8 Mayıs 2014 Perşembe

Duvar Dergisi'ndeki "Solgun Ateş" Yazım

Bir Solgun Ateş ki...

Yiğit Yavuz
























“(Solgun Ateş’in) camekânındaki her bir düzlemin, her bir seviyenin tabanı sahte; sonsuza doğru küçülüp giden bir perspektif var; çünkü bu kitap bir aynalar kitabı.”
                                                                Mary McCarthy, 4 Haziran 1962, The New Republic


Yarım asrı aşkın sürenin ardından Türkçede. Eskitilmiş bir teşbihle söylersek, Solgun Ateş yıllanmış şarap gibi; Türkçedeki tadının çıkarılabilmesi için, bir mahzende yatık vaziyette yarım asır boyunca beklemesi, şişesinin toz tutması gerekiyordu. Çevirime yazdığım önsözde bu duruma kısaca değindim. Vladimir Nabokov’un eserleriyle ilgili tartışmalar, on yıllar boyunca hız kesmeden devam etti, ediyor. Bu tartışmaların odağında bilhassa üç kitabı var: Nabokov’a gerçek anlamda şöhret ve para getiren sansasyonel Lolita; yazarın şöhretin doruğundayken yazdığı Solgun Ateş (Pale Fire); nihayet, Rusça ve Fransızcayı İngilizceyle harmanlayarak yazdığı ele avuca sığmaz yapıtı Ada ya da Arzu – BirAile Tarihçesi (Ada or Ardor – A Family Chronicle). Solgun Ateş, hakkında yazılan makalelerin-kitapların sayısı ve niteliğiyle, bu üçlünün öne çıkanı. Öyle ki, Nabokov araştırmalarından öte, bir Solgun Ateş araştırmaları alanı oluşmuş durumda. Ben romanın çevirmeni olarak, damlaya damlaya göl olmuş bu araştırmaların kıyısında duruyorum ancak; fakat çeviri için harcadığım yedi ay boyunca, o gölden kana kana içme imkânı buldum.
Kitapla ilgili kısa bir özet lazım galiba: Özgün metni ilk kez 1962 yılında yayımlanan, 2014’ün Kasım ayında İletişim Yayınları tarafından basılan Solgun Ateş, 286 sayfa. Bu hacmin yirmi küsur sayfasını roman kahramanı Charles Kinbote’un ağzından yazılmış Önsöz oluşturuyor; ardından John Francis Shade adlı kurmaca şaire ait 999 mısralık şiir geliyor. Bunu, şiirin yayıncısı olduğunu öğrendiğimiz Kinbote’un Açıklamalar bölümü takip ediyor; kitabın en uzun metni, bu bölüm. Son olarak, yine kurmaca karakter Kinbote tarafından hazırlanmış Dizin’le, roman sonlanıyor.
Metnin ana planı böyle. İçeriğine gelince, görünürdeki hikâye şu: Şair John Francis Shade, son eseri olan Solgun Ateş isimli 1000 mısralık şiiri yazdıktan hemen sonra öldürülür. Şairin arkadaşı Charles Kinbote, bu şiirin yayıncısı olmayı ister; bu konuda Shade’in dul eşini ikna eder. Şiiri, mısralarla ilgili uzun açıklamalarla birlikte yayımlar. Sonuç olarak Solgun Ateş adlı kitap, aynı adı taşıyan şiirin bir önsöz, açıklamalar ve dizinle birlikte yayına hazırlanmış halidir.

* * *


Görünürdeki hikâye yukarıda aktardığımız gibidir ama daha en başından itibaren, ayağımızın altındaki zeminin pek sağlam olmadığını, Charles Kinbote’un kişiliğine ve sözlerine güvenemeyeceğimizi hissederiz. Kinbote, Zembla adlı bir kuzey ülkesinden geldiğini anlatmakta ve Shade’in başlangıçta, Zembla ve bu ülkenin devrik kralıyla ilgili bir şiir yazmak niyetinde olduğunu, ancak karısının engellemesiyle bunu istediği şekilde gerçekleştiremediğini iddia etmektedir. Açıklamalar bölümünde, seçtiği mısralar üzerinden, bu mısraların ima ettiğini öne sürdüğü “Yalnız Kral” hikâyesini aktarır bize. Dolayısıyla, Açıklamalar bölümünde ilerledikçe burada anlatılanların, şiirin biçim ve içeriğinden çok farklı yerlere doğru savrulduğunu görürüz. Mary McCarthy’nin, bu makalenin başına koyduğum ifadesindeki gibi, romandaki her bir düzlemin, her bir seviyenin sahte bir tabanının bulunduğunu, birbirini yansıtan aynalar misali sonsuza doğru küçülüp giden bir perspektifin söz konusu olduğunu anlarız. Bu perspektif içinde her şey gibi, romanın ana karakterlerinin konumu da belirsiz hale gelir. Gerçekten John Shade ve Kinbote adında iki ayrı kişi var mıdır, yoksa bunlardan biri diğerinin uydurması olabilir mi? Nabokov’un, Shade ya da Kinbote’tan birini, hem şiirin hem de Açıklamalar bölümünün yazarı biçiminde kurgulamış olması mümkün müdür? Bu iki ana kahramanın birbirine taban tabana zıt görünen kişiliklerinin, anlatı içinde yer yer örtüşmesi, söz konusu kuşkuyu besler. “Ölen ipekkuyruk kuşunun gölgesiydim ben / Pencere camının sahte mavisiydi kuşu katleden” mısraları, çağrışımlarla yüklüdür. “Shade” gölge anlamına gelmektedir ve bu kelime, İngilizcede görmeye alıştığımız bir soyadı değildir. Acaba romanın sonlarında ölümüne şahit olduğumuz şair Kinbote’un gölgesi midir; yoksa gölge olan aslında Kinbote mudur?
 Böylesi sorular, metnin yazarının kim olduğuna dair tartışmalar içinde, “Shade’ci”, “Kinbote’cu” ve “Tek Yazarcı” kampların oluşmasına sebep olmuştur. Yazarın oğlu ve çevirmeni Dmitri Nabokov NABOKOV-L tartışma grubunda, babasının Shade’in Kinbote’u ya da Kinbote’un Shade’i icat etttiği fikirlerini eşit derecede absürt bulduğunu söylemiş olsa da, Solgun Ateş’in asıl yazarının kim olduğu tartışmaları günümüze kadar devam etmiştir. Romanla ilgili birçok konu gibi, bu tartışmanın da kesin bir sonuca ulaşması mümkün değildir. Vladimir Nabokov’un eserinin kalıcılığı, büyük ölçüde, böylesi bilmecelerin çözümsüzlüğünde yatmaktadır zaten.
* * *
Mary McCarthy, Solgun Ateş’in hücre içinde hücre içeren bilmeceli  yapısını ve zengin göndermelerini ilk fark eden kişidir; kitabın basıldığı yıl The New Republic’te çıkan makalesiyle Solgun Ateşaraştırmalarının yolunu açmıştır. Bu kavrayışa ulaşmışken, aynı yazısında, romanın isminin kaynağını bulamadığını açıklaması şaşırtıcı geliyor insana. Yazısının son kısmında şöyle demiş Mary McCarthy[1]:

“Shakespeare’de yahut başka herhangi bir yerde, “solgun ateş”in kaynağını bulamadım. Açıklamalar bölümünde şairin, ihtiyaç duymadığı müsveddelerini “bir çöp fırınının solgun ateşinde” yaktığından bahsediliyor. Kinbote’un kullandığı, cinsel ilişki kurduğu ya da gözdesi olan bir oğlanı ima eden fakat aynı zamanda Keltçede alev anlamına gelen ingle kelimesi, meseleye ışık tutabilir. Bir Helena Rubinstein mamulünün adı, Solgun Ateş.”

Biz de meseleyi tam buradan –kitabın isminden– tutup sürükleyelim o zaman. Nabokov romanının ismini, “bir Helena Rubinstein mamulü”nden almamıştı elbet. Aslında ismin kaynağını belirgin şekilde işaret etmişti Nabokov. “Solgun Ateş”, romanda defalarca değinilen Shakespeare’in “Atinalı Timon” oyunundan geliyordu. Özgün haliyle, Dördüncü Perde Üçüncü Sahne’deki şu dizelerden:

“The sun's a thief, and with his great attraction
Robs the vast sea: the moon's an arrant thief,
And her pale fire she snatches from the sun”

            Bülent Bozkurt çevirisiyle:

            “Güneş bir soyguncu; büyük çekim gücüyle
                Engin denizleri soyar. Ay dersen,
                İflah olmaz bir soyguncu;
                Soluk ateşini güneşten çalar.”

            Alova’nın Atinalı Timon çevirisindeki tercih de, “soluk ateş”. Buna karşılık Sabahattin Eyüboğlu çevirisi şöyle:
           

“Güneş bir eşkıyadır; büyük çekim gücüyle
                Koca denizi soyar. Ay serseri bir hırsızdır;
                Soluk parıltısını güneşten aşırır”

            “Ateş çalma” teması Nabokov’a çekici gelmiş besbelli: Romanın sonlarında John Shade, bir suçlunun silahından çıkan kurşunla hayatını kaybeder. Kinbote’un iddiasına göre, aslında Zembla kralını, yani kendisini öldürmeyi amaçlayan Gradus’tur bu suçlu. Ama polis tarafından tutuklandığı zaman isminin Jack Grey olduğu, tutulduğu akıl hastanesinden, kendisini oraya gönderen yargıçtan intikam almak üzere kaçtığı ve ak saçlı şairi, yargıç sanarak vurduğu anlaşılır. Böylece Nabokov, adeti olduğu üzere, romanın son sayfalarında tüm olay örgüsünü tepetaklak eden bir oyun kurgular. Şair can çekişirken Kinbote, onun elinden Solgun Ateş şiirinin müsveddesini çekip alır ve koşup evine saklar. “Zembla hikâyesi” güvendedir artık. Çaldığı “ateşi”, Açıklamalar bölümü sayesinde kendisine mal ederek yayımlayacaktır. Tıpkı güneşin solgun ateşini çalan ay gibi.
Peki Eyüboğlu’nun “fire” kelimesini “parıltı”yla karşılamasına ne demeli? Merriam-Webstersözlüğündeki madde başlığına bakarsak “fire”, “ateşli bir tutku, arzu” (ardor) anlamına da geliyor; canlı bir hayal gücünü, ilhamı (inspiration) da anlatıyor. Ayrıca “parlaklık, ışıltı” (brilliancy, luminosity) karşılıkları verilmiş. Çok anlamlı, değişik yerlere çekilebilecek kelimelerle dolu roman, yükünü en başta isminden alarak yola çıkıyor yani. Dolayısıyla Eyüboğlu’nun “parıltı”sı da, makul sayılabilecek bir çeviri; hele Ay ve Ay’ın ışığından söz edildiğini düşünürsek.
En önemli Vladimir Nabokov uzmanı diyebileceğimiz Brian Boyd, internetteki NABOKOV-L tartışma grubuna gönderdiği bir iletisinde[2], şöyle demiş:

 “… romanda hem hayaletlerle, hem de Shakespeare’le ilgili, yaygın bir “solgun ışıklar” ya da “solgun ateşler” örüntüsü var. Örneğin İkinci Charles ‘Atinalı Timon’un bir nüshasıyla tünelden kaçarken … fenerini yakar (‘Sonunda yaktığı fenerin zayıf ışığı en yakın arkadaşıydı artık; Oleg’in hayaleti, özgürlüğün görüntüsüydü.’) Lanetli Ahır’daki ‘solgun ışık’ bahsinden sonra Kinbote, Shade’in yazdığı “Elektriğin Doğası” adlı şiirden alıntı yapar; şiirde şakacı bir kestirimle, ölülerin hayatımızı aydınlatmak üzere elektrik formunda geri gelecekleri, Shakespeare’in bütün bir şehri ışığa boğacağı söylenmektedir.”

Boyd’un bahsettiği örüntünün unsurlarını aramayı sürdürelim:
Kinbote, Shade’in “alev küresinden yanardöner bir ışık” ödünç aldığını söyler (s. 83). Shade’in daha önce hiç girmediği “küçük oturma odasının penceresinin altında, kare şeklinde hafif bir ışık” fark eder (s. 91). Sarayın dışındaki yolun kenarına oturmuş köylü hanım, “mum alevlerinin ateş böcekleri misali pencereden pencereye geçişini” izler. İki işçi bisikletlerini tutarak yine o garip ışıklara bakarlar (s. 105). Kralın, büyükbabasından kalma, “üç ayrı parçasından sonsuz ışıklar yansıtan, diklemesine döndürülebilir, gerçekten şahane bir boy aynası” vardır (s. 110). Kralın Oleg’le birlikte yürüdüğü geçitte, “kumlardan yayılan ışık, o an için insanın adımlarını” değiştirir. “Genç prensin fenerinden gelen ışık zeminde” oynaşır, “o ışıkta Oleg’in çıplak butları unlanmış gibi bembeyaz” görünür (s. 124). Kral, “hastalığın etkisiyle sayıklayıp hayaller görürken, bir an bitimsiz bir tüneli araştıran ışık diskini” izler (s.125) vs. vs.
 Örnekleri uzayıp giden bu örüntüye bakınca, kitabın başlığındaki “fire” kelimesini “parıltı” ya da “ışık” olarak çevirmek mümkün görünüyor. Ben de bu doğrultuda, çevirimde “Solgun Işık” başlığını benimsemiştim. Ancak kitabın basılması aşamasında, yayınevinin kararıyla bu isim, üzerinde tartışma yürütme şansı olmaksızın “Solgun Ateş”e çevrildi. Bu değişikliğin güldürücü bir sonucu, değiştirilmemiş metin üzerinden tanıtım yazısı hazırlayan Kaya Genç’in Sabah gazetesindeki makalesinde, kitabın adının “Solgun Işık” olarak geçmesi oldu.[3]
            Artık geriye dönüşü olmayan söz konusu durum, romanın ismiyle ilgili tartışmalara nokta koymamalı. Zira kitaba yazdığım açıklamada da belirttiğim üzere, çeviriye ancak “solgun” şekilde aktarılabilen bu başyapıtla ilgili tartışmaların tüketilmesine imkân yok. Kitabı Fransızca’ya çeviren Raymond Girard ve Maurice-Edgar Coindreau, “Feu Pâle” başlığıyla (Gallimard, 1965) “isim” sorununu aşmışa benziyorlar; çünkü “feu”, hem ateş hem de “ışık” anlamına geliyor. Maalesef günlük Türkçemizde böyle bir çift anlamlılığa sahip kelime yok.
            Romandaki bu solgun ateşler ya da ışıklar bize nereden geliyor? Gördüğümüz, yaşadığımız dünyanın ötesinden. Nabokov’un en sadık okuru, destekçisi olan, eserlerini temize çeken, Lolita’nın müsveddelerini evlerinin arka bahçesindeki galvaniz çöp kutusunda yakılmaktan defalarca kurtardığını bildiğimiz Véra, eşinin Rusça şiirlerinin toplandığı bir kitaba yazdığı önsözde, Nabokov’un eserlerindeki “esas izleğin” ahiret olduğunu söylemişti. Bunun ardından birçok araştırmacı, yazarın karakterlerinde ahiret izleğini takip etmeye çalıştılar. Solgun Ateş’te, Shade’in kızı Hazel, Lanetli Ahır’da ‘yuvarlak, solgun bir ışık’la (“a roundlet of pale light”) karşılaşır. Hazel’ın karşılaştığı “solgun ışık”ın, müteveffa halası Maud’dan mesajlar taşıdığını anlarız; bu ışık ölüler diyarından dünyamıza sızar.
            Ahiret, hakkında hiçbir hakiki bilgiye sahip olamayacağız bir dünyadır; belirsizliğin, bilinmezliğin ta kendisidir. Zaten Nabokov’a göre, gerçekliğin ne olduğunu asla tam olarak bilemeyiz.Solgun Ateş’in 1962 yılında basılmasından iki ay sonra verdiği bir mülakatta, bizi Mary McCarthy’nin yorumuyla buluşturur:

“Gerçekliğe giderek daha fazla yaklaşabilirsiniz, tabiri caizse; fakat asla yeterince yaklaşamazsınız, çünkü gerçeklik birbirini izleyen sayısız basamak, sayısız algı seviyesi, sahte zeminlerdir; dolayısıyla bitirilemez, erişilemez.”[4]

Romanlarında böyle bir gerçeklik yapısını kurgular Nabokov; okurdan da bu sayısız basamağı tırmanmasını, anlatıdaki sahte zeminlere basıp aşağı düşmeksizin, sayısız algı seviyesini keşfetmesini bekler.

* * *
Solgun Ateş sıradışı, deneyci yapısıyla geleneksel roman biçimine kafa tutan yapısıyla James Joyce’un Ulysses’ini akla getirir. Ancak Nabokov, Joyce’a hayranlık duymakla birlikte, 1967 tarihli The Paris Review mülakatında bu yazardan ne öğrendiği sorulduğunda kesin bir dille şöyle yanıt verir: “Hiçbir şey.” Bununla birlikte muhabir, “Ah, hadi ama,” deyince, şöyle devam eder:

“James Joyce beni hiçbir şekilde etkilemedi. Ulysses’le ilk kısa temasım 1920’lerde Cambridge Üniversitesi’nde oldu; arkadaşım Peter Mrozovski, kaldığım odada bir aşağı bir yukarı yürüyerek, kitaptaki en zayıf bölüm olduğunu düşürdüğüm Molly’nin monoloğundan birkaç açık saçık paragraf okumuştu bana. Sadece on beş yıl sonra, yazar olarak iyice biçimlenmiş, herhangi bir şey öğrenmeye yahut öğrenmemeye pek gönülsüz olduğum sıralarda okudum Ulysses’i ve müthiş şekilde beğendim. Finnegans Wake’e karşı kayıtsızım; nasıl ki, diyalektle yazılmış tüm dinî edebiyat metinlerine kayıtsızsam—varsın dehanın diyalekti söz konusu olsun.”[5]

Nabokov’un bu sözlerini okuyan ve onun tavrını az buçuk bilenler, burada da yazarın, karşısındakini yanlış yerlere yönlendirmeyi seven tipik muzipliğini ayırt edebilir. Gerek içerik, gerek kurgu, gerekse dil bakımından Nabokov romanlarında Joyce’la yakın akrabalık bulunmadığı doğrudur; ama Ulysses, Solgun Ateş’in kaynakları arasındadır. Hatta romanda Ulysses’ten ödünç alınmış bir “eş zamanlılık” (“synchronicity”) yönteminin kullanıldığını Kinbote’un ağzından, 402.-403. mısralara dair açıklamalarda öğreniriz:

“Söz konusu kısım fazlasıyla meşakkatli ve uzun geliyor bana; Flaubert ve Joyce eş zamanlılık yöntemini suyunu çıkaracak ölçüde kullanmışlar zaten.”
(Kelimelerin altını ben çizdim.)

            Solgun Ateş ve Ulysses’i “karşı roman” (anti-roman / anti-novel) akımının örnekleri arasında saymak yoluyla bu iki eser arasında ortaklık kuranlar olmuştur. Jean-Paul Sartre’ın isim babalığını yaptığı “karşı roman”, genel anlamda, geleneksel romanın ögelerini yadsıyan, okurların alışkanlıklarını alt etmeye çalışan, onların beklentilerine meydan okuyan edebiyat metinlerini kapsar. Bu tür romanların başlangıcı da 18. yüzyıla kadar uzanmakla birlikte, esas olarak Laurence Sterne, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Alain Robbe-Grillet, Uwe Johnson ve Rayner Heppenstall, “karşı roman” içinde sayılan isimlerdir. Vladimir Nabokov ise hayatının hiçbir döneminde harhangi bir politik ya da edebi akımın içinde yer almamış, hiçbir topluluğa katılmamış, toplu eylemlerden ve manifestolardan özenle kaçmıştı. 1962 yılında kendisine “karşı roman” hakkında ne düşündüğü sorulunca, şöyle cevaplamıştı:

“Gruplarla, hareketlerle, yazı ekolleriyle falan ilgilenmiyorum. Sadece tekil sanatçıyla ilgiliyim. Bu ‘karşı roman’, mevcut değil aslında; fakat büyük bir Fransız yazarı olan Robbe-Grillet mevcut. Onun eserleri çok acayip şekilde, kimi bayağı yazar bozuntuları tarafından taklit ediliyor; düzmece bir etiket de bunların ticari başarı kazanmasına yardımcı oluyor.”[6]

            Sartre, Nathalie Sarraute’ün Bilinmeyen Birinin Portresi kitabına yazdığı önsözde Nabokov’u “karşı romancılar” arasında saymıştı. Nabokov bu konuda ne düşündüğü sorulduğunda, “Bir ‘karşı roman’ tam olarak nedir, bilmiyorum,” demişti. “Her özgün roman “karşı”dır; çünkü ondan öncekilerin tarzına ya da türüne benzemez.”[7]
            Kanımca Solgun Ateş’i “karşı-roman” ekolüne dahil etmek kadar, bu eseri “postmodern” edebiyat ürünlerinin ilk örneklerinden saymak da, tartışmalı yargılardır. Bu tür yargıların yer aldığı, bazıları hakemli akademik dergilerde yayımlanan Solgun Ateş “incelemeleri”ndeki önemli sıkıntı, romanı özgün metin üzerinden değil, çevirisi üzerinden anlamaya ve tahlil etmeye çalışmaları olmuş. Edebiyat eserlerinde, hele hele Solgun Ateş ve Ulysses gibi deneysel ve çevrilmesi son derece zor kitaplarda kullanılan dil ve biçim tekniklerini, çeviri metinler üzerinden incelemeye yeltenmemek gerekirdi. Böyle bir incelemeden yola çıkarak yapılan çıkarsamalarla, Solgun Ateş ve Ulysses’in son dönem Türk edebiyatının en önemli ve en yenilikçi eserlerinden Tutunamayanlar üzerindeki etkileri algılanmaya çalışıldı.[8]
Tutunamayanlar’ın yazarı Oğuz Atay’a, Solgun Ateş’ten ödünç aldığı biçim nedeniyle ağır eleştiriler getirildiği biliniyor. Bu eleştirilerin en eski tarihli dayanağı, Alman araştırmacı Tatjana Seyppel’in Oğuz Atay üzerine yazdığı ve 1989 yılında kitap olarak yayımlanan doktora teziydi. Ondan yirmi küsur yıl sonra Enis Batur, Cumhuriyet kitap ekine yazdığı bir yazıda “Nabokov’un formülünü Nabokov’a bırakmak gerekirdi,” diyerek, Tutunamayanlar’ın özgün bir eser olmadığı savını tekrarladı. Aslında Oğuz Atay’ın eserine yönelik “taklit” ve “özgün olmama” ithamları, Yıldız Ecevit’in Ben Buradayım - Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası adlı çalışmasında enikonu değerlendirilmiştir. Yıldız Ecevit’in bu eserdeki yorum ve cevaplarını yeterli gördüğümü ve onayladığımı söylemekle yetineceğim. Tutunamayanlar’ın Solgun Ateş’in  biçimini ödünç aldığı doğrudur; ancak Cevat Çapan’ın belirttiği ve Ecevit’in onayladığı üzere, bunu çok belirgin şekilde yapar, saklamaz. Hatta  Şarkılar’ın 97. dizesinde, bu romana selam verir:

95             Donuk aydınlığında idare lâmbasının
Üzerine eğilen gölgenin (babasının)
Varlığından habersiz, soluk bir ateş gibi
Küçücük yatağında (…)[9]

            Öte yandan, Solgun Ateş’in Ulysses’e borcu çok fazla değildir; Tutunamayanlar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Zira Atay Ulysses’ten faydalanırken, Solgun Ateş’te olduğu gibi biçimi ödünç almakla kalmamış, içeriğe ait bazı unsurlara da el atmıştır. Ulysess çevirmeni Armağan Ekici bu durumu onaylıyor:

Tutunamayanlar’ın içeriği, meselesi Joyce’tan çok farklı. Ama evet, Atay, Ulysses’in teknik özelliklerini, bir kerhanede halüsinasyonlar içinde kriz noktasına ulaşılmasını, yine yarı halüsinasyon-tiyatro formatını, noktasız virgülsüz metni, karakterlerin kendilerini şu ya da bu ölçüde Kitab-ı Mukaddes’in ve Hamlet’in karakterleriyle özdeşleştirmesini kullanmış.”[10]

Ama bu yazı karşılaştırmalı bir Tutunamayanlar incelemesi haline gelmeden, biz rotamızı tekrar Solgun Ateş’e yöneltelim ve ülkemizde hiç tartışılmayan, yurtdışındaki araştırmalarda da biraz kenarda kalmış bir meseleye değinelim.

* * *
Nabokov’un roman ve öykülerinde cinsel sapkınlıkları nasıl işlediği bilinir. Örneğin en ünlü romanıLolita, 12 yaşındaki üvey kızını kaçırıp onunla birlikte olan bir adamın hikâyesidir. Ada ya da Arzu’da ana motif olan ensest, lezbiyen ilişkilerle birlikte sunulur. Karanlıkta Kahkaha’da, gözleri görmeyen bir adama kumpas kuran karısıyla onun aşığının karanlık oyunlarını izleriz, vs. Solgun Ateş’te ise, roman kurgusunun ana eksenini teşkil etmemekle birlikte çok vurgulu olan bir motif, Kinbote’un eşcinselliğidir. Kinbote, gerek Kral İkinci Charles olarak Zembla’da, gerekse Shade’e komşu olarak kaldığı evde genç erkeklerle birliktelikler yaşar; ayrıca geldiğini iddia ettiği uzak kuzey ülkesi Zembla’nın kültüründe, erkekler arası ilişkilerin belirgin yer tuttuğunu öğreniriz.
            Solgun Ateş’in eğlenceli ve güldürücü metni içinde Kinbote’un eşcinselliği, onun bencil, güvenilmez ve sorunlu karakteriyle bütünleşir. Bu kitapta Nabokov’un eşcinselliğe yaklaşımı, günümüzün standartlarıyla değerlendirince, homofobik denebilecek şekilde alaycıdır. Ancak önde gelen Nabokov araştırmalarında, yazarın eşcinselliğe yaklaşımı üzerinde uzun uzadıya durulmaz.
            İlk bakışta görünen şudur: Nabokov eşcinsellerden hoşlanmıyordu ve bunu açıkça belli etti. Oysa dayısı Ruka ve kardeşlerinden Sergey, eşcinseldi. Bu duruma, yazarın otobiyografik eseriKonuş, Hafıza’da üstü kapalı olarak değinilir. Küçük Vladimir’in –aile içindeki adıyla Volodya’nın– Ruka Dayı’ya büyük sevgisi vardı. Ruka Dayı yeğenine, Bolşevik devrimiyle birlikte buharlaşıp gidecek büyük bir miras bırakmıştı. Fakat Konuş, Hafıza’daki bazı sahneler (s. 65-66) onun, okşamalarıyla Nabokov’u taciz etmiş olabileceği kuşkusunu uyandırır içimizde:

“Ben sekiz ya da on yaşındayken, yemekten sonra (iki genç uşak, boşalan yemek odasındaki masayı temizlerken) beni hep dizine oturtur, mırıltılar ve süslü sözlerle severdi; bense uşakların gözü önünde böyle davrandığı için dayım adına utanır, babam verandadan ona seslendiği zaman, rahatlardım: “Basile, on vous attend.”[11]  

“…muhteşem bir hediye vermek vaadiyle, yüksek topuklu beyaz ayakkabılar içindeki küçük ayaklarıyla zarif adımlar atarak, beni, gizemli şekilde en yakın ağaca götürür ve bir yaprağı nazikçe koparıp uzatarak, şöyle derdi: ‘Pour mon neveu, la chose la plus belle au monde–une feuille verte.’ ”[12]

            Vladimir’in küçük kardeşi Sergey’le Vasili İvanoviç Rukavişnikov’un, yani Ruka Dayı’nın, eşcinsellik dışındaki ortak özellikleri ikisinin de kekeme olmasıdır. Nabokov, kendisinden bir yıl sonra doğan Sergey on beş yaşındayken, onun günlüğünden bir sayfa okur, sonra da okuduklarını özel öğretmenlerine götürür; öğretmen de babalarına gösterir günlükte yazılanları. Sergey’in okuldaki erkek çocuklara duyduğu ilginin, yaşadığı kaçamak ilişkilerin ilk belgesidir bu günlük.
            Sergey’in eşcinselliği, aile açısından bir derttir şüphesiz. Kekeme, silik Sergey, her zaman parıltılı Vladimir’in gölgesinde kalır. İki çocuk asla dost olamaz.    Vladimir’le Sergey, Paris’te geçirdikleri sürgün yıllarında sık sık görüşürler; fakat aralarındaki mesafe asla kapanmaz. Nabokov, Véra ve çocukları Dmitri, Sergey’in Paris’te bulunmadığı bir dönemde, onun hiç haberi olmaksızın Amerika’ya göç ederler. Nazi politikaları konusunda lafını sakınmayan Sergey’in yazgısı, tutuklanıp bir Alman toplama kampına konulmak ve orada ölmek olacaktır.
Nabokov, Konuş, Hafıza’da, “çeşitli sebeplerle, diğer erkek kardeşim hakkında konuşmak bana son derece zor geliyor,” der (s. 252-53). Sergey, Nabokov’un en zengin ve en ayrıntılı hatıralarının arka planındaki bir gölgeden ibarettir. “Hayatı boyunca, umutsuzca, bir şey talep etti –merhamet, anlayış, ya da her ne idiyse– şimdi bu durumun farkına varmak, artık hiçbir şeyi değiştirmez ve telâfi etmez” (s. 56) diyen Nabokov, İngilizce olarak yazdığı ilk romanı Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı’nda, kardeşiyle aralarındaki mesafeyi onun izini sürerek kapatmaya çalışan V.’nin kişiliğinde, Sergey’e borcunu ödemeye çalışmaktadır sanki.
Solgun Ateş’in melankolik, benmerkezci ve eşcinsel anlatıcısında, böylesi bir “geçmişi telafi” arayışı göremeyiz. Fakat şu günlerde çevirdiğim ve yakında İletişim Yayınları’nın kitapları arasında göreceğinizi umduğum en yeni Nabokov biyografisinin yazarı Andrea Pitzer’e göre, aslında Nabokov’un tüm hikâyelerin ardında gizli bir tarih saklıdır. Bu bakış açısıyla bakınca, gerek Lolita’nın sapkın canavarı Humbert, gerekse Solgun Ateş’in kötü adamı Kinbote, aslında Nabokov’un yetiştiği dünyanın acıları içinden geçip gelmiş karakterler, söz konusu gizli tarihin kurbanları kimliğine bürünür. Dolayısıyla Kinbote, Sergey’in bir yansıması değildir[13]; Nabokov belki de hâlâ, artık asla geri gelmeyecek yılların ve esirgenmiş hoşgörünün telafisini aramakta, sadece bunu resmi tam tersinden göstererek yapmaktadır. Otobiyografisine Sergey’le ilgili ayrıntıları, Solgun Ateş’in basılmasından yıllar sonra eklemiş olması belki bunun örtük kanıtıdır; belki de yirminci yüzyılın bu yenilikçi romanı üzerinde yeniden ve yeniden düşünmek için, bir vesile daha ortaya çıkmıştır.




[1] http://www.unz.org/Pub/Encounter-1962oct-00071
[2] https://listserv.ucsb.edu/lsv-cgi-bin/wa?A2=ind0006&L=nabokv-l&F=&S=&P=65927
[3] http://www.sabah.com.tr/Kitap/2013/10/15/sairin-romani
[4] Akt. Boyd, Brian; Nabokov’s Paye Fire - The Magic of Artistic Discovery, Princeton University Press, 1999, 5.
[5] http://www.theparisreview.org/interviews/4310/the-art-of-fiction-no-40-vladimir-nabokov
[6] http://lib.ru/NABOKOW/Inter01.txt
[7] http://lib.ru/NABOKOW/Inter15.txt
[8] Mümtaz Sarıçiçek’in “Ulysses ve Tutunamayanlar’ın Karşılaştırmalı İncelemesi” adlı makalesi, eleştirdiğim bu yaklaşımın bir örneğidir. Hakemli, akademik bir dergide yayımlanmış makalenin girişinde, Franz Kafka’nın isminin “Josef Kafka” olarak yer almış olması ise, “keşke olmasaydı” dedirten bir hatadır:
http://www.turkishstudies.net/Makaleler/1217265246_9.%20M%C3%BCmtaz%20Sar%C4%B1%C3%A7i%C3%A7ek.pdf
[9] Atay, Oğuz, Tutunamayanlar; Sinan Yayınları, Birinci Basılış, 1971, 100.
[10] http://ekici.blogspot.nl/2013/08/ulysses-uzerine-soylesiler.html
[11] “Basile, bekleniyorsunuz.”
[12] “Yeğenim için dünyadaki en güzel şey; bir yaprak.”
[13] Pitzer, Andrea, The Secret History of Vladimir Nabokov; Pegasus Books, 2013, 310-311.

("Duvar" dergisinin Mart - Nisan 2014 sayısında yayımlanmıştır.)

Hiç yorum yok: