12 Ekim 2009 Pazartesi

Fırat Üniversitesi "Medya ve Etik" Sempozyumu'nda (7-9 Ekim 2009) Sunulan Bildiri

Yiğit YAVUZ
TRT Prodüktörü


“Güven Bana, Ben Bir Yayıncıyım!”
Etik Bir Mesele Olarak Güven ve Radyoların Güvenilirliği


Giriş

Yazımızın başlığı, radyoda sunuculuk tekniklerini anlatan bir kitaptan alındı. Trust me, I’m a broadcaster (Mills, 2004: 100). Radyo sunucusu konuşurken aslında bu cümleyi söylememektedir elbette; herhangi bir konuda bilgi vermekte, soru sormakta, bir duyuru yapmakta, görüş beyan etmekte ya da bir metin okumaktadır. Ama göremediğimiz, sadece duyabildiğimiz bu sunucunun ses tonunda, kelimeleri seçişinde, vurgularında, tonlamasında hep aynı mesaj ya da “alt metin” saklıdır: “Duymakta olduğunuz sese güveniniz.” Gerçekten de, radyo sunum tekniklerini ele alan kitaplarda genellikle, sunucuların tonlarını çok iyi ayarlamalarının, “doğal ve konuşma diline yakın”, bununla birlikte “inanılır/güven verici” (authoritative) bir tavır içinde olmalarının hayati önemi vurgulanır (Örn. Chantler ve Harris, 1997: 57). Bu aslında, işinin ehli olması gereken her meslek sahibinin benimsemesini bekleyeceğimiz tavırdan pek farklı değildir. Doktora gideceksek, evimize su tesisatçısı çağıracaksak ya da çocuğumuza öğretmen seçeceksek, tercihimizi güven verici insanlardan yana kullanırız. Radyo dinlerken de durum aynıdır. Doğal olarak, “Radyodaki Ses”e güvenmek ihtiyacındayızdır. Biz bu ihtiyacımızın tatmin edilmesini beklerken, karşı taraf da kendisinin güvenimizi hak ettiğini göstermek için uygun davranışları sergilemeye gayret eder. Çünkü elde edeceği güven, onun mesleki olarak ulaşmak istediği amaçlar açısından gereklidir. Biz bu makale çerçevesinde, “güven” dediğimiz duygunun, bir ses üreticisi/yayıcısı olan radyoda nasıl yaratıldığını ve yayıncının ulaşmak istediği hedefler doğrultusunda nasıl kullanıldığını; güvenin yaratılış sürecini ve bu güvenden istifade şekillerinin hangi “etik sorun”lara yol açabileceğini tartışmaya çalışacağız.
Genel olarak medya-etik ilişkisi hakkında konuşurken, etik tartışmalara konu edilen, etik açıdan sorunlu yayınların, aynı zamanda medyaya olan güveni sarstığını düşünme eğilimindeyizdir. Bu doğru olabilirse de, radyo ya da televizyondaki etik sorun içeren her haber, program ya da yayın izleyicinin güvenini sarsıcı nitelikte olmayabilir. Tersten bakıldığında, dinleyiciye güven veren bir radyo yayını, buna rağmen türlü etik sorunlar içeriyor olabilir. Bu bakımdan makalenin yazarı, güven ya da güvensizliğin, tek başına ele alındığında etik tartışmalarının odağında yer almaması gerektiğini düşünmektedir. Etik açıdan tartışılması gereken şey, güvenin kazanılma/yaratılma şekli ve bu güven yoluyla elde edilmesi düşünülen çıkarlardır. Böyle bakıldığında, “güvenilir medya = etik sorunların rastlanmadığı medya” ya da benzeri bir formülün son derece yanlış olduğunu, bilakis, etik problemlerin en “güvenilir” görünümlü basın-yayın organlarında ortaya çıkabileceğini, hatta güveni yaratan mekanizma ve tutumların çoğu zaman başlı başına etik açıdan sorunlu olduğunu göstermeye gayret edeceğiz.

Radyo-güven ilişkisini tartışmaya başlamadan önce, “güven” derken neyi anlatmak istediğimizi belirleyeceğiz. Güven, dilimize 1935’te Türk Dil Kurumu’nun çalışmalarıyla kazandırılmış bir kelimedir (http://www.nisanyansozluk.com/). Eski karşılığı, “itimat”tır. Ancak güven kelimesinin “itimat”a göre daha geniş bir anlamsal çerçevesi vardır. “Kendini büyük görme, büyüklenme” demek olan “küvenç”ten dönüştürülmüş güven kelimesinden, ek alma yoluyla “güvenmek” türetilmiştir ki, bunun da anlam genişlemesi yoluyla “kendini güçlü saymak, yeterli olduğunu göstermek, kendi kendine yettiğini bildirmek” gibi karşılıkları bulunmaktadır (Eyuboğlu, 2004: 306).
Kelimenin sahip olduğu bu anlam yelpazesinde, “itimat”a denk gelen karşılık, çalışmamız açısından, dinleyicinin bir radyo yayınının içeriğine duyduğu güveni ifade etmektedir. Kendini güçlü, yetkin saymak ve öyle göstermek anlamındaki “güven”i ise, radyo istasyonu cephesinden geçerli olan tutum olarak anlayacağız. Yani dinleyici radyo istasyonuna belli oranda güven besler ya da beslemezken; radyo istasyonunda çalışanların ise sahip oldukları bilgi ve profesyonel yetkinlik oranında güven sahibi ve güven verici olmaları beklenir. Ama son tahlilde, bir radyo istasyonunun “güvenilirliği”, teker teker çalışanların nitelik ve tutumlarından ziyade, yönetimce belirlenen yayın politikalarına bağlıdır. Bu yayın politikalarını ise, radyonun kendi alanını dışındaki dünyayla kurduğu toplumsal ilişkiler, bu dış dünyanın kurumları, özellikle politik ve ekonomik kurumlar etkiler ve kimi zaman doğrudan belirler. Dolayısıyla radyonun söylemsel pratiğini ve bu pratik aracılığıyla yaratılan güveni, bu ilişkilerden bağımsız olarak analiz edemeyiz. Ama iç işleyişi bakımından bir organ, kendi hiyerarşisi ve süreçleri olan bir işyeri iken, dinleyici açısından sadece hoparlörden duyduğu sestir; dirnleyicinin bir radyo istasyonuyla ilgili tüm fikir, duygu ve tasarımları, duyduğu sesin içerik ve niteliğince belirlenir. Bu ses, seçilen şarkılar ve okunan metinler dışında, esas olarak “sunucu”nun varlığında somutlanır. Ortalama dinleyici için radyonun kimliği, temsilcisi ve bir anlamda sahibi, sesini duyduğu sunucudur. Bu yüzden, güvenin yaratılmasında da özel olarak üzerinde durulması gereken radyo çalışanı, sunucudur.

Güven Yaratıcısı Olarak Sunucu
Radyo istasyonunun sözcüsü/temsilcisi olan, radyonun kimliğini ortaya koyan ve dinleyiciyle, yüzyüze iletişime yakınlaşan sıcaklıkta bir iletişim kuran sunucunun, “güven verici” bir sesi/konuşma tarzı olmasının, her tür radyo programında önem taşıdığı söylenebilir. Güven açısından özel öneme sahip program türü ise, haber bültenleridir. Güncel gelişmelerin toplam üç ila beş dakika içerisinde aktarıldığı, haber metninin sunucu tarafından değiştirilmeden aynen okunduğu bültenler, birçok istasyonda ayrı bir haber spikeri tarafından seslendirilir. Burada güveni yaratan, içeriğinin doğruluğu ya da yanlışlığı dinleyici tarafından kesin olarak bilinemeyecek haber cümlelerini seslendiren kişinin metne yaklaşımı olmaktadır. Çoğu yayıncının bildiği ve bu makalenin yazarının da TRT deneyimlerinden aşina olduğu üzere, bültenleri “güven verici” tonla okumak belli bir teknik yetkinlik gerektirdiğinden, söz konusu radyo istasyonunun hassasiyetleri derecesinde, haber sunacak kişilerin seçimi ve eğitimi özel önem taşır.
Bu konudaki hassasiyet, radyonun eski yıllarında daha da yüksekti. Bunun bir sonucu, bir dönem İngiltere’de kadın spikerlere haber bültenlerinin sundurulmaması olmuştur. 1950’lerde BBC’nin bir üst düzey yöneticisi, bir kadının haber spikerinin, önüne gelen kötü haberler karşısında ağlamaya başlayabileceğini, bu yüzden kadınların haber sunumunda kullanılmaması gerektiğini öne sürmüştü. Kadınların dedikodu ve söylentileri ciddiye almaya meyilli oldukları; kendine fazla güvenli kadınların dinleyiciye itici gelebileceği gibi gerekçelerle dillendirilen, kadınlara dönük bu önyargı, BBC’de bir süreliğine haber spikerlerinin hep erkeklerden seçilmesine sebep olmuştu. Bu ayrımcılığa teknolojik bir kulp da takılmış, radyonun temel cihazı olan mikrofonun, esas olarak erkek ses aralığına göre tasarlanmış olduğu ileri sürülmüştü (Barnard, 2000: 176).
Ülkemiz radyolarında, kadın seslerine karşı böyle önyargılı bir tutuma rastlanmıyor. 1940’lı yıllarda, henüz TRT ortada yokken Türkiye Radyolarında, Emel Gazinihal, Mebrure Hasekin, Elife Hazin Güran gibi hanım spikerler haber bültenleri okuyordu. Bu spikerlerin seslerinin o dönemde, radyo dinleyicisine erkek spikerlerin seslerinden daha az “güven verici” gelip gelmediğini bilmiyoruz. Bununla birlikte, İngiltere’de bir dönem kadınları haber okumaktan men eden yaklaşımın, bir yönüyle kadınların iş dünyasında yer almasına karşı çıkan yöneticilerin, bir yanıyla da radyo hoparlöründen kadın konuşmaları duymaya alışık olmayan dinleyicilerin toplumsal önyargılarından kaynaklandığı açıktır. Bununla birlikte, bir önyargıdan kaynaklanıyor olsa da, söz konusu dışlayıcı tavır, sunucuya yüklenen “güven” misyonunun üzerinde ne kadar önemle durulduğunun göstergesi olarak yorumlanabilir. Toplumsal önyargıların güven duygusunun oluşumunda nasıl rol oynadığının ilginç bir örneği olarak aktardığımız, kadın sunuculara yönelik tutumun, BBC gibi, Türkiye’de olduğu kadar tüm dünyada da “ciddi, tarafsız, doğru” haberin kaynağı olarak bilinen bir organda ortaya çıkması, “radyoların güvenirliği”ni analiz etmeye çalışan bu makale açısından ilgi çekicidir. Daha derinlikli bir analiz için, radyonun çok güçlü bir propaganda aracı olarak kullanıldığı İkinci Dünya Savaşı yıllarını hatırlamak yerinde olacaktır.

Radyoda Propaganda
Özellikle İkinci Dünya Savaşı sırasında önemli bir aktör olarak ortaya çıkan ve dünyaya seslenmek için dış servisler kuran BBC, neredeyse “hakikat”le özdeşleştirilmiştir (Ahıska, 2005: 155). Aslında, BBC’nin dış servislerinin radyo aracılığıyla propaganda gerçekleştirmek amacıyla kurulduğu bilinmektedir. Savaş başladığında, radyo yayıncılığı birdenbire çok önemli bir propaganda aracı statüsüne yükselmişti. Hitler, “savaş sırasında sözlerin eylem” olduğunu söylüyordu. BBC yayıncıları Mihver Devletleri’nin radyo yayınlarında kullandığı “yalanlar”ın karşısına, bir “hakikat” politikasıyla, yani savaşla ilgili doğru haberleri vererek çıkmayı seçtiler (Ahıska, 2005: 159-160). “Pozitif propaganda” olarak adlandırılan bu yaklaşımda, bilginin içeriği kadar sunum teknikleri de önem taşıyordu. Haberler kulağa nesnel, mesafeli ve açık sözlü gelecek şekilde tasarlanmalı, yorumcuların gereksiz müdahaleleriyle dolu olmamalı, İngilizlerin zaferlerini abartmamalı, düşmana karşı da saldırgan olmamalıydı. Bu yayın politikası, hedef dinleyiciler BBC’nin “doğru sözlülüğü”nü, başka deyişle “güvenilirliğini” sorgulamadan kabul ettiği ölçüde meşrulaştı ve başarılı oldu. BBC propaganda için, dinleyiciyi etkileyen, kendi deyişleriyle “çengel” niteliğindeki haberler kullanmaktaydı. Bu anlamda, “güvenilir” haberler, dış servislerin en önemli silahıydı. Bu silah dünyanın birçok yerinde etkili oldu, üstelik savaş sonrasında “gerçeğe saygılı, insancıl İngiliz” imgesini de pekiştirdi (Ahıska, 2005: 163-164).
Amerika’nın 1941’den sonra kurduğu Voice of America (VOT), sonraki yıllarda kurulan Radio Free Europe ve Radio Liberty de Amerikan propagandasını gerçekleştirdi. İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden yıllar, uluslararası yayıncılık faaliyetinin görülmemiş ölçülere varmasına sebep oldu. Soğuk savaş ortamında girilen 1970’lerde, radyonun birçok ülke tarafından temel uluslararası propaganda aracı olarak kullanımı her zamankinden fazlaydı (Kuruoğlu, 2006: 17). Soğuk savaşın sona ermesine karşın, yurt dışına yönelik radyo yayınlarına yüklenen, propaganda aracı olma rolü değişmemiştir.
Birinci Dünya Savaşı öncesindeki dönemde de, çeşitli ülkelerde kurulan devlet radyoları eliyle propaganda faaliyetinin yürütüldüğü biliyoruz. İstanbul’da bir radyonun kurulmasının başlangıcında da benzer propaganda hedeflerinin payı olduğu düşünülebilir. Anlatıldığına göre, bir gazeteci, karikatürist ve girişimci olan Sedat Nuri (İleri) Bey, bu konuda dönemin İş Bankası Genel Müdürü ile birlikte Celal Bayar’a teklifte bulunmuş, bu teklif daha sonra Gazi Mustafa Kemal’e ulaştırılmıştı. Gazi’nin çağrısı üzerine Ankara’ya giden girişimciler, bir radyo alıcı cihazıyla Çankaya’ya, bir rivayete göre de Orman Çiftliği’ne gitmişlerdi. Burada alet kurulmuş, o dönemin belli başlı istasyonları taranmaya başlanmıştı. Sofya radyosunun neşriyatına kulak verildiği sırada, askeri ataşelik zamanlarından Bulgarcaya aşina olan Mustafa Kemal, “Bakın, kendi hesaplarına ne güzel propaganda yapıyorlar!” diye işaret etmiş (akt. Akçura, 2007); bu sözler, 6 Mayıs 1927’de yayınlarına başladığı kabul edilen* İstanbul Radyosu için kuruluş emri yerine geçmişti.
Gerçekleri olduğu gibi aktaran pozitif/beyaz propaganda, yalanlara dayalı negatif/kara politikanın tam tersi görünümde olsa da, her iki durumda da yaratılan güven duygusunun, yüksek politik çıkarlara hizmet edecek şekilde kullanıldığı gözden kaçırılmamalıdır. Ülkemizde ve dünyada, devlet eliyle kurulmuş radyolar, yurt içinde ve dışında “hakikatin” radyo mikrofonu aracılığıyla yeniden kurulmasının araçları oldu ve ahlâki açıdan pürüzsüz, gerçeklere, toplumsal ve manevi değerlere saygılı bir yayıncılık gerçekleştirirken, politik amaçlarını desteklemek için her zaman dinleyicinin itimadına yaslandılar.

Bireysel Bir Hizmet Olarak Radyo

Birinci Dünya Savaşı yıllarına gelindiğinde, ülkemizde de devlet bir propaganda aracı olarak radyoyla yakından ilgilenmeye başlamıştı. 1940 yılında Radyodifüzyon Müdürü olarak görev yapan Vedat Nedim Tör, bu aracın etkisini şöyle dile getiriyordu:

“Hiç şüphesiz ki, radyo, zamanımızın en güçlü, en verimli yayın aracıdır. Aynı yerden aynı zamanda sınıriçi ve sınırdışı milyonlara hitap edebilmek, düşünülürse korkunç bir kuvvettir… ‘Radyo söyledi’ sözü, ‘kitapta yeri var’ deyimi kadar önem kazandı. Radyonun göklerden gelen görünmez ve mistik sesinin öyle büyülü bir tesiri var ki, bunun yığın psikolojisi bakımından değeri ölçülemeyecek kadar büyüktür.” (akt. Cankaya, 2003: 32)

Göklerden gelen görünmez ve mistik sesin büyülü tesiri… Radyoyla ilgili bu sözler, insanın aklına ister istemez, at üzerindeki silahlı beyaz adama secde eden ilkel yerlilerle ilgili tarihi anlatıları akla getirir. Basın-yayın araçlarının son derece gelişip çeşitlendiği günümüzden farklı olarak, bir zamanlar radyo bu derece büyük bir psikolojik etkiye sahip miydi gerçekten? Radyonun ilk zamanlarında bu aracın kitleleri nasıl yönlendirebileceğini göstermek için verilen meşhur örnek, Orson Welles’in “Dünyalar Savaşı” (War of the Worlds) adlı radyo oyunu yayınıdır. Welles, bu yayınla Marslıların dünyayı işgal ettiği yanılsamasını yaratarak, insanları sokağa dökmüştü. Tarihte hiçbir televizyon programının böyle bir kitle hezeyanı yaratmamış olması, radyonun nasıl bir potansiyel etki gücüne sahip olduğunun delili olarak sunulmaktadır (Hilliard, 1996: 7).
Radyonun bu denli etkili olması, hayal gücünü destekleyen niteliğiyle açıklanmaktadır: Dört köşeli, boyutları sınırlı televizyon ekranının aksine, radyonun “sesle” çizdiği resimler belli bir boyutta değildir; sizin arzu ettiğiniz herhangi bir boyutta olabilir. Sadece konuşma, müzik ve efektlere dayanan radyo oyunları (dramalar), radyonun hayal gücüne yer bırakan niteliğinden güç almaktadır. İlk örnekleri 1924’te yayınlanan (bkz. Nalça, 2009) radyo oyunları, en azından 1980’lere kadar çok popülerdi. Bugün radyo oyunlarının eskisi kadar ilgi çekmemesi, radyo dinleme alışkanlıklarının evrilmesiyle bağlantılı görülebilir. 1940’ların “Radyo” dergisinde yayımlanan, hep birlikte pür dikkat radyo dinleyen aile ve topluluk görüntülerine, artık radyodan naklen maç yayını zamanında bile rastlamak mümkün değildir. BBC’den Frank Gillard’ın söylediği gibi, transistörün icadından beri, radyo gerçek anlamda her yerde hazır ve nâzır bir araç haline gelmiştir. Radyo dinlemek için bir yere gitmemiz gerekmemektedir artık. Radyo bizimle her yere gelir. Böylece radyo kişisel bir hizmet haline gelmiş, radyo dinleme eylemi giderek, topluluk içinde ve toplulukla birlikte değil de; tek başına, yalıtılmış ortamlarda gerçekleştirilir olmuştur. Radyo dinleme süremizin önemli bir bölümünü ev ya da işyerindeki bilgisayarda internet üzerinden, avuç içine sığacak boyuttaki radyo alıcılarının kulaklıklarıyla ya da arabamızın metal ve camdan örülü kafesi içinde geçiriyoruz. Yeni çağın, bireyi giderek yalnızlaştıran gelişim sürecine bağlı olarak, günümüzde radyonun dili, aslında bireyciliğin dili olmuştur. Çünkü milyonlarca insan tarafından dinleniyor olsa da, bir radyo programının hedefi “birey”dir (Grisell, 1992: 13). Bu yüzden, Vedat Nedim Tör’den yaptığımız alıntıda bahsedilen “yığın psikolojisi” anlayışının, çağdaş radyoculuk mantığı bakımından rafa kaldırıldığını söyleyebiliriz. Sunucunun güven telkin eden, sohbete dönük tonu, yığınlarla değil, tekil dinleyiciyle kurulmaya çalışılan yakın, samimi ilişkiye vurgu yapar. Verilen mesaj, “Yalnız değilsiniz!” şeklindedir. Bu mesaj özellikle, üç tipik dinleyici grubunu cezbetmeye yöneliktir: Evdeki yalnız kadın; arabasında seyahat eden erkek ve yatak odasındaki erkek / kız öğrenci. (Barnard, 2000: 224) Bu üç dinleyici grubuna hitap ederken radyonun yayınlamayı en fazla tercih ettiği ürün, haber bültenlerinin yanısıra, müziktir. Bu yüzden, müziklerin dağıtım ve tanıtımında çok önemli rol üstlenen radyoların, müzikal otorite görünümü çizen müzik yapımcılarının konumuna dikkatle bakmak yerinde olur.

