27 Eylül 2012 Perşembe

Pervane


Geceleri ışığın etrafında dönerek uçan küçük kelebekler vardır hani; “pervane” derler adına. Bir türlü çevresinden ayrılamadıkları ışık kaynağının sıcaklığı, bazen yakıp öldürür onları. Bu biçare kelebeklerden hareketle, sonunda yanacağını bile bile, sevdiğinin yanından hiç ayrılmayanlara da “pervane” denmiş. Sevgilinin çehresi adeta etrafa ışık saçtığından, bu ışığın etrafında döne döne kendini tüketenler, bir pervane kabul edilmiş. Halk ozanı Tokatlı Nuri şöyle diyor dizelerinde…


Bülbüller feryâdı gelsinler meşke
Bir şeye benzemez bu dert de başka
Pervaneler gibi âteş-i aşka
Ben yandım kül oldum, nar senin olsun…

Sevgilinin etrafından hiç ayrılmadan, onun güzelliğiyle büyülenmiş halde kendini aşk ateşine atmak, âşıklığın şanındandır. Kadim zaman şairleri mum ışığında şiir yazarken, mumun etrafında dönüp duran kelebekleri şiirlerine konu edinmişler. Gerek divân, gerekse halk edebiyatında, aşk ateşinin acısına dayanamayarak bağırıp çağıran, feryat eden âşıkların sembolü, ötüşünden dolayı bülbül, gerçek âşıkların sembolüyse pervanedir. Dinî, tasavvufi edebiyatta dervişin vahdeti, yani Allah’a ulaşma yolunda helak oluşu da, ışıkla pervane arasındaki ilişkiye benzer. Işık ilahi aşk, pervaneyse bu aşka kendini kaptırarak yanıp kavrulan tarikat ehlidir. Pir Sultan Abdal da şöyle diyor…

Ben Hak ile oldum aşnâ
Kalmadı gönlümde nesne
Pervaneyim ateşine
Şem’ine yanmaya geldim…

“Şem ü Pervane”nin, yani “Mumla Pervane”nin hikâyesi, değişik şekillerde ele alınmış, hatta mesnevilere konu olmuş. Kısaca şöyledir hikâye: Yaşlanmış olan Anadolu padişahı Jale’nin çocuğu olmamaktaymış. Uzun yıllar dua etmiş ve bir Kadir gecesinde Şükûfe adlı cariyesiyle izdivacından bir oğlu dünyaya gelmiş. Çocuğa “Pervane” adını koymuşlar. Müneccimler çocuğun talihine bakıp, onun Şem adlı bir kıza âşık olacağını, bu yüzden binlerce sıkıntı ve belaya uğrayacağını söylemişler. Babası ona Cennetâbâd isimli bir köşk yaptırmış, çocuğu oraya yerleştirmiş. Bu köşk, Kâmil adında bir nakkaş tarafından süslenmiş. Köşkün ortasına bir kız resmi yapmış Kâmil. Bu kız, Çin imparatorunun kızı Şem’miş. Müneccimlerin sözü gerçekleşmeye yüz tutmuş, şehzade bütün zamanını bu resmin karşısında geçirmeye başlamış. Bunun üzerine babası, oğlunu ava gönderip o resmi kazıtmış. Pervane, dönüşte resmi yerinde göremeyince üzüntüden kendini kaybetmiş. Köşkten kaçmış, bulunup geri getirildiğinde aklı yerinde değilmiş.

Pervane, sihirbaz Neccar’ın tahtadan yaptığı kuşa binerek, Şem’in bulunduğu Çin diyarına uçmuş. Pervane’nin hikâyelerinden haberdar olan ve zaten ona sevdalanmış haldeki Şem’le buluşup sevişmişler. Geceleyin Şem’in koynunda yakalanan Pervane, zindana atılmış ama bir hileyle buradan kurtularak kaçmayı başarmış.

Ülkesine dönen Pervane, annesi aracılığıyla durumu babasına duyurmuş. Jale, Çin İmparatoru’ndan Şem’i istemişse de, bu arzuları kabul görmemiş. Bunun üzerine Jale’yle Çin imparatoru savaşa tutuşmuşlar. Bu savaştan da bir netice alınmayınca, Pervane ve Şem birlikte kaçmaya karar vermişler. Şem bir gece, cariyelerin yemeğine uyku ilacı koyup, Pervane’yle kaçmış. İmparator bu olayı işitince, Anadolu’ya bir casus göndermiş. Jale, gelen casusa bilmeden iyi davranmış. O da İmparator’a haber gönderip, Pervane’nin kızına layık bir genç olduğunu söylemiş.

Hikâye, mutlu sonla bitiyor. Nihayet İmparator, kızının çeyizlerini göndermiş ve bir müddet sonra ölmüş. Pervane, Çin diyarına şah olmuş. Şem’le birlikte, nice yıllar mutluluk içinde hüküm sürmüşler.

Hiç yorum yok: