29 Aralık 2014 Pazartesi

Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı'na Dair...


The Real Life of Sebastian Knight (Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı), Vladimir Nabokov'un İngilizce olarak yazdığı ilk romandır. Fatih Özgüven tarafından Türkçeye çevrilen roman, 1985 yılında E Yayınları tarafından basılmış. Dokuz yıl sonra Şubat 1994'te Metis Yayınları'nca tekrar yayımlanmış. 2003'ün Ekim ayında İletişim Yayınları'nın Nabokov serisi içinde yer almış. Bu yayınevinde sadece üç baskı yapmış. Nabokov kitaplarının ülkemizdeki makus talihi...

Nabokov'la tanışıklığım bu çeviriyle başlamıştı, yanılmıyorsam. Çok nüfuz edemeden okuduğumu itiraf etmeliyim. O ilk tanışıklığın üzerinden çok zaman geçti, bu zaman içinde dört Nabokov kitabının çevirisine imza attım, bir de Nabokov biyografisi çevirdim. Nabokov'un tüm romanlarını İngilizce metinlerinden, Türkçe çevirileriyle karşılaştırmalar yaparak okudum. Bu şekilde okuduğum (yeniden okuduğum demeli galiba) son roman, Sebastian Knight oldu. 

Sebastian Knight okumama bu kez, Brian Boyd'un iki ciltlik Nabokov biyografisinin ilk cildi olan, The Russian Years eşlik etti. Boyd bu olağanüstü biyografide, Nabokov'un yazarlık serüvenini adım adım, eser eser takip ediyor; biyografide yazarın her romanı, ayrı birer başlık altında inceleniyor. Her bir başlık, ele alınan romanı anlamaya yardımcı olacak çok önemli bilgiler ve ciddi bir edebi dedektiflik içeriyor. Sebastian Knight hakkındaki açıklamalardan faydalanarak, bu romanı değerlendirmeye çalışacağım. Bunu yapmadan önce, Brian Boyd'un kitaplarının Türkçeye çevrilmemiş olmasının büyük bir eksiklik olduğunu, sorumluluk sahibi yayıncıların bu eksikliği mutlaka gidermesi gerektiğini belirtmeden geçemeyeceğim. Boyd'un incelemeleri o kadar önemli ki, bu metinleri okumadan Nabokov'u gerçek manada kavramak mümkün görünmüyor.

* * *

The Real Life of Sebastian Knight'ın yazılışına dair ilginç notlar: Nabokov bu romanı, Nazi'lerin iktidara geldiği Berlin'den ailesiyle beraber kaçarak yerleştiği Paris'te tamamladı. İkinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulmaktaydı; Avrupa'daki Rus göçmen cemaati dağılmak üzereydi. On yıllardır kendisini bir Rus yazarı olarak oluşturmaya gayret gösteren Nabokov, kaybettiği ülkesiyle arasındaki yegâne bağ olan anadilinden vazgeçme aşamasına gelmişti. Şansını İngilizceyle deneyecek, hayatını Amerika Birleşik Devletleri'nde, bu ülkenin dilinde yazan bir edebiyatçı olarak devam ettirmeye çalışacaktı. Sebastian Knight, bu yoldaki ilk denemesiydi. 

Nabokov Almanya'yı asla benimsememiş, Almancayı temel düzeyin ötesinde öğrenmemiş, hayatını daha çok Berlin'deki Rus topluluğunun içinde sürdürmüştü. Ancak Paris'te onu ve ailesini bekleyen koşullar da pek olumlu değildi. Tek odalı bir daireye yerleşmek zorunda kaldılar. Dmitri uyurken yahut oynarken, babası, yazmak için banyoya çekilmek zorundaydı. Bide denen taharet haznesinin üzerine koyduğu bavulu masa niyetine kullanan Nabokov, uzun saatlerini burada, Sebastian Knight'ı yazarak geçirdi. Güneş battıktan sonra oda hemencecik buza kesiyor, Nabokov'un parmakları soğuktan ve uzun süren yazma faaliyetinden ötürü uyuşuyordu. Roman için çalıştığı süre içinde, Çekoslovakya'da bulunan annesinin ciddi şekilde hastalandığını öğrenmişti; ancak Hitler'in Çekoslovakya'yı ele geçirmeye hazırlanması yüzünden, onu ziyarete gidemiyor, bu durum yazar üzerinde büyük bir baskı oluşturuyordu. Bir yandan da, çocukluğundan beri bildiği ama yine de kendisini yetersiz bulduğu İngiliz diliyle yazmanın sıkıntısını hissediyordu. 1939'un Ocak ayında bitirdiği romanın dilini incelemesi için, arkadaşı Lucie Leon Noel'e başvurdu. Metni cümle cümle gözden geçirdiler.

Bu gözden geçirmenin sonunda metin, Nabokov'un kaygı duyduğu dil sorunlarından arınsa da, roman İngilizce konuşan dünyada arzu edilen karşılığı bulmadı. İki yıl boyunca Sebastian Knight, 1941'de New Directions tarafından basılıncaya dek, çeşitli yayınevleri tarafından geri çevrildi.


The Real Life of Sebastian Knight, romanda V. olarak geçen kişinin, (baba bir) ağabeyi Sebastian Knight'ın yaşam öyküsünün izini sürüşünün hikâyesidir. V., yazmayı planladığı biyografiyle, ağabeyiyle aralarındaki kopuk bağı, kaybolan zamanı yakalamanın peşindedir. Bir dönem Knight'ın sekreterliğini yapmış Mr. Goodman'ın ticari kaygılarla oluşturup bastırdığı, yalan-yanlış bilgilerle dolu biyografi vardır ortada. V., bir yandan Goodman'ın biyografisindeki hatalara parmak basarken, bir yandan da ağabeyi olan ünlü yazar Sebastian Knight'ın yaşamının kayıp parçalarını bulmaya çalışır. 

Sebastian Knight, Rus bir babanın ilk eşi olan İngiliz anneden dünyaya gelmiştir; Rus devrimi sonrasında, aynı babanın ikinci eşinden doğma V. Paris'e yerleşirken, Sebastian Cambridge Üniversitesi'ne giderek Rusçadan ve Rus geçmişinden kopmuştur. Annesinden aldığı "Knight" soyadını kullanmayı tercih eden Sebastian, daha St. Petersburg yıllarında, şiirlerinin altına imza niyetine bir satranç atı çizmeyi âdet edinmiştir. (İngilizcede "şövalye" anlamına gelen "knight", bizim "at" dediğimiz satranç taşının ismidir aynı zamanda.) Cambridge'den Londra'ya taşınan Sebastian, burada Clare Bishop'la tanışır; sevgili olurlar. Clare Bishop, onun bir romancı olarak ortaya çıkmasını sağlayan ilham perisidir. ("Bishop", bizim "fil" dediğimiz, başlangıç pozisyonunda "at"ın yanıbaşında duran satranç taşının adıdır.) Sebastian daha sonra, gizemli biçimde Clare'den ayrılarak, mahvına sebep olacak başka bir kadına kapılır. V.'nin Sebastian'la ilgili araştırmalarının odağına, bu kimliği belirsiz kadın oturur. Sebastian'ın ölümcül aşkını bulmak amacıyla, adresten adrese sürüklenir V.

Yetişkinliklerinde, V. ağabeyini sadece iki kez, 1924 ve 1929 yıllarında, o da çok kısa süreliğine görmüştür. 1936'da ondan bir mektup alır: Mektup şaşırtıcı biçimde, Rusça olarak yazılmıştır. Bunun ardından gelen telgraf, Sebastian'ın ölüm döşeğinde olduğunu bildirir. V., Sebastian'ın son anlarına yetişmek için yola çıkar ama çeşitli aksilikler yüzünden, hastaneye ancak onun ölümünden sonra ulaşabilir. Yanlışlıkla odasına götürüldüğü hastanın nefes alış verişini dinlerken, ağabeyinin yanıbaşında bulunduğu yanılsamasıyla, mutluluk içindedir: "Şu hafiften soluk alıp veriş bana Sebastian'ın şimdiye kadar tanıdığımdan çok daha iyi anlatıyordu. Bir sigara içebilseydim, mutluluğum tam olacaktı." Ancak, hastanın odasından çıktığı zaman gerçeği öğrenir. Adını söylediği hemşire, "Oh! la! la!" der kıpkırmızı kesilerek. "Rus bay dün öldü, siz Mösyö Kegan'ın yanına girdiniz..." Roman şöyle sonlanır (Fatih Özgüven çevirisini, irili ufaklı değişiklikler ve düzeltmeler yaparak aktarıyorum. Bunların sadece ikisini belirteyim: Özgüven, bağlam içinde "palmiye" olarak okunması gereken "palm" kelimesinin, "avuç içi" anlamına geldiğini sanmış. "Flatfooted" kelimesini sözlükteki birincil anlamıyla, "düztaban" olarak çevirmiş; oysa aynı kelime "iyi hazırlanmamış, hazırlıksız" anlamına da gelir.):

"İşte böyle - Sebastian'ı göremedim ya da en azından yaşarken göremedim. Ne var ki onun soluk alıp verişi sandığım şeyi dinleyerek geçirdiğim birkaç dakika, Sebastian ölmeden önce benimle konuşmuş olsaydı değişeceği ölçüde değiştirdi yaşamımı. Ondaki giz ne idi, bilmiyorum ama ben bir gizi çözmüştüm, o da şu: Ruh bir varoluş biçiminden başka bir şey değildir - sürekli bir durum hiç değildir. Dalgaları bulup izlerseniz her ruh sizinki olabilir. Ölümden sonraki yaşam denen şey, istediğiniz ruhta, hatta birbirinden farksız azap yüklerinin bilincinde bile olmayan istediğiniz sayıda ruhta bilinçle yaşamaya tam anlamıyla muktedir olmaktır belki - başka bir şey değil. Demek - Ben Sebastian Knight'ım. Tanıdığı kişilerin girip çıktığı ışıklandırılmış bir sahnede onu canlandırır gibiyim - az sayıdaki arkadaşının bulanık karaltıları; hoca, şair, ressam; gürültüsüz patırtısız, telaş etmeden, zarafetle saygılarını sunuyorlar; işte bu da Goodman, gömleği yeleğinden dışarı sarkmış hazırlıksız palyaço; işte şurada da, gözyaşlarına boğulduğu an dost bir kızcağız tarafından dışarıya çıkarılan Clare'in öne eğik başının saçtığı solgun pırıltı... Hepsi de Sebastian'ın çevresinde - Sebastian'ı oynayan benim çevremde - dolanıyorlar, ihtiyar gözbağcı ise bir yere gizlediği tavşanla sahne gerisinde bekliyor. Sonra Nina; sahnenin en parlak köşesinde, boyalı bir palmiyenin altındaki masaya, içinde kırmızı renkli sıvı bulunan şarap bardağıyla oturmuş. Derken gösteri sonuna yaklaşıyor. Kel kafalı ufarak suflör defterini kapatıyor, ışık usulca sönüyor. Son, son. Hepsi gündelik yaşamlarına (Clare de mezarına) geri dönüyor - ama başoyuncu kalıyor; çünkü ne kadar uğraşırsam uğraşayım rolümden sıyrılamıyorum: Sebastian'ın maskesi yüzüme yapışıyor; yüzümü yıkayıp kurtulamıyorum benzerlikten. Ben Sebastian'ım ya da Sebastian benim; yahut biz, ikimizin de bilmediği bir başkasıyız."

Brian Boyd'un romanın son cümlesine ilişkin yorumuna göre, V.'nin "Ben Sebastian"ımdan ziyade, "Sebastian benim" dediğini kabul etmemiz gerekir. Görünüşe bakılırsa V.'yi ve Sebastian'ın peşindeki arayışını, Sebastian yaratmış, o kurgulamıştır. Bu neticeyi kabul ettiğimiz takdirde, Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı, Sebastian'ın ilk romanının yansıması haline gelir: Bu romanda, bir cinayet soruşturması esnasında ceset ortadan kaybolmakta, şüphelilerden biri, ölü kabul edilen kişi olduğunu ifşa etmek için, gerçek yüzünü göstermektedir. Sebastian Knight'ın romanlarıyla böyle bir paralellik kurduğumuz vakit, Sebastian'ın peşindeki arayışın bir kurmacadan ibaret olduğunu görürüz ve kitabın bileşenleri çözülmeye başlar. Sebastian, biz onu aradıkça bizden uzaklaşır; ne kadar ısrar edersek, onun hakkındaki bilgimiz o kadar azalır. Romanın içindeki yazarın, romanda bize sunulan Sebastian'la ilgili her şeyi kurguladığı, uydurduğu sonucuna vardığımızda, bu yazarın aslında Vladimir Nabokov olduğu sonucuna da varmış oluruz. Kitabın seviyesi içinde kalma gayretimiz devam ederken, roman boyunca adım adım çıktığımız basamakların bir anda yok olduğunu görürüz: V. Sebastian'a ve Sebastian da Nabokov'a dönüşerek eriyip gitmiştir.

Kitabı okumanın bir yolu budur. Başka bir açıdan bakarsak roman, Vladimir Nabokov'un kişisel hayatının, ona en yakın kişilerle yaşadığı sorunların izdüşümüdür. Nabokov evliliğine, karısına ve oğluna derinden bağlı olmasına karşın, Berlin yıllarında, tıpkı kendisi gibi St. Petersburg kökenli bir göçmen olan İrina Guadanini'yle ilişki yaşamıştı. Nabokov'un eşi Vera, onun her anlamda en büyük destekçisiydi: Yazışmalarını yürütür, eserlerini daktilo eder, yayınevleriyle görüşmelerini düzenler, kocasının başarısı için kendini geri plana atmaktan hiç yüksünmezdi. Üstelik, Nabokov'ların derin bir sevgiyle bağlı oldukları küçük Dmitri vardı ortada. Dolayısıyla Nabokov, Vera'dan kopmayı asla göze alamazdı; fakat İrina'yı da kolayca hayatından söküp atamamış, bu ikili hayatın bünyesine yüklediği gerilim yüzünden, acılı günler geçirmesine yol açan sedef hastalığına yakalanmıştı.

Ya Nabokov'un, İrina'yla olan ilişkisi, evliliğinin yıkılmasına yol açsaydı? Sebastian Knight'ta, Nabokov'un yakın geçmişindeki bu ilişkinin izleyebileceği alternatif güzergâhı, stilize edilmiş biçimde izleriz: Bir yazar, kendisi için biçilmiş kaftan olduğu aşikâr bir kadını bırakıp, başka bir kadının ölümcül cazibesine kapılır ve bu seçiminin neticesinde, yaşamı harap olur.

Brian Boyd'un Nabokov biyografisinde şaşılacak derecede geri plana atılmış olan Sergey'in, yani eşcinsel kardeşin ve Nabokov'la aralarındaki sorunlu, kopuk ilişkinin izdüşümü de, Sebastian Knight'ta gözden kaçırılamayacak şekilde izlenir. Duvar dergisindeki makalemde belirttiğim üzere Nabokov, Konuş, Hafıza’da, “çeşitli sebeplerle, diğer erkek kardeşim hakkında konuşmak bana son derece zor geliyor,” der. Sergey, Nabokov’un en zengin ve en ayrıntılı hatıralarının arka planındaki bir gölgeden ibarettir. “Hayatı boyunca, umutsuzca, bir şey talep etti –merhamet, anlayış, ya da her ne idiyse– şimdi bu durumun farkına varmak, artık hiçbir şeyi değiştirmez ve telâfi etmez” diyen Nabokov, Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı’nda, kardeşiyle aralarındaki mesafeyi onun izini sürerek kapatmaya çalışan V.’nin kişiliğinde, Sergey’e borcunu ödemeye çalışmaktadır sanki.

* * *


Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı, Vladimir Nabokov'un başyapıtları arasında sayılamaz. Ama onun edebi tarzını, yöntemlerini ve araçlarını çok iyi sergileyen bir romandır. Nabokov'la tanışmak için iyi bir başlangıç noktasıdır dolayısıyla.






12 Aralık 2014 Cuma

Konuş Hafıza'dan, Nabokov'un kardeşi Sergey'e dair bölüm...


"Çeşitli sebeplerle, diğer erkek kardeşim hakkında konuşmak bana son derece zor geliyor. Sebastian Knight’ın izini sürmek için, belvederler ve kişiyi kendi matına götüren kombinasyonlar içinde yürüttüğüm çarpık soruşturma (1940), bu hâtıratın ilk sürümünde kaçındığım ve şimdi yapmak zorunda kaldığım işle karşılaştırıldığında, solda sıfır kalıyor. Evvelki bölümlerde kısaca değindiğim zavallı küçük maceralar dışında, onun çocukluğuyla benimki pek kesişmedi. Sergey, en zengin ve en ayrıntılı hâtıralarımın arka planındaki bir gölgeden ibaretti. Ben, şımartılan evlâttım; o ise bu durumun tanığıydı. Benden on buçuk ay sonra, 12 Mart 1900’de sezaryenle dünyaya gelen kardeşim, benden önce olgunlaşmıştı ve fiziksel olarak benden büyük görünürdü. Nadiren birlikte oynardık; benim hoşlandığım şeylerin çoğuna karşı ilgisizdi: Oyuncak trenler, oyuncak tabancalar, Kızılderililer, Kızıl Kelebekler. Altı yaşında, Napolyona karşı, Mademoiselle’in göz yumduğu aşırı bir hayranlık geliştirdi ve onun küçük bir bronz büstüyle uyumaya başladı. Çocukken kavgacıydım, maceracıydım; bir nevi külhanbeyiydim. Sakin, aldırışsız bir çocuktu ve özel öğretmenlerimizle, bana nazaran daha çok vakit geçirirdi. On yaşında müziğe ilgi duymaya başladı ve sayısız ders aldı, babamla konserlere gitti, üst kattaki piyanoda kulağımızın dibinde, saatlerce operalardan bölümler çaldı. Arkadan sürünerek yaklaşıp, onu kaburgalarından dürterdim; ne sefil bir hâtıra.

Ayrı okullara gittik; o babamın eski gimnasiya’sına devam etti ve on beş yaşındayken, siyah okul üniformasında, yasadışı unsurlar belirdi: Küçük, açık gri lekecikler. O sıralarda, masasının üzerinde günlüğünden bir sayfa bulup okumuş ve aptalca bir merakla, bu sayfayı özel öğretmenime göstermiştim; o da hemen babama göstermiş, sonra kendince, gençlerin ne gibi tuhaf davranışlar sergileyebileceğine dair açıklamalarda bulunmuştu.

İkimizin de sevdiği tek oyun, tenisti. Bilhassa İngiltere’de, Kensington’daki bozuk bir çim kortta ve Cambridge’deki güzel bir toprak kortta, bol bol tenis oynamıştık. Sergey solaktı. Kuşkulu puanlar üzerinde tartışmamıza mâni olan, kötü bir kekemeliği vardı. Servislerinin güçsüzlüğüne ve bekhendlerinin kötülüğüne karşın, hiç çift-hata yapmadığı ve her topu bir duvar gibi kararlılıkla karşıladığı için, yenmesi zor bir oyuncuydu. Cambridge’de, birbirimizi önceden hiç olmadığı kadar çok görüyorduk ve birkaç ortak arkadaşımız da vardı. İkimiz de aynı konuda eğitim gördük ve ikimiz de şeref derecesiyle mezun olduk, ardından Paris’e giderek, burada geçirdiğimiz yıllarda, İngilizce ve Rusça dersleri verdik; ben ders verme işini Berlin’de de sürdürdüm.

1930’larda yine bir araya geldik ve 1938-1940 arasında Paris’te birbirimizle çok yakınlaştık. Sık sık sohbet için, rue Boileau’da sen ve çocuğumuzla yaşadığımız iki pejmürde odaya uğrardı ama öyle denk geldi ki (bir süreliğine uzağa gitmişti), Amerika’ya gitttiğimizi ancak biz ayrıldıktan sonra öğrenebildi. En iç karartıcı hâtıralarım hep Paris’e ilişkindir ve oradan ayrıldığım için muazzam bir rahatlama hissetmiştim, ama kardeşim, içine düştüğü şaşkınlığı duygusuz bir kapıcıya kekeleyerek ifade etmek zorunda kaldığı için üzgünüm. Savaş sırasındaki hayatına dair fazla bir şey bilmiyorum. Bir ara, Berlin’deki bir büroda çevirmen olarak çalıştı. Dürüst ve korkusuz bir adam olduğundan, çalışma arkadaşlarının önünde rejimi eleştiriyordu; onlar da kardeşimi ihbar ettiler. Tutuklandı, “İngiliz casusu” olmakla suçlandı ve Hamburg’daki bir toplama kampına gönderilerek, 10 Ocak 1945’te orada, gıda eksikliğinden öldü. Hayatı boyunca, umutsuzca, bir şey talep etti –merhamet, anlayış, ya da her ne idiyse– şimdi bu durumun farkına varmak, artık hiçbir şeyi değiştirmez ve telâfi etmez."

(Vladimir Nabokov - Konuş, Hafıza / İletişim Yayınları)

9 Aralık 2014 Salı

Deniz Şiirleri

Karadeniz kıyısında denizle yüzyüze geçiyor ömrümüz; bununla birlikte, birçoğumuz yüzme bilmeyiz. Her gün denizi görürüz de, sularına dalmaz, üzerinde kayığımızla gezmeyiz. Kıyı insanlarının genel hali bu; oysa kara ikliminde yetişenler denize daha düşkün oluyor. Yüzme şampiyonları bazen kara kentlerinden çıkıyor.

Deniz nedir bizim için? Uçsuz bucaksız bir mavilik... Yağmur yağdığı zaman kararan, güneşli havalarda parlayan sudan ibaret... Bir yol bile değil deniz... İstanbul’a, Ordu’ya, Samsun’a gitmenin yolu ya otobüs, ya da uçağa binmekten geçiyor. Feribotu, vapuru çoktan unuttuk. Peki neye yarar deniz? Bazen kıyısında oturmaya, en çok da hamsi çekmeye, mezgit avlamaya. Fukaranın ekmek kapısıdır yani... Ondan olacak, Trabzon’lu sanatçı Bedri Rahmi Eyuboğlu bir tarla olarak görür denizi...


 Deniz dediğin bir tarladır
Gülü gül, dikeni diken, tohumu tohum
Toprak gibi verimli, toprak gibi cömert
Betine bereketine kurban olduğum

Deniz dediğin bir tarladır
Uçsuz bucaksız bir tarla
Göbeği insanlarla kesilmiş
Çilesi insanlarla

Deniz dediğin bir tarladır
Sözü pek, eli ağır
Dost gibi güldürür insanı
Dost gibi ağlatır.

Deniz dediğin bir tarladır
Anadır, babadır, kardeştir
İnsan eline hasret
İnsan eli değer değmez ürperir
Binbir yerinden çatlar sevincinden
Nesi var, nesi yok çıkarır verir,
İnsan eli değmemiş denizlere bir damla alınteri
Bulutlar dolusu rahmetten mübarektir.

Deniz dediğin bir tarladır
Bulutlar, güneşler dibindedir
Gecelere gündüzler dibindedir
Yıldızlar mevsimler dibindedir

Zifiri karanlık güller açılır dibinde
Bağlar, bahçeler kat kat, katmer katmer, deste deste
Bağlar, bahçeler zifir karanlık güller
İnsan eline hasret beklemekte.

Deniz dediğin bir tarladır
Kapılar açılır içinde kapılar
Bitip tükenmeyen bereket kapıları
Balıklar akıp gider bölük bölük tabur tabur
Alı al moru mor sarısı sarı.
...
Deniz dediğin bir tarladır
Üstünde başı boş rüzgâr
Gönlünce at oynatır
Üstünde bir avuç tuzlu köpük
İçinde milyonlarca yürek
Milyonlarca öpücük
Bir insan eli arar konacak
Bir insan eli muhkem, sıcak

Hey benim
Boydan boya cömert denizlerle çevrili
Güzel memleketim
Bu yaz tenha denizlerinde yıkandım
İnsan eli değmemiş ormanlar gibi vahşi
Dağ başında unutulmuş küçük kundaklar gibi yetim.

Bedri Rahmi, Trabzon’lu bir ressam, şair... Gerçi sonradan küsmüş memleketine, bir ayrıldıktan sonra on yıllarca uğramamış. Yine de deniz, muhayyilesinde bereketli bir tarla olarak yer etmiş. Bu duygu belli ki, Karadeniz’de geçirdiği yıllardan kalma. Oysa bir başka iklimin şairi Orhan Veli, farklı bir sevdayla yanar deniz için... Hani şu, “ben zavallı, ben yıllardır denize hasret” dizelerinin şairi...


 Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş
Mavilerde sefer etmek!
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başıboş.
Açsam rüzgara yelkenimi;
Dolaşsam ben de deniz deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi.
Bir limanda, büyük ve beyaz...
Mercan adalarda bir liman..
Beyaz bulutların ardından
Gelse altın ışıklı bir yaz.
Doldursa içimi orada
Baygın kokusu iğdelerin.
Bilmese tadını kederin
Bu her alemden uzak ada.
Konsa rüya dolu köşkümün
Çiçekli dalına serçeler.
Renklerle çözülse geceler,
Nar bahçelerinde geçse gün.
Her gün aheste mavnaların
Görsem açıktan geçişini
Ve her akşam dizilişini
Ufukta mermer adaların.
Ne hoş. ey Tanrım, ne hoş,
İller, göller, kıtalar aşmak.
Ne hoş deniz deniz dolaşmak
Düşünceler gibi başıboş.
Versem kendimi bütün bütün
Bir yelkenli olup engine;
Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün.

Ömer Bedrettin Uşaklı da, deniz hasretiyle şiir yazanlardan. Onun dizelerinde bu hasret, yangın yangın hissettirir kendisini...


Gözümde bir damla su deniz olup taşıyor,
Çöllerde kalmış gibi yanıyor, yanıyorum.
Bütün gemicilerin ruhu bende yaşıyor;
Başımdaki gökleri bir deniz sanıyorum.

Nasıl yaşıyacağım ey deniz, senden uzak?...
Yanıp sönüyor gibi gözlerimde fenerin!...
Uyuyor mu limanda her gece sallanarak,
Altından çivilerle çakılmış gemilerin?...

Sevmiyorum suyunda yıkanmamış rüzgârı;
Dalgaların gözümde tütüyor mavi, yeşil...
İçimi güldürmüyor sensiz ay ışıkları;
Ufkundan yükselmiyen güneşler güneş değil!

Bir gün nehirler gibi çağlıyarak derinden
Dağlardan, ormanlardan sana akacak mıyım?
Ey deniz, şöyle bir gün sana bakacak mıyım,
Elma bahçelerinden, fındık bahçelerinden?..

“Sessiz Gemi” şiiri hafızamıza kazınmış olan Yahya Kemal Beyatlı, deniz ve gemi imgelerine çok farklı anlamlar yükler. Onun şiirlerinde limandan kalkan gemiler, bilinmedik ufuklara, hayal ve gizem alemlerine yelken açar. Kimbilir maviliğin sonunda bizi neler beklemektedir?...


 Dolu rüzgârla çıkıp ufka giden yelkenli!
Gidişin seçtiğin akşam saatinden belli.
Ömrünün geçtiği sahilden uzaklaştıkça
Ve hayâlinde doğan âleme yaklaştıkça,
Dalga kıvrımları ardında büyür tenhâlık
Başka bir çerçevedir, git gide dünyâ artık.
Daldığın mihveri, gittikçe, sarar başka ziyâ;
Mâvidir her taraf, üstün gece, altın deryâ...

Yol da benzer hem uzun, hem de güzel bir masala
O saatler ki geçer başbaşa yıldızlarla.
Lâkin az sonra lezîz uyku bir encâma varır;
Hilkatin gördüğü rü'yâ biter, etrâf ağarır.
Som gümüşten sular üstünde, giderken ileri
Tâ uzaklarda şafak bir bir açar perdeleri...
Mûsıkîsiyle bir âlem kesilir çalkantı;
Ve nihâyet görünür gök ve deniz saltanatı.

Girdiğin aynada, geçmiş gibi dîğer küreye,
Sorma bir sâniye, şüpheyle, sakın: "Yol nereye?"
Ayılıp neş'eni yükseltici sarhoşluktan,
Yılma korkunç uçurum zannedilen boşluktan
Duy tabîatte biraz sen de ilâh olduğunu,
Rûh erer varlığının zevkine duymakla bunu.

Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,
Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!...
İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.

Engin deniz birleştirici olduğu gibi, ayırıcıdır da. Görünmeyen karşı kıyılarda sevenler, sevilenler bekler. Nazım Hikmet, sürgünde geçirdiği yıllarda “Karşı yaka memleket” diye iç çeker; “çok yorgunum, beni bekleme kaptan / seyir defterini başkası yazsın / çınarlı kubbeli mavi bir liman / beni o limana çıkaramazsın” dizeleri de onundur. Yine ona ait dizelerle bitirelim.


İşte geldik gidiyoruz
hoşça kal kardeşim deniz
biraz çakılından aldık
biraz da masmavi tuzundan
sonsuzluğundan da biraz
ışığından da birazcık
birazcık da kederinden
bir şeyler anlattın bize
denizliğin kaderinden
biraz daha umutluyuz
biraz daha adam olduk
işte geldik gidiyoruz
hoşça kal kardeşim deniz

2 Aralık 2014 Salı

Aleksandır İvanoviç var mıydı, yok muydu?

  

Vladimir Nabokov üçüncü romanı Lujin Savunması'nı, Güney Fransa'daki Le Boulou ve Berlin'de yazdı. Roman evvela Rus göçmenlerinin dergisi Sovremennye Zapiski'de, V. Sirin imzasıyla tefrika edildi, ardından 1930'da Rusça olarak Защита Лужина (Zaşita Lujina) adıyla yayımlandı. Michael Scammell romanı 1964'te, Nabokov'la ortak çalışma içinde The Defense adıyla İngilizceye çevirdi. Rana Tekcan'ın 2001 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkan Türkçe çevirisi, Michael Scammell'in İngilizce çevirisi üzerinden yapılmış. Genel olarak temiz, başarılı bir çeviri olduğu kanısındayım. Ama tüm edebi çevirilerde olduğu gibi bunda da, üzerinde durulması, tartışılması gereken noktalar var. Ben, son cümleye takıldım: 

"Ama Aleksandır İvanoviç'den eser yoktu."


Bu cümledeki "İvanoviç'den", herhalde "İvanoviç'ten" diye yazılmalıydı ama bu pek mühim bir mesele değil. Asıl mühim mesele şu: Ben cümlede saklı anlamın, çeviride doğru aktarıldığından kuşkuluyum. Cümlenin Rusçası, "Но никакого Александра Ивановича не было." İngilizcesi ise, "But there was no Aleksandr Ivanovich." İfade "eser yoktu" diye çevrildiği zaman, roman kahramanının hiç iz bırakmadan yok olduğu anlaşılıyor. Oysa burada sadece, "Aleksandır İvanoviç yoktu" deniyor. İkisi farklı şeyler. Bu çok mu önemli? Evet, bence öyle. Sebebini açıklayacağım.


Romanın konusu kısaca şöyle: 

Satranç konusundaki yeteneği küçük yaşta keşfedilen Lujin, takip eden yıllarda oyununu giderek geliştirip "büyük usta" seviyesine yükselir. Yeteneğinin büyüklüğüne karşın, toplumdan kopuk, insanlarla iletişim kurmakta zorlanan, satranç dışında herhangi bir şeye ilgi duymaz gibi görünen biridir - tam bir kapalı kutu... Lujin, İtalya'dan gelen büyük usta Turati'yle yaptığı, takıntı haline getirdiği satranç maçı esnasında bir zihinsel çöküş yaşar; maç yarım kalır. Bir tedavi sürecinin ardından yavaş yavaş toparlanan Lujin, geçmişe dair birçok şeyi unutmuştur. Bir şekilde ona kapılan bir nişanlısı vardır; sonradan eşi olacak bu nişanlı, zihinsel çöküşün müsebbibi olarak satrancı gösteren doktorun tavsiyesi doğrultusunda, Lujin'i satrançtan uzak tutmaya çalışır; bunun için elinden geleni yapar. Ama Lujin oyunu bırakmış olsa da oyun onu bırakmayacak, ceketinin astarına kaçmış satranç taşı, bir karabasanın başlatıcısı olacaktır. Satranç hamleleriyle gerçek hayatın hamlelerini karıştırmaya başlayan Lujin, oyundan çıkmak, kaçmak, kurtulmak için kendini banyo penceresinden aşağı atmayı seçer. Onu kurtarmak için koşanlar, banyoya girmekte geç kalmışlardır.

"Kapı kırılmıştı. 'Aleksandr İvanoviç, Aleksandr İvanoviç,' diye kükredi sesler.
            Ama Aleksandır İvanoviç'den eser yoktu."

Dikkat çekici bir nokta var: Lujin, roman boyunca sadece Lujin'dir. Karısı bile ona böyle hitap eder. İsminin Aleksandr İvanoviç olduğunu son ana kadar öğrenemeyiz. Müstakbel kayınpederi, bir sohbet esnasında defalarca ona adını ve babasının adını sorar (bildiğiniz gibi Ruslar bu ikisini bir arada kullanır; Aleksandr İvanoviç, "İvan'ın oğlu Aleksandr" demektir); ama bir türlü yanıt alamaz. Böylece Lujin, okur için Lujin olarak kalır; ta ki romanın son cümlelerine kadar.

Hal böyle olunca, İngilizce metindeki "But there was no Aleksandr Ivanovich." sözünün, hiçbir ekleme yapılmadan "Ama Aleksandır İvanoviç yoktu." diye çevrilebileceğini, "ortadan kaybolmuştu" demeye yakın bir ifade olan "eser yoktu" eklemesinin, kilit önemdeki bir nüansı ortadan kaldırdığını düşünüyorum. Aleksandr İvanoviç, roman boyunca "yoktur"; sadece Lujin vardır. Romanlarında her zaman "gerçekliğin" niteliğini sorguladığını bildiğimiz Nabokov, böylece Lujin'in de gerçekliğini belirsizlik içinde bırakır: Metin boyunca, sadece Lujin vardır; gerçek, kanlı canlı bir insan olarak Aleksandr İvanoviç ise yoktur. Sanki hiç var olmamıştır.

İngilizce metin üzerinden vardığım bu çıkarımı sağlama almak için, Rusça çevirmeni dostumuz Mustafa Yılmaz'ın bilgisine başvurdum. Ondan, "Но никакого Александра Ивановича не было." cümlesindeki "никакого" kelimesinin kattığı anlamı yorumlamasını rica ettim. Söylediği şu oldu: "никакого - Nikakoy", bir olumsuz zamir. Rus gramerinin kurallarından ötürü, burada Burada "nikakogo" halini alıyor. İşlevi, vurguyu arttırmak. Bu cümlede "yokluğun" altını çiziyor.  Bu da bizi, başlangıçta ifade ettiğim noktaya getiriyor. Bu ifadenin en öz çevirisi, "Ama Aleksandır İvanoviç (diye biri) yoktu."



24 Kasım 2014 Pazartesi

Bir Kapak Meselesi: "Sergey Nabokov'un Gerçekdışı Yaşamı"


 

Bir itiraf: Hadiseleri güzel tarafından gören, olumlu insanlara hep özenir, öyle olamadığım için kendimi suçlarım. Baktığım her yerde hataları bulan bir gözüm var; elimde değil. Fıtratım böyle galiba. Bizim memlekette hatadan bol bir şey olmadığı için, gözüm fıtratına uygun davranmakta pek zorlanmıyor tabii. Aslında keşke, herkes kapısının önünü süpürse sokakların tertemiz olacağını söyleyen meşhur sözdeki gibi, herkes kendi hatalarını görse, hata yapmamak için biraz daha özenli davransa da, gözlerim biraz dinlense. Olmuyor...

Sözü gene evlere şenlik yayıncılık dünyamızın ürünlerine getireceğim tabii. Bu kez konumuz geçtiğimiz günlerde Everest Yayınları tarafından piyasaya sürülen, Sergey Nabokov'un Gerçek Dışı Yaşamı. Peşinen söyleyeyim, çeviriyi okumadım. Paul Russell'ın kitabını İngilizce aslından (The Unreal Life of Sergey Nabokov) okumaya başlamış, ancak yarım bırakmıştım. Basınımızda çıkan olumlu eleştiriler bir yana, ben kitaptan hazzetmemiştim. Ama konumuz bu değil. Konumuz, Everest Yayınları'nın bu çeviriye yaptığı kapak.

Yazının girişinde, sol tarafta, kapaktaki fotoğrafın özgün halini görüyorsunuz. 1907 yılında, Nabokov ailesinin Vyra'daki yazlık evinde, ünlü fotoğrafçı Karl Bulla tarafından çekilmiş. Erken yaşlarda kelebek toplamaya merak sarmış bir çocuk, elinde gösterişli bir kelebek albümüyle poz veriyor. Bu çocuk, Nabokov ailesinin sonradan büyük bir yazar olacak bireyi: Vladimir Vladimiroviç Nabokov.

Peki bu fotoğraf, niçin Everest Yayınları'nın pembe çiçeklerle bezenmiş kitap kapağına girdi? Kitabın ismi, Sergey Nabokov'un Gerçekdışı Yaşamı madem? Nabokov'un Türkçeye Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı başlığıyla çevrilen romanından esinlenmeyle adlandırılmış bu kitap, Nabokov'un hakkında çok az şey bilinen eşcinsel kardeşi Sergey'i ele alıyor. Kapağa Sergey yerine Vladimir'in resminin konulmasının, makul bir açıklaması yok. Akla gelen tek ihtimal var: Yayıncı bu fotoğrafın Sergey'e ait olduğunu sanmış.

Bu nasıl olmuş, bilmiyorum. İnternet ve arama motorları çağındayız. Çok kısa bir arama, bu fotoğrafın kime ait olduğunu hemen bildirir bize. Aslına bakılırsa bildiğim kadarıyla, Sergey Nabokov'dan kalmış iki fotoğraf var elimizde. Biri, kendisinden bir yaş büyük ağabeyi Vladimir'le çekilmiş küçük yaş fotoğrafı, diğeri de aşağıdaki toplu fotoğraf. Nabokov'un otobiyografik eseri Konuş, Hafıza'da yer alan bu fotoğraftaki kat izi, Sergey'in yüzünün biraz deforme olmasına yol açmış.



Bir Nazi toplama kampında ölen eşcinsel, kekeme, talihsiz Sergey'in başına ölümünden sonra gelebilecek en büyük talihsizlik, suretinin ağabeyinin suretiyle karıştırılması olabilirdi herhalde. Hata ve özensizlik kendini çoğaltıyor. Kitabın kapağında yer alan suretin (haliyle) Sergey olduğunu düşünen kitap tanıtımcıları, bu hatanın farkına varamıyor. Örneğin Cumhuriyet Kitap, Metin Celâl'in köşesinde, istemeden bu hatanın çoğaltıcısı oluyor:


Everest Yayınları, kitabın özgün baskısında niçin Sergey Nabokov'un fotoğrafına yer verilmediğini, temsili bir suret kullanıldığını merak etseydi keşke... Aşağıda, İngilizce baskının kapağını görüyorsunuz.


Son söz: Edebi kıymeti bakımından yüksek bir yere koymasam da, bir şekilde Vladimir Nabokov'un ailesine değinen bir kitabın basılmasından mutluluk duyuyorum. Ama ben Everest'in idarecilerinin yerinde olsam, bu kitabı piyasadan çekip yeni bir kapakla tekrar basardım. Maalesef biliyorum ki, bu asla olmayacak...

Yazıya ek:

Türkiye'de bu tür eleştiriler çoğu zaman görmezden geliniyor ve yapıldığıyla kalıyor. Ancak Everest Yayınları'nın yayın yönetmeni Cem İleri, eleştirimin Nabokov Günlüğü'nde yayımlanmasını takiben, bana bir cevap gönderdi ve bu cevaba yazımın sonunda yer vermemi istedi. Kendisine duyarlılığından ötürü teşekkür ediyor, ilettiği metni hiç değiştirmeden, yorumsuz olarak ekliyorum. Takdir okurundur:

Özellikle Nabokov çevirilerini ve blog yazılarını ilgiyle ve beğeniyle takip ettiğim Sayın Yiğit Yavuz, “Bir Kapak Meselesi: ‘Sergey Nabokov'un Gerçekdışı Yaşamı’” adlı yazısında, Everest Yayınları’nın bir yanılgısına değiniyor. Paul Russell’ın “Sergey Nabokov'un Gerçek Dışı Yaşamı” adlı romanının kapağında Sergey Nabokov’un fotoğrafının yerine Vladimir Nabokov’un fotoğrafının kullanılmış olduğunu belirtiyor.

Bir yanlış anlamaya neden olmaması açısından Everest Yayınları adına bir açıklama yapma gereği duyuyorum. Kapakta kullanılan fotoğrafın Vladimir Nabokov’a ait olduğunu tabii ki biliyorum. Bunun bilerek yapılmış bir tercih olduğunun, arka kapakta bir Vladimir Nabokov alıntısına yer vermemizin de bu seçimle bağlantılı olduğunun, Paul Russell’ın kitabının tam da iki kardeş arasında yaşam boyu süren sorunlu ilişkinin altını çizen temalarla yüklü olduğunun, Sergey Nabokov’un bir roman başkarakteri olarak seçilmesinin ardındaki itici gücün de, bizzat Vladimir Nabokov olduğunun dile getirilmesini bu şartlar altında gerekli görüyorum.

Söz konusu tasarım, romanın kurmaca gücünün altını çizmek, iki kardeş arasındaki çarpıcı ilişkiyi sezdirebilmek amacıyla bile isteyegerçekleştirilmiştir.

Kitabın arka kapağında yer alan şu ifadeler, neden böyle bir seçim yapıldığını anlatmaya yetecektir: “1943 Berlin. Şehir bombardımanlarla sarsılırken ünlü yazar Vladimir Nabokov'un kardeşi Sergey Nabokov, hayatının en büyük aşkını elinden alan Gestapo'nun her an kapısını çalabileceği endişesiyle, sıradışı hayatını kayıt altına almaya girişir: Devrim için gün sayan Rusya'da gerçeklerden azade çocukluk yılları; Cambridge Üniversitesi'nde kendi ve başkası olma yönünde atılan ilk adımlar; sürgünlerin mesken tuttuğu Paris'in bohem sanat çevresi içinde acı tatlı savruluşlar… ve birbirinden önemli isimlerle karşılaşmalar: Stravinski, Cocteau, Picasso, Gertrude Stein... Ama hepsinden önemlisi, nereye giderse gitsin hep takip ettiği, zihninden bir türlü atamadığı diğer Nabokov: Yeteneğinin, ününün ve başarısının daima gölgesinde kaldığı "ikiz"i.”

Ayrıca, Sayın Yavuz’un ifade ettiği durum, aslında ne kadar anlamlı bir iş yapıldığının da bir açıklamasıdır kesinlikle: “Bir Nazi toplama kampında ölen eşcinsel, kekeme, talihsiz Sergey'in başına ölümünden sonra gelebilecek en büyük talihsizlik, suretinin ağabeyinin suretiyle karıştırılması olabilirdi herhalde.”

Vladimir Nabokov’un, Yiğit Yavuz’un çevirisiyle yayınlanan “Konuş, Hafıza” adlı kitabından bir bölümü de söz konusu kitabın arka kapağında yer vermek amacıyla kendisinden bizzat isteyen benim. Hatta benim seçtiğim bölümün değil bir başka bölümün kullanılmasının “konuya daha uygun” olacağını dile getiren de kendisidir. Kitapta bu bölüm de çevirmenin ve yayınevinin adı verilerek kullanılmıştır.

Sayın Yavuz, bu yazıyı kaleme almadan önce en azından bize konuya ilişkin görüşümüzü sorsaydı, durum açıklığa kavuşturulmuş olurdu.

Son olarak, Sayın Yavuz’un haklı olduğu bir konuya değinmek istiyorum. Kapak tasarımındaki bu “oyun”un, en azından künye sayfasında ifşa edilmesi, bu tür bir sorunun ortaya çıkmamasını sağlayabilirdi.

Kendisine, bize cevap hakkı tanıdığı için teşekkür ederim.



Cem İleri
Everest Yayınları
Yayın Yönetmeni




22 Kasım 2014 Cumartesi

Vladimir Nabokov - Edmund Wilson mektuplaşmalarından...


"(Nabokov Maşenka romanında), Ganin'le Ludmilla'yı bir taksinin zemininde seviştirir - Edmund Wilson'ın sonradan itiraz edeceği bir sahnedir bu: "Bu tür bir tecrübenin gerçekten yaşandığını duymuş değilsin herhalde; o işin böyle yapılmadığını bilmen gerekirdi." Nabokov'un yanıtı: "Sevgili Tavşancık*, yapılabiliyor; aslına bakarsan yapılmış da. Berlin'deki 1920 model taksilerde. Birçok Rus taksi şoförüyle görüşme yaptığımı hatırlıyorum; iyi Beyaz Ruslardı tümü de. Hepsi evet dediler, doğru yöntem buymuş. Maalesef Amerikan tekniği hususunda hayli bilgisizim."

("Bunny" - Wilson'ın dostları arasındaki lakabı buydu. -ç.n.)
(Aktaran Brian Boyd; The Russian Years içinde)

21 Kasım 2014 Cuma

Vladimir Dmitriyeviç Nabokov'un Ölümü



Nabokov'un babası olan Vladimir Dmitriyeviç Nabokov, ailenin Berlin'de yaşadığı dönemde, 22 Mart 1922'de, Pavel Milyukov’un bir toplantıda yapacağı konuşmayı dinlemek üzere, Berlin Filarmoni Salonu’na gitti. Milyukov’la ikisi neredeyse bir yıl boyunca politik sebeplerle tartışıp durmuşlar, hâlâ da barışmamışlardı. Nabokov’un babası o sabah gazetedeki yazısında Milyukov’un konuşmasını duyurmuş, geçmişte ikisini bir araya getiren ortak hedeflerin hatırlanması çağrısında bulunmuştu. Ama bu çağrısına bir yanıt alamamıştı.

Senfoni salonunu dolduran bin beş yüzden fazla kişiye hitap eden Milyukov, verilen arada çıkışa doğru yöneldiği sırada, ortalık karıştı. Ön sırada oturan adamlardan biri ayağa kalkarak bir tabanca çıkarıp, dışarı yönelmiş olan Milyukov’a doğru ateş etti. Kalabalığın içinden biri, “Çar’ın ailesi ve Rusya için!” diye bağırdı. Milyukov kendini yere attı ya da yanındakiler tarafından yatırıldı. V. D. Nabokov adama doğru koşup kolunu tuttu. Bir arkadaşıyla birlikte, saldırganı yere mıhladılar. Arkadaşı Milyukov’un durumuna bakmaya giderken, V. D. Nabokov saldırganı tutmaya devam ediyordu.

Başka bir adam kalabalığın arasından sıyrılarak sahneye atlayıp, Nabokov’un babasına üç kez ateş etti. İki mermi V. D. Nabokov’un omurgasına isabet etti, bir mermi de sol akciğeriyle kalbini deldi. Toplam on iki kez ateş edilmiş, sekiz kişi yaralanmış ya da ölmüştü. 

Berlin Emniyeti Cinayet Masası iki suikastçıyı salonda sorguladı. Petro Şabelski-Bork ve Sergey Taboritski adlı mahkûmların, Çar taraftarı süvari subayları oldukları anlaşıldı. Yoksulluk içinde yaşayan saldırganlar, Münih’teki bir yayınevinde tercüman olarak çalışıyorlardı. Berlin’e gelirken, yanlarındaki azıcık eşyanın arasına müteveffa Çariçe’nin fotoğrafını da eklemişler, mütevazı bir otelde konaklamışlardı.

Şabelski-Bork, Rusya’nın tüm dertlerinden ötürü Milyukov’u suçlamış ve yıllardır gizlice onu izlediğini kabul etmişti. Onun kanaatine göre Milyukov olmasa, Çar kesinlikle Almanya’yla barış tesis ederek devrimi engelleyebilirdi.

V. D. Nabokov, öldürüldüğü gün Pavel Milyukov’a dostluk elini uzatmıştı. Onun ölümünden sonra da Milyukov, bütün gece bedeninin yanından ayrılmadı. Ertesi gün Milyukov, V. D. Nabokov’un ölümüne yazıklanarak, onu cömertçe övdü. Katillerin kandırılmış milliyetçiler olduğunu, “daracık ufuklarının sonsuzca ötesindeki bir Rus vatanseverini öldürdüklerini” yazdı.

Brian Boyd, "The Russian Years" kitabında, bu trajik olayın Vladimir Nabokov'un günlüğünde ne şekilde yer aldığını da görmemizi sağlamış. Çevirerek aktarıyorum:

"Vladimir Nabokov günlüğüne, hayatının bu en trajik gününü son derece ayrıntılı olarak kaydetmiş. Anlatısı, esasen çok dokunaklı olmasının yanında, onun düşüncelerinin yegâne an be an kaydını -dolayısıyla, zihnini o anda en açık şekilde görmemizi sağlayan dikiz deliğini- sunuyor; aynı zamanda, sonradan kurmacalarında, duygusal krizleri nasıl da buluşçu bir şekilde ele alacağını ortaya koyuyor. O geceye ilişkin hatıraları ona psikolojik bir anahtar sunmuş gibi: şiddetli gerilim zihnin odaklanmasını sağlayabilir; kabul edildiği üzere onu tek bir nesne üzerinde sınırlayarak değil, mevcut merkezkaç kuvvetinin tamamını yoğunlaştırarak:

28 Mart. Enfes bir günün ardından, eve akşam 9 civarında döndüm. Yemekten sonra, divanın yanındaki koltuğa oturup, Blok'un küçük bir kitabını açtım. Annem yarı uzanmış vaziyette, iskambil açıyordu. Evde sükûnet hâkimdi -kızlar çoktan uyumuştu, Sergey dışarıdaydı. İtalya'yı, nemli, şatafatlı Venedik'i, Floransa'yı dumanlı bir irise benzeterek anan o yumuşak şiirleri, yüksek sesle okuyordum. Sonra holdeki telefon çaldı. Çalmasında olağandışı bir taraf yoktu; sadece okumamın bölünmesinden ötürü rahatsızlık duymuştum. Telefona gittim. Hessen'in sesi: "Kiminle görüşüyorum?" "Volodya. Merhaba, İyosif Vladimiroviç." "Aradım, çünkü... Sana söylemek, seni uyarmak istedim..." "Evet, devam edin." "Babana çok fena bir şey oldu." "Nedir olan, tam olarak?" "Çok fena bir şey... Senin için bir araba geliyor." "Ama tam olarak ne oldu?" "Bir araba geliyor. Aşağıdaki kapıyı aç." "Pekala." Ahizeyi koyup, ayağa kalktım. Annem kapıda duruyordu. Kaşları seğirerek, "Ne oldu?" diye sordu. "Özel bir şey değil," dedim. Sesim soğuk, neredeyse duygusuzdu. "Söylesene." "Özel bir şey değil. İşin aslı, babama araba çarpmış. Bacağı incinmiş." Oturma odasından geçerek yatak odama gittim. Annem arkamdan geldi. "Hayır, ne olursun, söyle bana." "Endişelenecek bir şey yok. Beni hemen alacaklar." . . . Bana bir yandan inanıyor, bir yandan inanmıyordu. Üstümü değiştim, sigara tabakamı doldurdum. Düşüncelerim, tüm düşüncelerim, dişlerini sıkıyorlardı. "Yüreğim infilak eder, vallahi infilak eder bir şey saklıyorsan." "Babam bacağını incitmiş, hayli ciddi şekilde. Hessen öyle dedi. Hepsi bu." Annem hıçkırıklar içinde, önümde diz çöktü. "Ne olursun." Onu elimden geldiğince sakinleştirmeyi sürdürdüm. . . .

Evet, yüreğim sonun gelip çattığını biliyordu, fakat tam olarak ne olduğu belli değildi hâlâ; bu bilmezlik içinde hâlâ biraz umut alazlanabiliyordu. Her nasılsa ne annem ne de ben, Hessen'in sözlerini, babamın o akşam Milyukov'un konferansında bulunmasıyla, orada bir şeyler olacağının beklenmesiyle bağlantılandırmamıştık. . . . Nedense öğleden sonrayı hatırladım: trende Svetlana'yla birlikteyken, vagonun buğulanmış penceresine "mutluluk" kelimesini yazmıştım - her bir harf parlak bir çizgi halinde, nemli bir kıpırtıyla aşağı doğru akmıştı. Evet, mutluluğum dağılmıştı. . . .


- Nihayet bir araba geldi. Daha önce hiç karşılaşmadığım Shtein ve Yakovlev indi arabadan. Kapıları açtım. Yakovlev beni izledi, elimi tuttu. "Ama sakin ol. Toplantıda silahlar ateşlendi. Baban yaralandı." "Kötü mü?" "Evet, kötü." Onlar aşağıda kaldı, ben anneme gittim. Duyduklarımı anlattım; için için, gerçeğin yumuşatılarak söylendiğini biliyordum. Aşağı indik. . . . Yola çıktık. . . . 


O gece seyahatini, yaşamın dışında kalan, korkunç şekilde yavaş bir şey olarak hatırlıyorum; ateşler içinde yarı uyur haldeyken bize eziyet eden matematik bilmeceleri gibi. Geçip giden ışıklara, aydınlatılmış kaldırımın beyazımsı çizgilerine, aynamsı siyah asfalttaki helezonlu yansımalara bakıyordum. Bütün bunlardan uğursuz biçimde kopmuş gibiydim - sanki sokak lambaları, yoldan gelip geçenlerin gölgeleri tesadüfi bir seraptı; açık, anlamlı ve canlı olan tek şey, yüreğimi boğan, sıkıştıran inatçı teessürdü. "Babam yok artık." Bu üç kelime çekiç gibi beynime vururken, onun yüzünü, hareketlerini hayal etmeye çalışıyordum. Önceki gece çok mutlu, çok nazikti. Gülüyordu; ona bokstaki bir sarılma hareketini gösterdiğimde, benimle dövüşmeye koyuldu. Herkes yatağa girdiğinde, babam kendi odasında soyunmaya başladı; ben de onunkine komşu olan odamda aynı şeyi yaptım. Açık kapıdan sohbet ettik, Sergey'den, onun tuhaf, anormal eğilimlerinden konuştuk. Sonra babam pantolonumu preslememe yardımcı oldu. Vidaları çevirerek pantolonu alırken, "Bu onun canını yakmış olmalı" deyip güldü. Pijamalarımı giyinmiş halde deri koltuğun kenarına oturdum. Babam çömelerek, ayağından çıkardığı ayakkabıları temizledi. Şimdi Boris Godunov operası hakkında konuşuyorduk. Vanya'nın, babası gönderdikten sonra nasıl ve ne zaman döndüğünü hatırlamaya çalıştı. Aklına gelmedi. Nihayet yatağa gittim, babamın da yatağa girdiğini duyunca, bana gazeteleri vermesini istedim. Onları kapının dar aralığından uzattı - ellerini dahi görmedim. Anımsıyorum da, o hareket ürpertici, hayaletimsi gelmişti bana - sayfalar kendilerini içeri doğru uzatmışcasına. . . . Ertesi sabah babam, daha ben uyanmadan, Rul dergisine gitmek üzere çıktı; onu bir daha görmedim. Şimdi ise kapalı bir arabada sarsılıyordum, ışıklar parlıyordu - kehribar ışıklar, cayırtılı tramvaylar; yol uzun, uzundu ve gözümün önünden geçiveren minnacık sokaklara hiç aşina değildim. . . .


Sonunda vardık. Filarmoni Orkestrası'nın girişi. Hessen ile Kaminka caddeyi geçip bize doğru geldiler. Yaklaşıyorlar. Anneme destek oluyorum. Annem, "Avgust İsakiyeviç, Avgust İsakiyeviç, söyleyin, ne oldu?" diye soruyor, onu elbisesinin yeninden kavrayarak. Avgust İsakiyeviç ellerini iki yana açıyor. "Çok fena bir şey." Hıçkırıklara boğuluyor, bitiremiyor sözünü. "Her şey bitti mi, bitti mi yani?" Hiçbir şey söylemiyor; Hessen de hiç konuşmuyor. Dişleri birbirine vuruyor, gözlerini kaçırıyorlar. - Anladı annem. Bayılacağını sandım. Tuhafça bir şekilde başını geriye attı, görünmeyen bir şeye doğru yavaşça kollarını açıp, sabit şekilde önüne bakarak yürüdü. "Böyle yani?" deyip duruyordu sakince. Durumu kendi kendine muhakeme etmeye çalışıyordu. "Nasıl olur?" ve sonra: "Volodya, sen anlıyor musun?" Uzun bir koridor boyunca yürüdü. Açık duran yan kapından, çok yakın zaman önce olayın yaşandığı salonu gördüm. Bazı koltuklar yamulmuş, bazıları ters dönmüştü. . . . Nihayet bir tür lobiye vardık; sağda solda insanlar toplanmıştı; polisin yeşil üniformaları. Annem tekdüze bir sesle, "Onu görmek istiyorum," deyip duruyordu. Kapıların birinden eli sargılı, kara sakallı bir adam çıktı; istemsizce gülümseyerek mırıldanıyordu: "Bakın ben ... ben de yaralandım." Bir sandalye isteyip, annemi oturttum. İnsanlar çaresizce çevrede toplaşıyordu. Polisin, cesedin yattığı odaya girmemize müsaade etmeyeceğini anladım. Deli adamların ateş ettiği kişi, o odada gece boyunca nöbet tuttu. Bir an onu, cesedin üzerine eğilmiş olarak hayalledim -kuru, pembemsi, kır saçlı bir ihtiyar; hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir şeyi sevmez. Mahcup yabancılarla dolu bir lobinin ortasındaki iskemlede oturan annem, birden yüksek sesle ağlamaya, gergin bir inilti çıkarmaya başladı. Ona sarıldım, yanağımı onun tıp tıp atan, ateş basmış şakağına bastırarak ona bir kelime fısıldadım. "Babamız ..." diyerek duaya başladı; bitirdiğinde taşa dönmüştü sanki. Bu hezeyanlı odada fazlaca durmamıza sebep bulunmadığını hissettim. 


Elena Nabokov'un, oğlunun günlüğünden aktardıkları burada kesiliyor."