26 Mayıs 2014 Pazartesi

Bir Eski, Bir "Yeni" Beyaz Diş Çevirisi ya da Neler Oluyor Hayatta?


2008 yılında Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği ÇEVBİR ile Yayıncılar Meslek Birliği YAYBİR, kurdukları İntihal İnceleme Komisyonu”yla kapsamlı bir çalışma yaparak, Milli Eğitim Bakanlığı’nın belirlediği 100 Temel Eser arasında yer alan klasiklerin piyasadaki çevirilerini incelemiş ve bu çalışmanın sonuçlarını kamuoyuyla paylaşmıştı. Sonuç özetle şöyleydi: Kitapçılarda gördüğümüz klasik çevirilerinin çoğu intihal niteliğindeydi. Başka bir deyişle, aşırmaydı. Basın duyurusunda bu duruma dikkat çekmekle yetinilmiş, intihal eserlerin sayısı örnekler üzerinden verilmiş, ancak intihalci yayınevlerinin isimleri duyurulmamıştı.

Durum vahimdi. Klasik eser basımını kolay kazanç kapısı olarak gören birçok yayınevi, sahaya ellerinde baltalarla girmişlerdi adeta. Mevcut çevirileri noktasına virgülüne dokunmadan basanları mı ararsınız, çok uzun eserleri okuyucuya hiçbir uyarıda bulunmadan kafasına göre budayıp kısaltarak piyasaya sürenleri mi. Bu intihal basımlarda çevirmen ismi ya hiç bulunmuyordu, ya uydurma (yaratılmış) bir isim yazılıyordu çevirmen hanesine, yahut çevirmen gerçekten var olan biri oluyordu ama onun yaptığı iş gerçek bir çeviri değil, önceden hazırlanmış bir metni esas yapısını koruyarak, sadece ufak tefek değişikliklerle tahrif etmekti; böylece metne yeni bir çeviri süsü veriliyordu ama esasen yapılan, tabiri caizse mevcut çevirinin üzerine yeni bir boya atılmasından ibaretti.

Okuduğunuz yazıya, benim için özel önem taşıyan ve Beyaz Diş adlı romanı 100 Temel Eser listesinde mümtaz bir yer işgal eden Jack London vesile oldu. Çünkü Beyaz Diş'i çevirenlerden biri de benim.

London ile çevirmen düzeyinde tanışmam 2006 ya da 2007 senesine rastlıyor. Ankara’daki Konur Sokak’ta bulunan Bilim Sanat Kitabevi’nden (şimdi yanılmıyorsam kafe oldu orası), epeydir raftan bana göz kırpan bir kitabı satın almıştım. Şuydu kitap:
  

İçinde Jack London’ın eserlerinden seçmelerin bulunduğu bu kitabın “nonfiction” kısmı dikkatimi çekmişti. London’ın, birçoğu Türkçeye çevrilmemiş gazete-dergi yazılarını içeriyordu bu bölüm. Yazarın pek bilmediğimiz bir yönünü yansıtıyordu. Bu yazıları teker teker çevirmeye başladım. Jack London ölümünün üzerinden 70 yıl geçmiş bir yazar olduğu için, ortada telif sorunu yoktu. Bu kitaptaki yazılara, değişik kaynaklardan bulduğum başka yazıları da ekleyince elimde epeyce yazı birikmiş oldu. Bunların bazılarını çeşitli dergilere verdim, yayımladılar.

Nihayetinde bu yazıların bir kitap oluşturabileceği fikri oluştu bende. Uzatmayayım, çeşitli yayınevlerinin kapısını çaldıktan ve birkaç kez hüsrana uğradıktan sonra, kitap İmge Yayınevi’nden “Bana Göre Hayatın Anlamı" başlığıyla çıktı ve epey ses getirdi:



Aynı yayıneviyle, Jack London’ın Martin Eden romanını çevirmem üzerine anlaştık; çevirdim de. Ancak ilk kitabımın telif ödemesinde yaşadığım sorunlar sebebiyle, ben bu çeviriyi onlara vermekten vazgeçtim ve sonunda kitap İletişim Yayınları’na gitti. Ancak benim taahhüt ettiğim kitabı İmge’ye vermemiş olmam, onların yayın takviminde bir boşluğa yol açmış olacak ki, bir süre sonra başka bir Jack London romanı olan “Beyaz Diş”i piyasaya çıkardıklarını gördüm. Yıl 2010’du.

O sıralarda İletişim Yayınevi’nin talebiyle ben de, 2011’de yayımlanacak olan Beyaz Diş çevirime başladım. Romanı çocukluk çağlarımda Cem Yayınevi baskısından okumuştum. Yeni çevirime başlarken hem bu baskıya, hem de piyasada mevcut en eski çeviri görünümündeki Oda Yayınları çevirisine göz atmayı gerekli gördüm. İmge’nin bastığı kitaba da bakmak istiyordum. Bundan sonrası, şaşkınlıklar içine düşüşümün hikâyesidir.

İlk şaşkınlığımı, çocukluğumda okuduğum, Cem Yayınevi’nin 1973 baskısı Beyaz Diş’e uzun yıllar sonra tekrar baktığımda yaşadım. Benim bunca zamandır büyük bir yanılgı içinde olduğumu, “okudum” sandığım Beyaz Diş’i aslında hiç okumamış olduğumu anladım. Bu “çeviri”de, benim İletişim Yayınevi için çevirdiğim özgün metindeki çok önemli bir kısım yoktu. Daha doğrusu kitabın baş kısmı, yaklaşık altmış sayfalık başlangıç bölümü basılmamıştı. Evet: yazıyla altmış, rakamla 60 sayfa.
  

Neden böyleydi? Metni bilmeyenler için açıklayayım, Beyaz Diş, karlarla kaplı Klondike bölgesinde bir tahta kutunun içindeki cenazeyi bir yerden bir yere götürmeye çalışan iki adamın ve onlara saldıran aç kurt sürüsünün mücadelesiyle başlar. Kurtlar önce iki adamın kızak köpeklerini, sonra da iki adamdan birini avlayıp öldürürler. Sonunda tek başına kalan adam, son anda yardıma gelen insanlar tarafından ölümden kurtarılır. Bundan sonra hikâye, sürüdeki yarı kurt yarı köpek olan Kiçe adlı dişi ve onun kendine eş seçtiği Tek Göz’ün başından geçenlere odaklanır. Kiçe ve Tek Göz’ün evladı, sonradan Beyaz Diş adını alacak hayvandır.

Cem Yayınevi’nin kitabı, Beyaz Diş’in doğumuyla başlıyordu. Yukarıdaki paragrafta özetini geçtiğim 60 sayfalık olayların hiçbiri, bu kitapta yoktu. Anlaşıldığı kadarıyla yayıncı romana bir çocuk kitabı gözüyle bakmış (ölümünden sonra Jack London’ın başına gelen en büyük talihsizliktir bu) ve kurtlarla insanlar arasındaki mücadeleyi çocuklar için fazlasıyla dehşet verici bularak kesip atmıştı.

İkinci şaşkınlığımı, Oda Yayınları’nın çevirisinden sonra İmge Kitabevi’nin baskısını incelemeye yeltenince yaşayacaktım. Önce Oda baskısını aldım. Bu kitabın bulabildiğim en eski baskısı 1982 yılının Nisan ayına aitti ve iç kapağında 2. Baskı olduğu yazıyordu. Türkçesi Bedia Mekânsız’a aitti. Bu çeviri günümüze kadar baskı üstüne baskı yapmaya devam etti, ancak yeni baskıların künyesinde çevirmen adı yer almıyor! Bedia Mekânsız adıyla yaptığım Google taramalarında, bu isme başka bir çeviride de rastlayamadım. Acaba böyle bir çevirmen gerçekten var mıydı da şimdi “yok” sayılıyor, yoksa Oda Yayınları’nın artık çevirmene ya da ailesine telif ödememek için başvurduğu bir yöntem mi söz konusu?


Sonra bir merak, bir hevesle kapağında “İngilizce Aslından Çeviren: Orhan Düz” yazan İmge Yayınevi baskısı "yeni çeviri"yi alıp karıştırmaya başladım. Fakat o da ne? Okuduğum cümleler Bedia Mekânsız cümlelerinin ikiz kardeşi gibiydi. Birinci cümleden başlayarak hem de:

“Donmuş ırmağın iki yakası karanlık lâdin ağaçlarıyla kaplıydı.” (Mekânsız)

Donmuş ırmağın iki yanı da karanlık ladin ağaçlarıyla kaplıydı.” (Düz)

İki baskıda ilk cümlenin bu kadar birbirine benzemesi başlı başına ilginçti, çünkü çevirmen açısından sorunlu bir cümleydi bu. Aslı şöyleydi:

“Dark spruce forest frowned on either side the frozen waterway.”

Buradaki “kaş çatmak” anlamındaki “frown” terimi, yukarıdaki çevirilerde görmezden gelinmişti. Kanal, su yolu gibi anlamlar taşıyan “waterway” ise “ırmak” olarak çevrilmişti. Ben İletişim Yayınevi'nden çıkan kendi  çevirimde bu cümleyi şöyle çevirmeyi seçmiştim:


“Donmuş su yolunun iki yanında, karanlık ladin ormanı çatılmış duruyordu.”


İkinci cümleye geçelim:

“Rüzgâr dalların üzerindeki kar örtüsünü az önce sıyırmıştı, gitgide silinen gün ışığı altında ağaçlar kopkoyu, korkunç karaltılar halinde birbirlerinin üzerine abanmış gibi görünüyordu.” (Mekânsız)

“Rüzgâr dalların üzerindeki kar örtüsünü henüz kaldırmamıştı ve gittikçe sönen gün ışığı altında ağaçlar, siyah korkunç karaltılar halinde birbirlerinin üzerine doğru eğilmiş gibi görünüyorlardı.” (Düz)

Dikkat ederseniz sözdizimi tamamen aynı olan, sadece kelimelerin benzer anlam taşıyan alternatifleriyle değiştirildiği cümlelerle karşı karşıyayız. İşin tuhafı, anlamsal olarak daha doğru olan Mekânsız’ın cümlesi, Düz’ün cümlesinde ters anlam kazanmış; buna da “az önce sıyırmıştı” ifadesinin, “henüz kaldırmamıştı” ya dönüştürülmesi yol açmış. Cümlenin orijinali şöyle:

“The trees had been stripped by a recent wind of their white covering of frost, and they seemed to lean towards each other, black and ominous, in the fading light.”

Ben bunu şöyle çevirmişim:

“Yakın zaman önce esen bir rüzgâr, ağaçların üzerindeki beyaz buz örtüsünü sıyırmıştı ve ağaçlar sönükleşen ışığın altında, kara, uğursuz gövdeleriyle, birbirlerine yaslanır gibiydiler.”

Gerçekten “özgün” iki çeviri arasında, benim çevirimle Mekânsız çevirisi arasındaki kadar fark bulunması kaçınılmazdır. Düz’ün metninin özgün bir çeviri olmayıp, Mekânsız çevirisinin biraz değiştirilmesi suretiyle üretilmiş bir metin olduğunu anlamak için bu kadarı bile yeterli aslında. Ama biz kitabın rastgele yerlerinden örneklerle, sözümüzü sağlama bağlayalım.

“Şimdi insanların taş atarak, sopa vurarak köpekleri kovalayışlarını, kankardeşi olmasalar bile kardeş sayılabilecek bir cinsten olan köpeklerin yırtıcı dişlerinden kendilerini nasıl koruduklarını görebiliyordu.” (Mekânsız)

Şimdi insanların taş atarak, sopa vurarak köpekleri kovalayışlarını, her nedense kendisi gibi olmayan bu hemcinslerinin vahşi dişlerinden onu koruduklarını görebiliyordu.” (Düz)

Burada çarpıcı olan, özgün metindeki “man-animals” teriminin her iki varyantta da “insanlar” olarak çevrilmiş olması. Düz, “insan-hayvanlar” olarak çevrilebilecek ve kitap boyunca sıkça kullanılan bu kelimede, Mekânsız metnini kaynak metne başvurarak düzeltmemiş. Oysa cümlenin başka bir yerinde böyle bir düzeltmeye gittiğini görüyoruz. “his kind that somehow was not his kind” ifadesini “her nedense kendisi gibi olmayan bu hemcinslerinin” şeklinde çevirmesi, böyle bir “düzeltme”ye işaret ediyor.

Devam edelim.

“Tim Keenan insanı çileden çıkaracak bir yüzsüzlükle öfkeli öfkeli karşılık verdi:
- Ne yalan söyleyeyim, ben çakmam böyle işlerden. Ne haliniz varsa görün, ben karışmam.” (Mekânsız)

“Tim Keenan insanı çileden çıkaran bir yavaşlıkla öfkeli öfkeli karşılık verdi:
- Ne yalan söyleyeyim, ben çakmam böyle işlerden. Ne haliniz varsa görün, ben karışmam.” (Düz)

Özgün metne bakalım:

“Well, stranger,” the other drawled irritatingly, “I don’t mind telling you that’s something I ain’t worked out for myself.  I don’t know how to turn the trick.”

Benim çevirim:

“Adam sinir bozucu şekilde, ağır ağır konuşuyordu:
– Vallahi yabancı, açıkçası, bunu daha önce hiç denememiştim. Nasıl yapmalı, bilmiyorum.”

Mekânsız ve Düz  metinleri arasında, “yüzsüzlük” kelimesinin “yavaşlık”la değiştirilmesi dışında hiç fark yok. “Çakmam” gibi çevirmenin yaratıcılığın devreye girdiği bir ifadenin aynen korunması, çarpıcı. “I don’t know how to turn the trick” ifadesinin iki ayrı çevirmen tarafından hayli alakasız şekilde “Ne haliniz varsa görün, ben karışmam.” diye çevrilmesi, pek mümkün görünmüyor.

Ne demek istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum ama haydi son bir karşılaştırma yapalım; yine rastgele bir cümleyle.

“Ama Bill, bir silkinişte kurtuldu ondan:
– Öyle yağma yok, dedi. Artık sabrım kalmadı, elim silah tuttuğu sürece bu namussuzlara bir tek köpek bile kaptırmam, işte o kadar!” (Mekânsız)

“Ama Bill bir silkinişte ondan kurtuldu. “Artık dayanamıyorum, elim silah tuttuğu sürece onlara tek bir köpek bile kaptırmam artık, işte o kadar.” (Düz)

Cümlenin özgün hali:

Bill shook it off.  “I won’t stand it,” he said.  “They ain’t a-goin’ to get any more of our dogs if I can help it.”

Benim çevirim:

“Bill, omzundaki eli itti.
– Buna izin vermem, dedi, bir köpeğimizi daha almalarına engel olacağım.”

Mekânsız ve Düz metinlerinin aynılığının yanısıra, özgün metinde bulunmadığı halde yine bir çevirmen yaratıcılığının eseri olarak düşünülebilecek “işte o kadar” vurgusunun kullanıldığına dikkat edin.

İki kitaptan karşılaştırmalı örnekler, alıntılar sonsuzca çoğaltılabilir ama İmge Yayınevi’nin Beyaz Diş’iyle, Oda Yayınları baskısının “yakın akrabalığını”, daha doğrusu Düz çevirisinin Mekânsız çevirisinden cümle cümle, küçük değişikliklerle aktarılmış olduğunu kanıtlamak için daha fazla yorulmaya gerek olduğunu sanmıyorum. Meraklısı, iki kitabı alıp inceleyebilir. İlginç olan, Düz “çevirisinin” 2005 yılında Metropol, 2006 yılında Şule Yayınları tarafından basıldıktan sonra İmge’ye gelmiş olması. Gezmeyi seven bir metinle karşı karşıyayız.

Bu yazı, ülkemizde klasik çevirilerinin ne durumda olduğuna ve böyle vahim örneklerin umulmadık yayınevlerinde nasıl kendini gösterebildiğine dikkat çekmek içindi. Aktardığım vakayı, dışarıdan bakınca çok saygın ve ciddi gibi görünen yayınevlerinde de böyle acıklı durumların yaşanabildiğinin ispatı olarak değerlendirebiliriz.

Hiç yorum yok: