25 Eylül 2012 Salı

Selvi...


Yüzünü sevdiğim seyrana çıkmış
Sallanıp gezdiğin yerler ah çeker
Çiçekler selamda boynunu eğmiş
Sallanır selviler güller ah çeker

Halk ozanı Gedaî’nin dizelerinde anılan selvi ağacı, Batı’da ölümün ve yasın, Doğu’daysa dayanıklılığın ve ölümsüzlüğün simgesidir. Türkiye’de, mezarlıklarda görmeye alıştığımız bu ağaç, ebediyet hissini uyandırır içimizde. Daima yeşil olan bu ağaçlara baktığımızda, atalarımızın ruhlarının cennete ulaştığına güven duyarız; torunların mutlu bir yaşam süreceğinin teminatı gibidir, selvi. Selvilere bakınca anlarız ki, tanrının ruhu bu ağacın köklerindedir; ataların ruhuysa selvinin yapraklarıyla göğe ermiştir artık. Yahya Kemal Beyatlı’nın dizelerinde söylediği gibi; ömür bitmiş, yol görünmüştür selviliklere…




Fani ömür biter, bir uzun sonbahar olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, tarümâr olur.
Mevsim  boyunca kendini hissettirir veda;
Artık bu dağdağayla uğuldar  deniz ve dağ.
Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir.
Günler hazinleşir, geceler uhrevileşir;
Teşrinlerin bu hüznü geçer ta iliklere.
Anlar ki yolcu, yol görünür selviliklere.

Eski bir inanışa göre Zerdüşt, selvi ağacını gökten getirmiş ve ateş sunağının kapısına dikmiş. Bundan dolayı İran’da, selvi ağacı kutsal bilinmiş, Pers inanç dünyasının önemli bir sembolü olmuş. Meyve vermediği ve her daim yeşil kaldığı için, “özgür” olarak nitelenmiş bu ağaç ve ona “zâd serv”, yani “özgür selvi” demişler.

Bazı İbrani metinlerinde de, Hazreti Nuh’un, gemisini bir selvi çeşidi olan “gofer” ağacından inşa ettiği söylenir. Nuh, ailesiyle beraber, canlıların büyük çoğunluğunu bu gemiye bindirerek tufanın yıkıcı gücünden kurtulmuş ve gemide bulunanlar, yeryüzünün ikinci neslinin ataları olmuşlardı.

Halk edebiyatımızın ürünlerinde, sözü en çok geçen ağaçtır, selvi. Sümmanî’nın, sevdiği kızı överken söylediği gibi…

Ne gökçek yaratmış onu hüdâsı
Nezaket beslemiş hanım anası
Cennette huriye benzer siması
Boyu selvi, yanakları al gelin…

Hiç yorum yok: