27 Eylül 2012 Perşembe

Tango ve İlk Tangocularımız


1917 yılında, Uruguay’da bir grup üniversite öğrencisi, kirasını ödeyemedikleri lokali boşaltmak zorunda kalmış ve karnaval günü bir veda yemeği vererek eğlenmişler. İçlerinden biri, bu gece için özel olarak bestelediği melodiyi piyano ile çalmış. Grubun coşkusu artınca, bu melodi eşliğinde karnaval geçidine katılmışlar ve melodiye, karnaval alayı ve karnaval giysilerinden esinlenerek “La Komparsita” adını vermişler.

 Karnaval sonrasında, Ricordi isminde bir adam, halkın dilinden düşmeyen bu melodinin tüm haklarını satın almış. Arjantinli piyanist Roberto Firpo, parçayı tango olarak düzenlemiş ve ilk  plak, 1917 yılında Victor plak şirketi tarafından kaydedilmiş. Parçanın asıl bestecisi olan gençsese, telif bedelinin tamamını, at yarışlarında çarçur etmiş.

O günlerden bu yana popülaritesini kaybetmeyen La Komparsita, Türkiye’de, ayrıcalıklı bir yere sahip. Ülkemizde her düğün Komparsita’yla açılıyor. Pek aklımıza gelmeyen bir şey, Komparsita’nın bir tango parçası olduğu. Tangolar belli bir dönem dünyada ve ülkemizde çok popülerdi.

Günümüzde yeniden hatırlanan tango, müziğinden ayrı düşünülemeyen dansıyla, balo salonlarının, gösteri merkezlerinin gözbebeği. Bu haliyle, bugün seçkinlerin müzik ve dansı haline gelmiş ama, aslında yoksulların, göçmenlerin yarattığı bir müzik. 19.Yüzyıl ortalarına doğru Arjantin’e gelen göçmenlerin dansı olan tango, kendisini amaçsız ve geleceksiz gören insanların ifade biçimi, kimlik edinme yoluydu. Belki de, yeni evlerinde kendilerine ait bir kültür yaratma isteğinin yansımasıydı. Göçmenler, kendilerine ait bir müzik ve dans geliştirdiler. Tangoyu, “hüznün dansı” olarak bugüne kadar taşıdılar. 1912’de alt tabaka olarak tanınan göçmenlere oy kullanma hakkı  tanınmasıyla, iki kültür sınıfsal olarak birbirine yakınlaşmaya, göçmen kültürü Arjantin sosyetesini de kendi içine çekmeye başladı. Tangonun kabare ve tiyatrolarda gösterime sunulmasından sonra, tango müziği, profesyonel besteciler tarafından geliştirildi. Bu noktadan sonra tango, evrensel bir fenomen olarak tüm dünyaya yayıldı. Türkiye de bundan nasibini aldı.

Ülkemizde tango denince akla gelen ilk isimlerden biri, Seyyan Hanım. Kendisi 1913 senesinde İstanbul'da doğdu. Orta tahsilini bitirdikten sonra İstanbul Konservatuar'ına giderek Mösyö Talariko'dan ders almaya başladı. Henüz onaltı yaşındayken, hocası Kaptanzâde Ali Rıza Bey'in 1914 - 1920 arasında yaptığı ilk Türk Operet çalışmalarından oluşan, bir dizi konser verdi. 50'ye yakın plağı var. Ölümünden önce birkaç radyo programına katılan Seyyan Hanım, 1989 yılında İstanbul'da vefat etti.  


İlk tango bestecimiz ise, Necip Celal Antel. 1908 yılında İstanbul'da doğdu. Genç yaşlarda geçirdiği bir hastalık sebebiyle, gözleri ileri derecede bozuldu. Tedavi için Almanya'ya gönderilen Necip Celal, burada keman çalmaya ve müzikle yakından ilgilenmeye başladı. Bu ilgi ve yetenek sonunda, pek çok sazı çalabilecek düzeye erişti. Bestelediği olduğu 11 kadar tango, Türk tango dağarcığının en gözde eserleri olarak kabul ediliyor. “Mazi” tangosu yazılan, ilk sözlü Türk tangosudur. Bu tango, besteciyle birlikte, okuyucusu Seyyan Hanım'a da büyük şöhret sağladı.

http://www.youtube.com/watch?v=p7rSsnDTzZs

Sanatçının bir diğer ünlü eseri de “Özleyiş”ti. Bu şarkının değişik dillerde yorumları da yapılmıştı.

http://www.youtube.com/watch?v=SkJyjxLItXM


Bir diğer ünlü tangocumuz, Şecaattin Tanyerli. 1921 yılında İstanbul'da dünyaya gelen sanatçı, İstanbul Erkek Lisesi'nden mezun oldu. Tango'ya olan ilgisi Eminönü Halkevi'nde koro çalışmaları yaptığı senelerde başladı. 1941'de liseyi bitirip Hukuk Fakültesi'ne kayıt olan Tanyerli, bir yandan da Beyoğlu Halkevi'nde şan eğitimine devam etti. 1949 yılında ilk plağını yapan Tanyerli'nin, 30'u aşkın taş plağı var. 1949 yılında, meslektaşı ve dostu Necdet Koyutürk’le birlikte, İstanbul Radyosu'nda haftalık programlar yaptı. Özellikle Necdet Koyutürk’ün bestelediği tangoların, 60'lı yıllarda ortaya çıkacak olan Türk Popu'nun temelini attığı söylenebilir. “Papatya gibisin beyaz ve ince” dizelerinin geçtiği unutulmaz çalışmasını, hepimiz biliyoruz. Besteler tam anlamıyla tango formunda bestelenmiş olsalar bile, Türkçe söylenmiş olmaları, bize son derece uygun melodik yapıları ve herkesin gönlüne seslenebilen dizeleriyle, kısa sürede sevildiler. 

http://www.youtube.com/watch?v=qUJPIyt6Z9E

Tango dedince, Esin Engin’i anmadan geçmek olmaz. 1943 doğumlu sanatçımız, çok küçük yaşta mandolin ile müzik öğrenmeye başlamış, daha sonra kânun ve udla birlikte köklü bir alaturka müzik eğitimi aldı. Lise yıllarında Batı müziği eğitimine başladı. Konservatuarın şan bölümünde eğitimini sürdürdü. Müzikseverler onu önceleri orkestra solisti olarak, ardından yüzlerce Türk filminde seslendirdiği şarkılarla tanıdılar. Gerçek anlamda tanınması, türkçe tangolar'ı yeniden yorumlamasıyla oldu. Ama hiçbir zaman fazla şarkılı plak çıkarmaya çalışmadı. Beste, düzenleme, müzikal, tiyatro oyunları, film, dizi film, reklam müzikleri üretmek, onun müzikten esas zevk aldığı yönlerdi.

Esin Engin kendi adına 24 adet 45'lik plak ve 15 adet uzunçalar yaptı. Kendi seslendirdikleri hariç 300 civarında beste ve düzenlemesi var. Çeşitli filmlere, tiyatro oyunlarına, müzikallere müzik yönetmenliği, beste ve düzenlemeler yaptı. 4 Mayıs 1997'de vefat etti. Yarım kalan "Benim Tangolarım" albümünü dostları Hurşid Yenigün ve Osman İşmen bitirerek müzik dünyasına hediye ettiler. Bu albümde yer alan ve Çalıkuşu dizisinden hatırladığımız “Hayallerim” adlı parçada, tango ritmiyle Türk müziğinin ruhu kaynaşmış...


Tango müziği, Endülüs ve İtalyan folklorundan izler taşıyor. Hareketli ve canlı ritminin yanısıra, son derece hüzünlü ve mutsuz bir müzik. Büyük kentte düş kırıklığına uğrayan göçmenlerin kırılan umutları, sıkıntıları, başkaldırıları, bu müzik ve ona eşlik eden dansla dışa vurulmuş. Tangoyla ilgili her tür bilgiyi, Fehmi Akgün’ün “Yıllar Boyunca Tango” adlı kitabında bulmak mümkün. Kitabın “Türkiye’de Tango” başlıklı son bölümünde, ülkemizde tangoya hayat veren bütün isimler tek tek sıralanmış. Bu alanda bir ya da birkaç örnek verenler bile unutulmamış. Selmi Andak’ın, Sezen Aksu tarafından seslendirilen “Ben Her Bahar Aşık Olurum” adlı bestesi de atlanmamış...



Bıçak Oyunları


Pek fazla kişi bilmez, Trabzon folklorunda “bıçak oyunları” vardır. Bu oyunlarda, geleneksel zıpka, gugula ve gümüş düğmeli yelek giyen, zıpkasının önünden yine gümüşlü kaytanı sarkan iki, bazen de dört kişi, birbirine bıçak, daha doğrusu kama sallar. Kemençe eşliğinde ve adeta kemençeciyle yarışırcasına oynanan, müthiş bir devinim sergilenen bu oyunlarda, başkasına üstünlük gösterme çabası değil de, beceri aramak gerekir. Bıçak hareketlerindeki en ufak sapma, karşıdakinin ölmesine değilse de, önemli bir yara almasına sebep olabilir. Bıçak, yani kama boşlukta uçar, kıvrılır, döner, dikilir, iner, çıkar… Bir çalgıcının elinde yay ya da mızrap neyse, bıçak oyuncusunun elindeki kama da o odur. Oyuncular arasında sağlanan uyum, kurulan denge, başarılı bir müzik eserini çağrıştırır.

Bıçak oyunları yorucudur, çok uzun sürmez; buna karşın devinim hızlılığı yüzünden, etkisi kolay kolay silinmez.

Anlatıldığına göre, bu oyunlarda kullanılan, çok ince çelikten yapılma, birbirine dokundurulunca “çın çın” ses çıkaran kamaları, eski dönemlerde özellikle Karadenizli Ermeni ustalar yapardı. Kemik saplı, altınlı, gümüşlü kamalarda, el işçiliğinin en becerili süsleri bulunurdu. Kama sapları, genellikle kemik ya da boynuzdan yapılırdı. Bu kamaların kılıfları da ayrı bir beceri ürünüydü; süsleri çok alımlı, çok etkileyiciydi.

Kama sözcüğünün geçtiği türküler de var elbet. Örneğin,

“Kız sağa demedim mi
Yapma ha o işleri
Nasıl parlayi nasıl
Kamamın gümüşleri…”

Ya da,

“Kamamın sapı gümüş,
Kız nedir ettuğun iş
Kestim uçkurlarini
Başladı yeni cümbüş..”

Eskiden düğünlerde, yıllık derneklerde bıçak oyunları özel bir ilgi görür, etkinliğin vazgeçilmez bir ögesi sayılırdı. Bu arada kamalar birbirine sürtülür, hangisinin çeliğinin daha sağlıklı olduğu denenirdi. Kamaların birbirine vurularak denenmesinde kertilen kamanın sahibi yenik sayılır, o kama gözden düşerdi.

