27 Eylül 2012 Perşembe

Tango ve İlk Tangocularımız


1917 yılında, Uruguay’da bir grup üniversite öğrencisi, kirasını ödeyemedikleri lokali boşaltmak zorunda kalmış ve karnaval günü bir veda yemeği vererek eğlenmişler. İçlerinden biri, bu gece için özel olarak bestelediği melodiyi piyano ile çalmış. Grubun coşkusu artınca, bu melodi eşliğinde karnaval geçidine katılmışlar ve melodiye, karnaval alayı ve karnaval giysilerinden esinlenerek “La Komparsita” adını vermişler.

 Karnaval sonrasında, Ricordi isminde bir adam, halkın dilinden düşmeyen bu melodinin tüm haklarını satın almış. Arjantinli piyanist Roberto Firpo, parçayı tango olarak düzenlemiş ve ilk  plak, 1917 yılında Victor plak şirketi tarafından kaydedilmiş. Parçanın asıl bestecisi olan gençsese, telif bedelinin tamamını, at yarışlarında çarçur etmiş.

O günlerden bu yana popülaritesini kaybetmeyen La Komparsita, Türkiye’de, ayrıcalıklı bir yere sahip. Ülkemizde her düğün Komparsita’yla açılıyor. Pek aklımıza gelmeyen bir şey, Komparsita’nın bir tango parçası olduğu. Tangolar belli bir dönem dünyada ve ülkemizde çok popülerdi.

Günümüzde yeniden hatırlanan tango, müziğinden ayrı düşünülemeyen dansıyla, balo salonlarının, gösteri merkezlerinin gözbebeği. Bu haliyle, bugün seçkinlerin müzik ve dansı haline gelmiş ama, aslında yoksulların, göçmenlerin yarattığı bir müzik. 19.Yüzyıl ortalarına doğru Arjantin’e gelen göçmenlerin dansı olan tango, kendisini amaçsız ve geleceksiz gören insanların ifade biçimi, kimlik edinme yoluydu. Belki de, yeni evlerinde kendilerine ait bir kültür yaratma isteğinin yansımasıydı. Göçmenler, kendilerine ait bir müzik ve dans geliştirdiler. Tangoyu, “hüznün dansı” olarak bugüne kadar taşıdılar. 1912’de alt tabaka olarak tanınan göçmenlere oy kullanma hakkı  tanınmasıyla, iki kültür sınıfsal olarak birbirine yakınlaşmaya, göçmen kültürü Arjantin sosyetesini de kendi içine çekmeye başladı. Tangonun kabare ve tiyatrolarda gösterime sunulmasından sonra, tango müziği, profesyonel besteciler tarafından geliştirildi. Bu noktadan sonra tango, evrensel bir fenomen olarak tüm dünyaya yayıldı. Türkiye de bundan nasibini aldı.

Ülkemizde tango denince akla gelen ilk isimlerden biri, Seyyan Hanım. Kendisi 1913 senesinde İstanbul'da doğdu. Orta tahsilini bitirdikten sonra İstanbul Konservatuar'ına giderek Mösyö Talariko'dan ders almaya başladı. Henüz onaltı yaşındayken, hocası Kaptanzâde Ali Rıza Bey'in 1914 - 1920 arasında yaptığı ilk Türk Operet çalışmalarından oluşan, bir dizi konser verdi. 50'ye yakın plağı var. Ölümünden önce birkaç radyo programına katılan Seyyan Hanım, 1989 yılında İstanbul'da vefat etti.  


İlk tango bestecimiz ise, Necip Celal Antel. 1908 yılında İstanbul'da doğdu. Genç yaşlarda geçirdiği bir hastalık sebebiyle, gözleri ileri derecede bozuldu. Tedavi için Almanya'ya gönderilen Necip Celal, burada keman çalmaya ve müzikle yakından ilgilenmeye başladı. Bu ilgi ve yetenek sonunda, pek çok sazı çalabilecek düzeye erişti. Bestelediği olduğu 11 kadar tango, Türk tango dağarcığının en gözde eserleri olarak kabul ediliyor. “Mazi” tangosu yazılan, ilk sözlü Türk tangosudur. Bu tango, besteciyle birlikte, okuyucusu Seyyan Hanım'a da büyük şöhret sağladı.

http://www.youtube.com/watch?v=p7rSsnDTzZs

Sanatçının bir diğer ünlü eseri de “Özleyiş”ti. Bu şarkının değişik dillerde yorumları da yapılmıştı.

http://www.youtube.com/watch?v=SkJyjxLItXM


Bir diğer ünlü tangocumuz, Şecaattin Tanyerli. 1921 yılında İstanbul'da dünyaya gelen sanatçı, İstanbul Erkek Lisesi'nden mezun oldu. Tango'ya olan ilgisi Eminönü Halkevi'nde koro çalışmaları yaptığı senelerde başladı. 1941'de liseyi bitirip Hukuk Fakültesi'ne kayıt olan Tanyerli, bir yandan da Beyoğlu Halkevi'nde şan eğitimine devam etti. 1949 yılında ilk plağını yapan Tanyerli'nin, 30'u aşkın taş plağı var. 1949 yılında, meslektaşı ve dostu Necdet Koyutürk’le birlikte, İstanbul Radyosu'nda haftalık programlar yaptı. Özellikle Necdet Koyutürk’ün bestelediği tangoların, 60'lı yıllarda ortaya çıkacak olan Türk Popu'nun temelini attığı söylenebilir. “Papatya gibisin beyaz ve ince” dizelerinin geçtiği unutulmaz çalışmasını, hepimiz biliyoruz. Besteler tam anlamıyla tango formunda bestelenmiş olsalar bile, Türkçe söylenmiş olmaları, bize son derece uygun melodik yapıları ve herkesin gönlüne seslenebilen dizeleriyle, kısa sürede sevildiler. 

http://www.youtube.com/watch?v=qUJPIyt6Z9E

Tango dedince, Esin Engin’i anmadan geçmek olmaz. 1943 doğumlu sanatçımız, çok küçük yaşta mandolin ile müzik öğrenmeye başlamış, daha sonra kânun ve udla birlikte köklü bir alaturka müzik eğitimi aldı. Lise yıllarında Batı müziği eğitimine başladı. Konservatuarın şan bölümünde eğitimini sürdürdü. Müzikseverler onu önceleri orkestra solisti olarak, ardından yüzlerce Türk filminde seslendirdiği şarkılarla tanıdılar. Gerçek anlamda tanınması, türkçe tangolar'ı yeniden yorumlamasıyla oldu. Ama hiçbir zaman fazla şarkılı plak çıkarmaya çalışmadı. Beste, düzenleme, müzikal, tiyatro oyunları, film, dizi film, reklam müzikleri üretmek, onun müzikten esas zevk aldığı yönlerdi.

Esin Engin kendi adına 24 adet 45'lik plak ve 15 adet uzunçalar yaptı. Kendi seslendirdikleri hariç 300 civarında beste ve düzenlemesi var. Çeşitli filmlere, tiyatro oyunlarına, müzikallere müzik yönetmenliği, beste ve düzenlemeler yaptı. 4 Mayıs 1997'de vefat etti. Yarım kalan "Benim Tangolarım" albümünü dostları Hurşid Yenigün ve Osman İşmen bitirerek müzik dünyasına hediye ettiler. Bu albümde yer alan ve Çalıkuşu dizisinden hatırladığımız “Hayallerim” adlı parçada, tango ritmiyle Türk müziğinin ruhu kaynaşmış...


Tango müziği, Endülüs ve İtalyan folklorundan izler taşıyor. Hareketli ve canlı ritminin yanısıra, son derece hüzünlü ve mutsuz bir müzik. Büyük kentte düş kırıklığına uğrayan göçmenlerin kırılan umutları, sıkıntıları, başkaldırıları, bu müzik ve ona eşlik eden dansla dışa vurulmuş. Tangoyla ilgili her tür bilgiyi, Fehmi Akgün’ün “Yıllar Boyunca Tango” adlı kitabında bulmak mümkün. Kitabın “Türkiye’de Tango” başlıklı son bölümünde, ülkemizde tangoya hayat veren bütün isimler tek tek sıralanmış. Bu alanda bir ya da birkaç örnek verenler bile unutulmamış. Selmi Andak’ın, Sezen Aksu tarafından seslendirilen “Ben Her Bahar Aşık Olurum” adlı bestesi de atlanmamış...



Bıçak Oyunları


Pek fazla kişi bilmez, Trabzon folklorunda “bıçak oyunları” vardır. Bu oyunlarda, geleneksel zıpka, gugula ve gümüş düğmeli yelek giyen, zıpkasının önünden yine gümüşlü kaytanı sarkan iki, bazen de dört kişi, birbirine bıçak, daha doğrusu kama sallar. Kemençe eşliğinde ve adeta kemençeciyle yarışırcasına oynanan, müthiş bir devinim sergilenen bu oyunlarda, başkasına üstünlük gösterme çabası değil de, beceri aramak gerekir. Bıçak hareketlerindeki en ufak sapma, karşıdakinin ölmesine değilse de, önemli bir yara almasına sebep olabilir. Bıçak, yani kama boşlukta uçar, kıvrılır, döner, dikilir, iner, çıkar… Bir çalgıcının elinde yay ya da mızrap neyse, bıçak oyuncusunun elindeki kama da o odur. Oyuncular arasında sağlanan uyum, kurulan denge, başarılı bir müzik eserini çağrıştırır.

Bıçak oyunları yorucudur, çok uzun sürmez; buna karşın devinim hızlılığı yüzünden, etkisi kolay kolay silinmez.

Anlatıldığına göre, bu oyunlarda kullanılan, çok ince çelikten yapılma, birbirine dokundurulunca “çın çın” ses çıkaran kamaları, eski dönemlerde özellikle Karadenizli Ermeni ustalar yapardı. Kemik saplı, altınlı, gümüşlü kamalarda, el işçiliğinin en becerili süsleri bulunurdu. Kama sapları, genellikle kemik ya da boynuzdan yapılırdı. Bu kamaların kılıfları da ayrı bir beceri ürünüydü; süsleri çok alımlı, çok etkileyiciydi.

Kama sözcüğünün geçtiği türküler de var elbet. Örneğin,

“Kız sağa demedim mi
Yapma ha o işleri
Nasıl parlayi nasıl
Kamamın gümüşleri…”

Ya da,

“Kamamın sapı gümüş,
Kız nedir ettuğun iş
Kestim uçkurlarini
Başladı yeni cümbüş..”

Eskiden düğünlerde, yıllık derneklerde bıçak oyunları özel bir ilgi görür, etkinliğin vazgeçilmez bir ögesi sayılırdı. Bu arada kamalar birbirine sürtülür, hangisinin çeliğinin daha sağlıklı olduğu denenirdi. Kamaların birbirine vurularak denenmesinde kertilen kamanın sahibi yenik sayılır, o kama gözden düşerdi.

Eski bıçak oyunları giderek yerini çağdaş oyunlara bırakıyor. Eski kamalar öksüzleşirken, o kamalarla oynanan oyunları seyretmiş insanlar giderek seyreliyor, bir folklorik değerimiz daha yavaş yavaş tarihin karanlığında uykuya çekiliyor…

Pervane


Geceleri ışığın etrafında dönerek uçan küçük kelebekler vardır hani; “pervane” derler adına. Bir türlü çevresinden ayrılamadıkları ışık kaynağının sıcaklığı, bazen yakıp öldürür onları. Bu biçare kelebeklerden hareketle, sonunda yanacağını bile bile, sevdiğinin yanından hiç ayrılmayanlara da “pervane” denmiş. Sevgilinin çehresi adeta etrafa ışık saçtığından, bu ışığın etrafında döne döne kendini tüketenler, bir pervane kabul edilmiş. Halk ozanı Tokatlı Nuri şöyle diyor dizelerinde…


Bülbüller feryâdı gelsinler meşke
Bir şeye benzemez bu dert de başka
Pervaneler gibi âteş-i aşka
Ben yandım kül oldum, nar senin olsun…

Sevgilinin etrafından hiç ayrılmadan, onun güzelliğiyle büyülenmiş halde kendini aşk ateşine atmak, âşıklığın şanındandır. Kadim zaman şairleri mum ışığında şiir yazarken, mumun etrafında dönüp duran kelebekleri şiirlerine konu edinmişler. Gerek divân, gerekse halk edebiyatında, aşk ateşinin acısına dayanamayarak bağırıp çağıran, feryat eden âşıkların sembolü, ötüşünden dolayı bülbül, gerçek âşıkların sembolüyse pervanedir. Dinî, tasavvufi edebiyatta dervişin vahdeti, yani Allah’a ulaşma yolunda helak oluşu da, ışıkla pervane arasındaki ilişkiye benzer. Işık ilahi aşk, pervaneyse bu aşka kendini kaptırarak yanıp kavrulan tarikat ehlidir. Pir Sultan Abdal da şöyle diyor…

Ben Hak ile oldum aşnâ
Kalmadı gönlümde nesne
Pervaneyim ateşine
Şem’ine yanmaya geldim…

“Şem ü Pervane”nin, yani “Mumla Pervane”nin hikâyesi, değişik şekillerde ele alınmış, hatta mesnevilere konu olmuş. Kısaca şöyledir hikâye: Yaşlanmış olan Anadolu padişahı Jale’nin çocuğu olmamaktaymış. Uzun yıllar dua etmiş ve bir Kadir gecesinde Şükûfe adlı cariyesiyle izdivacından bir oğlu dünyaya gelmiş. Çocuğa “Pervane” adını koymuşlar. Müneccimler çocuğun talihine bakıp, onun Şem adlı bir kıza âşık olacağını, bu yüzden binlerce sıkıntı ve belaya uğrayacağını söylemişler. Babası ona Cennetâbâd isimli bir köşk yaptırmış, çocuğu oraya yerleştirmiş. Bu köşk, Kâmil adında bir nakkaş tarafından süslenmiş. Köşkün ortasına bir kız resmi yapmış Kâmil. Bu kız, Çin imparatorunun kızı Şem’miş. Müneccimlerin sözü gerçekleşmeye yüz tutmuş, şehzade bütün zamanını bu resmin karşısında geçirmeye başlamış. Bunun üzerine babası, oğlunu ava gönderip o resmi kazıtmış. Pervane, dönüşte resmi yerinde göremeyince üzüntüden kendini kaybetmiş. Köşkten kaçmış, bulunup geri getirildiğinde aklı yerinde değilmiş.

Pervane, sihirbaz Neccar’ın tahtadan yaptığı kuşa binerek, Şem’in bulunduğu Çin diyarına uçmuş. Pervane’nin hikâyelerinden haberdar olan ve zaten ona sevdalanmış haldeki Şem’le buluşup sevişmişler. Geceleyin Şem’in koynunda yakalanan Pervane, zindana atılmış ama bir hileyle buradan kurtularak kaçmayı başarmış.

Ülkesine dönen Pervane, annesi aracılığıyla durumu babasına duyurmuş. Jale, Çin İmparatoru’ndan Şem’i istemişse de, bu arzuları kabul görmemiş. Bunun üzerine Jale’yle Çin imparatoru savaşa tutuşmuşlar. Bu savaştan da bir netice alınmayınca, Pervane ve Şem birlikte kaçmaya karar vermişler. Şem bir gece, cariyelerin yemeğine uyku ilacı koyup, Pervane’yle kaçmış. İmparator bu olayı işitince, Anadolu’ya bir casus göndermiş. Jale, gelen casusa bilmeden iyi davranmış. O da İmparator’a haber gönderip, Pervane’nin kızına layık bir genç olduğunu söylemiş.

Hikâye, mutlu sonla bitiyor. Nihayet İmparator, kızının çeyizlerini göndermiş ve bir müddet sonra ölmüş. Pervane, Çin diyarına şah olmuş. Şem’le birlikte, nice yıllar mutluluk içinde hüküm sürmüşler.

25 Eylül 2012 Salı

Neşet Ertaş'ın Ardından

Neşet Ertaş'ı ortaya çıkaran geleneğin iki ana damarı vardır: Birincisi, Hacı Bektaş Veli'den başlayarak Yunus Emre'lerin, Aşık Paşa'ların, Ahmet Gülşehri'lerin, Hakk'ı ve halkı türkülerde dillendiren sade dilleri ve aydınlık gönüllerinin asırlardır sönmeyen ışığı. İkincisi de, çevre illerle birlikte yoğun bir Türkmen nüfusunu bünyesinde barındıran Kırşehir'deki, Orta Asya'dan gelme saf şiir ve müzik kültürü. Bundan altmış sene önce, Kırşehir dolaylarının en sanatkâr köşesi olarak bilinen Yağmurlu Köyü'nde, bozlakların en büyük ustası olarak bilinen Muharrem Ertaş doğmuştu.

MUHARREM ERTAŞ

Kırtıllar Köyü'nden Döne hanımla evlenen Muharrem Ertaş'ın bu evlilikten Necati, Neşet, Ayşe, Nadiye ve Muhterem adlarında beş çocuğu oldu.Neşet, daha altı-yedi yaşlarındayken kendisini yöre düğünlerinde, babasının sazı önünde köçeklik yaparken buldu; Muharrem Ertaş, düğünlerin aranan sanatçısıydı çünkü. Ömrü ekmek parası kazanmak için son derece zor şartlarda çalışmakla geçen, yoksul yaşayıp yoksul ölen Muharrem Ertaş, sözleri Dadaloğlu'na ait ünlü Avşar Bozlağı'nı bir televizyon programında okumuş, yurt genelinde yorumunun gücüyle yankı uyandırmıştı. Tok ve davul gibi gümbürdeyen bir saz eşliğinde, tiz, gür, parlak, bir o kadar da içli ve yanık bir sesin okuduğu bir Dadaloğlu gürlemesiydi bu:

"Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Ağır ağır giden iller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir"

http://www.youtube.com/watch?v=Y-1PFP9yBrI

Muharrem Ertaş, bir tür uzun hava olan bozlağın gerçek ustasıydı. Neşet Ertaş, babasının yolundan yürüse de, daha çok bir türkü ustasıdır. Türkiye'de iyi kötü tanınan bir sanatçı olduğu zaman bile babasının yanında saz çalıp türkü söyleyemediğini, hele bozlak hiç okuyamadığını anlatıyor Neşet Ertaş. Babasını taklit etmeye hiç çalışmayan, ama onun dehasını içselleştirip yeni bir teknik ve estetik ortaya koyan oğul Ertaş, ustalığını bozlaklardan çok, yepyeni bir ruhla yorumladığı ya da kendi bestelediği kırık havalarda ortaya koymuştu.

http://www.youtube.com/watch?v=6sF-J5NYKXY

ŞAİRİN ÜÇ BURCU

Behçet Necatigil, bir şairin hayatı boyunca üç burçtan geçtiğini söylemişti: Gurbet, hasret ve hikmet burçları. Gurbet burcunda şair önce bir sürü gurbeti yaşar; tam bilincinde değildir yazdıklarının. Taklit ve kendini arayışla geçer bu dönem. Sonra sıra hasret burcuna gelir. Artık şair kendi şiirini özlemeye başlamıştır; gurbette oyalanmanın zaman kaybından başka bir şey olmadığının farkına varmıştır. Özlemle dolar, yoğunlaşır. Sonra hikmet burcuna girer. Hikmet burcunda olgunlaşır, isyanın, şikâyetlerin yerini kabulün, vazgeçişin şiiri alır. Gurbetler bitmiş, hasretler geçip gitmiş, ebedi insanlık hali hikmet burcunda yaşamaya başlamıştır artık.

Necatigil'in şairden hareketle geliştirdiği bu düşünce, Neşet Ertaş için de geçerlidir. Onun Kırşehir ve köylerindeki düğünlerde saz çalıp, duyduğu hemen her türküyü seslendirdiği, babasından gizli bozlaklar okuduğu ve çalıp söylediklerinin kalitesi hakkında kesin bir fikre sahip olmadığı dönem, onun için bir gurbettir. Her yönüyle kendisini bulmak, özünü keşfetmek için yanıp tutuşarak hemen hasret burcuna geçer.

RADYO GÜNLERİ

İşte Neşet Ertaş bu hasret burcundayken, "Yurttan Sesler" programında akrabası Keskinli Hacı Taşan'ın sesini duyar bir gün. Yerinde duramaz olur. "Hacı emmimin türkülerine böyle kıymet verdiklerine göre, benim türkülerime de kıymet vermeleri gerekir," diye düşünüp, tutar Ankara Radyosu'nun yolunu. Muzaffer Sarısözen'in huzurunda bir deneme kaydı yapılır. Bundan sonra mahalli sanatçı olarak radyoda, ayda iki tane 15'er dakikalık program yapma hakkı kazanır.

Neşet Ertaş'ın radyoyla ve TRT'yle ilişkisi uzun yıllar boyunca devam eder. Artık şöhreti yayılmaya başlayacak, başta Ankara ve İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde zaman geçirdiği bir döneme girecektir. Kolay değildir bu yeni döneme başlatmak. Cebinde azıcık parayla yola çıkar, İstanbul'a gitmeye niyetlenir. Ankara'ya kadar gelir; yolun kalanına parası yoktur. Terminalde bir çığırtkanın yanına gider, "Hemşerim, ben İstanbul'a gideceğim ama param yok," der. Çığırtkan bir ona, bir sazına bakar. "Sen bana bir saz çal, gerisi kolay," diye yanıtlar. Öğleden akşama kadar aç karnına saz çalar Neşet Ertaş. Sonunda gecenin bir saatinde, son otobüsün arkasında boş bir yer bulur çığırtkan. İstanbul macerası başlamıştır.

http://www.dailymotion.com/video/xdxyx1_neyet-ertay-neredesin-sen_music

İSTANBUL'A GİDİŞ

İstanbul'a varan Neşet Ertaş, şehrin tamamen yabancısıydı. Sorarak, bineceği vapuru öğrendi, Sirkeciye geçti, ucuz bir otele yerleşti. Sazını orada bırakıp, hemen iş aramaya çıktı. Önüne gelen yerlere, "Bana göre işiniz var mı?" diye soruyordu. Akşama kadar gezdi, yok, yine yok. Otelci ondan para istemesin diye ertesi sabah yine erkenden yollara düştü, akşama kadar iş aramayı sürdürdü. Böylece tam beş gün geçti.

Artık takati tükenmek üzereydi. Akşam yine otele dönerken, "Şençalar Plak" diye bir yazı gördü. Yerini belleyip sabah erkenden tuttu yolunu. Vardığında, Kadri ve İbrahim Şençalar bürodaydı. Onlar da çıkardıkları ilk plak olan Behiye Aksoy kırkbeşliğini dinliyorlardı. İsmail Şençalar ona, "Niçin geldiniz?" diye sordu. "Efendim saz çalarım," yanıtını verdi Neşet Ertaş. "Ee, çal da dinleyelim," dediler. Ertaş, babasının "Neden Garip Garip Ötersin" bozlağını seslendirdi. Ona mukavele imzalattılar. Kadri Şençalar, Beyoğlu Saz Evi'nde bir iş ayarlardı. Akşamları orada çalacak, yedi buçuk lira kazanacaktı. Saz Evi'nden çıktıklarında Kadri Şençalar elinden tuttu, "Okuman yazman var mı?" diye sordu. "Var efendim," dedi Neşet Ertaş. "Bak bunları unutma," diye tembihledi Kadri Şençalar; Beyoğlu'nun levhalarını gösterdi. "İneceğin yerin levhalarına iyi bak," dedi. Bu şekilde İstanbul'a yerleşen Neşet Ertaş, bir buçuk sene Beyoğlu Saz Evi'nde çalıştı.

Bundan sonra, anlatmakla bitirilemeyecek kadar renkli bir hayat başladı Neşet Ertaş için. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Anadolu'nun çeşitli kentlerinde çaldı, plaklar doldurdu. Tanıdık ezgiler, bulduk türküler bile onun sazında adeta yeniden doğuyor, yeni bir türkü gibi dinleyeni etkiliyordu. Bu şaşırtıcı etkinin gerisinde, Ertaş'ın babasından miras aldığı sesinin yanısıra, perde düzenini değiştirerek zengin bir tını kazandırdığı sazı vardı. Önce alta, daha sonra hem ortaya, hem de üste taktığı, bam teli de denen sırma teller, eskiden kullanılan sarı tellerden daha tok bir ses vererek icraya doğal bir zenginlik katıyordu. Üstelik Ertaş, tezene tuttuğu sağ elin baş ve işaret parmaklarını birlikte ve aynı anda sazın göğsüne vurarak adeta bir ritim saz etkisi elde ediyordu.

"BOZKIRIN TEZENESİ"

Bir gün Almanya'ya gidip orada konserler verme teklifi geldi ozana. Burada plaklar da okuyacaktı Neşet Ertaş. Kabul etti, Köln'deki bir stüdyoda kayıtlara girdi. Avrupa'nın ülkelerinde arabayla dolaşmaya başladılar. Yugoslavya'da, ehliyetsiz olarak araba kullanırken kaza yaptı. Üç ay hapis yatan sanatçı, bu süre boyunca Türkiye'den hiç haber alamadı. Bazı gazeteler, "Neşet Ertaş esrarengiz şekilde Yugoslavya'da hapse düştü," diye yazmıştı. Bir gün bir kitap geldi postadan. Gönderen, ünlü yazarımız Yaşar Kemal'di. "Bozkırın tezenesine geçmiş olsun" diye yazmıştı kitabın üzerine. Tezene, yani saz çalarken kullanılan mızrap.

http://www.youtube.com/watch?v=wUZsQg44mtg

Neşet Ertaş'ın hareketli, maceralı günleri içinde başından bir de evlilik geçti. Leyla adındaki hanımla yaptığı 7-8 yıl süren bu evlilik, kötü bir şekilde sona erdi. Neşet Ertaş'a içli, acılı Leyla türküleri söyleten bu maceranın sona ermesinde, eşinin hiç suçu yoktur ozana göre; her suç, her hata kendisindedir. Hem Leyla Ertaş, hem de Neşet Ertaş için bu evlilikten geriye kalan en güzel şey, Döne, Hüseyin ve Canan adındaki üç çocuk olsa gerek. Otuz yıl kadar Almanya'da yaşadı ozan. Neden gitmişti acaba bu gurbet ülkesine?

ALMANYA DÖNEMİ

İçkili yerlerde çalıp söylüyordu Ertaş. Bu ortamlarda bulunmanın koşulu, kendisi de içmekti; ne var ki sonunda parmaklarında uyuşmalar başladı, çalıp söyleyemez oldu. Bütün varlığı olan müzisyenlik yetisini kaybetmek üzereydi. Almanya'ya tedavi maksadıyla gitti, tedavi bittikten sonra çocuklarına iyi bir eğitim vermek isteğiyle burada kaldı. O günlerde bir okulun salonunda yapılan düğünde çaldı. Okulda sanat öğrenimi veriliyordu; konseri izleyen okul müdürü ona öğretmenlik teklifinde bulundu. Neşet Ertaş nota bilmediğini söyledi, "Olsun, önemli değil," yanıtını aldı. Ertaş bu okulda iki seneye yakın müddetle pratik olarak saz dersleri verdi. Pasaportuna "Saz Öğretmeni" diye yazıp mühürlediler. Neşet Ertaş'ın Almanya'daki mesleği, saz öğretmenliğiydi artık.

"Bozkırın Tezenesi" Neşet Ertaş'ın, Türkiye'de türkü söylediği, plak yaptığı yıllar boyunca sayısız kereler korsan kaseti piyasaya sürüldü, pek çok şarkıcı onun bestelerini söyleyip ünlü oldu. Ertaş bu furyadan asla nasiplenemedi. Onun emeğini haksız şekilde sahiplenenler büyük paralar kazanırken, Neşet Ertaş hep alçakgönüllü ve zor bir hayat sürdü.

