13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bedri Rahmi ve Yazmalar


Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Karadeniz’den çıkmış en ünlü kültür adamımız desek, yanlış mı olur? Trabzonlu Eyüboğlu sülalesinin bir ferdi olarak, Giresun’un Görele ilçesinde dünyaya gelmiş. Genç yaşta ayrıldığı memleketine, otuz sene dönmemiş ama, köklerinden de kopmamış. Yazıda, şiirde, resimde nice güzel eser vermiş. Dizeleri on yıllarca dillere dolansa da, “Ne zaman bir türküsü duysam, şairliğimden utanırım,” diyecek kadar kıymet vermiş halk kültürüne, Anadolu’nun kültür varlığı karşısında hayranlıkla, tevazuyla eğmiş başını.

Aynı hayranlık ve tevazuyla, Anadolu yazmaları üretmeye koyulmuş. Bedri Rahmi’nin yazmaları da, resimleri ve şiirleri kadar ün kazanmış. Bu yazmalar elden ele dolaşmış, duvarları süslemiş… Büyük sanat adamımızın, “Halk Sanatı ve Yazmalar” başlıklı bir yazısına göz atacağız…

Yazısında, “Halk sanatında resmin yerini nakış tutar. Ömründe bir tek sahici tablo görmemiş milyonlarca insan vardır, fakat içine nakış girmemiş bir tek ev, bir çift göz bulunabileceğini sanmam,” diyor Eyüboğlu.

Ve devam ediyor: “Bizim memleketimizde nakışın tuttuğu yere gelince, bu alanda eşimiz yoktur diyebiliriz. Çünkü bize suret çizmeyi yasak etmişler, biz de bunun acısını dünyanın hiçbir tarafında bulunamayacak kadar çeşitli nakışlar yaparak çıkarmışız.”

Ressam Bedri Rahmi’ye göre, yazmaların resim sanatına benzeyen tarafları vardır. “Tabloların çoğu bez üzerine yapılır, yazma da öyle. Üzerine resim yapılacak bez, uzun emeklerle muşamba haline getirilir. Buna rağmen, ileride çatlayıp dökülmeyeceğini ve üzerine sürülen boyaları rahatsız etmeyeceğini hiç kimse garanti edemez. Halbuki bir tablonun hiçbir zaman katlanamayacağı işlerde kullanıldığı halde yazma bezi, boyasından ayrılmaz. Yazma güneşten, yağmurdan, çamurdan korkmaz. Yazma boyası resim boyaları gibi bezin yalnız üzerinde durmaz, onun iliklerine kadar işler, onunla kaynaşır, bir bütün olur. En iyi malzemeyle yapılmış, en usta ellerden çıkmış bir tabloya, yazmalara gördürülen işlerden yüzde birini gördürseniz onda hayır kalmaz.”

Yazmanın resimle bir kardeşliği daha vardır, Bedri Rahmi Eyüboğlu’na göre. Gerçi bu kardeşlik doğuştan değildir ama, yine de çok önemlidir. Kalıp meselesidir Eyüboğlu’nun söz ettiği. “Yazma nakışları evvelâ bir tahtaya oyulur, sonra su tahta mühür gibi boyanır, beze basılır. Aynı usul resimde, gravür sanatında kullanılır. Yalnız, tahta üzerinde değil; çinko, bakır veya taş üzerinde yapılır. Bez yerine de kağıda basılır.” Yazmanın doğuşunda kalıp yoktur aslında. “İlk yazmalarımız doğrudan doğruya has renklerle, fırçayla beze işlenirmiş.” Fakat yıkamaya, güneşe dayanan boyaların gördüğü rağbeti hengi eline çabuk ressam karşılayabilir? “Basma kalıp” sözü, dilimize herhalde yazma tezgahlarından hediyedir.

“Kalıpla yazma basan bir yazma tezgâhı, küçük bir matbaa veya küçük bir empirme fabrikası demektir. Yazmacılığın ruhu, has renk ve has biçim demektir. … Has renklerden mahrum herhangi bir nakış, yaşama gücünün yarısından çoğunu kaybetmiş demektir. Islanmaktan, gün ışığından korkan bir renk, hayatımıza nasıl karışır? Fakat ne yazık ki çürük renkler bugün ta köylerimize kadar işlemiştir.” Devlet baba has renkleri bir memleket meselesi olarak ele almazsa, birkaç sene sonra memleketimizde değil has renkli bir yazma, bir tek peşkir, bir tek çorap, bir karış kilime rastlamak imkansız olacaktır.

Anadolu’nun birçok yerlerinde hâlâ has renkleri bilenler, bulanlar var. Bir yandan bunları incelerken, öte yandan kimya ilminin en son nimetlerinden faydalanmamız lazım,” der Eyüboğlu. Ve devam eder:

“Has renklerin bir kısmına İstanbul yazmacılarında rastladım. Onlara kavuştuğum zaman o kadar sevindim ki, günlerce üstüm, başım, elim, yüzüm has renklere bulandı. Yalnız üstüme, başıma değil ciğerime kadar işlediler. Gündelik hayatıma, konuştuğum dile karıştılar. … Şiirin ne elinden kurtulmanın imkânı var, ne dilinden. Halk sanatı, rengi, biçimi, yazması, fistanı derken, işte size bir yazma destanı..”

Başlar şair Bedri Rahmi, destanın dizelerini sıralamaya… Lâkin, adı üstünde, destan bu… Yani pek uzun; biz başından başlayarak değil de, parça parça okuyarak aktaralım size, “Yazma Destanı”nı…
  
“Her şeyin hası var bu dünyada
Fırının nası var, ekmeğin hası
Bahçenin hası var, insanın hası
Çeliğin hası var, insanın hası
Gel gör ki her şeyin hası çarşıda
                        satılmaz…
Yazmacı güzeli Binnaz, hastır boyaları çıkmaz.
  
Kaynar kaynar bulmumuna daldırır
Ihlamur ağacından oyarlar kalıbı
Bir kalıpta onbin yazma basılır
Kalıp deyip geçme, yürek ister,
                        bilek ister, göz ister
  
Yazmalar uçun, yayladan geçin
Has rengi, has biçimi; has insanı
                        seçin yazmalar…
  
Yazmalar uçun yayladan geçin
İyiyi, güzeli; temizi seçin yazmalar!”…

10 Ağustos 2012 Cuma

Hasan Tunç

Karadeniz müziğinin temel çalgıları, kemençe ve tulum. Karadeniz sahilinin uzun bir bölümünde kullanılan kemençenin yay kullanımı ve akoru, bölgeden bölgeye değişiklik gösteriyor. Böylelikle, çalış ve tavır da farklılaşıyor. Elbette kemençenin bir okulu yok. Bu çalgıyı çalmaya çok küçük yaşlarda başlanıyor, genellikle. Yöre havaları, ustalardan öğreniliyor. Yaş ilerledikçe, türkü atmaya da başlıyor kemençeci. Hasan Tunç için de öyle olmuş. 

Hasan Tunç - Divane Âşık Gibi

Hasan Tunç 1912 yılında Trabzon’un Maçka ilçesine bağlı Örnekalan köyünde doğmuş. Babası İbrahim Bey, annesi Ayşe Hanım. Yoksul bir aileymiş onlarınki; Hasan Tunç ancak ilkokulun üçüncü sınıfına kadar okuyabilmiş. Tahsilsizliğinin ötesinde, bir diğer şanssızlığı da, dokuz yaşındayken geçirdiği bir kaza sonucu sağ gözünü kaybetmesi olmuş.

Uzun yıllar annesiyle birlikte yaylacılık yapmış Hasan Tunç. Annesine göre, hovarda bir yapıya sahipmiş. “O ufak yaştan beri sevdalık edeyi,” dermiş annesi. Bu yüzden olsa gerek, türkü söyleyip kemençe çalmaya koyulmuş. O zaman 12 yaşında olduğu söyleniyor. İlk denemelerine, kastel denen olgunlaşmış mısır fidanından kesilerek yapılan ve ince sesler çıkaran basit bir çalgıyla başlamış. Kemençe öğrendiği bir ustası yoksa da, birlikte çalıp söylediği dostları olduğunu biliyoruz. Bunlar arasında Salim Akpınar ve Ocaklı köyünden Fehmi Alan, nâmı diğer “Kuru Fehmi” vardı. Çok güzel ve yanık bir sesi olan annesinin, tarlada çalışırken söylediği türkülere kemençeyle eşlik edermiş. Sonraları, eğlence yerlerinde, düğünlerde de çalıp söylemiş.

18 yaşındayken aile ortamından, köy yaşamından kopuyor Hasan Tunç. İstanbul’a gidiyor. Zaten “gurbet” demek, öncelikle İstanbul demektir Karadenizli için. İstanbul’da, kendisinden önce buraya gelen babasının Kocamustafapaşa’daki yorgancı dükkanında çıraklığa başlıyor. Zaten eski dönemlerde İstanbul’a giden her Maçkalı üç meslekten birini seçermiş: Yorgancılık, kalaycılık ya da bakırcılık.