Eski bıçak oyunları giderek yerini çağdaş oyunlara bırakıyor. Eski kamalar öksüzleşirken, o kamalarla oynanan oyunları seyretmiş insanlar giderek seyreliyor, bir folklorik değerimiz daha yavaş yavaş tarihin karanlığında uykuya çekiliyor…

Pervane


Geceleri ışığın etrafında dönerek uçan küçük kelebekler vardır hani; “pervane” derler adına. Bir türlü çevresinden ayrılamadıkları ışık kaynağının sıcaklığı, bazen yakıp öldürür onları. Bu biçare kelebeklerden hareketle, sonunda yanacağını bile bile, sevdiğinin yanından hiç ayrılmayanlara da “pervane” denmiş. Sevgilinin çehresi adeta etrafa ışık saçtığından, bu ışığın etrafında döne döne kendini tüketenler, bir pervane kabul edilmiş. Halk ozanı Tokatlı Nuri şöyle diyor dizelerinde…


Bülbüller feryâdı gelsinler meşke
Bir şeye benzemez bu dert de başka
Pervaneler gibi âteş-i aşka
Ben yandım kül oldum, nar senin olsun…

Sevgilinin etrafından hiç ayrılmadan, onun güzelliğiyle büyülenmiş halde kendini aşk ateşine atmak, âşıklığın şanındandır. Kadim zaman şairleri mum ışığında şiir yazarken, mumun etrafında dönüp duran kelebekleri şiirlerine konu edinmişler. Gerek divân, gerekse halk edebiyatında, aşk ateşinin acısına dayanamayarak bağırıp çağıran, feryat eden âşıkların sembolü, ötüşünden dolayı bülbül, gerçek âşıkların sembolüyse pervanedir. Dinî, tasavvufi edebiyatta dervişin vahdeti, yani Allah’a ulaşma yolunda helak oluşu da, ışıkla pervane arasındaki ilişkiye benzer. Işık ilahi aşk, pervaneyse bu aşka kendini kaptırarak yanıp kavrulan tarikat ehlidir. Pir Sultan Abdal da şöyle diyor…

Ben Hak ile oldum aşnâ
Kalmadı gönlümde nesne
Pervaneyim ateşine
Şem’ine yanmaya geldim…

“Şem ü Pervane”nin, yani “Mumla Pervane”nin hikâyesi, değişik şekillerde ele alınmış, hatta mesnevilere konu olmuş. Kısaca şöyledir hikâye: Yaşlanmış olan Anadolu padişahı Jale’nin çocuğu olmamaktaymış. Uzun yıllar dua etmiş ve bir Kadir gecesinde Şükûfe adlı cariyesiyle izdivacından bir oğlu dünyaya gelmiş. Çocuğa “Pervane” adını koymuşlar. Müneccimler çocuğun talihine bakıp, onun Şem adlı bir kıza âşık olacağını, bu yüzden binlerce sıkıntı ve belaya uğrayacağını söylemişler. Babası ona Cennetâbâd isimli bir köşk yaptırmış, çocuğu oraya yerleştirmiş. Bu köşk, Kâmil adında bir nakkaş tarafından süslenmiş. Köşkün ortasına bir kız resmi yapmış Kâmil. Bu kız, Çin imparatorunun kızı Şem’miş. Müneccimlerin sözü gerçekleşmeye yüz tutmuş, şehzade bütün zamanını bu resmin karşısında geçirmeye başlamış. Bunun üzerine babası, oğlunu ava gönderip o resmi kazıtmış. Pervane, dönüşte resmi yerinde göremeyince üzüntüden kendini kaybetmiş. Köşkten kaçmış, bulunup geri getirildiğinde aklı yerinde değilmiş.

Pervane, sihirbaz Neccar’ın tahtadan yaptığı kuşa binerek, Şem’in bulunduğu Çin diyarına uçmuş. Pervane’nin hikâyelerinden haberdar olan ve zaten ona sevdalanmış haldeki Şem’le buluşup sevişmişler. Geceleyin Şem’in koynunda yakalanan Pervane, zindana atılmış ama bir hileyle buradan kurtularak kaçmayı başarmış.

Ülkesine dönen Pervane, annesi aracılığıyla durumu babasına duyurmuş. Jale, Çin İmparatoru’ndan Şem’i istemişse de, bu arzuları kabul görmemiş. Bunun üzerine Jale’yle Çin imparatoru savaşa tutuşmuşlar. Bu savaştan da bir netice alınmayınca, Pervane ve Şem birlikte kaçmaya karar vermişler. Şem bir gece, cariyelerin yemeğine uyku ilacı koyup, Pervane’yle kaçmış. İmparator bu olayı işitince, Anadolu’ya bir casus göndermiş. Jale, gelen casusa bilmeden iyi davranmış. O da İmparator’a haber gönderip, Pervane’nin kızına layık bir genç olduğunu söylemiş.

Hikâye, mutlu sonla bitiyor. Nihayet İmparator, kızının çeyizlerini göndermiş ve bir müddet sonra ölmüş. Pervane, Çin diyarına şah olmuş. Şem’le birlikte, nice yıllar mutluluk içinde hüküm sürmüşler.

25 Eylül 2012 Salı

Neşet Ertaş'ın Ardından

Neşet Ertaş'ı ortaya çıkaran geleneğin iki ana damarı vardır: Birincisi, Hacı Bektaş Veli'den başlayarak Yunus Emre'lerin, Aşık Paşa'ların, Ahmet Gülşehri'lerin, Hakk'ı ve halkı türkülerde dillendiren sade dilleri ve aydınlık gönüllerinin asırlardır sönmeyen ışığı. İkincisi de, çevre illerle birlikte yoğun bir Türkmen nüfusunu bünyesinde barındıran Kırşehir'deki, Orta Asya'dan gelme saf şiir ve müzik kültürü. Bundan altmış sene önce, Kırşehir dolaylarının en sanatkâr köşesi olarak bilinen Yağmurlu Köyü'nde, bozlakların en büyük ustası olarak bilinen Muharrem Ertaş doğmuştu.

MUHARREM ERTAŞ

Kırtıllar Köyü'nden Döne hanımla evlenen Muharrem Ertaş'ın bu evlilikten Necati, Neşet, Ayşe, Nadiye ve Muhterem adlarında beş çocuğu oldu.Neşet, daha altı-yedi yaşlarındayken kendisini yöre düğünlerinde, babasının sazı önünde köçeklik yaparken buldu; Muharrem Ertaş, düğünlerin aranan sanatçısıydı çünkü. Ömrü ekmek parası kazanmak için son derece zor şartlarda çalışmakla geçen, yoksul yaşayıp yoksul ölen Muharrem Ertaş, sözleri Dadaloğlu'na ait ünlü Avşar Bozlağı'nı bir televizyon programında okumuş, yurt genelinde yorumunun gücüyle yankı uyandırmıştı. Tok ve davul gibi gümbürdeyen bir saz eşliğinde, tiz, gür, parlak, bir o kadar da içli ve yanık bir sesin okuduğu bir Dadaloğlu gürlemesiydi bu:

"Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Ağır ağır giden iller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir"

http://www.youtube.com/watch?v=Y-1PFP9yBrI

Muharrem Ertaş, bir tür uzun hava olan bozlağın gerçek ustasıydı. Neşet Ertaş, babasının yolundan yürüse de, daha çok bir türkü ustasıdır. Türkiye'de iyi kötü tanınan bir sanatçı olduğu zaman bile babasının yanında saz çalıp türkü söyleyemediğini, hele bozlak hiç okuyamadığını anlatıyor Neşet Ertaş. Babasını taklit etmeye hiç çalışmayan, ama onun dehasını içselleştirip yeni bir teknik ve estetik ortaya koyan oğul Ertaş, ustalığını bozlaklardan çok, yepyeni bir ruhla yorumladığı ya da kendi bestelediği kırık havalarda ortaya koymuştu.

http://www.youtube.com/watch?v=6sF-J5NYKXY

ŞAİRİN ÜÇ BURCU

Behçet Necatigil, bir şairin hayatı boyunca üç burçtan geçtiğini söylemişti: Gurbet, hasret ve hikmet burçları. Gurbet burcunda şair önce bir sürü gurbeti yaşar; tam bilincinde değildir yazdıklarının. Taklit ve kendini arayışla geçer bu dönem. Sonra sıra hasret burcuna gelir. Artık şair kendi şiirini özlemeye başlamıştır; gurbette oyalanmanın zaman kaybından başka bir şey olmadığının farkına varmıştır. Özlemle dolar, yoğunlaşır. Sonra hikmet burcuna girer. Hikmet burcunda olgunlaşır, isyanın, şikâyetlerin yerini kabulün, vazgeçişin şiiri alır. Gurbetler bitmiş, hasretler geçip gitmiş, ebedi insanlık hali hikmet burcunda yaşamaya başlamıştır artık.

Necatigil'in şairden hareketle geliştirdiği bu düşünce, Neşet Ertaş için de geçerlidir. Onun Kırşehir ve köylerindeki düğünlerde saz çalıp, duyduğu hemen her türküyü seslendirdiği, babasından gizli bozlaklar okuduğu ve çalıp söylediklerinin kalitesi hakkında kesin bir fikre sahip olmadığı dönem, onun için bir gurbettir. Her yönüyle kendisini bulmak, özünü keşfetmek için yanıp tutuşarak hemen hasret burcuna geçer.

RADYO GÜNLERİ

İşte Neşet Ertaş bu hasret burcundayken, "Yurttan Sesler" programında akrabası Keskinli Hacı Taşan'ın sesini duyar bir gün. Yerinde duramaz olur. "Hacı emmimin türkülerine böyle kıymet verdiklerine göre, benim türkülerime de kıymet vermeleri gerekir," diye düşünüp, tutar Ankara Radyosu'nun yolunu. Muzaffer Sarısözen'in huzurunda bir deneme kaydı yapılır. Bundan sonra mahalli sanatçı olarak radyoda, ayda iki tane 15'er dakikalık program yapma hakkı kazanır.

Neşet Ertaş'ın radyoyla ve TRT'yle ilişkisi uzun yıllar boyunca devam eder. Artık şöhreti yayılmaya başlayacak, başta Ankara ve İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde zaman geçirdiği bir döneme girecektir. Kolay değildir bu yeni döneme başlatmak. Cebinde azıcık parayla yola çıkar, İstanbul'a gitmeye niyetlenir. Ankara'ya kadar gelir; yolun kalanına parası yoktur. Terminalde bir çığırtkanın yanına gider, "Hemşerim, ben İstanbul'a gideceğim ama param yok," der. Çığırtkan bir ona, bir sazına bakar. "Sen bana bir saz çal, gerisi kolay," diye yanıtlar. Öğleden akşama kadar aç karnına saz çalar Neşet Ertaş. Sonunda gecenin bir saatinde, son otobüsün arkasında boş bir yer bulur çığırtkan. İstanbul macerası başlamıştır.

http://www.dailymotion.com/video/xdxyx1_neyet-ertay-neredesin-sen_music

İSTANBUL'A GİDİŞ

İstanbul'a varan Neşet Ertaş, şehrin tamamen yabancısıydı. Sorarak, bineceği vapuru öğrendi, Sirkeciye geçti, ucuz bir otele yerleşti. Sazını orada bırakıp, hemen iş aramaya çıktı. Önüne gelen yerlere, "Bana göre işiniz var mı?" diye soruyordu. Akşama kadar gezdi, yok, yine yok. Otelci ondan para istemesin diye ertesi sabah yine erkenden yollara düştü, akşama kadar iş aramayı sürdürdü. Böylece tam beş gün geçti.

Artık takati tükenmek üzereydi. Akşam yine otele dönerken, "Şençalar Plak" diye bir yazı gördü. Yerini belleyip sabah erkenden tuttu yolunu. Vardığında, Kadri ve İbrahim Şençalar bürodaydı. Onlar da çıkardıkları ilk plak olan Behiye Aksoy kırkbeşliğini dinliyorlardı. İsmail Şençalar ona, "Niçin geldiniz?" diye sordu. "Efendim saz çalarım," yanıtını verdi Neşet Ertaş. "Ee, çal da dinleyelim," dediler. Ertaş, babasının "Neden Garip Garip Ötersin" bozlağını seslendirdi. Ona mukavele imzalattılar. Kadri Şençalar, Beyoğlu Saz Evi'nde bir iş ayarlardı. Akşamları orada çalacak, yedi buçuk lira kazanacaktı. Saz Evi'nden çıktıklarında Kadri Şençalar elinden tuttu, "Okuman yazman var mı?" diye sordu. "Var efendim," dedi Neşet Ertaş. "Bak bunları unutma," diye tembihledi Kadri Şençalar; Beyoğlu'nun levhalarını gösterdi. "İneceğin yerin levhalarına iyi bak," dedi. Bu şekilde İstanbul'a yerleşen Neşet Ertaş, bir buçuk sene Beyoğlu Saz Evi'nde çalıştı.

Bundan sonra, anlatmakla bitirilemeyecek kadar renkli bir hayat başladı Neşet Ertaş için. İstanbul ve Ankara başta olmak üzere Anadolu'nun çeşitli kentlerinde çaldı, plaklar doldurdu. Tanıdık ezgiler, bulduk türküler bile onun sazında adeta yeniden doğuyor, yeni bir türkü gibi dinleyeni etkiliyordu. Bu şaşırtıcı etkinin gerisinde, Ertaş'ın babasından miras aldığı sesinin yanısıra, perde düzenini değiştirerek zengin bir tını kazandırdığı sazı vardı. Önce alta, daha sonra hem ortaya, hem de üste taktığı, bam teli de denen sırma teller, eskiden kullanılan sarı tellerden daha tok bir ses vererek icraya doğal bir zenginlik katıyordu. Üstelik Ertaş, tezene tuttuğu sağ elin baş ve işaret parmaklarını birlikte ve aynı anda sazın göğsüne vurarak adeta bir ritim saz etkisi elde ediyordu.

"BOZKIRIN TEZENESİ"

Bir gün Almanya'ya gidip orada konserler verme teklifi geldi ozana. Burada plaklar da okuyacaktı Neşet Ertaş. Kabul etti, Köln'deki bir stüdyoda kayıtlara girdi. Avrupa'nın ülkelerinde arabayla dolaşmaya başladılar. Yugoslavya'da, ehliyetsiz olarak araba kullanırken kaza yaptı. Üç ay hapis yatan sanatçı, bu süre boyunca Türkiye'den hiç haber alamadı. Bazı gazeteler, "Neşet Ertaş esrarengiz şekilde Yugoslavya'da hapse düştü," diye yazmıştı. Bir gün bir kitap geldi postadan. Gönderen, ünlü yazarımız Yaşar Kemal'di. "Bozkırın tezenesine geçmiş olsun" diye yazmıştı kitabın üzerine. Tezene, yani saz çalarken kullanılan mızrap.

http://www.youtube.com/watch?v=wUZsQg44mtg

Neşet Ertaş'ın hareketli, maceralı günleri içinde başından bir de evlilik geçti. Leyla adındaki hanımla yaptığı 7-8 yıl süren bu evlilik, kötü bir şekilde sona erdi. Neşet Ertaş'a içli, acılı Leyla türküleri söyleten bu maceranın sona ermesinde, eşinin hiç suçu yoktur ozana göre; her suç, her hata kendisindedir. Hem Leyla Ertaş, hem de Neşet Ertaş için bu evlilikten geriye kalan en güzel şey, Döne, Hüseyin ve Canan adındaki üç çocuk olsa gerek. Otuz yıl kadar Almanya'da yaşadı ozan. Neden gitmişti acaba bu gurbet ülkesine?

ALMANYA DÖNEMİ

İçkili yerlerde çalıp söylüyordu Ertaş. Bu ortamlarda bulunmanın koşulu, kendisi de içmekti; ne var ki sonunda parmaklarında uyuşmalar başladı, çalıp söyleyemez oldu. Bütün varlığı olan müzisyenlik yetisini kaybetmek üzereydi. Almanya'ya tedavi maksadıyla gitti, tedavi bittikten sonra çocuklarına iyi bir eğitim vermek isteğiyle burada kaldı. O günlerde bir okulun salonunda yapılan düğünde çaldı. Okulda sanat öğrenimi veriliyordu; konseri izleyen okul müdürü ona öğretmenlik teklifinde bulundu. Neşet Ertaş nota bilmediğini söyledi, "Olsun, önemli değil," yanıtını aldı. Ertaş bu okulda iki seneye yakın müddetle pratik olarak saz dersleri verdi. Pasaportuna "Saz Öğretmeni" diye yazıp mühürlediler. Neşet Ertaş'ın Almanya'daki mesleği, saz öğretmenliğiydi artık.

"Bozkırın Tezenesi" Neşet Ertaş'ın, Türkiye'de türkü söylediği, plak yaptığı yıllar boyunca sayısız kereler korsan kaseti piyasaya sürüldü, pek çok şarkıcı onun bestelerini söyleyip ünlü oldu. Ertaş bu furyadan asla nasiplenemedi. Onun emeğini haksız şekilde sahiplenenler büyük paralar kazanırken, Neşet Ertaş hep alçakgönüllü ve zor bir hayat sürdü.

Nihayetinde Neşet Ertaş'ın eserleri, halk müziği araştırmacısı Bayram Bilge Tokel'in yönetmenliğini yaptığı bir albüm serisiyle, Kalan Müzik tarafından piyasaya sürüldü. Böylece sanatçının türkülerine temiz ve düzenli bir derleme içinde sahip olmak mümkün hale geldi. Bu yazıdaki bilgiler de B. Bilge Tokel'in "Neşet Ertaş Kitabı" adlı çalışmasından derlenmiştir.

Selvi...


Yüzünü sevdiğim seyrana çıkmış
Sallanıp gezdiğin yerler ah çeker
Çiçekler selamda boynunu eğmiş
Sallanır selviler güller ah çeker

Halk ozanı Gedaî’nin dizelerinde anılan selvi ağacı, Batı’da ölümün ve yasın, Doğu’daysa dayanıklılığın ve ölümsüzlüğün simgesidir. Türkiye’de, mezarlıklarda görmeye alıştığımız bu ağaç, ebediyet hissini uyandırır içimizde. Daima yeşil olan bu ağaçlara baktığımızda, atalarımızın ruhlarının cennete ulaştığına güven duyarız; torunların mutlu bir yaşam süreceğinin teminatı gibidir, selvi. Selvilere bakınca anlarız ki, tanrının ruhu bu ağacın köklerindedir; ataların ruhuysa selvinin yapraklarıyla göğe ermiştir artık. Yahya Kemal Beyatlı’nın dizelerinde söylediği gibi; ömür bitmiş, yol görünmüştür selviliklere…




Fani ömür biter, bir uzun sonbahar olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, tarümâr olur.
Mevsim  boyunca kendini hissettirir veda;
Artık bu dağdağayla uğuldar  deniz ve dağ.
Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir.
Günler hazinleşir, geceler uhrevileşir;
Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere.
Anlar ki yolcu, yol görünür selviliklere.

Eski bir inanışa göre Zerdüşt, selvi ağacını gökten getirmiş ve ateş sunağının kapısına dikmiş. Bundan dolayı İran’da, selvi ağacı kutsal bilinmiş, Pers inanç dünyasının önemli bir sembolü olmuş. Meyve vermediği ve her daim yeşil kaldığı için, “özgür” olarak nitelenmiş bu ağaç ve ona “zâd serv”, yani “özgür selvi” demişler.

Bazı İbrani metinlerinde de, Hazreti Nuh’un, gemisini bir selvi çeşidi olan “gofer” ağacından inşa ettiği söylenir. Nuh, ailesiyle beraber, canlıların büyük çoğunluğunu bu gemiye bindirerek tufanın yıkıcı gücünden kurtulmuş ve gemide bulunanlar, yeryüzünün ikinci neslinin ataları olmuşlardı.

Halk edebiyatımızın ürünlerinde, sözü en çok geçen ağaçtır, selvi. Sümmanî’nın, sevdiği kızı överken söylediği gibi…

Ne gökçek yaratmış onu hüdâsı
Nezaket beslemiş hanım anası
Cennette huriye benzer siması
Boyu selvi, yanakları al gelin…

24 Eylül 2012 Pazartesi

Maaşallah...


“Halo Dayı’nın türkçesi yok,
Kızıldereli Hüseyin’in tercümanlığıyla konuşuyoruz:
     -         Kaç yaşındasın Can? Diye soruyor.
     -         Kırk yedi, deyince ben,
     -         Mââşââllâh! diyor bi, “â”ları çatlata çatlata.

Ve sorular izliyor birbirini:

     -         Evli misin, Can?
     -         Evet.
     -         Mââşââllâh! Kaç çocuğun var?
     -         Üç.
     -         Mââşââllâhh! Kaç yaşındalar?
     -         Erkeği on beş, kızlar onüçle oniki.
-         Mââşââllâhh! Mesleğin ne?
-         Şair, mütercim.
-         Mââşââllâhh! Ne kazanıyorsun ayda?
-         İki bin beş yüz – üç bin.
-         Mââşââllâhh! Kaç sene ceza verdiler sana?
-         Onbeş.
-         Mââşââ... diye başlamışken yine,
Halo Dayı yarıda kesiyor Allah’ı,
Ve kısa bir sessizlikten sonra, o güleç ihtiyarla birlikte,
Bayram topları gibi patlatıyoruz kahkahayı."

Can Yücel / "Bir Siyasinin Şiirleri"

"Satılmış"


Metin Göktürk'ün "Adaleti Gördünüz mü" adlı kitabından bir alıntı:

"Kırk yaşlarında, tıknaz, saçlarının ön tarafı açılmış, sessiz, kendi halinde bir adamdı Satılmış. ilçede PTT dağıtıcılığı yapıyordu. Adliyeye postadan gelen evrakları o getirir, bu yüzden bir ayağı sürekli adliyede olurdu.

"Bir gün Satılmış'ın dava açtığını söylediler. Dava dilekçesinde, "Satılmış" sözcüğünün aşağılayıcı bir anlam taşıdığını, bu nedenle alay konusu olduğunu, adının "Orhan Kemal" olarak değiştirilip nüfusta da bu doğrultuda gerekli düzeltmenin yapılmasını istiyordu.

"Oysa bu yöredeki erkeklerin neredeyse dörtte birinin adı Satılmış'tı. Bu nedenle alay konusu yapılması söz konusu olamazdı. Ancak öyle de olsa, dağıtıcımız ısrarla kendisine Orhan Kemal adının verilmesini, isminin bu şekilde değiştirilmesini istiyordu. Satılmış adlı kişilere o yörede kısaltılarak "Satı" denilir, öyle seslenilirdi. işte bu "Satı"lardan birisi olan PTT dağıtıcısı şimdi bu isimden kurtulmak istiyordu. Bu isim yerine, tüm eserlerini okuduğu ünlü yazar Orhan Kemal'in adını almak ve bu isimle çağrılmak istiyordu. Satı'nın ilkokul ya da ortaokul mezunu olmasına karşın çok okuyan, kendisini geliştirmeye çalışan bir insan olduğunu onu yakından tanıyan birisinden duymuştum.

"Mahkeme, yargılama sonucunda davacının istemini haklı buldu. Her ne kadar o yörede bu isim yaygın olsa da, Satılmış sözcüğünün kötü anlamda da kullanılabileceğini, pek çok yerde yadırganabileceğini düşünüp bunu gerekçe göstererek, dağıtıcının "Satılmış" olan isminin "Orhan Kemal" olarak değiştirilmesine karar verdi.

"Karar okunduğunda Satı'nın sevinci, mutluluğu görülmeye değerdi. O gün kahvede herkese çay ısmarladığını, akşam meyhaneye gidip bir güzel kafa çektiğini söylediler.

"Ne var ki onun yeni ismini kimse benimsemedi, dahası bu isim değişikliğinden pek çok kimsenin haberi bile olmadı. Karısı ve en yakınları da dahil olmak üzere tek bir Allahın kulu ona "Orhan Kemal" diye seslenmedi. O yine "Satı" diye tanındı, "Satı" diye çağrıldı, onunla yine "Satı" diye konuşuldu. İlk zamanlar Satı diyenlere, "benim adım Orhan Kemal olarak değişti, ismimi doğru söyleyin" diye yaptığı uyarıları da kimse ciddiye almadı, önemsemedi, giderek bu uyarılardan da vazgeçti.

"Yalnızca isim değiştirme kararını veren yargıç onu mutlu etmek için dağıtıcımızı adliyenin önündeki caddeden geçerken gördüğünde, odasının penceresini açıp özellikle yüksek sesle Orhan Kemal diye seslenirdi.

"Bunu duyunca her defasında yüzü aydınlanan, hantal bedeni canlanan dağıtıcı ile yargıç arasında şöyle bir konuşma geçerdi:

- Buyrun Hakim Bey!
- Orhan Kemal, bugün bize postadan bir şey yok mu?
- Yargıtay'dan gelen dosyalar var Hakim beyim, şimdi getiriyordum.
Ya da, "bugün bir şey yok, yarın mutlaka bir şeyler gelir".
- Bizi boş bırakma Orhan Kemal, hiçbir şey gelmezse sen mektup yazıp getir bize bari.
- Baş üstüne Hakim Beyim, yazarım.

"Satı'ya Orhan Kemal diye seslenen tek insan olan yargıç bir süre sonra başka bir yere atandı, onun ilçeden ayrılışına üzülenlerin en başında Satı geliyordu.

"Çünkü o da anlamıştı ki, mahkemenin kararı ne olursa olsun, onun adı değişmeyecek, yargıç gittikten sonra, kimse ona "Orhan Kemal" diye seslenmeyecekti. Bu isim yalnızca cebindeki nüfus cüzdanında yazılı, kimsenin görmediği iki kelime olarak kalacaktı. Onu yine herkes eskisi gibi "Satı" olarak bilip "Satı" olarak çağıracktı. Öyle de oldu. Orhan Kemal ismini gönlüne gömüp hantal adımlarla, sanki biraz daha somurtkan, posta dağıtıcılığı yapmayı sürdürdü. Çaresiz, "Satı" adıyla.

"Bu dünyadaki gerçek satılmışlar arasında, hiç satılmamış biri olarak…"

Mete Göktürk’ün "Adaleti gördünüz mü?” adlı kitabından / Alıntılanan yer: Roll Dergisi

Çay ve Simit



Sait Faik, 1952’de basılan “Havuz Başı” adlı kitabında, bir yazısını “simit ve çay”a ayırmış... Diyor ki:

“Yalnız simitten, sabahın o leziz, insan icadı yemişinden söz açmalıydım. Ama ne yaparsın, çaya kıyamadım. Simidin yanında, o da ikinci planda kalıyor, ama doslukları da samimi bir dostluktur. Hiçbir kahvaltı simitle çayın yerini tutamaz...”

Ne diyorsunuz bu sözlere?... Tabii zengin insanları böyle sıradan bir kahvaltı pek kesmez... Sait Faik de biliyor bunu; daha çok kendi gibi, bizim gibi sıradan insanlar adına konuşuyor. Ve devam ediyor:

“Çayı simitle içtikten sonra, sokağın çamuruna karışır, dişlerimizde hala susam kırıntıları, oradan oraya koşabiliriz. Sokakta yağmur yağar, alnımızdan ter damlar. Dişlerimizde susam tanesi, çayın kokusu hala burnumuzdadır...”

Sait Faik, bu leziz kahvaltıyı bir ziyafete dönüştürmek için  bir dilim peynire ihtiyaç olduğunu da bilir elbet. Der ki:

“Sarı bakkal kağıdında yatan bu sarışın şey nedir? Kaşar peyniri midir, kat kat baklava, tel kadayıf mıdır? İşte koparmaya kıyamadığımız yumuşak, taze iki simit. İşte Acem Hasan Efendi’nin ince belli, kırmızı benekli çay fincanı. İşte susamın kırıntıları! Doldurun avucunuza masanın mermerinden elinizin kenarıyla! Atın ağzınıza! Sonra kibrit kutusunun kapağından ufak bir parça koparın! Dişlerinizin arasından susamları ayıklayarak mesut, işinize gidin! Sabahın büyük ziyafeti bitmiştir. Bir cigara yakabiliriz şimdi...”

Konuya daha bilimsel bir edayla yaklaşmak isterseniz, İstanbul tarihinin levanten kaynaklarından Vili Sperko’nun yazdıklarına bakın. Diyor ki 50’li yıllar için:

“İşçiler, hatta alt derecede memurlar, açlıklarını simitle giderirler. Bir bardak çayla iki simit, bir kahvaltı veya bir yemek yerine pekala geçebilir. Bunun içindir ki, gezginci simitçiler sabahın erken saatlerinden ona, öğleden sonra da saat dörtten gecenin dokuzuna kadar ‘simiiit, taaaze simiiit’, ‘akşam simidiiii” diye bağırır dururlar”...

O zamanlar, sadece İstanbul’da okul zamanı 250 bin simit satılırmış. Bilirsiniz, ister sabah, ister öğleden sonra olsun, öğrenciler simidi çok sever...

Osmanlıyla ilgili her araştırmanın değişmez adresi Evliya Çelebi, 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da simit yapan 30 fırın bulunduğunu, bunlarda toplam 70 neferin çalıştığını yazmış. Eski zamanlarda genellikle Kastamonu ve Safranbolu ahalisinin mesleğiymiş simitçilik. Bu eski ustalara göre, simitin kaliteli olması için, piştikten sonra 22 ayar Osmanlı altını rengini alması gerekirmiş... Çeşit de çokmuş simit fırınlarında... Bakıyoruz, Anadolu sarması var, susamlısı, sütlüsü, şerbetlisi var, var Allah var... 50’li yıllarda, bu kez çay bolluğu hâsıl olmuş. Okkası 90-100 kuruş çaylardan beğendiğini al... Seylan çayı mı istersin, Cava mı, Çin mi... İstersen bunları gönlünce harman ettir, keyfince iç... 1930’lu yılların Babıâli’sinde, çay ve simidin birlikteliğini gerçekleştirmek için akşam beş sularını beklemek gerekmekte... Bu saatlerde, öğle yemeğinin zaaflarını gidermek için bir simite ihtiyaç duyuluyor. İnce belli kadehinin içindeki çay, başındaki buğudan sorgucuyla, gazeteciler için yalnız bir ilham kaynağı değil, çalışmaya devam etmek için bir kudret menbaı oluyor...

Artık büyük kentlerde simit de sınıf atladı. İnsanın sevgilisiyle, eşiyle, arkadaşıyla gelip küçük taburelere tüneyerek simit yiyebileceği yerler açıldı. Zeytinlisinden kaşarlısına türlü çeşit simit satıyorlar; her kesimden insan gelip simit yiyor buralarda. Ama Trabzon’un, Rize’nin özgün simidi İstanbul’un, Ankara’nınkine benzemiyor pek... Trabzon’un şehir merkezinde, Uzun Sokak boyunca mevzilenmiş simitçiler, camekânlar içinde, birkaç kez yiyende alışkanlık yapan çok güzel, çok taze, yumuşacık simitler satıyor. Öte yandan, yolunuz Rize’ye düşer de, aklınızdan bu şehrin geleneksel simitlerinden tatmak geçerse, biraz şaşırmanız olası. Çünkü Rize’de pişen simit ince ve küçük, susamsız, sert hamurlu, koparması ve yemesi acemiye hayli zor gelen bir simittir, bizden söylemesi… 

19 Eylül 2012 Çarşamba

Hazan Mevsimi...


Eylül’ün son haftasına girmek üzereyiz; güz mevsimi kapıda artık. Eylül, yılın dokuzuncu ayı olmasına karşın, bu ayın Batı ülkelerindeki ismi, Latincede “yedi” anlamına gelen “septem” kelimesine dayanıyor. Niçin yedi? Çünkü eski Roma’da, Mart’la başlayan yılın yedinci ayıymış, Eylül. Bu ay, gece-gündüz eşitliği bakımından da önemli. “Ekinoks” adı verilen gece-gündüz eşitliği, 23 Eylül’de gerçekleşecek.

Eylül adı, Süryaniceden geçmiş dilimize. Tarihimizde, Birinci ve İkinci Viyana kuşatmaları Eylül ayında yapılmış. Hüsranla sonuçlanan bu iki kuşatmanın aksine, Preveze deniz zaferi yine Eylül’de kazanılmış. Edebiyatımızdaysa, Mehmed Rauf’un yine bu ayın ismini taşıyan “Eylül” romanı, 1900 senesinde yayımlanmış…

Dedim ya, Eylül ayıyla birlikte güz mevsimine girmekteyiz. Bilirsiniz güze, sonbahara, hazan da derler. Türk halk edebiyatında, baharla birlikte en çok yer alan mevsimdir, hazan. Bahar yahut ilkbahar, gençliği, canlılığı, diriliği ve yaşama sevincini ifade eder. Sonbahar yahut hazansa, yaşlılığı, bitkinliği veya ölümü hatırlatır. Bilhassa saz şairlerinin dilinde, halk türkülerinde, bu özellikleriyle yer almıştır hazan…

“Hazan ile geçti gülşen-i bostan
Eyle dertli bülbül zâr garip garip
Harâba yüz tuttu bezm-i gülistan
Ağla şimden gerü var garip garip…”

Halk edebiyatımızın tersine, divân edebiyatında güz mevsimi, baharın geniş kullanımına erişememiş. Divân edebiyatında yalnız bahar vardır denilebilir. Çünkü sonbahar ölülük, ihtiyarlık, bitkinlik ve yaşlılık timsali. Saçına kır düşmüş bir insan gibidir, sonbahar. Gül bahçesini harâba verir. Bu mevsimde goncanın içi karla dolar. Rüzgâr o tatlı esişini terk eder, ağaçlar yapraklarını döker. Ancak bu mevsimde yine de bir bolluk söz konusudur; meyvelerin, ekinlerin toplanma zamanı gelmiştir çünkü. Yapraklar altın rengine bürünmüştür. Bu renk, aynı zamanda âşığın hasta yüzünün rengidir. Âşığın ayva tüyleri de hazan rengini andırır.

Güz mevsimine dair bu yazıyı, Yaşar Nabi Nayır’ın “Sonbahar” adlı şiirine bağlayarak bitireceğim... 

“Altın rengi gözleri yanan bir semaverdi
Ilık bir çay kokusu akardı saçlarından.
Yanmanın lezzetini onda hissetim bir an
Ve yazın sevgisini bana önce o verdi.

Yaz gibi iri olgun meyveleri severdi,
Bir çocuk gibi şendi ve gülerdi her zaman
Bir mevsim gözlerinden içime doldu cihan
Ve güzel yaz günleri ne çabuk geçiverdi.

Artık donuk bir cam var mavi gökler yerinde.
Güneşi benden çalan o sıcak bakışlardır,
Ve yazı o götürdü mutlak beraberinde.

En güzel rüyaların bile bir sonu vardır:
Bir bahar rüzgârından alarak bir sabah hız
Mevsimlerin ömrünü yaşamıştı aşkımız.
Onu şimdi kaybettim ve şimdi sonbahardır.”