Nihayetinde Neşet Ertaş'ın eserleri, halk müziği araştırmacısı Bayram Bilge Tokel'in yönetmenliğini yaptığı bir albüm serisiyle, Kalan Müzik tarafından piyasaya sürüldü. Böylece sanatçının türkülerine temiz ve düzenli bir derleme içinde sahip olmak mümkün hale geldi. Bu yazıdaki bilgiler de B. Bilge Tokel'in "Neşet Ertaş Kitabı" adlı çalışmasından derlenmiştir.

Selvi...


Yüzünü sevdiğim seyrana çıkmış
Sallanıp gezdiğin yerler ah çeker
Çiçekler selamda boynunu eğmiş
Sallanır selviler güller ah çeker

Halk ozanı Gedaî’nin dizelerinde anılan selvi ağacı, Batı’da ölümün ve yasın, Doğu’daysa dayanıklılığın ve ölümsüzlüğün simgesidir. Türkiye’de, mezarlıklarda görmeye alıştığımız bu ağaç, ebediyet hissini uyandırır içimizde. Daima yeşil olan bu ağaçlara baktığımızda, atalarımızın ruhlarının cennete ulaştığına güven duyarız; torunların mutlu bir yaşam süreceğinin teminatı gibidir, selvi. Selvilere bakınca anlarız ki, tanrının ruhu bu ağacın köklerindedir; ataların ruhuysa selvinin yapraklarıyla göğe ermiştir artık. Yahya Kemal Beyatlı’nın dizelerinde söylediği gibi; ömür bitmiş, yol görünmüştür selviliklere…




Fani ömür biter, bir uzun sonbahar olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, tarümâr olur.
Mevsim  boyunca kendini hissettirir veda;
Artık bu dağdağayla uğuldar  deniz ve dağ.
Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir.
Günler hazinleşir, geceler uhrevileşir;
Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere.
Anlar ki yolcu, yol görünür selviliklere.

Eski bir inanışa göre Zerdüşt, selvi ağacını gökten getirmiş ve ateş sunağının kapısına dikmiş. Bundan dolayı İran’da, selvi ağacı kutsal bilinmiş, Pers inanç dünyasının önemli bir sembolü olmuş. Meyve vermediği ve her daim yeşil kaldığı için, “özgür” olarak nitelenmiş bu ağaç ve ona “zâd serv”, yani “özgür selvi” demişler.

Bazı İbrani metinlerinde de, Hazreti Nuh’un, gemisini bir selvi çeşidi olan “gofer” ağacından inşa ettiği söylenir. Nuh, ailesiyle beraber, canlıların büyük çoğunluğunu bu gemiye bindirerek tufanın yıkıcı gücünden kurtulmuş ve gemide bulunanlar, yeryüzünün ikinci neslinin ataları olmuşlardı.

Halk edebiyatımızın ürünlerinde, sözü en çok geçen ağaçtır, selvi. Sümmanî’nın, sevdiği kızı överken söylediği gibi…

Ne gökçek yaratmış onu hüdâsı
Nezaket beslemiş hanım anası
Cennette huriye benzer siması
Boyu selvi, yanakları al gelin…

24 Eylül 2012 Pazartesi

Maaşallah...


“Halo Dayı’nın türkçesi yok,
Kızıldereli Hüseyin’in tercümanlığıyla konuşuyoruz:
     -         Kaç yaşındasın Can? Diye soruyor.
     -         Kırk yedi, deyince ben,
     -         Mââşââllâh! diyor bi, “â”ları çatlata çatlata.

Ve sorular izliyor birbirini:

     -         Evli misin, Can?
     -         Evet.
     -         Mââşââllâh! Kaç çocuğun var?
     -         Üç.
     -         Mââşââllâhh! Kaç yaşındalar?
     -         Erkeği on beş, kızlar onüçle oniki.
-         Mââşââllâhh! Mesleğin ne?
-         Şair, mütercim.
-         Mââşââllâhh! Ne kazanıyorsun ayda?
-         İki bin beş yüz – üç bin.
-         Mââşââllâhh! Kaç sene ceza verdiler sana?
-         Onbeş.
-         Mââşââ... diye başlamışken yine,
Halo Dayı yarıda kesiyor Allah’ı,
Ve kısa bir sessizlikten sonra, o güleç ihtiyarla birlikte,
Bayram topları gibi patlatıyoruz kahkahayı."

Can Yücel / "Bir Siyasinin Şiirleri"

"Satılmış"


Metin Göktürk'ün "Adaleti Gördünüz mü" adlı kitabından bir alıntı:

"Kırk yaşlarında, tıknaz, saçlarının ön tarafı açılmış, sessiz, kendi halinde bir adamdı Satılmış. ilçede PTT dağıtıcılığı yapıyordu. Adliyeye postadan gelen evrakları o getirir, bu yüzden bir ayağı sürekli adliyede olurdu.

"Bir gün Satılmış'ın dava açtığını söylediler. Dava dilekçesinde, "Satılmış" sözcüğünün aşağılayıcı bir anlam taşıdığını, bu nedenle alay konusu olduğunu, adının "Orhan Kemal" olarak değiştirilip nüfusta da bu doğrultuda gerekli düzeltmenin yapılmasını istiyordu.

"Oysa bu yöredeki erkeklerin neredeyse dörtte birinin adı Satılmış'tı. Bu nedenle alay konusu yapılması söz konusu olamazdı. Ancak öyle de olsa, dağıtıcımız ısrarla kendisine Orhan Kemal adının verilmesini, isminin bu şekilde değiştirilmesini istiyordu. Satılmış adlı kişilere o yörede kısaltılarak "Satı" denilir, öyle seslenilirdi. işte bu "Satı"lardan birisi olan PTT dağıtıcısı şimdi bu isimden kurtulmak istiyordu. Bu isim yerine, tüm eserlerini okuduğu ünlü yazar Orhan Kemal'in adını almak ve bu isimle çağrılmak istiyordu. Satı'nın ilkokul ya da ortaokul mezunu olmasına karşın çok okuyan, kendisini geliştirmeye çalışan bir insan olduğunu onu yakından tanıyan birisinden duymuştum.

"Mahkeme, yargılama sonucunda davacının istemini haklı buldu. Her ne kadar o yörede bu isim yaygın olsa da, Satılmış sözcüğünün kötü anlamda da kullanılabileceğini, pek çok yerde yadırganabileceğini düşünüp bunu gerekçe göstererek, dağıtıcının "Satılmış" olan isminin "Orhan Kemal" olarak değiştirilmesine karar verdi.

"Karar okunduğunda Satı'nın sevinci, mutluluğu görülmeye değerdi. O gün kahvede herkese çay ısmarladığını, akşam meyhaneye gidip bir güzel kafa çektiğini söylediler.

"Ne var ki onun yeni ismini kimse benimsemedi, dahası bu isim değişikliğinden pek çok kimsenin haberi bile olmadı. Karısı ve en yakınları da dahil olmak üzere tek bir Allahın kulu ona "Orhan Kemal" diye seslenmedi. O yine "Satı" diye tanındı, "Satı" diye çağrıldı, onunla yine "Satı" diye konuşuldu. İlk zamanlar Satı diyenlere, "benim adım Orhan Kemal olarak değişti, ismimi doğru söyleyin" diye yaptığı uyarıları da kimse ciddiye almadı, önemsemedi, giderek bu uyarılardan da vazgeçti.

"Yalnızca isim değiştirme kararını veren yargıç onu mutlu etmek için dağıtıcımızı adliyenin önündeki caddeden geçerken gördüğünde, odasının penceresini açıp özellikle yüksek sesle Orhan Kemal diye seslenirdi.

"Bunu duyunca her defasında yüzü aydınlanan, hantal bedeni canlanan dağıtıcı ile yargıç arasında şöyle bir konuşma geçerdi:

- Buyrun Hakim Bey!
- Orhan Kemal, bugün bize postadan bir şey yok mu?
- Yargıtay'dan gelen dosyalar var Hakim beyim, şimdi getiriyordum.
Ya da, "bugün bir şey yok, yarın mutlaka bir şeyler gelir".
- Bizi boş bırakma Orhan Kemal, hiçbir şey gelmezse sen mektup yazıp getir bize bari.
- Baş üstüne Hakim Beyim, yazarım.

"Satı'ya Orhan Kemal diye seslenen tek insan olan yargıç bir süre sonra başka bir yere atandı, onun ilçeden ayrılışına üzülenlerin en başında Satı geliyordu.

"Çünkü o da anlamıştı ki, mahkemenin kararı ne olursa olsun, onun adı değişmeyecek, yargıç gittikten sonra, kimse ona "Orhan Kemal" diye seslenmeyecekti. Bu isim yalnızca cebindeki nüfus cüzdanında yazılı, kimsenin görmediği iki kelime olarak kalacaktı. Onu yine herkes eskisi gibi "Satı" olarak bilip "Satı" olarak çağıracktı. Öyle de oldu. Orhan Kemal ismini gönlüne gömüp hantal adımlarla, sanki biraz daha somurtkan, posta dağıtıcılığı yapmayı sürdürdü. Çaresiz, "Satı" adıyla.

"Bu dünyadaki gerçek satılmışlar arasında, hiç satılmamış biri olarak…"

Mete Göktürk’ün "Adaleti gördünüz mü?” adlı kitabından / Alıntılanan yer: Roll Dergisi

Çay ve Simit



Sait Faik, 1952’de basılan “Havuz Başı” adlı kitabında, bir yazısını “simit ve çay”a ayırmış... Diyor ki:

“Yalnız simitten, sabahın o leziz, insan icadı yemişinden söz açmalıydım. Ama ne yaparsın, çaya kıyamadım. Simidin yanında, o da ikinci planda kalıyor, ama doslukları da samimi bir dostluktur. Hiçbir kahvaltı simitle çayın yerini tutamaz...”

Ne diyorsunuz bu sözlere?... Tabii zengin insanları böyle sıradan bir kahvaltı pek kesmez... Sait Faik de biliyor bunu; daha çok kendi gibi, bizim gibi sıradan insanlar adına konuşuyor. Ve devam ediyor:

“Çayı simitle içtikten sonra, sokağın çamuruna karışır, dişlerimizde hala susam kırıntıları, oradan oraya koşabiliriz. Sokakta yağmur yağar, alnımızdan ter damlar. Dişlerimizde susam tanesi, çayın kokusu hala burnumuzdadır...”

Sait Faik, bu leziz kahvaltıyı bir ziyafete dönüştürmek için  bir dilim peynire ihtiyaç olduğunu da bilir elbet. Der ki:

“Sarı bakkal kağıdında yatan bu sarışın şey nedir? Kaşar peyniri midir, kat kat baklava, tel kadayıf mıdır? İşte koparmaya kıyamadığımız yumuşak, taze iki simit. İşte Acem Hasan Efendi’nin ince belli, kırmızı benekli çay fincanı. İşte susamın kırıntıları! Doldurun avucunuza masanın mermerinden elinizin kenarıyla! Atın ağzınıza! Sonra kibrit kutusunun kapağından ufak bir parça koparın! Dişlerinizin arasından susamları ayıklayarak mesut, işinize gidin! Sabahın büyük ziyafeti bitmiştir. Bir cigara yakabiliriz şimdi...”

Konuya daha bilimsel bir edayla yaklaşmak isterseniz, İstanbul tarihinin levanten kaynaklarından Vili Sperko’nun yazdıklarına bakın. Diyor ki 50’li yıllar için:

“İşçiler, hatta alt derecede memurlar, açlıklarını simitle giderirler. Bir bardak çayla iki simit, bir kahvaltı veya bir yemek yerine pekala geçebilir. Bunun içindir ki, gezginci simitçiler sabahın erken saatlerinden ona, öğleden sonra da saat dörtten gecenin dokuzuna kadar ‘simiiit, taaaze simiiit’, ‘akşam simidiiii” diye bağırır dururlar”...

O zamanlar, sadece İstanbul’da okul zamanı 250 bin simit satılırmış. Bilirsiniz, ister sabah, ister öğleden sonra olsun, öğrenciler simidi çok sever...

Osmanlıyla ilgili her araştırmanın değişmez adresi Evliya Çelebi, 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da simit yapan 30 fırın bulunduğunu, bunlarda toplam 70 neferin çalıştığını yazmış. Eski zamanlarda genellikle Kastamonu ve Safranbolu ahalisinin mesleğiymiş simitçilik. Bu eski ustalara göre, simitin kaliteli olması için, piştikten sonra 22 ayar Osmanlı altını rengini alması gerekirmiş... Çeşit de çokmuş simit fırınlarında... Bakıyoruz, Anadolu sarması var, susamlısı, sütlüsü, şerbetlisi var, var Allah var... 50’li yıllarda, bu kez çay bolluğu hâsıl olmuş. Okkası 90-100 kuruş çaylardan beğendiğini al... Seylan çayı mı istersin, Cava mı, Çin mi... İstersen bunları gönlünce harman ettir, keyfince iç... 1930’lu yılların Babıâli’sinde, çay ve simidin birlikteliğini gerçekleştirmek için akşam beş sularını beklemek gerekmekte... Bu saatlerde, öğle yemeğinin zaaflarını gidermek için bir simite ihtiyaç duyuluyor. İnce belli kadehinin içindeki çay, başındaki buğudan sorgucuyla, gazeteciler için yalnız bir ilham kaynağı değil, çalışmaya devam etmek için bir kudret menbaı oluyor...

Artık büyük kentlerde simit de sınıf atladı. İnsanın sevgilisiyle, eşiyle, arkadaşıyla gelip küçük taburelere tüneyerek simit yiyebileceği yerler açıldı. Zeytinlisinden kaşarlısına türlü çeşit simit satıyorlar; her kesimden insan gelip simit yiyor buralarda. Ama Trabzon’un, Rize’nin özgün simidi İstanbul’un, Ankara’nınkine benzemiyor pek... Trabzon’un şehir merkezinde, Uzun Sokak boyunca mevzilenmiş simitçiler, camekânlar içinde, birkaç kez yiyende alışkanlık yapan çok güzel, çok taze, yumuşacık simitler satıyor. Öte yandan, yolunuz Rize’ye düşer de, aklınızdan bu şehrin geleneksel simitlerinden tatmak geçerse, biraz şaşırmanız olası. Çünkü Rize’de pişen simit ince ve küçük, susamsız, sert hamurlu, koparması ve yemesi acemiye hayli zor gelen bir simittir, bizden söylemesi… 

19 Eylül 2012 Çarşamba

Hazan Mevsimi...


Eylül’ün son haftasına girmek üzereyiz; güz mevsimi kapıda artık. Eylül, yılın dokuzuncu ayı olmasına karşın, bu ayın Batı ülkelerindeki ismi, Latincede “yedi” anlamına gelen “septem” kelimesine dayanıyor. Niçin yedi? Çünkü eski Roma’da, Mart’la başlayan yılın yedinci ayıymış, Eylül. Bu ay, gece-gündüz eşitliği bakımından da önemli. “Ekinoks” adı verilen gece-gündüz eşitliği, 23 Eylül’de gerçekleşecek.

Eylül adı, Süryaniceden geçmiş dilimize. Tarihimizde, Birinci ve İkinci Viyana kuşatmaları Eylül ayında yapılmış. Hüsranla sonuçlanan bu iki kuşatmanın aksine, Preveze deniz zaferi yine Eylül’de kazanılmış. Edebiyatımızdaysa, Mehmed Rauf’un yine bu ayın ismini taşıyan “Eylül” romanı, 1900 senesinde yayımlanmış…

Dedim ya, Eylül ayıyla birlikte güz mevsimine girmekteyiz. Bilirsiniz güze, sonbahara, hazan da derler. Türk halk edebiyatında, baharla birlikte en çok yer alan mevsimdir, hazan. Bahar yahut ilkbahar, gençliği, canlılığı, diriliği ve yaşama sevincini ifade eder. Sonbahar yahut hazansa, yaşlılığı, bitkinliği veya ölümü hatırlatır. Bilhassa saz şairlerinin dilinde, halk türkülerinde, bu özellikleriyle yer almıştır hazan…

“Hazan ile geçti gülşen-i bostan
Eyle dertli bülbül zâr garip garip
Harâba yüz tuttu bezm-i gülistan
Ağla şimden gerü var garip garip…”

Halk edebiyatımızın tersine, divân edebiyatında güz mevsimi, baharın geniş kullanımına erişememiş. Divân edebiyatında yalnız bahar vardır denilebilir. Çünkü sonbahar ölülük, ihtiyarlık, bitkinlik ve yaşlılık timsali. Saçına kır düşmüş bir insan gibidir, sonbahar. Gül bahçesini harâba verir. Bu mevsimde goncanın içi karla dolar. Rüzgâr o tatlı esişini terk eder, ağaçlar yapraklarını döker. Ancak bu mevsimde yine de bir bolluk söz konusudur; meyvelerin, ekinlerin toplanma zamanı gelmiştir çünkü. Yapraklar altın rengine bürünmüştür. Bu renk, aynı zamanda âşığın hasta yüzünün rengidir. Âşığın ayva tüyleri de hazan rengini andırır.

Güz mevsimine dair bu yazıyı, Yaşar Nabi Nayır’ın “Sonbahar” adlı şiirine bağlayarak bitireceğim... 

“Altın rengi gözleri yanan bir semaverdi
Ilık bir çay kokusu akardı saçlarından.
Yanmanın lezzetini onda hissetim bir an
Ve yazın sevgisini bana önce o verdi.

Yaz gibi iri olgun meyveleri severdi,
Bir çocuk gibi şendi ve gülerdi her zaman
Bir mevsim gözlerinden içime doldu cihan
Ve güzel yaz günleri ne çabuk geçiverdi.

Artık donuk bir cam var mavi gökler yerinde.
Güneşi benden çalan o sıcak bakışlardır,
Ve yazı o götürdü mutlak beraberinde.

En güzel rüyaların bile bir sonu vardır:
Bir bahar rüzgârından alarak bir sabah hız
Mevsimlerin ömrünü yaşamıştı aşkımız.
Onu şimdi kaybettim ve şimdi sonbahardır.”

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bedri Rahmi ve Yazmalar


Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Karadeniz’den çıkmış en ünlü kültür adamımız desek, yanlış mı olur? Trabzonlu Eyüboğlu sülalesinin bir ferdi olarak, Giresun’un Görele ilçesinde dünyaya gelmiş. Genç yaşta ayrıldığı memleketine, otuz sene dönmemiş ama, köklerinden de kopmamış. Yazıda, şiirde, resimde nice güzel eser vermiş. Dizeleri on yıllarca dillere dolansa da, “Ne zaman bir türküsü duysam, şairliğimden utanırım,” diyecek kadar kıymet vermiş halk kültürüne, Anadolu’nun kültür varlığı karşısında hayranlıkla, tevazuyla eğmiş başını.

Aynı hayranlık ve tevazuyla, Anadolu yazmaları üretmeye koyulmuş. Bedri Rahmi’nin yazmaları da, resimleri ve şiirleri kadar ün kazanmış. Bu yazmalar elden ele dolaşmış, duvarları süslemiş… Büyük sanat adamımızın, “Halk Sanatı ve Yazmalar” başlıklı bir yazısına göz atacağız…

Yazısında, “Halk sanatında resmin yerini nakış tutar. Ömründe bir tek sahici tablo görmemiş milyonlarca insan vardır, fakat içine nakış girmemiş bir tek ev, bir çift göz bulunabileceğini sanmam,” diyor Eyüboğlu.

Ve devam ediyor: “Bizim memleketimizde nakışın tuttuğu yere gelince, bu alanda eşimiz yoktur diyebiliriz. Çünkü bize suret çizmeyi yasak etmişler, biz de bunun acısını dünyanın hiçbir tarafında bulunamayacak kadar çeşitli nakışlar yaparak çıkarmışız.”

Ressam Bedri Rahmi’ye göre, yazmaların resim sanatına benzeyen tarafları vardır. “Tabloların çoğu bez üzerine yapılır, yazma da öyle. Üzerine resim yapılacak bez, uzun emeklerle muşamba haline getirilir. Buna rağmen, ileride çatlayıp dökülmeyeceğini ve üzerine sürülen boyaları rahatsız etmeyeceğini hiç kimse garanti edemez. Halbuki bir tablonun hiçbir zaman katlanamayacağı işlerde kullanıldığı halde yazma bezi, boyasından ayrılmaz. Yazma güneşten, yağmurdan, çamurdan korkmaz. Yazma boyası resim boyaları gibi bezin yalnız üzerinde durmaz, onun iliklerine kadar işler, onunla kaynaşır, bir bütün olur. En iyi malzemeyle yapılmış, en usta ellerden çıkmış bir tabloya, yazmalara gördürülen işlerden yüzde birini gördürseniz onda hayır kalmaz.”

Yazmanın resimle bir kardeşliği daha vardır, Bedri Rahmi Eyüboğlu’na göre. Gerçi bu kardeşlik doğuştan değildir ama, yine de çok önemlidir. Kalıp meselesidir Eyüboğlu’nun söz ettiği. “Yazma nakışları evvelâ bir tahtaya oyulur, sonra su tahta mühür gibi boyanır, beze basılır. Aynı usul resimde, gravür sanatında kullanılır. Yalnız, tahta üzerinde değil; çinko, bakır veya taş üzerinde yapılır. Bez yerine de kağıda basılır.” Yazmanın doğuşunda kalıp yoktur aslında. “İlk yazmalarımız doğrudan doğruya has renklerle, fırçayla beze işlenirmiş.” Fakat yıkamaya, güneşe dayanan boyaların gördüğü rağbeti hengi eline çabuk ressam karşılayabilir? “Basma kalıp” sözü, dilimize herhalde yazma tezgahlarından hediyedir.

“Kalıpla yazma basan bir yazma tezgâhı, küçük bir matbaa veya küçük bir empirme fabrikası demektir. Yazmacılığın ruhu, has renk ve has biçim demektir. … Has renklerden mahrum herhangi bir nakış, yaşama gücünün yarısından çoğunu kaybetmiş demektir. Islanmaktan, gün ışığından korkan bir renk, hayatımıza nasıl karışır? Fakat ne yazık ki çürük renkler bugün ta köylerimize kadar işlemiştir.” Devlet baba has renkleri bir memleket meselesi olarak ele almazsa, birkaç sene sonra memleketimizde değil has renkli bir yazma, bir tek peşkir, bir tek çorap, bir karış kilime rastlamak imkansız olacaktır.

Anadolu’nun birçok yerlerinde hâlâ has renkleri bilenler, bulanlar var. Bir yandan bunları incelerken, öte yandan kimya ilminin en son nimetlerinden faydalanmamız lazım,” der Eyüboğlu. Ve devam eder:

“Has renklerin bir kısmına İstanbul yazmacılarında rastladım. Onlara kavuştuğum zaman o kadar sevindim ki, günlerce üstüm, başım, elim, yüzüm has renklere bulandı. Yalnız üstüme, başıma değil ciğerime kadar işlediler. Gündelik hayatıma, konuştuğum dile karıştılar. … Şiirin ne elinden kurtulmanın imkânı var, ne dilinden. Halk sanatı, rengi, biçimi, yazması, fistanı derken, işte size bir yazma destanı..”

Başlar şair Bedri Rahmi, destanın dizelerini sıralamaya… Lâkin, adı üstünde, destan bu… Yani pek uzun; biz başından başlayarak değil de, parça parça okuyarak aktaralım size, “Yazma Destanı”nı…
  
“Her şeyin hası var bu dünyada
Fırının nası var, ekmeğin hası
Bahçenin hası var, insanın hası
Çeliğin hası var, insanın hası
Gel gör ki her şeyin hası çarşıda
                        satılmaz…
Yazmacı güzeli Binnaz, hastır boyaları çıkmaz.
  
Kaynar kaynar bulmumuna daldırır
Ihlamur ağacından oyarlar kalıbı
Bir kalıpta onbin yazma basılır
Kalıp deyip geçme, yürek ister,
                        bilek ister, göz ister
  
Yazmalar uçun, yayladan geçin
Has rengi, has biçimi; has insanı
                        seçin yazmalar…
  
Yazmalar uçun yayladan geçin
İyiyi, güzeli; temizi seçin yazmalar!”…

10 Ağustos 2012 Cuma

Hasan Tunç

Karadeniz müziğinin temel çalgıları, kemençe ve tulum. Karadeniz sahilinin uzun bir bölümünde kullanılan kemençenin yay kullanımı ve akoru, bölgeden bölgeye değişiklik gösteriyor. Böylelikle, çalış ve tavır da farklılaşıyor. Elbette kemençenin bir okulu yok. Bu çalgıyı çalmaya çok küçük yaşlarda başlanıyor, genellikle. Yöre havaları, ustalardan öğreniliyor. Yaş ilerledikçe, türkü atmaya da başlıyor kemençeci. Hasan Tunç için de öyle olmuş. 

Hasan Tunç - Divane Âşık Gibi

Hasan Tunç 1912 yılında Trabzon’un Maçka ilçesine bağlı Örnekalan köyünde doğmuş. Babası İbrahim Bey, annesi Ayşe Hanım. Yoksul bir aileymiş onlarınki; Hasan Tunç ancak ilkokulun üçüncü sınıfına kadar okuyabilmiş. Tahsilsizliğinin ötesinde, bir diğer şanssızlığı da, dokuz yaşındayken geçirdiği bir kaza sonucu sağ gözünü kaybetmesi olmuş.

Uzun yıllar annesiyle birlikte yaylacılık yapmış Hasan Tunç. Annesine göre, hovarda bir yapıya sahipmiş. “O ufak yaştan beri sevdalık edeyi,” dermiş annesi. Bu yüzden olsa gerek, türkü söyleyip kemençe çalmaya koyulmuş. O zaman 12 yaşında olduğu söyleniyor. İlk denemelerine, kastel denen olgunlaşmış mısır fidanından kesilerek yapılan ve ince sesler çıkaran basit bir çalgıyla başlamış. Kemençe öğrendiği bir ustası yoksa da, birlikte çalıp söylediği dostları olduğunu biliyoruz. Bunlar arasında Salim Akpınar ve Ocaklı köyünden Fehmi Alan, nâmı diğer “Kuru Fehmi” vardı. Çok güzel ve yanık bir sesi olan annesinin, tarlada çalışırken söylediği türkülere kemençeyle eşlik edermiş. Sonraları, eğlence yerlerinde, düğünlerde de çalıp söylemiş.

18 yaşındayken aile ortamından, köy yaşamından kopuyor Hasan Tunç. İstanbul’a gidiyor. Zaten “gurbet” demek, öncelikle İstanbul demektir Karadenizli için. İstanbul’da, kendisinden önce buraya gelen babasının Kocamustafapaşa’daki yorgancı dükkanında çıraklığa başlıyor. Zaten eski dönemlerde İstanbul’a giden her Maçkalı üç meslekten birini seçermiş: Yorgancılık, kalaycılık ya da bakırcılık.

Dokuz yılını yorgancılığa vermiş Hasan Tunç. Bu meslek ona şans kapılarını açmış bir bakıma. Yorgancı olarak çalıştığı mahallede, dönemin gözde sanatçısı Hamiyet Yüceses oturmaktaymış… Bir vesileyle tanışmaları, hayatında bir dönüm noktası olmuş ve Hasan Tunç, Hamiyet Yüceses aracılığıyla İstanbul Radyosu’na “mahalli sanatçı” olarak kabul edilmiş. Kemençesinin bugüne kadar ulaşmasını sağlayan dönem de böyle başlamış. Radyoda kayıt almaya başladıktan sonra, Odeon şirketine birkaç taş plak da doldurmuş. Gerek plak çalışmalarında, gerekse radyoda, Sadi Yaver Ataman, Cemile Cevher, Ahmet Yamacı, Fatma Türkan Yamacı, Ömer Akpınar, Metin Eryürek gibi sanatçılarla yakın dostluk kurmuş.

Hasan Tunç, ilk evliliğini 25 yaşlarındayken, halasının kızı Havva Hanım’la yapmış. Bu evlilikten, Mehmet adında bir oğulları olmuş. Ancak evlilikleri uzun sürmemiş, boşanmayla sonuçlanmış. Daha sonra, teyzesinin kızı Emine Hanım’la ikinci evliliğini yapmış Hasan Tunç. Bu evlilikten Bahtiyar, Mahture ve Yılmaz adlarında üç çoçukları olmuş. Artık yorgancılığı bırakan, Haseki Hastanesi’ne memur olarak giren Hasan Tunç, oradan Çapa Tıp Fakültesi’ne geçerek, aralıksız 34 yıl çalışarak ve 1973 yılı başlarında emekli olmuş.

Hasan Tunç’un sanat yaşamında hiç unutamadığı olaylardan biri, polis marifetiyle Beylerbeyi Sarayı’na çağırılarak, Atatürk tarafından dinlenmiş olması. Sahnede, Maçka’nın Sevinç köyünden bir ekip, onun çaldığı kemençe eşliğinde horon oynamışlar.

Müzik çalışmalarına 1960 yılında nokta koyarak, kemençesini de Radyoevi’ne hediye etti Hasan Tunç. 1983 yılında, Karadeniz kültürüne ve Türk halk müziğine yaptığı katkılardan ötürü, Kültür Bakanlığı’nca ödüle layık görüldü. 1 Mayıs 1986’da, geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Mezarı, Yedikule’deki aile kabristanındadır.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Berkant


Berkant Akgürgen, 31 Aralık 1938 Ankara doğumlu. Onun müzik macerası, ortaokul sıralarında çaldığı pompalı ağız mızıkasıyla başlıyor. On dört yaşında Dean Martin, Frank Sinatra ve Nat King Cole gibi müzisyenlerin şarkılarından oluşan geniş bir repertuara sahipmiş. Lise yıllarında kendini geliştirmiş, piyano dersleri almaya başlamış. İlk sahneye çıkışı, Üstün Poyrazoğlu Orkestrası ile Bahçelievler Akalın Düğün Salonu'nda. Yıl 1957... Daha sonra Jüpiter Kanteti adında bir orkestra kurmuşlar ve Ankara'da çeşitli gece klüplerinde sahneye çıkmaya başlamışlar. Ankara Radyosu'nda bant programları da yapıyorlarmış....

1960 yılında bahriyeli olarak askere gitmiş Berkant. Askerde bandoda olduğu için, tenor saksafon dersleri almaya başlamış. 1964 yılında askerliğini bitirip Ankara'ya döndüğünde, Yurdaer Doğulu’yla bir orkestra kurup çalışmaya başladıklarını görüyoruz. İstanbul'da Kulüp Fuaye'den teklif alınca, İstanbul'da sahne çalışmalarına başlamışlar. Birçok gece kulübünde program yapmışlar.

1965 yılında Vasfi Uçaroğlu Orkestrası'nın solistliğine geçmiş Berkant. Kamuran Akkor’la aynı sahneyi paylaşmışlar. Aynı yıl ilk 45’liği olan olan "Cici Pabucum Cici - Arabamın Atları" yayınlanmış. Daha sonraları Sezen Cumhur Önal ile çalışmaya başlamış ve ilk olarak "Evvel Zaman İçinde" adlı şarkıyı yapmışlar. Bunu "Ah Kızlar", "Bir İçim Su", "Sana Şarkımı Bıraktım" gibi çalışmalar izliyor...
1966 yılında kulüp çalışmalarını bırakan Berkant, bu kez gazinolarda görünmeye başlamış. O seneye kadar yaptığı çalışmaların sözlerini Sezen Cumhur Önal yazarken, Metin Bükey ve Teoman Alpay'dan "Samanyolu" bestesini seslendirmesi teklifini almış. 1967’nin Eylül ayı, "Samanyolu - Özledim Seni" 45’liğinin çıktığı tarih. İlginçtir, ilk zamanlarda fazla ilgi görmemiş "Samanyolu"... Oysa daha sonra bu şarkı Berkant’la özdeşleşerek, günümüzde bile hala popülerliğini koruyan bir parça oldu.

"Samanyolu"ndan sonra Berkant’ın film ve plaklara Türkçe beste çalışmaları yaptığını görüyoruz. "Nisan Yağmuru", "Mevsim Bahardı", "Hayat Sevince Güzel", "Bülbül Yuvası" gibi çalışmalar yaptı. Bu arada bir de film teklifi aldı ve Gönül Yazar’la "Trafik Belma" filmini yaptılar.

1975 yılında son plak çalışması olan "Fani Dünya - Izdırap Çocuğu" yayınlandı. 1980'li yıllarda gazinoların azalması ve taverna çalışmalarının çoğalması nedeniyle, Avrupa turnelerine çıkmaya,  otel gece kulüplerinde programlar yapmaya başladı. 1990'da çalışmak için Londra'ya gitti, bir sene Türk lokallerinde sahneye çıktı. Yurda döndükten sonra Ankara, İzmir, İstanbul'da, Anadolu'nun çeşitli illerindeki gece kulüplerinde sahneye çıktı. 1996'da Tarsus'ta çalışırken, eski dostu Hamit İzol gelerek, Benim otelimde Alem Bar adlı bir gece kulübüm var, gel orada başla, hem de müdürü ol’’ dedi. Böylece Berkant Mersin’e yerleşerek, Hamit İzol'un kanatları altında, Sultaşa Otel’de şarkı söylemeye başladı. 750 milyon lira maaş karşılığında...

Yener Süsoy’la yaptığı bir söyleşide, “şu anda hak ettiğim yerde değilim, bunun da suçlusu benim.” diyor Berkant. Ve şöyle devam ediyor:

“Şimdi anlıyorum ki, müzik olarak çok daha iyi şeyler yapmalıymışım, halbuki çok basit şeylerde kalmışım. En büyük hatam çok fazla Türkçe sözlü şarkı yapmam oldu, aşırıya kaçtım. Onun yerine ‘‘Samanyolu’’ gibi özgün besteler söylemeliydim. Rahmetli Zeki Müren, bir gün bana ‘‘Sen Samanyolu'ndan sonra alaturkaya dönseydin beni mahvederdin’’ dedi. Yapamazdım, çünkü ben orkestra şarkıcısıydım. Batı müziğine şartlanmıştım. Dönek olsaydım ben de kalkıp arabesk söylerdim.”

Yeni kuşak müzisyenlere sataşmadan duramıyor Berkant: 

“Bizim kuşak bileğinin hakkıyla ün sahibi oldu, şimdikiler televizyon çocuğu. Arkamızda Allah'tan kimsenin desteği olmadan aslanlar gibi sahnelere çıkıp, binlerce kişiye sesleniyorduk. Müşteriler bedava davetiye dağıtılmıyordu, hem biz kazanıyorduk, hem de işverenler. Bizler gibi çalıştığımız gazinolar da yaptıkları çalışmalarıyla, müzikaliteleriyle yer alırdık. Şimdi basından izliyorum; masaların üstüne çıkılıyor, ayakkabılardan şampanya içiliyor, paralar, peçeteler havalarda uçuşuyor. Bizler arasında uluorta seviyesiz atışmalar olmazdı, kimse kimsenin şarkısını söylemezdi. Şimdi bakıyorum; o bununla yakalanmış, onun şuna borcu var, filanca falancanın ayağına kurşun sıkmış, bu devir böyle. Onun ben bunların arasına girmiyorum, insanı sıcak, oksijeni bol Mersin'de huzur içinde yaşıyorum.”

Berkant ilerleyen yaşına karşın, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak için çalışmak zorunda kaldı. Şöhret sahibi olan, ama para sahibi olamayan müzisyenlerimizden o.

“Bu yaştan sonra tekrar sil baştan yollara düşecek vaziyette değilim. Bir şeyler bırakarak gideceğime inanıyorum, zaten bundan fazlası da abes olur. Tek istediğim, tek rüyam İstanbul'da bir jübile yapmak. 45 yıldan beri aralıksız şarkı söyleyen biri için çok değil herhalde. Ölmeden önce yapılırsa çok mutlu olacağım.” 

Berkant'ın bu isteği yerine geldi. Beyoğlu Belediyesi, sanatçı için Atatürk Kültür Merkezi’nde bir gece düzenledi. Bu gecede Muazzez Ersoy, Erol Büyükburç, Ali Kocatepe, Selçuk Alagöz, Ayten Alpman, Şükran Ay, Sibel Turnagöl, Kamuran Akkor, Özdemir Erdoğan, Ersan Erdura, Coşkun Demir, İskender Doğan, Selmi Andak, Salim Dündar ve Rıza Silahlıpoda sahne almıştı... 

Berkant 1 Ekim 2012 sabahı, akciğer kanseri tedavisi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Anısına saygıyla...

3 Ağustos 2012 Cuma

Kazancı Bedih


Urfa sıra gecelerinin vazgeçilmez ismi Kazancı Bedih, ünü Türkiye’ye yayılmış bir müzik adamına hiç yakışmayan şekilde aramızdan ayrılmıştı. Gerçi kime yakışır ki böyle pisipisine bir ölüm: Evindeki katalitik sobadan sızan gaz nedeniyle, eşiyle birlikte zehirlenerek öldü Kazancı Bedih. Kendisi 75, eşi Fatma Hanım 67 yaşındaydı. Haberlere göre, yaklaşık 10 bin kişilik bir kalabalık son yolculuğuna uğurladı müzisyeni...

Kazancı Bedih, sıra gecelerinin vazgeçilmez ismiydi dedik... Ama 2003’ün Eylül ayında bir açıklama yapmış, artık yorulduğunu, asıl mesleği olan kazancılık mesleğine geri döndüğünü açıklamıştı. 15 yaşından bu yana sıra gecelerine çıkıyordu; yani 60 yıldır. Son hoyratını kameralara okuyan Kazancı Bedih, "Yoruldum ve yaşlandım yapamıyorum. Artık kazancılık mesleğine döndüm, kendi mesleği yapıyorum. İbrahim Tatlıses, Selahattin Alpay ve Mahmut Tuncer çağırırsa onlara giderim; diğerlerine artık gidemiyorum" demişti.

Bir de rahatsızlığı vardı ustanın: Eski sıra gecelerinde cümbüş, keman ve tambur kullanıldığını belirtiyor, ancak şimdi org ve gitarla sıra geceleri yapıldığından yakınıyordu. “Onun için tadı kalmadı artık" diyordu, sıra geceleri için...

Kazancı Bedih’i tanımak için, önce Urfa’daki “sıra geceleri”ni bilmek gerekiyor. Folklor araştırmacısı Abuzer Akbıyık’a göre, Şanlıurfa’da yıllardan beri süregelen bir gelenek olan “sıra gecesi”, bir arkadaş grubunun her hafta bir kişinin evinde olma üzere, sırayla yaptıkları toplantıları ifade ediyor. Sıra gecelerinde arkadaşlıklar, yakın dostluklara dönüşüyor. O kadar ki, sıra arkadaşı, yakın bir akraba gibi algılanıyor. Birliğin, beraberliğin, sevginin ve hoşgörünün tohumu sıra gecelerinde atılıyor, yıllar süren sıra arkadaşlığıyla bu tohum büyüyüp, adeta ulu bir çınar haline geliyor.

Urfalı, cemaatle oturup kalkmayı, gelenek ve göreneklerini, adab-ı muaşeret kurallarının çoğunu sıra gecelerinde öğreniyor. Bu yönüyle sıra gecesi, adeta bir halk mektebi. Memleketin önemli meseleleri sıra gecesinde konuşulup karara bağlanıyor. Bu yönüyle de sıra gecesi, bir istişare meclisi. Örneğin, Kurtuluş Savaşı yıllarında Urfa’nın düşman işgalinden kurtarılmasıyla ilgili ilk toplantı, bir sıra gecesinde yapılmış...

Sıra geceleri, geleneksel oyunlar oynanıyor, zengin Urfa sofrası yemekleri, özellikle çiğ köfte yenip, acı kahveler içiliyor. Ve elbette, Kazancı Bedih’i yaratan geleneksel müzik de bu ortamlarda icra ediliyor. Bir usta çırak geleneği içinde, söylenen şarkılar, gazeller, hoyratlar kuşaktan kuşağa geçiyor. Gençler makam ve usulü burada öğreniyor, ilk müzik terbiyesini burada ediniyor. Bugün meşhur olan pek çok Urfalı sanatçı, sıra gecelerinde yetişmiş. Uzun süre gölgede kalıp, sonradan ülke çapında tanınan Kazancı Bedih de bunlardan biri...

Kazancı Bedih, 1 Ocak 1929 tarihinde Şanlıurfa’nın Siverekli mahallesinde doğmuş. Babası Dalyanlardan Culhacı Halil, annesi Şatıroğullarından Zemzem. Tam adı Bedih Yoluk olan sanatçının asıl mesleği kazancılık. Bu nedenle kendisine “Kazancı Bedih” denilmekte. Herkes kendisini bu lakapla tanıyor. Kazancı olarak ilk ustası Hasan Diyar’mış ve uzun zaman bu ustanın yanında çalışmış. Daha sonra Aziz ve Kadir Ucar ustaların yanında kazancılık yapmış.  1949 yılında askere gitmiş, Bingöl’de ve Elazığ’da bando bölüğünde askerliğini tamamlamış. Askerden dönünce belediyeye girmiş, 26 yıl çalıştıktan sonra 1986 yılında emekli olmuş. Emekli olduktan sonra hacca gittiğini de biliyoruz. Boş gezmemek ve günlük nevalesini çıkarmak için, Urfa pazarında demlik ve cezve tamiri yaptığı küçük bir dükkan açmıştı. Öldüğü güne kadar da bu işi yaptı.

Asıl işi kazancılık da olsa, Şanlıurfa’nın yetiştirdiği en ünlü gazelhanlardan biriydi Bedih Yoluk. Sıra gecelerinin sayılan, sevilen ve takdir edilen kişilerindendi. Fuzuli, Nabi, Nezihe, Furugi, Abdi gibi çeşitli şairlerin gazellerini, Şanlıurfa makam geleneğine uygun olarak, davudi ve etkileyici sesiyle okuyordu. Gazelin sevilmesinde, gazel okuma geleneğinin yaygınlaşmasında çok büyük hizmetleri olmuştu Kazancı Bedih’in. Çok bilinen bir maya, Bedih’in okuyuşuyla bambaşka bir havaya dönüşüyordu. İbrahim Tatlıses, Selahattin Alpay gibi birçok ünlü sanatçının, gazel okurken Kazancı Bedih’i taklit ederek onun tavrında okumaya çalıştığı söyleniyor. Gazel okumaktaki maharetinden dolayı, “pir” lakabına layık görülmüştü rahmetli sanatçımız. 

Oğlu Naci Yoluk'u gazel ve cümbüşte yetiştirdiğini söyleyen Kazancı Bedih, ud, tambur ve cümbüşü çok iyi çalıyordu. Gazelin yanında çok güzel maya, hoyrat ve türkü de okurdu. Müzikle ilgisi küçük yaşlarına uzanıyor. Ailenin tek çocuğu olduğundan, babasının ısrarıyla 14 yaşında evlenmişti. Babasıyla birlikte, Balıklıgöl'den çıkan suyun bir kanalla Hasan Paşa camiine geçtiği yerde bulunan Mecbelbahır’a giderlerdi. Burada bir çay bahçesi işleten kişi, müziğe meraklıydı. Oraya kurduğu gramofondan, müşterilerine günün en sevilen sanat müziği parçalarını, Hafız Burhan, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla gibi ünlü sanatçıları dinletirdi. Müziğe olan merakı burada gelişen Kazancı Bedih, cümbüş çalmaya merak sardı.

Şanlıurfa’da eskiden müzik gruplarına “Takım” denirdi ve bir yere çağrıldığında herkes takımıyla giderdi. Kazancı Bedih de takım arkadaşlarıyla birlikte Seyfettin Sucu, Demir İzzet, Mahmut Coşkunses, İbrahim Tatlıses, Kadir Sema gibi ses sanatçılarıyla aynı müzik meclislerinde bulundu. Ama hiç plak yapmadı. Kasnak teybin Şanlıurfa’ya gelişinden sonra, bant yapma meraklılarının aranan kişisi oldu ve yüzlerce mahalli banda, herhangi bir ücret almadan gazel, maya ve türkü okudu.

Okur yazar olmadığı için, önceleri gazelleri dinleme yoluyla ezberliyordu Kazancı Bedih. Ama uzun gazelleri bu şekilde öğrenmek zor olduğu için, gece mektebine devam etti. Son yıllarında, pek iyi olmasa da okuyabiliyor, meramını anlatacak kadar da yazabiliyordu. Gazellerin yanısıra, uzun havaları ve türküleri de kendine has bir tavırla yorumluyordu.

Kazancı Bedih, radyo ve televizyon programlarına da katılmıştı. Bunların arasında İbrahim Tatlıses’in hazırladığı “İbo Show”, Selahattin Alpay’la yaptığı program ve Ali Bozkurt’un hazırladığı “Bizim Eller” programı ilk akla gelenler. Ayrıca “Eşkıya” filminde yer alarak, sinema tarihinde de ölümsüz bir yer edinmişti. Bugün gazel okuyan bir çok kişiyi yetiştirdiği gibi, birçok kişi de mahalli bantlarını dinleyerek ondan faydalandı ve onun tavrında söylemeye çalıştı. Oğlu Naci Yoluk'un da sesi ve tavrı babasına çok benziyor.

Kazancı Bedih, 'Babadan Oğula' adını verdiği albümüyle ile sıra gecelerine veda etmişti. Türkiye’nin değişik illerinde, ayda yaklaşık 20 sıra gecesine katılıyordu. Repertuvarı o kadar genişti ki, okuduğu gazellerin sayısını bile bilmiyordu. Kimi zaman sabaha kadar süren ve dertleşme, müzik, mırra, çiğköfteyle geçen geceler için, “Bizim konservatuvarımız da sıra gecesi.”demişti Kazancı Bedih. Başka sanatçılar tarafından okunan eserlerinden fazla telif almamış, son çıkan kasetlerini oğlunun teşvikiyle yapmıştı. Artık yorulduğunu ve sıra gecelerine katılmayacağını söylüyordu. Özellikle son dönemlerde, beş yıldızlı otellerde çıktığı sıra geceleri kendisini oldukça yıpratmıştı. “Urfa Sıra Geceleri” adlı albümünün Türkiye'nin bütün yörelerinde ilgiyle karşılanmasından mutlu olduğunu belirtiyordu.

Kazancı Bedih de sonsuzluğa karıştı. Geride yedi çocuğunu, torunlarını ve milyonlarca sevenini bırakarak gitti gazellerin Piri...