Radyoda Müzik Politikaları

Ticari kaygı gütmediğinden tüm yayın zamanını kültür-eğitim içerikli söz programlarına ayırabilen kamu hizmeti yayıncıları ya da cemaat/topluluk radyoları bir yana, dünyadaki ve ülkemizdeki ticari radyo istasyonlarının çoğu, esas olarak “müzik radyosu”dur. Müzik de, özellikle ticari yayıncılığın beşiği olan Amerika’da, hedef dinleyiciye göre dilimlenmiş formatlar içinde ayrıştırılmıştır. 1997 verilerine göre Amerika Birleşik devletlerinde yayın yapan 10.380 ticari radyo istasyonu arasında birinciliği, 2.491 istasyonla folk müzik (country) istasyonları alıyordu. News-talk tabir edilen formatı benimsemiş, haber bültenleri ve müziğin yanısıra talk-show’lara yer veren istasyonlar 1.111 istasyonla ikinci, adult contemporary, yani yetişkinler için güncel popüler müzik çalan radyolar 902 istasyonla üçüncüydü (Hausman, Benoit ve O’Donnell, 1999: 6). Amerika’daki ticari radyoların, albüm ve sanatçıların tanıtım ve satışları açısından önem taşıdığı yadsınamaz. Kamu yayıncılığının beşiği olan İngiltere’de ise, BBC’nin popüler müzik istasyonu Radio-1’ın müzik sektörü üzerinde büyük ağırlığı vardır. Radyo istasyonları dinleyici beğenilerine karşılık verirken, bu beğenileri biçimlendirirler de. Bu anlamda istasyonların müzik direktörleri ve prodüktörler, “kaliteli” müziğin seçimi konusunda güven duymak zorunda kaldığımız otoriteler konumundadır. Radyoyu arayan dinleyiciler tüm dinleyici kitlesinin temsilcisi olarak görülmediğinden, çalınacak parça seçimleri, gelen isteklere göre yapılmayabilecektir. Buna karşılık bir radyo istasyonunda müzikle ilgili kararları alan kişiler yeni bir albüme destek verdiklerinde, dinleyicilerden “telefon yağdığı” duyurulur ve bu uydurma, söz konusu plağın daha fazla çalınmasını haklı çıkarmak için kullanılır (Rothenbuhler ve McCourt, 2000: 121). Şarkı ve programların tekrar tekrar yayınlanmasına zemin hazırlamak için kullanılan ve artık neredeyse bir deyim haline gelmiş olan “yoğun istek üzerine” sözünün de duruma mazeret uydurmak için söylendiğini kestirmek zor değildir. Her tecrübeli yayıncı, bir program ya da şarkı ne kadar başarılı olursa olsun, prodüktöre bunu yeniden yayınlama ihtiyacı hissettirecek kadar çok istek telefonu gelmesinin, sık rastlanan bir durum olmadığını bilir.
Ticari müzik radyolarında prodüktörlük, teknisyenlik ve sunuculuk genellikle Disc Jockey–DJ denen kişilerde toplanmıştır. DJ programı hazırlamakla, ses masasını kullanmakla ve yayını sunmakla görevlidir. Kaldı ki bu üçlü görev içinde, özellikle müzik sektörüne iyice entegre olmuş radyolarda, çalınan parçaların seçimi konusunda DJ’in pek söz hakkı olmamaktadır. Ticari radyo da, diğer basın-yayın araçları gibi giderek daha çok rasyonalize olmakta, ekononomik hedeflere daha fazla yoğunlaşmaktadır. Genel kanı, bu durumun radyo programlarını giderek tek tipleştirdiği, belli standartlar içine sıkıştırdığıdır (Ahlkvist, 2001: 339). İstasyon sahipleri arasında yaygın olan müzik programlama mantığına göre, radyonun herhangi bir ticari faaliyetten farkı yoktur. Söz konusu olan müzik değil, dinleyicinin (varsayılan) ortak beğenisidir. Bu felsefe doğrultusunda, programcılar çoğu zaman, çaldıkları müziği önceden dinlememiş bile olabilirler. Dinleyici araştırmalarından elde edilen, şarkıların popülerliğiyle ilgili veriler; müzik dergilerinin, plak tanıtımcılarının sağladığı rakamlar, bir şarkının niteliğiyle ilgili şahsi kanaatlerin önüne geçer (Ahlkvist, 2001: 349). Radyo stüdyolarında yaygın olarak kullanılan Selector benzeri programlar sayesinde, çalınacak şarkılarla ilgili tercihler neredeyse tamamen DJ’in elinden alınarak, şarkılar türlerine, tempolarına, solistlerine göre vb. kriterlerle sıralanabilir ve belli şarkıların gün içinde istendiği sayıda tekrar edilmesi, belli şarkıların tamamen yayın dışı bırakılması garantilenir. Böyle bir ticari radyoculuk ortamında yayın yapan yüzlerce radyo, orkestradaki tüm sazlar aynı notadan çalıyormuşcasına bir tekseslilik sergilenmeye başlar. Bu da popüler müzikte farklı tarzların ortaya çıkmasını engeller. Sonuç olarak, yaratıcı müzikal çabaların ortaya çıkaracağı iletişim potansiyeli kösteklenmiş olur (Rothenbuhler ve McCourt, 2000: 124).

Radyoda “Halkın Sesi”
Radyo sadece bir “müzik kutusu” değildir elbette. Radyolarda çeşitli söz programları yayınlanır; kimi radyolar sadece söz ve haber programları yayınlar. Söz programları magazin, tartışma, belgesel, drama gibi çeşitli alt türlere ayrılır. Ayrıca, farklı programlar içinde yer verilen bir alt tür olan vox pop, yani “halkın sesini”** yansıtmaya dönük röportajlar vardır ki, daha adından başlayarak tartışmamız açısından ilgi çekici duran bu alt türü kısaca eleştireceğiz.
Vox pop’ta yayıncı taşınabilir ses kayıtçısıyla sokağa çıkar, rastgele seçtiği insanlara belli bir konuda ne düşündüklerini sorar; daha sonra, verilen yanıtları, konuyla ilgili görüş yelpazesini yansıttığını düşündüğü şekilde montajlar. Vox pop röportajları için, genellikle çok sayıda insanın gittiği meydanlar, alışveriş merkezleri, kahveler vs. seçilir. Vox pop çoğu zaman daha uzun bir programın parçası olarak kullanılır ve süresi bir dakikayı geçmez (Kaye ve Popperwell, 2001: 76). Kişilerin verdiği yanıtlar, birbiriyle tezat oluşturacak şekilde art arda dizilir. İyi kullanıldığında vox pop yayıncının paletini renklendirir ve sokaktaki insanın, stüdyoda ifade edilen görüşlerden ayrıldığı noktaları ortaya koyarak, istasyonun saygınlığına katkı sağlar (McLeish, 1999: 163-164).
Ancak radyo ve televizyonlarda temcit pilavı misali, sürekli ve program akışına gerçek bir katkı yapmayacak şekilde kullanıldığı ölçüde, vox pop’lar anlamını ve çekiciliğini kaybetmektedir. Vox pop’a yansıyan görüşler, aslında gerçek anlamda “halkın sesi” değil, sadece belli bir saat diliminde belli bir mekanda bulunan kişilerin sesidir. O kadar bile değil; duyduğumuz sadece, bu kişilerin arasından program yapımcısının seçerek montajda kullandığı seslerdir. Yapımcıyı istemediği zorluklara sokacak görüşler, kaçınılmaz olarak montaj makasının hışmına uğrar ve bundan dinleyicinin haberi bile olmaz. Vox pop gibi bantan yayınlanan bölümler, yayıncının denetimi tamamen elinde bulundurduğu ve istenmeyen sesleri yayına çıkmadan eleme imkanının bulunduğu yapımlardır. Bu bakımdan, canlı yayınlanan sohbet ya da tartışma programlarının orta yerinde, “bakalım bu konuda halk ne düşünüyor” anonsuyla yayınlanan vox pop’un etik değeri her zaman tartışmalara açıktır.

Radyo Reklamları
“Güven” hususunda radyoların yumuşak karnı gibi duran söz bölümleri, reklamlardır. Bir istasyon, gelir kaynağı olarak reklamlara ihtiyaç duyduğu oranda, radyoculuk işi kâr merkezli hala gelir. Böyle olduğunda radyo fiilen “dinleyicilere” değil de, “tüketicilere” hizmet eden bir konumdadır. Dinleyicisiyle iyi bir ilişki kurabilen istasyonun başarısının ticari karşılığı, güçlü bir marka oluşturabilmek ya da pazarda yer edinebilmektir. Ayakta kalabilmek için, yayın saatinin bir bölümünü reklam verenlere satmaya muhtaç olan ticari radyo istasyonlarının programcılık hedefi, reklamcılara “yönlendirilecek” bir izleyici profilini cezbetmektir. Farklı müzik türlerinde uzmanlaşan ya da özel dinleyici profillerine yönelen radyolar, belli yaşam tarzlarına ve tüketim tercihlerine sahip dinleyicilerle reklam verenler arasında köprü olurlar (Yavuz, 2009: 19). İstasyon-firma ilişkileri açısından bakıldığında, radyo yayını dinleyiciye sunulan bir ürün iken; radyoyu günün belli saatlerinde takip eden dinleyici topluluğu da, reklam verenlerin almak isteyeceği bir üründür (Yavuz, 2009: 23).
Reklamların ajanslardan hazır olarak alındığı ulusal radyoların aksine, yerel radyolar genellikle reklamlarını kendileri hazırlamak zorundadır. Üstelik çoğu yerel radyo, hazırladığı reklamları kendi sunucularına seslendirtir. Oysa profesyonel seslendirmeciler, daha pahalıya mal olmakla beraber, reklam seslendirmesinde radyonun kendi seslerine tercih edilmelidir. Radyonun kendi sunucusunun sesini önce bir reklamda, hemen ardından haber bülteninde ya da bir programda duymak, hem reklamın inandırıcılığını ve etkisini azaltır, hem de radyonun profesyonellik ve güvenilirliğini zedeler (Yavuz, 2009: 225). Gelgelelim, çoğu yerel radyoda rastlanan durum budur.

Radyoya Ne Kadar Güveniliyor?
Peki, radyoların yapım süreçlerinin güvenilirlik açısından analizi bir yana, dinleyiciler radyolara ne kadar güvenmektedir? RTÜK, ülkemizde medyanın güvenilirliği ile ilgili, radyoları da kapsayan ve sonuçları kamuoyuyla paylaşılan anketler yaptırıyor. “Televizyon İzleme Eğilim Araştırması” olarak adlandırılan bu anketlerde, “iletişim araçlarından televizyon, radyo, bilgisayar/internet ile gazete/dergi sıralanarak, ankete katılanların bu iletişim araçlarına güven dereceleri”nin sorulduğunu ve cevapların “‘Güveniyorum’; ‘Güvenmiyorum’ ve ‘Ne güveniyorum, ne güvenmiyorum’ şeklinde” belirlendiğini görüyoruz. (RTÜK Televizyon İzleme Eğilim Araştırması-2) Şubat 2009’da yapılan ankette, “araştırmaya katılan deneklerin iletişim araçlarına duydukları güven düzeyi incelendiğinde, deneklerin %47.1 ile en çok radyoya güvendikleri; televizyona güven oranının ise %42.2 ile en düşük değeri taşıdığı” gözlemleniyor. Oysa 2006 yılında yapılan aynı tip araştırmanın sonuçlarında, “deneklerin %56.7 oranında ‘televizyona’, %56.5 oranında ‘gazeteye’ ve %52.6 oranında da ‘radyoya’ güvendiği, internete duyulan güven oranının %44.2 olarak gerçekleştiği” görülmekteydi. Araştırmaların sonuçları karşılaştırıldığında, üç yıl içinde ‘televizyona duyulan güvenin” %14.5, ‘gazeteye duyulan güvenin’ %10.8 ve ‘radyoya duyulan güvenin’ %5.5 düştüğü, yalnızca ‘internete duyulan güven’ oranında %2.1’lik artış olduğu” gözlemleniyor.
“Radyolara duyulan güven”deki 5.5 puanlık düşüşe karşın, özel radyoculardan oluşan bazı platformlar, söz konusu anket sonuçlarını “Medyada Güvenin Adı Radyo” başlığıyla duyurmayı uygun gördüler. (http://www.radyocuyuz.com/haber.asp?hb=1898) Öte yandan, söz konusu anketi düzenleyen RTÜK’ün Başkanı Zahit Akman yaptığı bir açıklamada, "RTÜK olarak yaptırdığımız bir ankete göre insanlarımız radyo dinlerken başka bir iş yapabiliyor. Radyoyu sığınılacak bir liman olarak görüyor. Dinleyicilerin yüzde 90'ı radyoyu bir dost bir arkadaş gibi görüyor. Televizyon kanallarından şiddet, dini ve ahlakı değerleri ihlal edilmesi konularında şikayet alırken, radyolardan böyle bir şikayet almıyoruz. Radyocularımızın programlarında Türkçemizi doğru ve düzgün kullanması sevindirici bir durum” demiştir. (http://www.haberler.com/rtuk-baskani-akman-16-yildir-radyo-yayinlariyla-haberi)
Haberdeki cümlelerin, birbirinden belli bir kopukluk içerdiği gözden kaçmamaktadır. Bizi ilgilendiren ifadeler şunlardır: Akman’a göre dinleyiciler, radyoyu güvendikleri bir dost gibi görmektedirler; radyonun kendilerine şiddet içeriği sunmayan, manevi değerlere saygılı bir içeriği olduğunu düşünmektedirler.
RTÜK Başkanı’nın radyoyla ilgili bu ifadeleri, aslında sokaktaki herhangi bir insandan duymayı beklediğimiz sözlerden farklı değildir. Radyo genel olarak, televizyona yüklenen zararlı etkilerden uzak, dost-yoldaş-güvenilir bir aygıt olarak tasavvur edilmektedir. Hal böyleyken, 2006’dan 2009’a kadar geçen üç yılda radyoya duyulan güvenin niçin 5.5 puan düştüğü sorusunun yanıtı belirsizdir. Aynı şekilde, ankette %52.9’luk bir kesimin radyoya güvenmediği ya da (ankette verilen seçenekler doğrultusunda) “ne güvenip ne de güvenmediği” gibi bir sonuç ortaya çıkmıştır ki, bunu açıklamak kolay görünmemektedir. Öte yandan, güvenin “radyo”, “televizyon”, “gazete” ve “internet” gibi genel kategoriler halinde sorgulanması, eleştirilmesi gereken bir durum gibi görünmektedir. Ankette teker teker yayın kuruluşlarına duyulan güven sorgulanmamış, objektif kriterlere göre çok “güvenilmez” olarak nitelenebilecek yayın organlarıyla, daha sistemli ve özenli davranan organlar aynı potada eritilmiştir. Ayrıca “güven” teriminin ankete katılanlar tarafından nasıl algılandığı da merak konusudur. Terime yüklenen farklı anlamların, anket sorularına verilecek yanıtlarda da farkılıklar yaratması beklenmelidir.

Sonuç
Radyoda güvenilirlik, nasıl sağlandığı ve hangi amaçlara hizmet ettiği sorgulanmadan etik değer olarak kabul edebileceğimiz bir veri değildir. Bir yayın politikası olarak güvenilirlik, yayıncı tutumlarını belirleyen yönetim tutumlarının ve kurumsal süreçlerin bir ürünüdür. Bu tutum ve süreçler özellikle, yayın kuruluşunun etkileşim içinde olduğu, çoğu zaman da üzerinde baskısını hissettiği politik ve ekonomik kurumlardan bağımsız olamaz. Programlarda üstü kapalı yönlendirme metotlarının, yansız ve nesnel yaklaşımlar kisvesi altında sunulabilir olması, “güvenilirlik” kavramının sınırlarını belirsiz kılar. Söz programlarında seslendirilmesine izin verilen ve bilinçli olarak mikrofondan uzak tutulan görüşler, seçilen haberlerde uygulanan filtreler, müzik programlarında dinleyicinin kulağına ulaşma şansı tanınan ve liste dışı bırakılan müzikler, doğrudan güvenilirliği değil, ama demokratik iletişim olanaklarını baltalar. Güven tesis edici programcılık ve sunum tutumları genellikle etik kaygılarla yapılmaz; bunlar yayını dinleyicilere bir “güvenilirlik” paketi içinde sunmanın “teknik” yöntemlerinden ibaret olarak kalır. Güvenilirliğin “teknik” bir mesele haline gelmesi ise, bu kavramın her tür etik dışı sömürüye açık hale gelmesine yol açar. Bu sömürünün ifşa edilebilmesi için, hangi yayın organının daha güvenilir olduğunu ya da izleyici/tüketicinin hangi tür medyaya daha çok güvendiğini değil, bu güvenin oluşturulma şeklini ve bileşenlerini sorgulayan araştırmalara ihtiyaç vardır.

Kaynakça
Kitaplar:
Ahıska, Meltem (2005). Radyonun Sihirli Kapısı-Garbiyatçılık ve Politik Öznellik, Metis Yayınları, İstanbul.
Barnard, Stephen (2000). Studying Radio, Arnold Publishing.
Cankaya, Özden (2003). Bir Kitle İletişim Kurumunun Tarihi: TRT, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.
Chantler, Paul ve Harris, Sim (1997). Local Radio Journalism, Focal Press.
Eyuboğlu, İsmet Zeki (2004). Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü, Sosyal Yayınları, İstanbul.
Grisell, Andrew (1992). Understanding Radio, Routledge, Great Britain.
Hausman, Carl; Benoit, Philip ve O’ Donnell, Lewis B. (1999), Modern Radio Production, Wadsworth Publishing, United States.
Hilliard, Robert L. (1996). Writing for Television and Radio, Wadsworth Publishing, United States.
Kaye, Michael ve Popperwell, Andrew (2001). Radyo Dersleri, Tuğrul Eryılmaz (Çev.), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Kuruoğlu, Huriye (2006). Propaganda ve Özgürlük Aracı olarak Radyo, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara.
McLeish, Robert (1999). Radio Production, Great Britain: Focal Press.
Mills, Jenni (2004). The Broadcast Voice, Focal Press.
Nalça, Kıvanç (2009). Dünya Tarihinin İlk Radyo Oyunları, Sistem Yayıncılık, İstanbul.
Rothenbuhler, Eric W. ve McCourt, Tom. “Ticari Radyo ve Popüler Müzik: Seçim Süreçleri ve Etki Faktörleri”; Lull, James (2000). Popüler Müzik ve İletişim içinde, Turgut İblağ (Çev.), Çivi Yazıları, İstanbul.
Yavuz, Yiğit (2009). Radyonun Abecesi, Ütopya Yayınevi, Ankara.

Dergi Yazıları:
Akçura, Gökhan. “Seksen Yılda Devrialem: İstanbul Radyosu Nasıl Kuruldu?”, Roll Dergisi, Mayıs 2007.
Ahlkvist, Jarl A. “Programming Philosophies and the Rationalization of Music Radio”, Media, Culture & Society (2001) Vol. 23, SAGE Publications (London, Thousand Oaks and New Delhi).

Raporlar:
RTÜK Televizyon İzleme Eğilim Araştırması-2, Şubat 2009.

İnternet Siteleri:
http://www.nisanyansozluk.com/search.asp?w=g%FCven

İnternet Yazıları:
http://www.haberler.com/rtuk-baskani-akman-16-yildir-radyo-yayinlariyla-haberi
(Erişim Tarihi: 10.07.2009)
http://www.radyocuyuz.com/haber.asp?hb=1898 (Erişim Tarihi: 10.07.2009)
* Radyoculuğumuzun ilk günleriyle ilgili yazılı kayıtlar bulunmadığı için, bu tarihin kesinliği yoktur.
** Bu terim, Latince vox populi’den kısaltılmış haliyle kullanılır.

2 yorum:

ahmet sinan yurdadoğan dedi ki...
Bu yorum bir blog yöneticisi tarafından silindi.
ahmet sinan yurdadoğan dedi ki...

propaganda konusunda özellikle radyo 2. dünya savaşı yıllarında çok önemliydi bence ama bence propagandayı birazda kişilerin kendi içlerindeki yetenekle yaptığını düşünürüm nazi propaganda bakanı dr. joeseph goebbels tam bir propaganda dahisiydi onun mesela stalingrad yenilgisi sonrası (goeebels 18 february 1943 stalingrad speech) youtuben bakınız yüzyılımızın en önemli propaganda konuşmalarından biri sayılır .