Dokuz yılını yorgancılığa vermiş Hasan Tunç. Bu meslek ona şans kapılarını açmış bir bakıma. Yorgancı olarak çalıştığı mahallede, dönemin gözde sanatçısı Hamiyet Yüceses oturmaktaymış… Bir vesileyle tanışmaları, hayatında bir dönüm noktası olmuş ve Hasan Tunç, Hamiyet Yüceses aracılığıyla İstanbul Radyosu’na “mahalli sanatçı” olarak kabul edilmiş. Kemençesinin bugüne kadar ulaşmasını sağlayan dönem de böyle başlamış. Radyoda kayıt almaya başladıktan sonra, Odeon şirketine birkaç taş plak da doldurmuş. Gerek plak çalışmalarında, gerekse radyoda, Sadi Yaver Ataman, Cemile Cevher, Ahmet Yamacı, Fatma Türkan Yamacı, Ömer Akpınar, Metin Eryürek gibi sanatçılarla yakın dostluk kurmuş.

Hasan Tunç, ilk evliliğini 25 yaşlarındayken, halasının kızı Havva Hanım’la yapmış. Bu evlilikten, Mehmet adında bir oğulları olmuş. Ancak evlilikleri uzun sürmemiş, boşanmayla sonuçlanmış. Daha sonra, teyzesinin kızı Emine Hanım’la ikinci evliliğini yapmış Hasan Tunç. Bu evlilikten Bahtiyar, Mahture ve Yılmaz adlarında üç çoçukları olmuş. Artık yorgancılığı bırakan, Haseki Hastanesi’ne memur olarak giren Hasan Tunç, oradan Çapa Tıp Fakültesi’ne geçerek, aralıksız 34 yıl çalışarak ve 1973 yılı başlarında emekli olmuş.

Hasan Tunç’un sanat yaşamında hiç unutamadığı olaylardan biri, polis marifetiyle Beylerbeyi Sarayı’na çağırılarak, Atatürk tarafından dinlenmiş olması. Sahnede, Maçka’nın Sevinç köyünden bir ekip, onun çaldığı kemençe eşliğinde horon oynamışlar.

Müzik çalışmalarına 1960 yılında nokta koyarak, kemençesini de Radyoevi’ne hediye etti Hasan Tunç. 1983 yılında, Karadeniz kültürüne ve Türk halk müziğine yaptığı katkılardan ötürü, Kültür Bakanlığı’nca ödüle layık görüldü. 1 Mayıs 1986’da, geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Mezarı, Yedikule’deki aile kabristanındadır.

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Berkant


Berkant Akgürgen, 31 Aralık 1938 Ankara doğumlu. Onun müzik macerası, ortaokul sıralarında çaldığı pompalı ağız mızıkasıyla başlıyor. On dört yaşında Dean Martin, Frank Sinatra ve Nat King Cole gibi müzisyenlerin şarkılarından oluşan geniş bir repertuara sahipmiş. Lise yıllarında kendini geliştirmiş, piyano dersleri almaya başlamış. İlk sahneye çıkışı, Üstün Poyrazoğlu Orkestrası ile Bahçelievler Akalın Düğün Salonu'nda. Yıl 1957... Daha sonra Jüpiter Kanteti adında bir orkestra kurmuşlar ve Ankara'da çeşitli gece klüplerinde sahneye çıkmaya başlamışlar. Ankara Radyosu'nda bant programları da yapıyorlarmış....

1960 yılında bahriyeli olarak askere gitmiş Berkant. Askerde bandoda olduğu için, tenor saksafon dersleri almaya başlamış. 1964 yılında askerliğini bitirip Ankara'ya döndüğünde, Yurdaer Doğulu’yla bir orkestra kurup çalışmaya başladıklarını görüyoruz. İstanbul'da Kulüp Fuaye'den teklif alınca, İstanbul'da sahne çalışmalarına başlamışlar. Birçok gece kulübünde program yapmışlar.

1965 yılında Vasfi Uçaroğlu Orkestrası'nın solistliğine geçmiş Berkant. Kamuran Akkor’la aynı sahneyi paylaşmışlar. Aynı yıl ilk 45’liği olan olan "Cici Pabucum Cici - Arabamın Atları" yayınlanmış. Daha sonraları Sezen Cumhur Önal ile çalışmaya başlamış ve ilk olarak "Evvel Zaman İçinde" adlı şarkıyı yapmışlar. Bunu "Ah Kızlar", "Bir İçim Su", "Sana Şarkımı Bıraktım" gibi çalışmalar izliyor...
1966 yılında kulüp çalışmalarını bırakan Berkant, bu kez gazinolarda görünmeye başlamış. O seneye kadar yaptığı çalışmaların sözlerini Sezen Cumhur Önal yazarken, Metin Bükey ve Teoman Alpay'dan "Samanyolu" bestesini seslendirmesi teklifini almış. 1967’nin Eylül ayı, "Samanyolu - Özledim Seni" 45’liğinin çıktığı tarih. İlginçtir, ilk zamanlarda fazla ilgi görmemiş "Samanyolu"... Oysa daha sonra bu şarkı Berkant’la özdeşleşerek, günümüzde bile hala popülerliğini koruyan bir parça oldu.

"Samanyolu"ndan sonra Berkant’ın film ve plaklara Türkçe beste çalışmaları yaptığını görüyoruz. "Nisan Yağmuru", "Mevsim Bahardı", "Hayat Sevince Güzel", "Bülbül Yuvası" gibi çalışmalar yaptı. Bu arada bir de film teklifi aldı ve Gönül Yazar’la "Trafik Belma" filmini yaptılar.

1975 yılında son plak çalışması olan "Fani Dünya - Izdırap Çocuğu" yayınlandı. 1980'li yıllarda gazinoların azalması ve taverna çalışmalarının çoğalması nedeniyle, Avrupa turnelerine çıkmaya,  otel gece kulüplerinde programlar yapmaya başladı. 1990'da çalışmak için Londra'ya gitti, bir sene Türk lokallerinde sahneye çıktı. Yurda döndükten sonra Ankara, İzmir, İstanbul'da, Anadolu'nun çeşitli illerindeki gece kulüplerinde sahneye çıktı. 1996'da Tarsus'ta çalışırken, eski dostu Hamit İzol gelerek, Benim otelimde Alem Bar adlı bir gece kulübüm var, gel orada başla, hem de müdürü ol’’ dedi. Böylece Berkant Mersin’e yerleşerek, Hamit İzol'un kanatları altında, Sultaşa Otel’de şarkı söylemeye başladı. 750 milyon lira maaş karşılığında...

Yener Süsoy’la yaptığı bir söyleşide, “şu anda hak ettiğim yerde değilim, bunun da suçlusu benim.” diyor Berkant. Ve şöyle devam ediyor:

“Şimdi anlıyorum ki, müzik olarak çok daha iyi şeyler yapmalıymışım, halbuki çok basit şeylerde kalmışım. En büyük hatam çok fazla Türkçe sözlü şarkı yapmam oldu, aşırıya kaçtım. Onun yerine ‘‘Samanyolu’’ gibi özgün besteler söylemeliydim. Rahmetli Zeki Müren, bir gün bana ‘‘Sen Samanyolu'ndan sonra alaturkaya dönseydin beni mahvederdin’’ dedi. Yapamazdım, çünkü ben orkestra şarkıcısıydım. Batı müziğine şartlanmıştım. Dönek olsaydım ben de kalkıp arabesk söylerdim.”

Yeni kuşak müzisyenlere sataşmadan duramıyor Berkant: 

“Bizim kuşak bileğinin hakkıyla ün sahibi oldu, şimdikiler televizyon çocuğu. Arkamızda Allah'tan kimsenin desteği olmadan aslanlar gibi sahnelere çıkıp, binlerce kişiye sesleniyorduk. Müşteriler bedava davetiye dağıtılmıyordu, hem biz kazanıyorduk, hem de işverenler. Bizler gibi çalıştığımız gazinolar da yaptıkları çalışmalarıyla, müzikaliteleriyle yer alırdık. Şimdi basından izliyorum; masaların üstüne çıkılıyor, ayakkabılardan şampanya içiliyor, paralar, peçeteler havalarda uçuşuyor. Bizler arasında uluorta seviyesiz atışmalar olmazdı, kimse kimsenin şarkısını söylemezdi. Şimdi bakıyorum; o bununla yakalanmış, onun şuna borcu var, filanca falancanın ayağına kurşun sıkmış, bu devir böyle. Onun ben bunların arasına girmiyorum, insanı sıcak, oksijeni bol Mersin'de huzur içinde yaşıyorum.”

Berkant ilerleyen yaşına karşın, kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak için çalışmak zorunda kaldı. Şöhret sahibi olan, ama para sahibi olamayan müzisyenlerimizden o.

“Bu yaştan sonra tekrar sil baştan yollara düşecek vaziyette değilim. Bir şeyler bırakarak gideceğime inanıyorum, zaten bundan fazlası da abes olur. Tek istediğim, tek rüyam İstanbul'da bir jübile yapmak. 45 yıldan beri aralıksız şarkı söyleyen biri için çok değil herhalde. Ölmeden önce yapılırsa çok mutlu olacağım.” 

Berkant'ın bu isteği yerine geldi. Beyoğlu Belediyesi, sanatçı için Atatürk Kültür Merkezi’nde bir gece düzenledi. Bu gecede Muazzez Ersoy, Erol Büyükburç, Ali Kocatepe, Selçuk Alagöz, Ayten Alpman, Şükran Ay, Sibel Turnagöl, Kamuran Akkor, Özdemir Erdoğan, Ersan Erdura, Coşkun Demir, İskender Doğan, Selmi Andak, Salim Dündar ve Rıza Silahlıpoda sahne almıştı... 

Berkant 1 Ekim 2012 sabahı, akciğer kanseri tedavisi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Anısına saygıyla...

3 Ağustos 2012 Cuma

Kazancı Bedih


Urfa sıra gecelerinin vazgeçilmez ismi Kazancı Bedih, ünü Türkiye’ye yayılmış bir müzik adamına hiç yakışmayan şekilde aramızdan ayrılmıştı. Gerçi kime yakışır ki böyle pisipisine bir ölüm: Evindeki katalitik sobadan sızan gaz nedeniyle, eşiyle birlikte zehirlenerek öldü Kazancı Bedih. Kendisi 75, eşi Fatma Hanım 67 yaşındaydı. Haberlere göre, yaklaşık 10 bin kişilik bir kalabalık son yolculuğuna uğurladı müzisyeni...

Kazancı Bedih, sıra gecelerinin vazgeçilmez ismiydi dedik... Ama 2003’ün Eylül ayında bir açıklama yapmış, artık yorulduğunu, asıl mesleği olan kazancılık mesleğine geri döndüğünü açıklamıştı. 15 yaşından bu yana sıra gecelerine çıkıyordu; yani 60 yıldır. Son hoyratını kameralara okuyan Kazancı Bedih, "Yoruldum ve yaşlandım yapamıyorum. Artık kazancılık mesleğine döndüm, kendi mesleği yapıyorum. İbrahim Tatlıses, Selahattin Alpay ve Mahmut Tuncer çağırırsa onlara giderim; diğerlerine artık gidemiyorum" demişti.

Bir de rahatsızlığı vardı ustanın: Eski sıra gecelerinde cümbüş, keman ve tambur kullanıldığını belirtiyor, ancak şimdi org ve gitarla sıra geceleri yapıldığından yakınıyordu. “Onun için tadı kalmadı artık" diyordu, sıra geceleri için...

Kazancı Bedih’i tanımak için, önce Urfa’daki “sıra geceleri”ni bilmek gerekiyor. Folklor araştırmacısı Abuzer Akbıyık’a göre, Şanlıurfa’da yıllardan beri süregelen bir gelenek olan “sıra gecesi”, bir arkadaş grubunun her hafta bir kişinin evinde olma üzere, sırayla yaptıkları toplantıları ifade ediyor. Sıra gecelerinde arkadaşlıklar, yakın dostluklara dönüşüyor. O kadar ki, sıra arkadaşı, yakın bir akraba gibi algılanıyor. Birliğin, beraberliğin, sevginin ve hoşgörünün tohumu sıra gecelerinde atılıyor, yıllar süren sıra arkadaşlığıyla bu tohum büyüyüp, adeta ulu bir çınar haline geliyor.

Urfalı, cemaatle oturup kalkmayı, gelenek ve göreneklerini, adab-ı muaşeret kurallarının çoğunu sıra gecelerinde öğreniyor. Bu yönüyle sıra gecesi, adeta bir halk mektebi. Memleketin önemli meseleleri sıra gecesinde konuşulup karara bağlanıyor. Bu yönüyle de sıra gecesi, bir istişare meclisi. Örneğin, Kurtuluş Savaşı yıllarında Urfa’nın düşman işgalinden kurtarılmasıyla ilgili ilk toplantı, bir sıra gecesinde yapılmış...

Sıra geceleri, geleneksel oyunlar oynanıyor, zengin Urfa sofrası yemekleri, özellikle çiğ köfte yenip, acı kahveler içiliyor. Ve elbette, Kazancı Bedih’i yaratan geleneksel müzik de bu ortamlarda icra ediliyor. Bir usta çırak geleneği içinde, söylenen şarkılar, gazeller, hoyratlar kuşaktan kuşağa geçiyor. Gençler makam ve usulü burada öğreniyor, ilk müzik terbiyesini burada ediniyor. Bugün meşhur olan pek çok Urfalı sanatçı, sıra gecelerinde yetişmiş. Uzun süre gölgede kalıp, sonradan ülke çapında tanınan Kazancı Bedih de bunlardan biri...

Kazancı Bedih, 1 Ocak 1929 tarihinde Şanlıurfa’nın Siverekli mahallesinde doğmuş. Babası Dalyanlardan Culhacı Halil, annesi Şatıroğullarından Zemzem. Tam adı Bedih Yoluk olan sanatçının asıl mesleği kazancılık. Bu nedenle kendisine “Kazancı Bedih” denilmekte. Herkes kendisini bu lakapla tanıyor. Kazancı olarak ilk ustası Hasan Diyar’mış ve uzun zaman bu ustanın yanında çalışmış. Daha sonra Aziz ve Kadir Ucar ustaların yanında kazancılık yapmış.  1949 yılında askere gitmiş, Bingöl’de ve Elazığ’da bando bölüğünde askerliğini tamamlamış. Askerden dönünce belediyeye girmiş, 26 yıl çalıştıktan sonra 1986 yılında emekli olmuş. Emekli olduktan sonra hacca gittiğini de biliyoruz. Boş gezmemek ve günlük nevalesini çıkarmak için, Urfa pazarında demlik ve cezve tamiri yaptığı küçük bir dükkan açmıştı. Öldüğü güne kadar da bu işi yaptı.

Asıl işi kazancılık da olsa, Şanlıurfa’nın yetiştirdiği en ünlü gazelhanlardan biriydi Bedih Yoluk. Sıra gecelerinin sayılan, sevilen ve takdir edilen kişilerindendi. Fuzuli, Nabi, Nezihe, Furugi, Abdi gibi çeşitli şairlerin gazellerini, Şanlıurfa makam geleneğine uygun olarak, davudi ve etkileyici sesiyle okuyordu. Gazelin sevilmesinde, gazel okuma geleneğinin yaygınlaşmasında çok büyük hizmetleri olmuştu Kazancı Bedih’in. Çok bilinen bir maya, Bedih’in okuyuşuyla bambaşka bir havaya dönüşüyordu. İbrahim Tatlıses, Selahattin Alpay gibi birçok ünlü sanatçının, gazel okurken Kazancı Bedih’i taklit ederek onun tavrında okumaya çalıştığı söyleniyor. Gazel okumaktaki maharetinden dolayı, “pir” lakabına layık görülmüştü rahmetli sanatçımız. 

Oğlu Naci Yoluk'u gazel ve cümbüşte yetiştirdiğini söyleyen Kazancı Bedih, ud, tambur ve cümbüşü çok iyi çalıyordu. Gazelin yanında çok güzel maya, hoyrat ve türkü de okurdu. Müzikle ilgisi küçük yaşlarına uzanıyor. Ailenin tek çocuğu olduğundan, babasının ısrarıyla 14 yaşında evlenmişti. Babasıyla birlikte, Balıklıgöl'den çıkan suyun bir kanalla Hasan Paşa camiine geçtiği yerde bulunan Mecbelbahır’a giderlerdi. Burada bir çay bahçesi işleten kişi, müziğe meraklıydı. Oraya kurduğu gramofondan, müşterilerine günün en sevilen sanat müziği parçalarını, Hafız Burhan, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla gibi ünlü sanatçıları dinletirdi. Müziğe olan merakı burada gelişen Kazancı Bedih, cümbüş çalmaya merak sardı.

Şanlıurfa’da eskiden müzik gruplarına “Takım” denirdi ve bir yere çağrıldığında herkes takımıyla giderdi. Kazancı Bedih de takım arkadaşlarıyla birlikte Seyfettin Sucu, Demir İzzet, Mahmut Coşkunses, İbrahim Tatlıses, Kadir Sema gibi ses sanatçılarıyla aynı müzik meclislerinde bulundu. Ama hiç plak yapmadı. Kasnak teybin Şanlıurfa’ya gelişinden sonra, bant yapma meraklılarının aranan kişisi oldu ve yüzlerce mahalli banda, herhangi bir ücret almadan gazel, maya ve türkü okudu.

Okur yazar olmadığı için, önceleri gazelleri dinleme yoluyla ezberliyordu Kazancı Bedih. Ama uzun gazelleri bu şekilde öğrenmek zor olduğu için, gece mektebine devam etti. Son yıllarında, pek iyi olmasa da okuyabiliyor, meramını anlatacak kadar da yazabiliyordu. Gazellerin yanısıra, uzun havaları ve türküleri de kendine has bir tavırla yorumluyordu.

Kazancı Bedih, radyo ve televizyon programlarına da katılmıştı. Bunların arasında İbrahim Tatlıses’in hazırladığı “İbo Show”, Selahattin Alpay’la yaptığı program ve Ali Bozkurt’un hazırladığı “Bizim Eller” programı ilk akla gelenler. Ayrıca “Eşkıya” filminde yer alarak, sinema tarihinde de ölümsüz bir yer edinmişti. Bugün gazel okuyan bir çok kişiyi yetiştirdiği gibi, birçok kişi de mahalli bantlarını dinleyerek ondan faydalandı ve onun tavrında söylemeye çalıştı. Oğlu Naci Yoluk'un da sesi ve tavrı babasına çok benziyor.

Kazancı Bedih, 'Babadan Oğula' adını verdiği albümüyle ile sıra gecelerine veda etmişti. Türkiye’nin değişik illerinde, ayda yaklaşık 20 sıra gecesine katılıyordu. Repertuvarı o kadar genişti ki, okuduğu gazellerin sayısını bile bilmiyordu. Kimi zaman sabaha kadar süren ve dertleşme, müzik, mırra, çiğköfteyle geçen geceler için, “Bizim konservatuvarımız da sıra gecesi.”demişti Kazancı Bedih. Başka sanatçılar tarafından okunan eserlerinden fazla telif almamış, son çıkan kasetlerini oğlunun teşvikiyle yapmıştı. Artık yorulduğunu ve sıra gecelerine katılmayacağını söylüyordu. Özellikle son dönemlerde, beş yıldızlı otellerde çıktığı sıra geceleri kendisini oldukça yıpratmıştı. “Urfa Sıra Geceleri” adlı albümünün Türkiye'nin bütün yörelerinde ilgiyle karşılanmasından mutlu olduğunu belirtiyordu.

Kazancı Bedih de sonsuzluğa karıştı. Geride yedi çocuğunu, torunlarını ve milyonlarca sevenini bırakarak gitti gazellerin Piri... 

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Yıldıray Çınar


Yıldıray Çınar gerek kişiliği, gerekse kendine özgü ses tonu ve yorumuyla, yaşadığı dönemde büyük ün kazanmıştı. Sevenleri onun söylediği türküleri hâlâ tutkuyla dinlemeye devam ediyor.

Yıldıray Çınar - Bad-ı Sabah Selam Söyle O Yâre

Yıldıray Çınar, 28 Aralık 1940’da, dört çocuklu bir ailenin ikinci erkek evladı olarak Samsun’da doğdu. Annesi Ayşe Hanım’ı iki yaşında kaybetti. Babası Bekir Çınar, halk şiiri tarzında, bestelenmeye uygun şiirler yazan biri olarak, genç yaşlardan itibaren, oğlunun müzikle uğraşmasını teşvik etmiş. Saz çalmaya ilkokul ikinci sınıfta başlayan Yıldıray Çınar, ardından devam ettiği Anadolu Samsun Sanat Enstitüsü’nde sesiyle ve sazıyla hep sahnedeydi. 1960’da vatani görevini tamamladıktan sonra Samsun’da müzik aletleri satan bir dükkan açmış, ayrıca saz dersleri vermeye başlamıştı.

Yıldıray Çınar, babasını kaybettikten kısa bir süre sonra, 1 Mayıs 1962’de Ankara Radyosu’nun açtığı sınavı kazandı. Böylece onun, hem Ankara Radyosu’nun, hem de Türkiye’nin en sevdiği sanatçılardan biri haline geldiğini görüyoruz. İlk kez 1965’te Lunapark Gazinosu’nda sahneye çıktı, aynı yıl ilk turnesini yaptı. Sahnelerde kaldığı 25 yıllık sürede, neonların en tepesinde hep onun ismi yer aldı.

İlk televizyon programına 1966’da çıkan Yıldıray Çınar, 1965’te “Aman Dünya Ne Dar İmiş” adlı filmde oynadı. Yeşilçam’da, sonradan 53 film daha çevirdiğini biliyoruz.

Yıldıray Çınar, “Çarşamba’yı Sel Aldı” gibi türkülerdeki büyük yorum başarısının yanısıra, 250’den fazla derlemesi ve bir o kadar bestesi bulunan bir müzik adamıydı. Hayatı boyunca 12 kez Altın Plak ödülü almış, 1999’da kendisine “Devlet Sanatçısı” unvanı verilmişti.

Yıldıray Çınar 2007 yılının 29 Mayıs günü Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, ilerleyici bir sinir sistemi hastalığı olan ALS yüzünden, 68 yaşında hayatını kaybetti. Sıddık Akbayır, İletişim Yayınları’ndan çıkan “Memleket Garları” adlı kitapta türkücümüz hakkında şunları yazmış:

“Çocukluğunu, 1960’ların ortalarından 1980’li yılların sonlarına kadar yaklaşık 25 yıllık dönemde yaşayanların mutlaka birkaç türküsünü dinlediği, birkaç filmini seyrettiği Yıldıray Çınar aramızdan ayrılmadan önce, kendisiyle yapılan bir söyleşide, çocukluğuna dair unutamadıkları sorulur. Çarşamba-Samsun trenini ve Samsun Garı’nda geçen saatlerini unutamadığını söyler.

“Türkü dinlenilen her mekânda birkaç cızırtılı plağının döndüğü, kapak rengi solmuş,şeridi yıpranmış birkaç kasedinin başa sarıldığı, CD marteklerde kendisine küçük de olsa bir yer ayrılan yerli yapımlar arasında birkaç filminin bulunabildiği Yıldıray Çınar’ın türkülere ses veren uzun soluklu serüveni, en çok da kaybolan trenlere, unutulan garlara benzer.

“Türkülere, onun bıraktığı yerden hiç kimsenin onun sesiyle başlayamadığı; konserlerinde stat duvarlarının yıkıldığı, filmlerinin haftalarca kapalı gişe oynadığı, sokaktan geçmesinin bile olay sayıldığı “türkü adımlı” bir adam, silinen gölgeler gibi geçen bir ömre; seferden kaldırılan Samsun-Çarşamba hattı gibi, terk edilmiş kasabalara dönüşen Samsun Garı gibi, Karadeniz kıyısından, sessizce bakarak gider.

“Onun türküleri, bir kuşağın içinde büyüttüğü leylak rengi bir fırtınadır; raylar boyu uzayan “kanayan bir ıslık”tır dudaklarda.”

Özay Gönlüm


Türk dinleyicisi Özay Gönlüm’ü peruk saçı, şık takım elbisesi ve yeleği, kolunda tesbihi, sazının altında bacağına serili mendili, ayağında çizmesi ile Ege yöresinden derlediği türküleri ama illa ki de "Ninenin Mektupları" ile tanıdı. Teatral yeteneği, yöresel icra tekniği, vokal yorumu ve "yâren"i ile Türk Halk Müziğinde bir ekoldu Özay Gönlüm.

Nine'nin Mektubu 2 / Çöz de Al Mustafa Ali: 

Özay Gönlüm baba tarafından Denizliliydi. Babasının askeri görev aldığı Erzincan'da 1940 yılında doğdu. Küçük yaşta ağız armonikası çalarak müziğe başladı, ortaokul yıllarında keman çaldı. Bağlama çalmaya başladıktan sonra, 1965 yılında köy köy dolaşıp derlemeler yapmaya başladı. Özellikle Ege yöresinden pek çok türkü derledi. Yurttan Sesler'in kurucusu Muzaffer Sarısözen'in davetiyle, Ankara Radyosu Yurttan Sesler programına misafir sanatçı olarak katılmaya başladı. Daha sonra, aynı programda "yetişmiş saz sanatçısı" olarak çalışmaya başladı.

1973'ten sonra on yıl kadar İzmir Fuarı'nda sahneye çıktı. Özellikle bu yıllarda şöhreti yayıldı. Pek çok 45'lik ve uzunçalara imzasını attı. Kendi derlediği ve TRT repertuarına kazandırdığı yüzlerce türküden "Çöz de al Mustafa Ali", "Sobalarında kuru meşe", "Denizli'nin horozları", "Evlerinin önü bulgur kazanı", "Avşar Beyleri", "Cemilemin gezdiği dağlar meşeli", "Tepsi tepsi fındıklar", "Şu dağlar tepe tepe"yi bu dönemde plaklara okudu. Ama asıl satış rekorlarını "Ninenin Mektubu" plaklarıyla kırdı. Denizli şivesi ile anlattığı hikayeler ve fıkralar çok sevildi. Saz çalıp söylemenin yanına, şovmenlik ve taklit yeteneğini de katmıştı.
   
Gönlüm, radyo programlarında bağlama çalmasına rağmen, cura ve "şelpe" tekniğine de çok önem vermişti. Ege yöresinde Ramazan Güngör'den Hamit Çine'ye kadar birçok cura çalanla çalışmış, katıldığı programlarda her boydan cura çalmıştı.

70'li yılların sonunda esprili kişiliği ve türkülerinin yanı sıra bağlama yapımcısı Cafer Açın'a yaptırdığı, "yâren"i ile de ünlendi. Cura, bağlama ve çöğürü içeren bu sazla televizyon, radyo ve konserlerde şovlar yaptı.

TRT için pek çok alanda çalışan Gönlüm, 80'li yıllarda Maliye Bakanlığı'nın televizyon için hazırladığı, “Fişini de al Mustafa Ali!” sloganıyla hatırlarda kalan KDV reklamlarında oynadı. Ayrıca bazı radyo tiyatrolarında, tarıma ve çocuklara yönelik televizyon programlarında yer aldı.

"Yâren"ini yanına katıp 42 ülkede konserler veren Özay Gönlüm, TRT Türk Halk Müziği Repertuar Kurulu üyeliği ve birçok sınavda jüri üyeliği görevlerinde de bulundu. Son süreli yayını olan TRT 1'deki "Türk Halk Müziği İstekler Programı"na dinleyicileriyle buluşan Gönlüm, yâreni, boy boy curası ve söylediği türkülerle Türk dinleyicisine yine doyumsuz geceler yaşatıyordu.


Özay Gönlüm, 1 Mart 2000 Çarşamba günü, birkaç gündür tedavi gördüğü Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Hastanesi'nde gece yarısına doğru solunum yetmezliğinden vefat etti. Hiç kimsenin beklemediği bir anda neşeli simasını ve türkülerini sevenlerinin anılarında bırakan Gönlüm, Türk Halk Müziği repertuarına da derlediği 1000 kadar ezgiyi bırakmıştı. Bu ezgilerden bir seçme, Kalan Müzik etiketiyle piyasaya da sürülmüş bulunuyor.