23 Mayıs 2014 Cuma

... altmış sene, parmaklarımın arasında pırıltılarla ufalanıp, tuzla buz oluyor ...

Matmazel’in İsviçre’den bize geldiği o 1905-1906 kışı, çocukluğumun kır evimizde geçmiş tek kışıydı. ... Aynı zamanda gayet sert bir kıştı ve Matmazel’in uzak Muskovi’nin  şimal soğuğunda görmeyi umacağı kadar çok kar yağmıştı.  ...

Az önce indiği tren istasyonunun peronunda dikilişini görebiliyorum ve hayallediğim elçi ona yardım elini uzatıyor, ama Matmazel göremiyor. (Daha sonra, tam olarak doğru değilse de etkileyici bir ifadeyle, “Orada, herkes tarafından terk edilmiş durumdaydım, comme la Comtesse Karenine diye yakınmıştı.) Bekleme odasının kapısı, yoğun buzlanma olan gecelere özgü titrek bir iniltiyle açılıyor; neredeyse lokomotif dumanı kadar yoğun bir  sıcak hava bulutu dışarı çıkıyor ve şimdi, tersyüz edilmiş koyun derisi bir palto giyen iriyarı arabacımız Zahar devreye giriyor; kırmızı kemerinde, oraya sıkıştırdığı kocaman eldivenleri sallanmakta. Valizleri alan Zahar’ın keçe botları altında ezilen karın sesini, koşum takımlarının şıngırtısını duyuyorum, sonra da onun, kızağın etrafında ağır adımlarla dolanırken, baş ve işaret parmaklarını çabucak kıvırıp silkeleyerek rahatlattığı burnunun sesini. Arabacımızın hitabıyla “Madmazelya”, yavaşça, korkunç şüpheler içinde kızağa binerken Zahar’a sıkıca tutunuyor ki, daha o güvenli biçimde yerine oturmadan, kızak koca bedeninin önünden kayıp gitmesin. Nihayet, bir homurtuyla koltuğa yerleşiyor ve yumruklarını, uyduruk pelüş manşonuna sokuyor. İki siyah at, Zoyka ve Zinka, sürücülerinin verdiği sulu öpücükle, bacaklarını zorluyorlar, toynakları kayıyor, tekrar zorluyorlar; ağır kızak, Matmazel’in oturduğu yerde geriye doğru kaykılmasına sebep olarak, çelikten, etten ve tüyden oluşan dünyasından silkinerek çıkıp, sürtünmesiz bir araca dönüşüyor, hayaletimsi yola handiyse dokunmadan kaymaya başlıyor.

Bir anlığına, istasyon meydanının bittiği yerde tek başına dikili duran lâmbanın ani ışınımıyla, koskocaman, yine bir manşon tutan gölge, kızakla yarışmaya başlıyor, bir kar kütlesine tırmanıyor ve sonra onu, Matmazel’in daha sonra huşu ve beğeniyle bahsedeceği “le steppe” tarafından yutulmak üzere yalnız bırakıyor. Hudutsuz bir kasvetin içinde, bir yanıp bir sönen uzak köy ışıkları, ona kurtların sarı sarı parlayan gözleri gibi görünüyor. Matmazel üşümüş, soğuktan kaskatı kesilmiş, “beyninin merkezine kadar donmuş”; en basit sözleri bile takip edemez haldeyken, uzaklara doğru hızla savrulup gidiyor. Sık sık, bavulunu ve şapka kutusunu taşıyan ikinci kızağın onları izlediğinden emin olmak için, dönüp geriye bakıyor; ikinci kızak, kâşiflerin anlattığı, kutup denizlerindeki gemilere eşlik eden hayaletler gibi, her aynı mesafede. Ay’dan bahsetmeyi de ihmal etmeyeyim, zira mutlaka Ay çıkmıştı; Rusya’nın şehvâni buzlarıyla çok uyumlu, inanılmaz şekilde duru bir dolunay. Ve işte, küçük, alacalı bulutların arasından çıkarak geliyor; bulutları belli belirsizce, gökkuşağının renklerine boyuyor ve yükseldikçe, yoldaki kızak izlerini cam gibi parlatıyor; her kar topağının altına, şişkin bir gölge düşmüş.

Ne kadar güzel, ne kadar ıssız. Ama bu stereoskopik hayal ülkesinde ne yapacağım? Buraya nasıl geldim? Her nasılsa, kızaklar çekip gidiyor ve geride, mavi-beyaz yolda New England kar botları ve yağmurluğuyla duran pasaportsuz bir casus kalıyor. Artık kulaklarımda titreşen ses, kızakların uzaklaşan çanları değil, sadece damarlarımdaki yaşlı kanın şarkısı. Her şey sakin, efsunlu, hayal gücünün dikiz aynası olan Ay’ın büyüsü altında. Ama kar hakiki ve eğilip kardan bir avuç dolusu alıyorum; altmış sene, parmaklarımın arasında pırıltılarla ufalanıp, tuzla buz oluyor.

(Vladimir Nabokov - Konuş, Hafıza'dan alıntı)

Hiç yorum yok: