8 Mayıs 2014 Perşembe

"Konuş, Hafıza"dan, Nabokov'un Sinestetik Yapısıyla İlgili Bölüm


"Kendimi hatırladığım en eski zamandan beri (geçmişteki ben’i ilgiyle, eğlenerek, nadiren de gıpta ederek yahut tiksintiyle hatırlamaktayım) küçük halüsinasyonlar yaşarım. Bu halüsinasyonların bazıları işitsel, bazılarıysa görseldir; lâkin hiçbirinden pek fayda görmedim. Benim durumumda, Sokrates’i duraklatan yahut Joaneta Darc’ı kışkırtan kâhince önseziler, ortak kullanılan bir telefonun meşgul olduğunu anlayan kişinin, kaldırdığı ahizeyi tekrar yerine koyana kadar duydukları düzeyindedir ancak. Çoğu zaman, uykuya dalmadan hemen önce, zihnimin bir köşesinde, düşüncelerimin asıl akışından oldukça bağımsız, bir tür tek taraflı konuşmanın süregeldiğini fark ederim. Bu, benim için önem taşıyan hiçbir sözünü yakalayamadığım, renksiz, yansız, sahibi belli olmayan bir sestir; bana hitaben bile söylenmemiş, İngilizce ya da Rusça cümleler kurar; hem de o kadar abes cümleler ki, olur da bunlara gereksiz yere büyük anlamlar yüklersiniz ve yansıtmak istediğim yavanlık hissi bozulur diye, örneklemek bile istemiyorum. Bu gülünç olgu, yine iyi bildiğim bazı uyku öncesi hayallerin işitsel karşılığı gibi görünüyor. İstencin bir kanat vuruşuyla zihnimizde uyandırıverdiği aydınlık resimden (meselâ, uzun zaman önce ölmüş bir sevdiğimizin yüzünden) bahsetmiyorum; o, insan ruhunun yapabileceği en cesurca hamlelerden biridir. Vitröz hümor’un retina hücreleri üzerine düşürdüğü gölgelerin, gözümüzün önünden şeffaf iplikçikler geçtiğini sanmamıza sebep olması demek olan, muscae volitantes’i de kastetmiyorum. Belki uykuya dalma aşamasında gördüğüm seraplara en yakın örnek, söndürülen lâmbanın görüntüsünün, gözkapaklarımızın içindeki karanlığa, renkli bir nokta şeklinde saplanıp kalmasıdır. Ama kapalı gözlerimin ardındaki görüntülerin istikrarlı şekilde gelişmeye başlaması için, ille de böyle bir şok gerekmez. Uykulu gözlemcinin müdahalesi olmaksızın gelip gitseler de, bu görüntüler, gözlemci hâlâ duyularını denetler halde olduğu için, rüyadaki resimlerden farklıdır. Söz konusu görüntüler, ekseriyetle grotesktir. Düzenbaz tipler, kaba saba görününüşlü, süslü-püslü giyimli, kocaman burun delikleri ya da kulakları olan cüceler başıma ekşir. Bununla birlikte bazen, bu fotizm gayet rahatlatıcı bir flou nitelik kazanır ve o zaman –sanki gözkapağımın içine yansıtılmış olarak– arı kovanları arasında yürüyen gri figürler ya da dağların karında yavaş yavaş gözden kaybolan küçük siyah papağanlar, veya hareket halindeki gemi direklerinin ötesinde eriyen leylâk rengi bir uzaklık görürüm.


Bütün bunlardan daha önemli olmak üzere, yaşadığım bir renkli işitme vakasını aktaracağım. Belki “işitme” sözü çok doğru değil, zira renk duygusu, belli bir harfi sesli olarak biçimlendirirken o harfin şeklini şemailini hayallememden kaynaklanıyor olsa gerek. İngiliz alfabesinin uzun a’i (ki bundan sonra, aksini belirtmediğim sürece aklımda bu alfabe olacak) bana göre solgun tahta rengindedir, oysa Fransızcanın a’sı cilalı abanozu akla getirir. Bu siyahlar grubunda ayrıca, sert g (kükürtle sertleştirilmiş kauçuk) ve r (yırtılan isli bir paçavra) vardır. Beyazlar, yulaf ezmesi n, yumuşak erişte l ve o’nun fildişi sırtlı aynasından müteşekkildir. Fransızcadaki on, alkolle dolu küçük bir bardağın ağzında oluşan gerilimi çağrıştırıyor, ne kadar şaşırtıcı. Maviler grubunda ise çelik gibi x, fırtına bulutu z ve yabanmersini k var. Sesle biçim arasında, hemen fark edilmeyen bir etkileşim bulunduğu için, q’nun k’den daha kahverengi olduğunu düşünüyorum, buna mukabil s, açık maviye dönmüş c olmayıp, gökmavisiyle sedefin ilginç bir karışımı. Komşu renkler birleşmez ve diftongların kendine ait özel renkleri yoktur; bunun istisnası, başka bir dilde tek bir simgeyle gösterildikleri hallerdir (böylece tarihi Nil’in suları kadar eskiye giden yumuşak gri, üç gövdeli Rus harfi, onu İngilizce’de temsil eden sh’i de etkiler).

Listemi ara vermeden tamamlayayım mı, bilemiyorum. Yeşiller grubunda kızılağaç yaprağı f, ham elma p ve antepfıstığı t var. W’ya en fazla, biraz menekşe rengiyle karışık soluk yeşili uygun görebiliyorum. Sarıları, çeşitli e’ler ve i’lar, kremalı d, parlak altın rengi y ve alfabedeki değerini ancak “zeytin parlaklığında pirinç rengi” olarak ifade edebileceğim u oluşturuyor. Kahverengiler grubunda, yumuşak sesli g’nin doygun lastikimsi tonu, daha solgun j ve donuk kahve renkli ayakkabı bağcığı h bulunuyor. Nihayet kırmızılar içinde, b ressamların yanık siyena dediği tondadır, m kıvrık bir pazendir ve sonunda v’yi, Maerz ve Paul’un Renk Sözlüğü’ndeki “Gül Kuvarsı”yla mükemmelen eşleştirdim. Gökkuşağına, ancak soluk renkli bir gökkuşağına, kişisel lisanımdaki telâffuzu güç bir kelime denk düşüyor: kzspygv. Bildiğim kadarıyla, audition colorée'
yi tartışan ilk yazar, 1812’de, Erlangen’deki bir albino doktor olmuştu.

Farklı duyuları birbirini etkileyen birinin itirafları, benimkinden daha katı duvarlar sayesinde bu tür sızıntılardan korunmuş kişilere sıkıcı ve gösterişçi geliyor olmalı. Oysa annem, bütün bunları son derece normal buluyordu. Bu mesele ben yedi yaşındayken, bir kule inşa etmek için alfabe bloklarını kullandığım sırada ortaya çıktı. Tüm blokların yanlış renklerde olduğunu söyleyiverdim. Annemin bazı harflerinin de benimkilerle aynı renkte olduğunu, üstelik onun müzik notalarından da görsel olarak etkilendiğini keşfettik. Bende ise notalar, hiçbir renk hareketine yol açmıyordu. Ne yazık ki benim için müzik, az ya da çok rahatsız edici seslerin keyfi biçimde arka arkaya dizilmesinden fazlası değildir. Belli duygusal koşullar altında, bir kemanın gür sesine tahammül edebilirim ama konser piyanosu ve tüm üflemeli çalgılar, küçük dozlardaysa başımı ağrıtır; çok fazla dinlediğimde ise derim yüzülüyormuş gibi olurum. Her kış götürüldüğüm operalara karşın (ömrümün yarısında, Ruslan ve Pikovaya Dama’yı en azından on kez seyretmişimdir) müziğe olan zayıf hassasiyetim, Pimen’in omzunun üstünden bakamamanın ve nafile şekilde Juliet’in çiçekli loş bahçesindeki atmaca güvelerini hayallemeye çalışmanın verdiği görsel eziyetin gölgesinde kalmıştı.
Annem, görsel uyaranlara olan genel hassasiyetimi teşvik etmek için, elinden geleni ardına koymadı. Benim için ne çok suluboya resim yapmıştı; maviyle kırmızıyı karıştırarak büyüttüğü o leylâk rengi ağacı görmek, ne büyük bir vahiydi! Bazen, St. Petersburg’daki evimizde, uyku zamanında beni eğlendirmek için, soyunma odasının duvarındaki gizli bir bölmeden bir sürü mücevher çıkarırdı. O zaman çok küçüktüm ve o parlak tokalar, gerdanlıklar ve yüzükler benim gözümde, gizem ve büyüleyicilik bakımından, imparatorluk kutlamaları zamanında şehirde yapılan aydınlatmalardan aşağı kalmıyordu; dondurucu bir gecenin yumuşak dinginliğinde, safir, zümrüt, yakut renkli elektrik ampullerinden yapılma dev monogramlar, taçlar ve festivali duyuran diğer tasarımlar, mahallelerin sokakları boyunca, evlerin karlı saçakları üzerinde tılsımlı bir parıltıyla asılı dururlardı."


Vladimir Nabokov, "Konuş, Hafıza"; Çev. Yiğit Yavuz, İletişim Yayınları

Hiç yorum yok: