13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bedri Rahmi ve Yazmalar


Bedri Rahmi Eyüboğlu’na, Karadeniz’den çıkmış en ünlü kültür adamımız desek, yanlış mı olur? Trabzonlu Eyüboğlu sülalesinin bir ferdi olarak, Giresun’un Görele ilçesinde dünyaya gelmiş. Genç yaşta ayrıldığı memleketine, otuz sene dönmemiş ama, köklerinden de kopmamış. Yazıda, şiirde, resimde nice güzel eser vermiş. Dizeleri on yıllarca dillere dolansa da, “Ne zaman bir türküsü duysam, şairliğimden utanırım,” diyecek kadar kıymet vermiş halk kültürüne, Anadolu’nun kültür varlığı karşısında hayranlıkla, tevazuyla eğmiş başını.

Aynı hayranlık ve tevazuyla, Anadolu yazmaları üretmeye koyulmuş. Bedri Rahmi’nin yazmaları da, resimleri ve şiirleri kadar ün kazanmış. Bu yazmalar elden ele dolaşmış, duvarları süslemiş… Büyük sanat adamımızın, “Halk Sanatı ve Yazmalar” başlıklı bir yazısına göz atacağız…

Yazısında, “Halk sanatında resmin yerini nakış tutar. Ömründe bir tek sahici tablo görmemiş milyonlarca insan vardır, fakat içine nakış girmemiş bir tek ev, bir çift göz bulunabileceğini sanmam,” diyor Eyüboğlu.

Ve devam ediyor: “Bizim memleketimizde nakışın tuttuğu yere gelince, bu alanda eşimiz yoktur diyebiliriz. Çünkü bize suret çizmeyi yasak etmişler, biz de bunun acısını dünyanın hiçbir tarafında bulunamayacak kadar çeşitli nakışlar yaparak çıkarmışız.”

Ressam Bedri Rahmi’ye göre, yazmaların resim sanatına benzeyen tarafları vardır. “Tabloların çoğu bez üzerine yapılır, yazma da öyle. Üzerine resim yapılacak bez, uzun emeklerle muşamba haline getirilir. Buna rağmen, ileride çatlayıp dökülmeyeceğini ve üzerine sürülen boyaları rahatsız etmeyeceğini hiç kimse garanti edemez. Halbuki bir tablonun hiçbir zaman katlanamayacağı işlerde kullanıldığı halde yazma bezi, boyasından ayrılmaz. Yazma güneşten, yağmurdan, çamurdan korkmaz. Yazma boyası resim boyaları gibi bezin yalnız üzerinde durmaz, onun iliklerine kadar işler, onunla kaynaşır, bir bütün olur. En iyi malzemeyle yapılmış, en usta ellerden çıkmış bir tabloya, yazmalara gördürülen işlerden yüzde birini gördürseniz onda hayır kalmaz.”

Yazmanın resimle bir kardeşliği daha vardır, Bedri Rahmi Eyüboğlu’na göre. Gerçi bu kardeşlik doğuştan değildir ama, yine de çok önemlidir. Kalıp meselesidir Eyüboğlu’nun söz ettiği. “Yazma nakışları evvelâ bir tahtaya oyulur, sonra su tahta mühür gibi boyanır, beze basılır. Aynı usul resimde, gravür sanatında kullanılır. Yalnız, tahta üzerinde değil; çinko, bakır veya taş üzerinde yapılır. Bez yerine de kağıda basılır.” Yazmanın doğuşunda kalıp yoktur aslında. “İlk yazmalarımız doğrudan doğruya has renklerle, fırçayla beze işlenirmiş.” Fakat yıkamaya, güneşe dayanan boyaların gördüğü rağbeti hengi eline çabuk ressam karşılayabilir? “Basma kalıp” sözü, dilimize herhalde yazma tezgahlarından hediyedir.

“Kalıpla yazma basan bir yazma tezgâhı, küçük bir matbaa veya küçük bir empirme fabrikası demektir. Yazmacılığın ruhu, has renk ve has biçim demektir. … Has renklerden mahrum herhangi bir nakış, yaşama gücünün yarısından çoğunu kaybetmiş demektir. Islanmaktan, gün ışığından korkan bir renk, hayatımıza nasıl karışır? Fakat ne yazık ki çürük renkler bugün ta köylerimize kadar işlemiştir.” Devlet baba has renkleri bir memleket meselesi olarak ele almazsa, birkaç sene sonra memleketimizde değil has renkli bir yazma, bir tek peşkir, bir tek çorap, bir karış kilime rastlamak imkansız olacaktır.

Anadolu’nun birçok yerlerinde hâlâ has renkleri bilenler, bulanlar var. Bir yandan bunları incelerken, öte yandan kimya ilminin en son nimetlerinden faydalanmamız lazım,” der Eyüboğlu. Ve devam eder:

“Has renklerin bir kısmına İstanbul yazmacılarında rastladım. Onlara kavuştuğum zaman o kadar sevindim ki, günlerce üstüm, başım, elim, yüzüm has renklere bulandı. Yalnız üstüme, başıma değil ciğerime kadar işlediler. Gündelik hayatıma, konuştuğum dile karıştılar. … Şiirin ne elinden kurtulmanın imkânı var, ne dilinden. Halk sanatı, rengi, biçimi, yazması, fistanı derken, işte size bir yazma destanı..”

Başlar şair Bedri Rahmi, destanın dizelerini sıralamaya… Lâkin, adı üstünde, destan bu… Yani pek uzun; biz başından başlayarak değil de, parça parça okuyarak aktaralım size, “Yazma Destanı”nı…
  
“Her şeyin hası var bu dünyada
Fırının nası var, ekmeğin hası
Bahçenin hası var, insanın hası
Çeliğin hası var, insanın hası
Gel gör ki her şeyin hası çarşıda
                        satılmaz…
Yazmacı güzeli Binnaz, hastır boyaları çıkmaz.
  
Kaynar kaynar bulmumuna daldırır
Ihlamur ağacından oyarlar kalıbı
Bir kalıpta onbin yazma basılır
Kalıp deyip geçme, yürek ister,
                        bilek ister, göz ister
  
Yazmalar uçun, yayladan geçin
Has rengi, has biçimi; has insanı
                        seçin yazmalar…
  
Yazmalar uçun yayladan geçin
İyiyi, güzeli; temizi seçin yazmalar!”…

Hiç yorum yok: