30 Mayıs 2014 Cuma

Pale Fire Canto One - Üç Ayrı Türkçe Çeviri

Ülkemizde Pale Fire'ın, ilginç denebilecek bir çeviri serüveni var. 1962'de yazılan roman, içinde aynı adlı uzun bir şiiri barındırır. 1988'e kadar Türkiye'de bu romanı çevirmeye yeltenen olmamış. Derken Fatih Özgüven, dört "kanto" dan oluşan şiirin birinci kantosunu çevirmeyi denemiş. Bu deneme o yıllarda çıkan Metis Çeviri dergisinde "Solgun Ateş Birinci Şarkı" başlığıyla yayımlanmış. Özgüven, çevirinin başına yazdığı açıklayıcı notta, Pale Fire ile on yıldan beri yaşadığı "dramatik" ilişkiden bahsediyor ve "Birinci Şarkı"yı çevirme girişimi için, "korka çekine girişilen bir çeviri serüveni" nitelemesini kullanıyor. Çevirirken kendinden kuşkuya düştüğünü, şiirle içli dışlı birinden yardım alma ihtiyacı hissettiğini, o noktada "sevgili arkadaşım" dediği Lale Müldür'ün devreye girdiğini belirtiyor. "Cilayı onunla vurduk," diyor. Sonuç olarak metin, sol sayfada metnin özgün hali, sağ sayfada çeviri yer almak üzere, Metis Çeviri dergisinde basılıyor.

Kasım 1994'te Pale Fire, Solgun Ateş adıyla ve Yaşar Günenç çevirisiyle bir bütün olarak yayımlanıyor. Yayınevi, Yaba. Bu çeviri 2013'e, yani İletişim Yayınevi'nden yeni bir Solgun Ateş çevirisi çıkıncaya kadar satışta kalıyor.

Nabokov'un tüm kitaplarını art arda basan İletişim Yayınları, 20. yüzyılın en önemli eserlerinden sayılan Pale Fire'ı yayın programına ne zaman aldı, bilmiyorum. Bildiğim, bu çevirinin istenen zamana yetişmediği. Roman, teslim edilen çevirmenlerin elinde yıllarca kalmış; sonunda bu çeviriyi yapmak, 2013 yılında bana nasip oldu. 

Meraklısının, sırasıyla 1988, 1994 ve 2013'te yapılmış bu çevirileri karşılaştırmayı ilgi çekici bulabileceğini düşündüm. Aşağıda Pale Fire'in bir PDF kopyasının linki var. Sonra sırasıyla Metis Çeviri, Yaba ve İletişim'in "Canto One" çevirilerinin resimleri sıralanıyor. Resimler, üstlerine tıklandığında büyüyecektir. Böylece, üç ayrı çevirmenin şiire nasıl yaklaştığı, kavrayış ve yaklaşım farklılıkları ayırt edilebilir.

http://www.saasmar.ru/russian/resource/english/esl/10/2011_2012/3/VladimirNabokov%20-%20Pale%20Fire.pdf


















28 Mayıs 2014 Çarşamba

Lolita: Çevirinin İmkânsızlığı ve Bir Alt Başlığı Çevirmek

Geçen yaz İzmir'deki bir sahafa girip, "Nabokov'un İngilizce kitapları var mı?" dediğimde, satıcı önce duraksamış, ardından, "Lolita'nın yazarı, değil mi?" diye sormuştu. Bu sorunun ortaya koyduğu üzere, Nabokov daha çok, filme de uyarlanan bu ünlü ve sansasyonel romanıyla tanınıyor. Yalnız Türkiye'de değil, dünyada da durum böyle. Okurların Nabokov'la tanışıklığı genellikle bu kitapla başlıyor. Nabokov'a şöhret ve para getiren, onun "Author of Lolita" olarak bilinmesine sebep olan kitap, her zaman onun en çok okunan eseri olacak ve yazık ki, çoğu kişinin okuduğu yegâne Nabokov romanı olarak kalacak.

Nabokov Lolita'yı kurgularken, bunun o zamana kadar "İngilizcede yazdığı en iyi şey" olduğunu düşünüyordu ve haklıydı da. Lolita, gerek kışkırtıcı konusuyla, gerek tedirgin edici olay örgüsüyle, gerekse dil işçiliğiyle, gerçek bir şaheser. Nabokov'un en çok okunan kitabı olduğu kesin; en iyi kitabı olduğu ise tartışmalı. Sonradan gelen Solgun Ateş (Pale Fire) ile Ada ya da Arzu (Ada or Ardor - A Family Chronicle), büyük ustanın parasal kaygılardan uzak olarak, İsviçre'nin yalıtılmış ortamı içinde tasarlayıp yarattığı çok daha komplike ve şaşırtıcı eserlerdir aslında. Nabokov okumaya Lolita'yla başlayanlar, Solgun Ateş'in, Ada ya da Arzu'nun sayfalarını çevirmeye başladıklarında, çok farklı gezegenlerde bulunduklarını anlar ve çoğu zaman bu gezegenlerin ortamına uyum sağlayamazlar.


Lolita ile Ada ya da Arzu, Fatih Özgüven tarafından Türkçeleştirildi. Solgun Ateş'in yakın tarihli çevirisi, bana ait. Acaba bu çeviriler ne kadar iyi? Çevirileri okurlar, edebiyat araştırmacıları ve çeviri eleştirmenleri sınıyor; zamanın eleğinden geçen çevirilerdeki kusurlar kimi zaman saptanıyor, kimi zaman fark edilmeden geçip gidiyor. "Mükemmel çeviri", "yetkin çeviri" gibi, kitap tanıtım yazılarında çok rastladığımız övgüler, çevirilerin gerçek niteliğini yansıtmaktan uzak, faydasız şişirmeler olarak kalıyor. Bir çevirinin gerçek niteliğini, ancak özgün metinle bire bir karşılaştırmalar yoluyla anlayabiliyoruz. Bu bire bir karşılaştırmanın öncelikle, kitap yayına hazırlanırken yapılması gerekiyor. Özgün metinle çeviriyi masanın üzerinde yan yana koymadan yapılmış redaksiyonlar, hakkıyla yapılmış redaksiyonlar olmuyor. Sonuç olarak, sonradan incelendiğinde okuru ve çevirmeni üzebilecek hatalar ortaya çıkabiliyor.


Hatasız çeviri mümkün mü? En azından edebiyat eserleri söz konusu olduğunda, bence hayır. Sebebi üzerinde, burada yerimin elvermeyeceği ölçüde durmak, tartışmak, düşünmek gerekiyor. Esasen, bazılarının dile getirdiği gibi, çeviri edimi bir bakıma imkân dışıdır; bir dil başka bir dile tam anlamıyla, niteliğinden hiçbir şey kaybetmeden çevrilemiyor. Kelime düzeyinde bile, bu böyle. Bir örnek vermek gerekirse: "Anneciğim" hitabının, İngilizcedeki karşılığı olan "mom" ya da "mommy", birebir aynı şey değil. Keza Fransızcadaki "maman", İngilizceye tam anlamıyla çevrilemediği için, Camus'nün "Yabancı" romanını çeviren Matthew Ward, kitabın giriş cümlesinde (Aujourd’hui, maman est morte.”) bu kelimeyi aynen bırakmaya karar vermiş: "Maman died today.” 

http://www.newyorker.com/online/blogs/books/2012/05/camus-translation.html 


Kelime düzeyinde bile hal böyleyken, cümle boyutuna geçildiğinde iş iyice karışıyor tabii. Söz oyunları, deyimler, atasözleri, kimi mecazlar, çok anlamlı kelimeler, sesteşler, yerel ağızlar, lehçeler çevrilemiyor. 


Peki çeviri esasen imkânsızsa, çevirmen niçin, neye uğraşıyor? Bana kalırsa, bilerek ya da bilmeyerek, tam da bu "imkânsız"ı başarmaya: Diller arasındaki, aşılmaz gibi görünen bariyerleri kaldırmaya; kaldıramadıklarının yanından akarsu misali dolanıp geçmeye. Yazar ve çevirmen Tim Parks'ın deyişiyle, Pisa kulesini başka bir ülkeye taşıyıp, herkesi de onun doğru yerde olduğuna ikna etmeye. 


http://cevirmenblog.blogspot.com.tr/2014/05/tim-parks-cevirmenler-nicin-biraz.html


İkna oluyor muyuz? Edebiyat zaten, bir kurmacaya ikna olmaya müsait bir insan yapısına hitap ettiği için, çeviri de bu kurmacanın taşeronluğunu yaptığı için, oluyoruz elbette. İkna olmaya baştan gönüllüyüz zaten. Çevirmen işini iyi yaptıysa, varlığını fazla belli etmeden işini yaparak aradan çekildiyse, illüzyon pürüzsüzce işliyor. Böylece başka bir dilde eser vermiş olan yazarın, adeta Türkçe konuştuğu, yazdığı kanısı içinde, kitabımızı okuyup gidiyoruz.


Sözü dönüp dolaşıp Nabokov'a ve Lolita çevirisine getireceğim belli; sorumuz şu: Bu çeviride, Türkçe konuşan Nabokov, İngilizce konuşan Nabokov'a ne kadar benziyor? 


Şunu baştan kabul ederek işe başlayalım: Tim Parks'ın yukarıda bağlantısını verdiğim makalede söylediği gibi, biz Nabokov'u Türkçe olarak okurken aslında, (kitap tanıtımcılarının çoğu zaman görmezden geldiği) çevirmeni okuyoruz: Lolita'da Fatih Özgüven'i, Karanlıkta Kahkaha'da Pınar Kür'ü, Maşenka'da Esra Birkan'ı, Solgun Ateş'te Yiğit Yavuz'u. Çevirmen, okuduğu metni ne kadar anlıyor, o metne ne kadar nüfuz edebiliyor, kaynak dili erek dilde yeniden kurarken (Pisa kulesini başka bir ülkede yeniden inşa ederken) asıl mimari yapının "karakterini" ne kadar yansıtabiliyor; bence mesele bu.


Bu yazıda Fatih Özgüven'in Lolita'sının etraflı bir incelemesine girişmeyeceğim; bu çok uzun ve ciddi bir iş, başlı başına bir inceleme, hatta tez konusu olabilir. Sadece romanın, uzun zamandır zihnime musallat olan alt başlığının ve bu alt başlığın çevirisi üzerinde duracağım: 


"LOLITA - Confessions of a White Widowed Male"


"LOLITA - Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları"


Bilindiği üzere, Nabokov eşi görülmedik bir söz ustası. İfadelerini sıklıkla, çok anlamlı, farklı dilsel, kültürel, edebi göndermeleri bulunan sözcüklerle kuruyor. "Confessions of a White Widowed Male" de böyle bir ifade. Özgüven'in buradaki çevirisi, ilk bakışta doğru görünüyor; "white" terimi, bir insan için kullanıldığında ilk olarak ırkı akla getirir. Fakat bu alt başlığı kitabın içeriği ışığında değerlendirince, akla şu soru geliyor: "White", yani "beyaz", kitabın pedofil kahramanı Humbert Humbert için kullanıldığına göre, Nabokov kahramanın "beyazlığına" özel bir vurgu yapmaya niçin gerek duymuştur? Romanda böyle bir vurgunun gerekçelerini izleyemiyoruz. Avrupa kökenli Humbert tam olarak "beyaz" değildir; kendi ifadesiyle, ırksal bir karışıma sahiptir. Hatta Lolita’nın annesi, Humbert’ın ailesinde “yabancı bir ırsi özellik” bulunup bulunmadığını sorar ve onun Hıristiyan olmadığını öğrenmesi halinde kendini öldürme tehditinde bulunur. Nabokov biyografı Andrea Pitzer, bunu Humbert'ın Yahudi olduğuna yönelik bir şüphenin iması olarak yorumluyor. 


Bu durumda Nabokov'un, ilk bakışta sadece ırksal bir sıfat gibi duran "white" kelimesini ne gibi göndermelerle kullanmış olabileceğine dair biraz hafiyelik yapmak gerekiyor. "White widowed male" tamlamasına yoğunlaşalım: Widow ya da widowed gerçekten "dul" anlamına geliyor; "male" ise, erkeklik sıfatı. Olağan koşullarda, bir erkeğin dul olduğunu anlatmak için, "dul bir adam" deriz; bunun İngilizce karşılığı, "a widowed man" olsa gerek. Peki Nabokov neden "man" (adam) değil de "male" ("dişi"nin karşıtı olmak üzere "erkek") demeyi tercih etmiş? 


Nabokov söz konusu olduğunda, kelimelerle ilgili hiçbir şeyin tesadüf ya da bilinçsizlik eseri olmadığını unutmamak gerekiyor. Lolita gibi, kelimeleri ve cümleleri söz oyunlarıyla, göndermelerle örülü bir romanda, ele aldığımız alt başlık, her dikkatli okurun içinde alarm zillerinin çalmasına sebep olmalı. Devam edelim.


Kitabın alt başlığı öncelikle, 18. yüzyılın pornografik romanlarının bir parodisi gibi durmaktadır. Bu parodi içinde "white widowed male" tamlamasının konumuna dair ilk saptama, The Annotated Lolita'yı hazırlayan Alfred Appel'dan geliyor. Appel'a göre "white widowed male", psikiyatri hastalarının dosyalarında yer alan, hastayla ilgili kalıplaşmış ibarelerden biridir: kısaca, hastanın beyaz, dul ve erkek olduğunu anlatır. Humbert Humbert'ın da ruh hastalığı geçmişi vardır; sürekli olarak zihinsel çöküntünün eşiğindedir; zaten küçük sevgilisine dair "itiraflarını" da akıl hastanesinden yazmaktadır. 


Appel'ın tespiti yerinde ama bu mesele böylece kapanmıyor gibi. "White widowed" tamlaması, neredeyse ilk gördüğüm andan beri, aklıma "Black Widow" (Kara Dul) denen örümceği akla getiriyor. Latrodectus türüne dahil bazı örümceklere verilen bu isim, dişinin çiftleşmeden sonra erkeğini yemesine dayanıyor. Kara Dul'un aşk ritüeli eşine ölüm getirir; Lolita'nın pedofili "Beyaz Dul" Humbert ise, üvey kızı Dolores'in hayatını yıkar, çocukluğunu yok eder. Nitekim Humbert metnin bir yerinde, "Eski bahçelerde gördüğünüz şişkin, solgun örümceklerden biri gibiyim," der.

http://butterfliesareflying.blogspot.com.tr/2009/09/vast-deal-of-meaty-piquant-material.html


Öte yandan, Lolita'da yer alan çok sayıdaki edebi gönderme arasında, Herman Melville'in Moby Dick'i de yer alıyor. Suzanne Fraysse, romanın alt başlığını Melville'in "Beyaz Balina"sına bir gönderme olarak yorumlar ("White Male" / "White Whale"). Fraysse'ye göre, Quilty peşine düşülen canavar (aynı zamanda canavar avcısı) iken, Humbert ise yeni Ahab olarak boy gösterir.

http://revel.unice.fr/cycnos/?id=1461



Sadece alt başlığı için bu kadar nefes tüketebildiğimiz bir kitabın içine girersek, çeviri sorunlarıyla ilgili daha neler neler kazıp çıkarırız, kimbilir... 

Fatih Özgüven'e emekleri için teşekkür ve saygıyla, kendi alt başlık önerimi sunuyorum; bir kelime eksiltmeyle: 


"Lolita - Beyaz Dul Bir Erkeğin İtirafları"

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Nabokov'un Hayatı ve Sanatı Üzerine Yazılmış Kitaplardan Bir Seçme...

















Challenge / Meydan Okuma (Longfellow)

CHALLENGE

I have a vague remembrance
   Of a story that is told
In some ancient Spanish legend
   Or chronicle of old.
It was when brave King Sanche
   Was before Zamora slain,
And his great besieging army
   Lay encamped upon the plain.
Don Diego de Ordenez
   Sallied forth in front of all,
And shouted loud his challenge
   To the warders on the wall.




All the people of Zamora,
   Both the born and the unborn,
As traitors did he challenge
   With taunting words of scorn.
The living in their houses,
   And in their graves the dead,
And the waters in their rivers,
   And their wine, and oil, and bread.
There is a greater army
   That besets us round with strife,
A starving, numberless army
   At all the gates of life.
The poverty-stricken millions
   Who challenge our wine and bread,
And impeach us all as traitors,
   Both the living and the dead.
And whenever I sit at the banquet,
   Where the feast and song are high,
Amid the mirth and music
   I can hear that fearful cry.
And hollow and haggard faces
   Look into the lighted hall,
And wasted hands are extended
   To catch the crumbs that fall
And within there is light and plenty,
   And odours fill the air;
But without there is cold and darkness,
   And hunger and despair.
And there in the camp of famine,
   In wind, and cold, and rain,
Christ, the great Lord of the Army,
   Lies dead upon the plain.

LONGFELLOW

     MEYDAN OKUMA

                
               Hayal meyal hatırlarım
               Bir öykü anlatılmıştı
               Ya bir İspanyol efsanesinden
               Ya da tarihten alıntıydı.
              
               Gözüpek kral Sanche
               Katledilmiş Zamora önünde,
               Şehri kuşatan koca ordusu
               Kamp kurmuş düzlük bir yerde.

               Don Diego de Ordenez
               Hep ordunun önünde olurmuş,
               Surlarda bekleyen nöbetçilere
               Haykırarak meydan okurmuş.

               Zamora’nın ahalisine,
               Doğmuşlarına doğmamışlarına,
               Hainler diye seslenirmiş
               Küçümsemeyle ve alayla.

               Orada evinde oturanlara,
               Mezardaki ölülere,
               Irmakta akan sulara,
               Şaraba, yağa, ekmeğe.

               Daha büyük bir ordu var
               Şimdi çevremizi kuşatan,
               Açlık çeken neferleriyle,
               Hayatın kapılarını tutan.

               Yoksulluk çeken milyonların
               Gözü var ekmeğimizde, şarabımızda,
               Ve hain diyorlar hepimize,
               Doğmuşlarımıza, doğmamışlarımıza.
              
               Ne zaman otursam bir ziyafete,
               Yenilip içilirken, söylenirken şarkılar,
               Ortasında müziğin, neşenin
               Kulağım o korkunç çığlığı duyar.

               Işıltılı salona bakar
               Hep yabanıl boş yüzler
               Düşen kırıntıları toplar
               Uzanan çarpık eller.

               Burası aydınlık, bolluk içinde
               İçerisi ne kadar güzel kokuyor;
               Oysa dışarıda soğuk, karanlık,
               Açlık, yeis kol geziyor.

               Ordu kampı kıtlık yeri
               Soğuktur, yel eser, yağmur yağar,
               Ve İsa, ordunun yüce kumandanı,
               Bir düzlükte ölmüş yatar.
              
                                          LONGFELLOW

(Bu şiir, İletişim Yayınları tarafından basılan "Uçurum İnsanları'nın son kısmında yer alıyor.)

Bir Eski, Bir "Yeni" Beyaz Diş Çevirisi ya da Neler Oluyor Hayatta?


2008 yılında Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği ÇEVBİR ile Yayıncılar Meslek Birliği YAYBİR, kurdukları İntihal İnceleme Komisyonu”yla kapsamlı bir çalışma yaparak, Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği 100 Temel Eser arasında yer alan klasiklerin piyasadaki çevirilerini incelemiş ve bu çalışmanın sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmıştı. Sonuç özetle şöyleydi: Kitapçılarda gördüğümüz klasik çevirilerinin çoğu intihal niteliğindeydi. Başka bir deyişle, aşırmaydı. Basın duyurusunda bu duruma dikkat çekmekle yetinilmiş, intihal eserlerin sayısı örnekler üzerinden verilmiş, ancak intihalci yayınevlerinin isimleri duyurulmamıştı.

Durum vahimdi. Klasik eser basımını kolay kazanç kapısı olarak gören birçok yayınevi, sahaya ellerinde baltalarla girmişlerdi adeta. Mevcut çevirileri noktasına virgülüne dokunmadan basanları mı ararsınız, çok uzun eserleri okuyucuya hiçbir uyarıda bulunmadan kafasına göre budayıp kısaltarak piyasaya sürenleri mi. Bu intihal basımlarda çevirmen ismi ya hiç bulunmuyordu, ya uydurma (yaratılmış) bir isim yazılıyordu çevirmen hanesine, yahut çevirmen gerçekten var olan biri oluyordu ama onun yaptığı iş gerçek bir çeviri değil, önceden hazırlanmış bir metni esas yapısını koruyarak, sadece ufak tefek değişikliklerle tahrif etmekti; böylece metne yeni bir çeviri süsü veriliyordu ama esasen yapılan, tabiri caizse mevcut çevirinin üzerine yeni bir boya atılmasından ibaretti.

Okuduğunuz yazıya, benim için özel önem taşıyan ve Beyaz Diş adlı romanı 100 Temel Eser listesinde mümtaz bir yer işgal eden Jack London vesile oldu. Çünkü Beyaz Diş'i çevirenlerden biri de benim.

London ile çevirmen düzeyinde tanışmam 2006 ya da 2007 senesine rastlıyor. Ankara’daki Konur Sokak’ta bulunan Bilim Sanat Kitabevi’nden (şimdi yanılmıyorsam kafe oldu orası), epeydir raftan bana göz kırpan bir kitabı satın almıştım. Şuydu kitap:
  

İçinde Jack London’ın eserlerinden seçmelerin bulunduğu bu kitabın “nonfiction” kısmı dikkatimi çekmişti. London’ın, birçoğu Türkçeye çevrilmemiş gazete-dergi yazılarını içeriyordu bu bölüm. Yazarın pek bilmediğimiz bir yönünü yansıtıyordu. Bu yazıları teker teker çevirmeye başladım. Jack London ölümünün üzerinden 70 yıl geçmiş bir yazar olduğu için, ortada telif sorunu yoktu. Bu kitaptaki yazılara, değişik kaynaklardan bulduğum başka yazıları da ekleyince elimde epeyce yazı birikmiş oldu. Bunların bazılarını çeşitli dergilere verdim, yayımladılar.

Nihayetinde bu yazıların bir kitap oluşturabileceği fikri oluştu bende. Uzatmayayım, çeşitli yayınevlerinin kapısını çaldıktan ve birkaç kez hüsrana uğradıktan sonra, kitap İmge Yayınevi’nden “Bana Göre Hayatın Anlamı" başlığıyla çıktı ve epey ses getirdi:



Aynı yayıneviyle, Jack London’ın Martin Eden romanını çevirmem üzerine anlaştık; çevirdim de. Ancak ilk kitabımın telif ödemesinde yaşadığım sorunlar sebebiyle, ben bu çeviriyi onlara vermekten vazgeçtim ve sonunda kitap İletişim Yayınları’na gitti. Ancak benim taahhüt ettiğim kitabı İmge’ye vermemiş olmam, onların yayın takviminde bir boşluğa yol açmış olacak ki, bir süre sonra başka bir Jack London romanı olan “Beyaz Diş”i piyasaya çıkardıklarını gördüm. Yıl 2010’du.

O sıralarda İletişim Yayınevi’nin talebiyle ben de, 2011’de yayımlanacak olan Beyaz Diş çevirime başladım. Romanı çocukluk çağlarımda Cem Yayınevi baskısından okumuştum. Yeni çevirime başlarken hem bu baskıya, hem de piyasada mevcut en eski çeviri görünümündeki Oda Yayınları çevirisine göz atmayı gerekli gördüm. İmge’nin bastığı kitaba da bakmak istiyordum. Bundan sonrası, şaşkınlıklar içine düşüşümün hikâyesidir.

İlk şaşkınlığımı, çocukluğumda okuduğum, Cem Yayınevi’nin 1973 baskısı Beyaz Diş’e uzun yıllar sonra tekrar baktığımda yaşadım. Benim bunca zamandır büyük bir yanılgı içinde olduğumu, “okudum” sandığım Beyaz Diş’i aslında hiç okumamış olduğumu anladım. Bu “çeviri”de, benim İletişim Yayınevi için çevirdiğim özgün metindeki çok önemli bir kısım yoktu. Daha doğrusu kitabın baş kısmı, yaklaşık altmış sayfalık başlangıç bölümü basılmamıştı. Evet: yazıyla altmış, rakamla 60 sayfa.
  

Neden böyleydi? Metni bilmeyenler için açıklayayım, Beyaz Diş, karlarla kaplı Klondike bölgesinde bir tahta kutunun içindeki cenazeyi bir yerden bir yere götürmeye çalışan iki adamın ve onlara saldıran aç kurt sürüsünün mücadelesiyle başlar. Kurtlar önce iki adamın kızak köpeklerini, sonra da iki adamdan birini avlayıp öldürürler. Sonunda tek başına kalan adam, son anda yardıma gelen insanlar tarafından ölümden kurtarılır. Bundan sonra hikâye, sürüdeki yarı kurt yarı köpek olan Kiçe adlı dişi ve onun kendine eş seçtiği Tek Göz’ün başından geçenlere odaklanır. Kiçe ve Tek Göz’ün evladı, sonradan Beyaz Diş adını alacak hayvandır.

Cem Yayınevi’nin kitabı, Beyaz Diş’in doğumuyla başlıyordu. Yukarıdaki paragrafta özetini geçtiğim 60 sayfalık olayların hiçbiri, bu kitapta yoktu. Anlaşıldığı kadarıyla yayıncı romana bir çocuk kitabı gözüyle bakmış (ölümünden sonra Jack London’ın başına gelen en büyük talihsizliktir bu) ve kurtlarla insanlar arasındaki mücadeleyi çocuklar için fazlasıyla dehşet verici bularak kesip atmıştı.

İkinci şaşkınlığımı, Oda Yayınları’nın çevirisinden sonra İmge Kitabevi’nin baskısını incelemeye yeltenince yaşayacaktım. Önce Oda baskısını aldım. Bu kitabın bulabildiğim en eski baskısı 1982 yılının Nisan ayına aitti ve iç kapağında 2. Baskı olduğu yazıyordu. Türkçesi Bedia Mekânsız’a aitti. Bu çeviri günümüze kadar baskı üstüne baskı yapmaya devam etti, ancak yeni baskıların künyesinde çevirmen adı yer almıyor! Bedia Mekânsız adıyla yaptığım Google taramalarında, bu isme başka bir çeviride de rastlayamadım. Acaba böyle bir çevirmen gerçekten var mıydı da şimdi “yok” sayılıyor, yoksa Oda Yayınları’nın artık çevirmene ya da ailesine telif ödememek için başvurduğu bir yöntem mi söz konusu?


Sonra bir merak, bir hevesle kapağında “İngilizce Aslından Çeviren: Orhan Düz” yazan İmge Yayınevi baskısı "yeni çeviri"yi alıp karıştırmaya başladım. Fakat o da ne? Okuduğum cümleler Bedia Mekânsız cümlelerinin ikiz kardeşi gibiydi. Birinci cümleden başlayarak hem de:

“Donmuş ırmağın iki yakası karanlık lâdin ağaçlarıyla kaplıydı.” (Mekânsız)

Donmuş ırmağın iki yanı da karanlık ladin ağaçlarıyla kaplıydı.” (Düz)

İki baskıda ilk cümlenin bu kadar birbirine benzemesi başlı başına ilginçti, çünkü çevirmen açısından sorunlu bir cümleydi bu. Aslı şöyleydi:

“Dark spruce forest frowned on either side the frozen waterway.”

Buradaki “kaş çatmak” anlamındaki “frown” terimi, yukarıdaki çevirilerde görmezden gelinmişti. Kanal, su yolu gibi anlamlar taşıyan “waterway” ise “ırmak” olarak çevrilmişti. Ben İletişim Yayınevi'nden çıkan kendi  çevirimde bu cümleyi şöyle çevirmeyi seçmiştim:


“Donmuş su yolunun iki yanında, karanlık ladin ormanı çatılmış duruyordu.”


İkinci cümleye geçelim:

“Rüzgâr dalların üzerindeki kar örtüsünü az önce sıyırmıştı, gitgide silinen gün ışığı altında ağaçlar kopkoyu, korkunç karaltılar halinde birbirlerinin üzerine abanmış gibi görünüyordu.” (Mekânsız)

“Rüzgâr dalların üzerindeki kar örtüsünü henüz kaldırmamıştı ve gittikçe sönen gün ışığı altında ağaçlar, siyah korkunç karaltılar halinde birbirlerinin üzerine doğru eğilmiş gibi görünüyorlardı.” (Düz)

Dikkat ederseniz sözdizimi tamamen aynı olan, sadece kelimelerin benzer anlam taşıyan alternatifleriyle değiştirildiği cümlelerle karşı karşıyayız. İşin tuhafı, anlamsal olarak daha doğru olan Mekânsız’ın cümlesi, Düz’ün cümlesinde ters anlam kazanmış; buna da “az önce sıyırmıştı” ifadesinin, “henüz kaldırmamıştı” ya dönüştürülmesi yol açmış. Cümlenin orijinali şöyle:

“The trees had been stripped by a recent wind of their white covering of frost, and they seemed to lean towards each other, black and ominous, in the fading light.”

Ben bunu şöyle çevirmişim:

“Yakın zaman önce esen bir rüzgâr, ağaçların üzerindeki beyaz buz örtüsünü sıyırmıştı ve ağaçlar sönükleşen ışığın altında, kara, uğursuz gövdeleriyle, birbirlerine yaslanır gibiydiler.”

Gerçekten “özgün” iki çeviri arasında, benim çevirimle Mekânsız çevirisi arasındaki kadar fark bulunması kaçınılmazdır. Düz’ün metninin özgün bir çeviri olmayıp, Mekânsız çevirisinin biraz değiştirilmesi suretiyle üretilmiş bir metin olduğunu anlamak için bu kadarı bile yeterli aslında. Ama biz kitabın rastgele yerlerinden örneklerle, sözümüzü sağlama bağlayalım.

“Şimdi insanların taş atarak, sopa vurarak köpekleri kovalayışlarını, kankardeşi olmasalar bile kardeş sayılabilecek bir cinsten olan köpeklerin yırtıcı dişlerinden kendilerini nasıl koruduklarını görebiliyordu.” (Mekânsız)

Şimdi insanların taş atarak, sopa vurarak köpekleri kovalayışlarını, her nedense kendisi gibi olmayan bu hemcinslerinin vahşi dişlerinden onu koruduklarını görebiliyordu.” (Düz)

Burada çarpıcı olan, özgün metindeki “man-animals” teriminin her iki varyantta da “insanlar” olarak çevrilmiş olması. Düz, “insan-hayvanlar” olarak çevrilebilecek ve kitap boyunca sıkça kullanılan bu kelimede, Mekânsız metnini kaynak metne başvurarak düzeltmemiş. Oysa cümlenin başka bir yerinde böyle bir düzeltmeye gittiğini görüyoruz. “his kind that somehow was not his kind” ifadesini “her nedense kendisi gibi olmayan bu hemcinslerinin” şeklinde çevirmesi, böyle bir “düzeltme”ye işaret ediyor.

Devam edelim.

“Tim Keenan insanı çileden çıkaracak bir yüzsüzlükle öfkeli öfkeli karşılık verdi:
- Ne yalan söyleyeyim, ben çakmam böyle işlerden. Ne haliniz varsa görün, ben karışmam.” (Mekânsız)

“Tim Keenan insanı çileden çıkaran bir yavaşlıkla öfkeli öfkeli karşılık verdi:
- Ne yalan söyleyeyim, ben çakmam böyle işlerden. Ne haliniz varsa görün, ben karışmam.” (Düz)

Özgün metne bakalım:

“Well, stranger,” the other drawled irritatingly, “I don’t mind telling you that’s something I ain’t worked out for myself.  I don’t know how to turn the trick.”

Benim çevirim:

“Adam sinir bozucu şekilde, ağır ağır konuşuyordu:
– Vallahi yabancı, açıkçası, bunu daha önce hiç denememiştim. Nasıl yapmalı, bilmiyorum.”

Mekânsız ve Düz  metinleri arasında, “yüzsüzlük” kelimesinin “yavaşlık”la değiştirilmesi dışında hiç fark yok. “Çakmam” gibi çevirmenin yaratıcılığın devreye girdiği bir ifadenin aynen korunması, çarpıcı. “I don’t know how to turn the trick” ifadesinin iki ayrı çevirmen tarafından hayli alakasız şekilde “Ne haliniz varsa görün, ben karışmam.” diye çevrilmesi, pek mümkün görünmüyor.

Ne demek istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum ama haydi son bir karşılaştırma yapalım; yine rastgele bir cümleyle.

“Ama Bill, bir silkinişte kurtuldu ondan:
– Öyle yağma yok, dedi. Artık sabrım kalmadı, elim silah tuttuğu sürece bu namussuzlara bir tek köpek bile kaptırmam, işte o kadar!” (Mekânsız)

“Ama Bill bir silkinişte ondan kurtuldu. “Artık dayanamıyorum, elim silah tuttuğu sürece onlara tek bir köpek bile kaptırmam artık, işte o kadar.” (Düz)

Cümlenin özgün hali:

Bill shook it off.  “I won’t stand it,” he said.  “They ain’t a-goin’ to get any more of our dogs if I can help it.”

Benim çevirim:

“Bill, omzundaki eli itti.
– Buna izin vermem, dedi, bir köpeğimizi daha almalarına engel olacağım.”

Mekânsız ve Düz metinlerinin aynılığının yanısıra, özgün metinde bulunmadığı halde yine bir çevirmen yaratıcılığının eseri olarak düşünülebilecek “işte o kadar” vurgusunun kullanıldığına dikkat edin.

İki kitaptan karşılaştırmalı örnekler, alıntılar sonsuzca çoğaltılabilir ama İmge Yayınevi’nin Beyaz Diş’iyle, Oda Yayınları baskısının “yakın akrabalığını”, daha doğrusu Düz çevirisinin Mekânsız çevirisinden cümle cümle, küçük değişikliklerle aktarılmış olduğunu kanıtlamak için daha fazla yorulmaya gerek olduğunu sanmıyorum. Meraklısı, iki kitabı alıp inceleyebilir. İlginç olan, Düz “çevirisinin” 2005 yılında Metropol, 2006 yılında Şule Yayınları tarafından basıldıktan sonra İmge’ye gelmiş olması. Gezmeyi seven bir metinle karşı karşıyayız.

Bu yazı, ülkemizde klasik çevirilerinin ne durumda olduğuna ve böyle vahim örneklerin umulmadık yayınevlerinde nasıl kendini gösterebildiğine dikkat çekmek içindi. Aktardığım vakayı, dışarıdan bakınca çok saygın ve ciddi gibi görünen yayınevlerinde de böyle acıklı durumların yaşanabildiğinin ispatı olarak değerlendirebiliriz.

Tim Parks - Çevirmenler Niçin Biraz Takdiri Hak Ediyor (The Observer, 25 Nisan 2010)


Bayılarak okuduğunuz Milan Kundera kitaplarını kim yazdı? Cevap: Michael Henry Heim. Pek yaman olduğunu düşündüğünüz Orhan Pamuk’unkileri? Maureen Freely. Engin bir hayal gücüne sahip Roberto Calasso’nun kitaplarını kim yazdı peki? Ben yazdım.

Çevirmen, işini yapıp ortadan kaybolmalıdır. Muhteşem, karizmatik, yaratıcı yazar, dünyanın her tarafında yerini almak ister. Okurlarının çoğunun aslında kendisini okuyor olmadığı gerçeği ise, kabul etmek isteyeceği en son şeydir.

Okuyucular da aynı hisse sahiptir. Muhteşemliğin kendisiyle yakın temas içinde olmak isterler. Bu metnin Bremen’deki bir küçük bir evde veya Osaka’nın kenar mahallelerindeki yüksek bir apartman katında, azıcık ücret karşılığında yazıldığını bilmek istemezler. Çocuklar niçin, JK Rowling’in aslında sigaraları art arda dizen bir emekli olduğunu öğrenmeyi arzu etsinler ki? Romanlarımı okuyan kişiler benimle tanıştıklarında, çeviri de yapıyor olmam karşısında hayal kırıklığına uğruyorlar; sanki bu iş, “önemli” biri olduğunu ümit ettikleri yazarı küçük düşürüyormuş gibi.

Globalizmle bireyciliğin suç ortaklığıdır bu; nerede yapılmış, nerede yazılmış olursa olsun, izlediğimiz her filmde, okuduğumuz her kitapta aynı deneyimi yaşarız. Aslında bir aracıya ihtiyaç duyduğumuzun hatırlatılması, hevesimizi nasıl da kaçırır; Çinlilerin eline geçen, kitaplarımın bir aracı üzerinden gelen varyantıdır; ben de Dostoyevski’yi bir aracı üzerinden okuyorum.

Birkaç yıl önce yazar Kazuo Ishiguro, İngiliz meslektaşlarını, metinlerini çeviriyi zorlaştıracak şekilde yazdıkları için kınamıştı. Söylediğine göre, bu kadar sade bir üslûpla yazmasının sebeplerinden biri, kitaplarının dünyanın her tarafında yeniden üretilebilmesini sağlamakmış.

Peki Shakespeare, Fransız okuyucularını düşünerek kelime oyunlarını azaltsaydı ne olurdu? Ya da Dickens, Micawber’ın konuşmaları Japoncaya nasıl çevrilecek diye kaygılansaydı?

Kundera için çeviri daha da önemli bir meseleydi; zira çevrilirken üslubunun sıradan hale getirildiği kanısındaydı. “Saptırılmış Vasiyetler” adlı eserinde, şöyle gürlüyordu: “Çevirmenin üstündeki otorite, yazarın kişisel üslubu olmalıdır… Oysa çevirmenlerin çoğu başka bir otoriteye, basmakalıp ‘iyi Fransızca, Almanca ya da İtalyanca’ çeviri anlayışının otoritesine boyun eğerler’.”

Lakin dilsel bir normdan sapmak, sadece kaynak dil bağlamında anlam taşır. Lawrence Âşık Kadınlar’da, uykusuzluk çeken Gudrun’dan bahisle, “mükemmel bilinç haline yıkılmıştı” (“she was destroyed into perfect consciousness”) şeklinde ürpertici bir ifade kullanır. Ama ya burada yıkım bir tür dönüşüm olarak anlaşılmışsa; ya da bilinç olumsuz görülmüşse?

Çevirmenin tam olarak ne yaptığını asla bilemezsiniz. Çevirdiği kitabın gerisinde duran tüm kitapların ayırdında olarak, nüansları ve kültürel imaları manyakça bir dikkatle okur; sonra bu inanılmaz derecede karmaşık şeyi kendi dilinde yeniden yazmaya koyulur. Bunu yaparken her şeyi, özgün metinle ilgili deneyim değişmeyecek, yahut ona mümkün  olduğunca yakın olacak şekilde tekrar detaylandırıp değiştirir. Her bir cümlede, en sadakatli hürmetle en mahirce dikkati bir araya getirmek zorundadır. Pisa Kulesi’ni Manhattan’ın merkezine taşıdığınızı ve herkesi kulenin doğru yerde olduğuna ikna etmeye çalıştığınızı düşünün; için ölçeği bu kadar büyüktür işte. Kendi romanlarımı yazarken her zaman, organizasyon ve hayal gücünden yana büyük çaba sarf etmişimdir, ama cümle cümle çeviri, entelektüel açıdan daha külfetlidir. Olumlu yanından bakarsak, başka bir yazarın kendi eserini nasıl oluşturduğunu uygulamalı olarak deneyimlemek, bir yıl boyunca yaratıcı yazarlık dersi almaya eşdeğerdir. Çok az yazarın çeviriye “gönül indirmesi” ne kadar yazık.

Elbette çevirmen zayıfsa, uyuşmada kimi tuhaflıklar ortaya çıkacaktır (içeriği yakalamış, fakat üslubu kaçırmışsınızdır); yahut metin akıcı fakat isabetsiz olacaktır (üslubu yakalamış, fakat içeriği kaçırmışsınızdır). En başarılı –özgün metin üzerinde en derinlemesine kavrayışa ve kendi dilinin en büyük imkânlarına sahip olan– çevirmen, üslûpla içeriği hem yepyeni, hem de asıl modele şaşılacak derecede sadık olacak biçimde bir araya getiren kişidir.

Çevirmen arada sırada, bireysel dehanın kutlandığı şenliklere, kariyerini ileri taşıdığı, hatta oluşturduğu büyük bir adamın konuğu olarak katılır. New York’da Mr Eco, Almanya’da Mr Rushdie’dir o. Aldığı milyonlarca karardan ötürü değil, Rushdie’yi veya Eco’yu çevirdiği için takdir görmektedir. Daha bahtsız yazarlar için harika işler yapmış olsa, ismini hiç duymayacaktık.

İşte bu yüzden, genç çevirmenler için bir ödül koyan Harvill Secker’ı alkışlamak gerekiyor; çevirmeni ünlü bir isimle bağlantısı yüzünden değil, bir hikâyeyi başkalarından daha ikna edici şekilde çevirdiği için konulmuş az sayıda ödülden biridir bu.

Her neslin, kendi çevirmenlerine ihtiyacı vardır. Güzel bir edebiyat eserinin asla güncellenmesi gerekmez; oysa bir çeviri, ne denli harika olsa da zamanla toz tutar. Pope’un Homeros’unu okurken, Homeros’tan ziyade Pope’u duyarız. Constance Garnett’ın Tolstoy’unu okurken, 19. yüzyıl sonları İngiltere’sinin sesini duyarız. Büyük eserleri yeniden ele alıp, onları kendi dilimize uydurmamız icap eder. Bunun için taze zihinlere, taze seslere ihtiyaç duyuyoruz. Her yıl birkaç dakikalığına, çevirmenlerin önemli olduğunu gerçekten kabul etmemiz, en iyi çeviriyi okuduğumuzdan emin olmamız gerekiyor.

                                                                                              Çeviren: Yiğit Yavuz

25 Mayıs 2014 Pazar

Çeşitli Ses Kayıt İhtiyaçları İçin Çok Elverişli Bir Cihaz: Zoom H4n



Elektronik ve bilgisayar teknolojisindeki gelişmeler, her geçen gün yayıncıların hayatına daha ucuz, daha kaliteli ve daha kullanışlı cihazların girmesini sağlıyor. Radyo denince ses akla geliyor; ses, radyonun her şeyi. O yüzden radyo yayıncıları her zaman, dinleyicilere en kaliteli sesi iletmenin peşinde. Elbette kalite geniş anlamlı bir kavram; "kaliteli ses" denince konuşmacının diksiyonundan ve konuşma tınısından tutun, çalınan müziklerin kayıt niteliğine ve müzikal değerine kadar çeşitli unsurlar akla gelebilir. Ele alınan sohbet ve tartışma konularının içeriği, hatta bir radyonun genel anlamda programcılık anlayışı, o radyonun "sesi" olarak değerlendirilebilir. Ancak bu yazıda "kaliteli ses"i sadece ses kaynaklarının kayıt niteliği açısından ele alacak ve bu çerçevede, bir ses kayıt cihazı olan Zoom H4n'yi tanıtacağım.


Zoom H4n, radyoculuk hayatımın on beşinci yılında hayatıma girmiş bulunuyor. TRT radyolarında göreve başladığım yıllarda, en kaliteli cihazı Nagra firmasının makara bantlı kaydedicileri olarak biliyorduk. Bu cihazlar metal aksamlıydı; son derece büyük ve ağırdı. Nagra'yı kullanırken, 20 dakika kayıt yapabilen makara bantlar kullanırdık. Bu sürenin sonunda bandı başa sarıp çıkarmak, yeni bir bantla devam etmek gerekirdi. Aldığımız ses kaliteli olmaya kaliteliydi ama bunları bir yerden bir yere taşımak, hele dış mekânlarda ayakta dururken ya da yürürken kullanmak, hayli yorucuydu.


Sonraki yıllarda dijital teknolojilerin gelişmesiyle gerek Nagra, gerekse diğer firmalar dijital ses kaydediciler üretmeye başladı. Bunlar hem daha küçük, hem daha hafifti, hem de bant kullanma zorunluluğunu ortadan kaldırıyorlardı. Yine bu teknoloji sayesinde, banttan banda aktarmayla yapılan, bugün bize çok ilkel gelen montajdan, bilgisayar ortamında gelişmiş programlarla yapılan montaja geçmiştik. Ancak dijital kaydediciler pahalıydı; ancak yayın kuruluşları bu cihazları alabiliyor, bireysel tüketicinin paraya kıyıp kendi dijital ses kayıt cihazına sahip olması zor görünüyordu.


Kısa zamanda çok şey değişti. Artık, eskiden hayal olan teknolojilere, hayal edemeyeceğimiz kadar uygun fiyatlara ulaşmak mümkün. Elbette hâlâ çok pahalı gereçler de mevcut ama artık herkes, makul bir fiyat ödeyerek "yayın" kalitesinde ses ve görüntü üretmeyi sağlayan ürünler alabiliyor.


Bu bağlamda, bant programlar üreten bir radyocu için, bir ses kaydedici ararken üç unsur bilhassa önem kazanıyor: 


- Kaliteli bir mikrofona ve yayın kalitesinde bir kayıt formatına sahip olması,

- Uygun boyutlarda, kolay taşınır ve kolay kullanılır olması,
- Fiyatının el yakmaması.

Zoom H4n, bu üç gereği fazlasıyla yerine getiriyor. Özelliklerini az sonra anlatacağım. Fiyatını baştan belirteyim: Bu yazının yazıldığı günlerde Türkiye'deki satış fiyatı 800-850 TL civarındaydı. Ben bunu bir arkadaşımdan, kullanılmış olarak satın aldığım için, bana 500 TL.'ye mal oldu. Gelelim kullanıcı gözüyle, bu kaydedicinin özelliklerine...

Zoom H4n, 2009'un Şubat ayında piyasaya sürülmüş bir cihaz. Zoom bir Japon firması, ancak ürün Çin'de üretilmiş. Tam anlamıyla "Çin işi Japon işi" bir cihaz, sizin anlayacağınız :) Tek elle rahatça tutulabilecek boyutta, dikdörtgen biçimli bir tasarımı var. İlk bakışta hemen dikkati çeken özelliği, uç kısmında yer alan X/Y pozisyonunda konumlandırılmış ikiz kapasitif (condenser) mikrofonlar. Bu mikrofonlar olağan koşullarda radyocuya, ek bir mikrofona ihtiyaç duymadan seslendirme ve röportaj yapma imkânı sağlıyor. Söz konusu iki mikrofon, döndürülmek suretiyle mikrofon yönselliğini 90 ya da 120 derecelik olarak ayarlamayı mümkün kılıyor. Böylece, örneğin tek kişilik seslendirmelerde ya da tekil enstrüman kayıtlarında mikrofon yönselliğini 90 dereceye, iki yahut daha fazla kişinin sesini aynı anda kaydetmeyi gerektiren röportaj ortamlarında ya da orkestra kayıtlarında 120 dereceye ayarlayabiliyoruz.




Stereo ses kaydı yapmamızı sağlayan bu iki entegre mikrofon, cihazı aldığım günden bu yana yaptığım seslendirmelerde, tahmin etmediğim, hatta beni şaşırtan ölçüde iyi sonuç verdi. Ancak masa üzerinde kullanırken bu cihazın yükseltilerek ağza yakınlaştırılması gerekiyor. Bunu da küçük bir tripodla yapmak mümkün. Firma pakete böyle bir eklenti yapmamış ama iş görür bir tripodu çok ucuza edinmek mümkün. Ben aşağıdaki tripodu internet üzerinden, kargo ücreti dahil 10,5 TL.'ye aldım.







Zoom H4n, açısı ayarlanabilen böyle bir tripoda yerleştirilerek, mikrofonları seslendirmecinin ağzı hizasına gelecek şekilde yönlendirildiğinde, çok tatmin edici sonuçlar veriyor.







Zoom H4n'nin yan yüzünde, kayıt seviyesini ayarlama imkânı veren kontroller var. Kayıt seviyesi düşürüldükçe, mikrofon hassasiyeti düşüyor ve çevredeki sesler kayda daha az giriyor. Dolayısıyla kayıt seviyesini düşürerek, mikrofonun sadece sizin konuşma sesinize odaklanmasını, böylece kaydınıza ortam seslerinin girmemesini sağlayabiliyorsunuz. Böylece stüdyo dışında da çok temiz kayıtlar almak mümkün hale geliyor. Bu ayarlamayı yaparken, kayıt esnasında mutlaka kulaklık takıp, aldığınız sesi bire bir duyarak mikrofon hassasiyetinizi belirlemenizi tavsiye ederim.






Özellikle dış mekân kayıtlarında, entegre mikrofona patlamaları önleyici sünger takmak şart. Aslında bu önlemi tüm konuşma kayıtlarında almanızı tavsiye ederim; çünkü konuşmacının nefesi de, rüzgâr etkisi yaparak kaydınızı olumsuz etkileyebilir. Cihazın paketinin içinden böyle bir sünger çıkıyor. Daha kaliteli, bilhassa film çekimlerinde kullanılan aşağıdaki gibi ürünler de var ama bunların fiyatı, normal bir mikrofon süngerinin hayli üzerinde ve görünüşleri de biraz tuhaf. Cihaz sakal bırakmış gibi duruyor!



Geleneksel mikrofonlarda kullanılan süngerler de, biraz esnetilerek H4n'ye geçirilebiliyor. Ben geleneksel el mikrofonlarında kullandığımız TRT logolu süngeri denedim, fena durmadı!



Entegre ikiz mikrofonların ses kalitesinin yüksekliği bir yana, bu cihazla kayıt yaparken, ek mikrofonlar kullanma olanağınız da var. Cihazın arka cephesinde ince uçlu çivi konnektör için giriş bulunuyor. Alt kısımda ise iki mikrofon girişi var ki, bunların hem kalın çivi, hem de lale konnektör bağlamaya elverişli olması büyük bir avantaj. Ancak bu girişlere bağladığınız mikrofonları, entegre mikrofonla eş zamanlı olarak kullanma imkânı tanınmamış; yani seçimlik olarak, ya dışarıdan gireceğiniz mikrofonları ya da entegre mikrofonu kullanmak durumundasınız. Müzik kaydı yapacağınız zaman, aynı bağlantı yerleri sadece mikrofonlar için değil, "line" giriş olarak enstrümanlar için de kullanılabiliyor. Böylece sözgelimi, girişlerden birine elektro gitarı, diğerine elektronik piyanoyu bağlayabilirsiniz. Elbette, araya bağlanacak bir mikser ünitesiyle, kullanılabilecek ses kaynağı sayısını çoğaltmak mümkün.




Zoom H4n'nin bence çok güzel bir özelliği, birçok profesyonel cihazın aksine özel bir pil gerektirmeyip, iki adet standart kalem pille çalışıyor olması. Dolayısıyla pilin bayatlaması, tükenmesi, şarj edilmesi gibi sorunlarla cebelleşmek zorunda kalmadan, bu kaydediciyi isterseniz elektriğe bağlı olarak, isterseniz kalem pillerle kullanabiliyorsunuz. Kullanım kılavuzundaki bilgilere bakılırsa, bir çift alkalin kalem pille, 11 saate kadar kayıt yapmak mümkün. Ama "stamina" modunu kullanmadığım zaman, bu sürenin yarı yarıya azaldığını tecrübe ettim.




2 ve 4 kanallı kayıt seçeneklerinin yanısıra "çok izli" (MTR) kayıt olanağı sunan cihazda aldığınız sesi, WAV ya da MP3 olarak çeşitli örnekleme oranlarında kaydedebiliyorsunuz. Seçenekler, aşağıdaki gibi:

WAV 

(Quantization: 16/24bit, Sampling Frequency: 44.1/48/96kHz), 

MP3 

(Bit Rate: 48/56/64/80/96/112/128/160/192/224/256/320kbps/VBR, Sampling Frequency: 44.1kHz)


Cihazla birlikte 2 GB'lik bir SD kart verilmiş. Daha yüksek kapasiteli bir kartla çok uzun süreli kayıtlar yapmak mümkün elbette. 

Zoom H4n'le henüz taze olan tanışıklığımda, tecrübe ettiğim fonksiyonları bunlar. Cihazın, müzik kaydında uzmanlaşmış kişilere sunduğu başka özellikler de var. Belki bu ayrıntılara daha sonra gireriz. Zoom firmasının ürün tanıtım sayfasını da ziyaret etmenizi öneririm:


Öte yandan Zoom firmasının, sahada çalışan bir radyocu için çok kullanışlı olmamakla beraber, müzisyenlerin ve müzik kaydedenlerin daha çok işine yarayacağını düşündüğüm bir modeli var. Bunu da incelemenizi tavsiye ederim: