I'd gone to bed giving me a sense of security and belonging". These references to notions of security are but one example of the deeply emotional and personal associations that respondents were producing in answer to Ferrington's five very basic questions:

1 Identify two or three dominating soundmarks in in your life (a) as a child (b) as an adult
2 Identify two or three sounds in the acoustical environment that you vividly recall from your childhood. Explain the emotional attachment you connect to these sounds.
3 How would you describe the term noise as it applies to the acoustical ecology of your world ?
4 What is your favorite soundscape? In other words, where is your favorite place in the natural acoustical environment ?
5 Identify the type of community in which you lived (a) Age 1-6 (b) Age 6-13 (c) Age 13-18 and the soundscape generated by living organisms within that community. [Ferrington 1995]

Giving this questionnaire first to highly visually oriented Graphic Design students I imagined it wouldn't hold their attention for more than 10 minutes at the most. In the event, I had to stop them writing after 45 minutes. There were similar reactions from groups of Time-Based Media students. The questionnaire triggered a level of response which suggests to me it would be rewarding to set up further activities to encourage the exploration of, and reflection on, this culturally under-rated sensory area.

For example, returning to the title of this event, there's that question of the relative reliability we ascribe to aural information compared to visual. Gell describes the harrowing experience of an Umeda informant who had been chased down a path by an ogre:
"'Yes, yes,' I said, cutting him off, 'but did you actually see the ogre ?' My informant looked at me in perplexity. 'It was dark, I was running away, it was there on the path, going hu-hu-hu' .. When, I wondered, was an Umeda going to admit to actually seeing one of these monsters ? But that,
of course, was a misapprehension bred of a visually based notion of the real. For Umeda, hearing is believing, and the Umeda really do hear ogres."[1995:239]

If ethnographers have largely ignored the acoustic environments within which they've been working, because of what Gell called "methodological deafness", it remains true that, except for the extra-ordinary circumstances of a 'dead' sound studio or being profoundly deaf, all human experience is contextualised in a 'soundscape' [Schafer 1994]. Most ethnographies begin with a description of the landscape, none (except those already mentioned) describes the soundscape.
Reports over recent months suggest a growing concern with noise pollution in the UK, and a number of extreme reactions to it. The Guardian on 28th September last year reported that "Domestic noise has become the most common complaint received by local authority officers, leading to at least 17 killings and suicides in the past three years."

________________________________________

Anthropology of Sound

Apart from the general aural context of all social behaviour, how might a consideration of sound bear upon any particular theoretical topic, which might then influence the ideas of, say, a sound producer ?

One of the major themes of my second year visual anthropology course is Elements of Identity and Belonging. A key text is Cohen's Symbolising Boundaries, which considers the construction of identity in a number of communities in Britain. Many of the topics covered could quite easily include an aural dimension, judging by the associations made in the answers to the questionnaire 
I've already mentioned. In one chapter Bouquet focusses on the kitchen when writing about the partitioning of status and identity in relation to a woman and her mother-in-law. My respondents recall:

"mum singing in the kitchen; mother cooking in the kitchen with Radio 4 Woman's Hour; not just her voice, but the background sounds of domestic activities"

Mewett, writing about a Lewis crofting community as "constructed and constituted by the actors" [72] states that his "concern is to understand 'community' through the stock of knowledge people use to inform and guide everyday behaviour .. how boundaries are constructed as part of the shared meanings of everyday behaviour and within the context of the social relationships of everyday life." [loc.cit]

As my informants indicate, such boundaries, when marked aurally, may be temporal: "varied music playing throughout the day - classical at the dinner table: it's not just the music that stands out but the sound of the needle on vinyl and the smell of acetate discs; generator in the garage charging up in the morning; father's razor scraping morning and evening; mother calling me
every morning at 8; dad banging his pipe on the bin at particular times of day, Playschool, TV theme tunes, 'phone late at night meaning trouble/problems"

Such boundaries may be associated with persons:

"different members of the family running up the stairs; the thump of my mother's heartbeat as I sat on her knee with my head against her chest; my little fake piano when my brother tried to play it with all his fingers; my father clearing his throat when concentrating; dad slurping his cornflakes
when he used hot milk in the winter" 

Such boundaries may be spatial:

"from my bedroom the sound of voices and till in our shop; the Aga lid being put down; the distinctive signature of the different streams in our village; Mrs Mepstead's dog barking; from in a terrace house, the sound of the neighbours' clock chiming every hour on the one side, and the family arguing on the other"

One particularly interesting example of aural boundary setting between households came from the respondent who noted, over three occasions in her life when she'd moved house, the changes in the thickness of the house walls and the corresponding raising or lowering in the threshold of audibility of neighbours' talking.

________________________________________

Taxonomy and Ways of Knowing

In addition to the question of the 'foundation of experience', aural or otherwise, there is that of the organisation of knowledge, which, as I have stated, is crucially important to interactive multimedia producers. The anthropologist Maurice Bloch [1992] argues that the very act of writing down people's knowledge in sentences in books and articles, totally misrepresents its nature.

"Anthropological accounts .. work from a false theory of cognition. As a result, when they attempt to represent the way the people studied conceptualise their society, they do so in terms which do not match the way any human beings conceptualise anything fundamental and familiar in any society or culture" [127]

"Everyday thought" he says "is not 'language-like', .. it does not involve linking propositions in a single sequence .. Rather it relies on clumped networks of signification which require that they be organised in ways which are not lineal but multi-stranded"[128]

This view certainly accommodates the kinds of associations of sounds with information exhibited by my respondents. One of Bloch's [1991] informants in Madagascar, whilst out walking made a swift assessment of the farming potential of a stretch of land they were passing as 'good swidden', and Bloch saw his judgement as based on "..a fairly clear yet supple mental model, perhaps we could say a script, stored in long-term memory, of what a 'good swidden' is like; ... this model
.. is partly visual, partly analytical .. partly welded to a series of procedures .." [187]
If he had been talking about the Kaluli landscape, it would certainly include an aural element. In contrast to language-based taxonomies, Feld demonstrates that Kaluli avian taxonomy is grounded in sound. Theirs is "a set of beliefs that organises the interpretation of everyday living in a world that is full of birds and alive with their sounds. Myths, seasons, colors, gender, taboos, curses, spells, time, space, and naming are all systematically patterned; all of these are grounded in the perception of birds, as indicated foremost by the presence of sound."[op.cit 83-84]

In a chapter suggestively entitled "To you they are birds, to me they are voices in the forest", Feld describes how "Kaluli categorize and think about routine experiences of birds most often and most thoroughly in terms of the sounds they hear in the forest and at the village edges. Recognition of birds by sound is immediate in everyday situations ... Evidence for dominance of the routinely shared character of sound over image categories is manifest in a number of different ways.

When presented with pictures or specimens out of context, Kaluli tend first to think of and imitate the sound, then to say the name of the bird. .. Virtually all Kaluli men can sit down in front of a tape recorder and imitate the sounds of at least one hundred birds, but few can provide visual
descriptive information on nearly that many."[72]

Gell [op. cit] goes so far as to claim a link between the Umeda landscape, and their mode of perception, cognition, language, and sentiment. For him "the primary rainforest environment imposes a reorganization of sensibility, such that the world is perceived in a manner which gives pride of place to the auditory sense (and another sense we hardly use, olfaction: Gell 1977), and that this transformed sensibility has manifold consequences in the domain of cognition" 235] Furthermore, Gell suggests that "The value systems of New Guinea 'forest' cultures seem to emphasise sentiment .. more than the cultures of the open plains... Here, in the vibrant, tactile, scented gloom is the landscape of nostalgia and abandonment.... Hearing is (relatively) intimate, concrete, and tactile, whereas vision promotes abstraction."[loc.cit]

Feld talks about a concept of sound, dulugu ganalan 'lift-up-over-sounding', which has enormous potential for anyone considering using sound in any way other than the most mundane accompaniment to pictures. It presents fascinating challenges to the would-be sound producer.
"Unison or discretely bounded sounds do not appear in nature; all sounds are dense, multi-layered, overlapping, alternating, and inter-locking. The constantly changing figure and ground of this spatio-acoustic mosaic is a 'lift-up-over-sounding' texture without gaps, pauses or
breaks." [loc.cit].

In a recent paper in the World Forum for Acoustic Ecology Soundscape Newsletter, Feld coins the term 'acoustemology' - an ellision of 'acoustic' and 'epistemology' - to describe his concern with "acoustic knowing as a centrepiece of Kaluli experience; how sounding and the sensual, bodily, experiencing of sound is a special kind of knowing, or put differently, how sonic sensibility is basic to experiential truth in the Bosavi forests. Just as 'life takes place' so does sound; thus
more and more my experiential accounts of the Kaluli sound world have become acoustic studies of how senses make place and places make sense."[1994:6]

________________________________________

Sound v Noise

Finally, I should like to offer a couple of distinctions which I have found helpful, and which suggest fruitful areas for experimental work, both theoretical and practical. The first distinction is between 'sound' and 'noise', the second between 'quiet' and 'silence'.

I do not think we use the terms 'sound' and 'noise' indiscriminately. The first, I should have thought refers to what we hear as having a pattern or meaning, whereas noise is more likely to refer to what we cannot identify. The lack of structure in noise results in its being unplaceable, semantically speaking, in one's soundscape. There is no doubt we also tend to give a positive value to sound and a negative one to noise, so that, although we can, of course, identify a road-drill, it is a dreadful 'noise' more than 'sound'.

________________________________________

Quiet/Silence

The commonsense definition of both 'quiet' and 'silence' may be absence of sound, but reflection makes it clear that neither term can refer to the total absence of sound, but rather to the absence of noise. 'Quiet' is often associated with 'peace' - not necessarily by contrast to war, but certainly by contrast to an involuntary involvement in activity. The total absence of sound is a virtually unnatural phenomenon, to be found only in the anechoic area of a sound studio, so perhaps silence is better thought of as the absence of chatter, or any foregrounded, attention-demanding sound. In such a silence we may, for instance, become aware of our own sound-making - breathing, say, or footsteps.

A sociologist who points up differences in Eastern and Western notions of silence is Keiko Torigoe of the Sacred Heart University in Tokyo. She quotes the guidelines for a contest run in the Nerima district of Tokyo in 1990:

"Just as we have our own favourite places where we enjoy beautiful scenery, each of us must have a place where he or she finds his or her own special silence. Please let us know about the places where you enjoy your favourite scenery of silence. Where in Nerima Ward have you found this silence ?" [1994:6]
One aim of the contest organisers was to understand "the meaning and substance of 'silence'" and to approach "the acoustic environment from the viewpoint of silence rather than that of noise" [loc. cit]. As Torigoe says, "in Japan we define silence rather differently from the western understanding of it as the absence of sound" [ibid]. The contest, indeed, "established that all silences are not the same and that silence can exist in various ways as appreciated by the residents of Nerima Ward. The sound level meter is not the only way to understand silence."[op. cit: 7]

A couple of examples from the ten kinds of silent place identified in Nerima Ward. 
The precinct of Chyoumei Temple. This silence was termed 'The Silence of Shrines and Temples'. The entrant who chose this place was a seventy year old man who made his own tanka (a short poem) to describe it:

In the grounds
Of Chyoumei Temple
Nothing but the cry
Of a summer bird
Interrupts the silence

The Sanpouji Pond in Syakujii Park. This silence was termed 'The Silence of Plentiful Water' and was described by one of the entrants this way:

"The heroes of this space are water, birds, insects and the sound of the wind."

In fact, when Terigoe visited it, she was "surrounded by a surprising variety of natural sounds, such as the water birds flapping their wings and the sound of running spring water."

As Feld argued with regard to the Kaluli soundscape, these people are not exclusively responding to isolated sounds - sounds of something - and their appreciations are not of individual sounds, and only partly sounds in relation to other sounds. Their perceptions are of a complex whole, which includes the space in which the sounds occur, an acoustic space which is shaped by a unique configuration of the landscape in each case - a hill, a dip, a grove of trees, the bend of a river, an expanse of water. For Torigoe, "Silence .. exists as a synesthesia comprising our total sensations." For her the contest "worked as a new type of socio-audio performance art...[which can] make people conscious about what seems natural to them, or to reveal something important in their daily lives... When it comes to Sound Culture we have to consider not only the sounds we create or we hear, but also the sounds of which we are not conscious, or which we think
we do not or cannot hear. Sounds of the past, sounds of the future, sounds in our memories and dreams - all these kinds of sounds should be included." [loc. cit]

The poetry entailed in such a formulation, suggests a fruitful possibility for experimental work - not, initially, for 'making programmes' so much as for providing the occasion and validation for exercises in valuing the soundscape, such as were provided by the Nerima Silent Places Contest.
Such spatiality of sound is, at the moment, technically beyond virtual reality, never mind TV or radio. It is probably also beyond the imaginings of all but the most inventive of current producers, which is why we are beginning to ask our students to experiment in these terms, and, again, I would love to hear from others taking a similar approach.

In a brief introduction to Japanese ideas about sound, Imada [1994] points to the suggestive force of the absence of discernible sound, through two illustrations. The first, is of people gathering to listen to the sound of the bloom of a lotus flower at a pond in Tokyo. The blooming actually occurs at a pitch below the level of human hearing, but people "wanted to listen to that phantom sound. The experience was a kind of communal auditory hallucination." [5] Perhaps it was a matter of drawing upon things inside themselves rather than responding to external stimuli ?
Secondly, in describing a sound installation in a garden, Imada draws attention to the delay between water being introduced to the 'suikinkutsu' and its effect being heard. He says that not only did people "appreciate the sound of the suikinkutsu itself, but also the time spent creating the sound." The delay "had the effect of directing [their] listening to other environmental sounds in the garden" [loc.cit]

The idea of pleasure in delay sits strangely in contemporary western culture. No wonder Imada describes the nature of sound as being in accord with the most fundamental and intuitive principles of a culture.

The ethnographic accounts of Feld, Stoller, and Gell suggest ways of thinking about and through sound that are of potential importance to students whose professional interest nowadays must be about ideas as much as technology; who should not allow themselves to be limited by the taken-for-granted assumptions of what constitute human sensory boundaries; whose brief must be international rather than local; for whom old structures both of the media industry and of the production process have largely disintegrated.

On the one hand, the next generation of producers and consumers are being raised in a visually dominated culture. On the other hand, the Kaluli and the Umeda of PNG remind us of the acoustic and cognitive spaces from which we have excluded ourselves. The crux of the Umeda ogre episode was not whether on this particular occasion a man had been pursued by an ogre, but what constitutes evidence for the existence of ogres in principle.
Anthropology shows that belief systems are systems, i.e. they are structured, and that structure implicates the aural as much as the visual. Furthermore, in giving people access to other belief systems, we should, as Bloch says, "make much more use of descriptions of how things look, sound, feel, taste." [op. cit 193]

It is to be hoped that this Sound Journal will succeed, amongst other things, in providing the basis for adding UK contributions to developing that "coherent tradition of audio art" whose absence Khan and Whitehead lamented, but which is emerging especially in Australia and north America.
Specifically for those of us engaged in teaching, the more we can exchange ideas and experience through these pages, the more likely we are to achieve an equally coherent pedagogic tradition, which will not only assist better and more imaginative use of sound in programming, but also encourage a fuller appreciation of that primary sense - sound.

________________________________________

Endnotes
[1] Such as Hearing is Believing 105.8 FM which was billed as "Britain's first experimental radio station" and operated as part of the Liverpool Video Positive event in 1994; and A.A.R.T. broadcast from the Irish Museum of Modern Art in October 1994 on 96.7FM. BACK
[2] The biggest challenge of all being as those working in the embryonic computer-based interactive multimedia field struggle to define their design parameters. BACK

________________________________________

References
Bloch, M., 1991, 'Language, Anthropology and Cognitive Science' MAN 26.2:183-198.
Bloch, M., 1992, 'What Goes Without Saying: the Conceptualization of Zafimaniry Society' in
Kuper, A., ed., Conceptualising Society, London: Routledge.
Classen, C., 1993, Worlds of Sense: exploring the senses in history and across cultures, London: Routledge
Cohen, A. 1986 Symbolising Boundaries: Identity and Diversity in British Cultures MUP
Escobar, A., 1994, 'Welcome to Cyberia: Notes on the Anthropology of Cyberculture', Current Anthropology 35.3:211231
Feld, S., 1990, 'Sound and Sentiment: Birds, Weeping, Poetics, and Song' in Kaluli Expression (2nd ed.) Philadelphia: U Pennsylvania P.
Feld, S., 1994, 'From Ethnomusicology to Echo-muse-ecology: Reading R. Murray Schafer in the Papua New Guinea Rainforest' in The Soundscape Newsletter 8:4-6.
Ferrington, G., 1995, 'Soundscape Experiences Questionnaire', Internet: WFAE Discussion Group.
Gell, A., 1995, The language of the Forest: Landscape and Phonological Iconism in Umeda, in Hirsch, E. & M.
O'Hanlon, eds., The Anthropology of Landscape: Perspectives on Place and Space, Oxford: Clarendon Press.
Imada, T., 1994, 'The Japanese Sound Culture', in The Soundscape Newsletter, September 1994: 5.
Jackson, A., 1968, 'Sound and ritual', MAN 3.2: 293-299.
Kahn, D. and Whitehead, G., eds., 1994, Wireless Imagination: Sound, Radio and the Avant-Garde, Cambridge, Mass: MIT Press.
Leach, E., 1976, Culture and Communication, CUP
Schafer, R. Murray, 1994, Our Sonic Environment and the Soundscape: the Tuning of the World, Rochester: Destiny Books.
Stoller, P., 1989, The Taste of Ethnographic Things, Philadelphia: U Pennsylvania P.
Synnott, A., 1993, The Body Social: Symbolism, Self and Society, London: Routledge.
Torigoe, K., 1994, 'Nerima Silent Places Contest', The Soundscape Newsletter, September 1994: 6-8.

(C) 1996 R.L. Thorn
e-mail: rl-thorn@uwe.ac.uk