28 Mayıs 2014 Çarşamba

Lolita: Çevirinin İmkânsızlığı ve Bir Alt Başlığı Çevirmek

Geçen yaz İzmir'deki bir sahafa girip, "Nabokov'un İngilizce kitapları var mı?" dediğimde, satıcı önce duraksamış, ardından, "Lolita'nın yazarı, değil mi?" diye sormuştu. Bu sorunun ortaya koyduğu üzere, Nabokov daha çok, filme de uyarlanan bu ünlü ve sansasyonel romanıyla tanınıyor. Yalnız Türkiye'de değil, dünyada da durum böyle. Okurların Nabokov'la tanışıklığı genellikle bu kitapla başlıyor. Nabokov'a şöhret ve para getiren, onun "Author of Lolita" olarak bilinmesine sebep olan kitap, her zaman onun en çok okunan eseri olacak ve yazık ki, çoğu kişinin okuduğu yegâne Nabokov romanı olarak kalacak.

Nabokov Lolita'yı kurgularken, bunun o zamana kadar "İngilizcede yazdığı en iyi şey" olduğunu düşünüyordu ve haklıydı da. Lolita, gerek kışkırtıcı konusuyla, gerek tedirgin edici olay örgüsüyle, gerekse dil işçiliğiyle, gerçek bir şaheser. Nabokov'un en çok okunan kitabı olduğu kesin; en iyi kitabı olduğu ise tartışmalı. Sonradan gelen Solgun Ateş (Pale Fire) ile Ada ya da Arzu (Ada or Ardor - A Family Chronicle), büyük ustanın parasal kaygılardan uzak olarak, İsviçre'nin yalıtılmış ortamı içinde tasarlayıp yarattığı çok daha komplike ve şaşırtıcı eserlerdir aslında. Nabokov okumaya Lolita'yla başlayanlar, Solgun Ateş'in, Ada ya da Arzu'nun sayfalarını çevirmeye başladıklarında, çok farklı gezegenlerde bulunduklarını anlar ve çoğu zaman bu gezegenlerin ortamına uyum sağlayamazlar.


Lolita ile Ada ya da Arzu, Fatih Özgüven tarafından Türkçeleştirildi. Solgun Ateş'in yakın tarihli çevirisi, bana ait. Acaba bu çeviriler ne kadar iyi? Çevirileri okurlar, edebiyat araştırmacıları ve çeviri eleştirmenleri sınıyor; zamanın eleğinden geçen çevirilerdeki kusurlar kimi zaman saptanıyor, kimi zaman fark edilmeden geçip gidiyor. "Mükemmel çeviri", "yetkin çeviri" gibi, kitap tanıtım yazılarında çok rastladığımız övgüler, çevirilerin gerçek niteliğini yansıtmaktan uzak, faydasız şişirmeler olarak kalıyor. Bir çevirinin gerçek niteliğini, ancak özgün metinle bire bir karşılaştırmalar yoluyla anlayabiliyoruz. Bu bire bir karşılaştırmanın öncelikle, kitap yayına hazırlanırken yapılması gerekiyor. Özgün metinle çeviriyi masanın üzerinde yan yana koymadan yapılmış redaksiyonlar, hakkıyla yapılmış redaksiyonlar olmuyor. Sonuç olarak, sonradan incelendiğinde okuru ve çevirmeni üzebilecek hatalar ortaya çıkabiliyor.


Hatasız çeviri mümkün mü? En azından edebiyat eserleri söz konusu olduğunda, bence hayır. Sebebi üzerinde, burada yerimin elvermeyeceği ölçüde durmak, tartışmak, düşünmek gerekiyor. Esasen, bazılarının dile getirdiği gibi, çeviri edimi bir bakıma imkân dışıdır; bir dil başka bir dile tam anlamıyla, niteliğinden hiçbir şey kaybetmeden çevrilemiyor. Kelime düzeyinde bile, bu böyle. Bir örnek vermek gerekirse: "Anneciğim" hitabının, İngilizcedeki karşılığı olan "mom" ya da "mommy", birebir aynı şey değil. Keza Fransızcadaki "maman", İngilizceye tam anlamıyla çevrilemediği için, Camus'nün "Yabancı" romanını çeviren Matthew Ward, kitabın giriş cümlesinde (Aujourd’hui, maman est morte.”) bu kelimeyi aynen bırakmaya karar vermiş: "Maman died today.” 

http://www.newyorker.com/online/blogs/books/2012/05/camus-translation.html 


Kelime düzeyinde bile hal böyleyken, cümle boyutuna geçildiğinde iş iyice karışıyor tabii. Söz oyunları, deyimler, atasözleri, kimi mecazlar, çok anlamlı kelimeler, sesteşler, yerel ağızlar, lehçeler çevrilemiyor. 


Peki çeviri esasen imkânsızsa, çevirmen niçin, neye uğraşıyor? Bana kalırsa, bilerek ya da bilmeyerek, tam da bu "imkânsız"ı başarmaya: Diller arasındaki, aşılmaz gibi görünen bariyerleri kaldırmaya; kaldıramadıklarının yanından akarsu misali dolanıp geçmeye. Yazar ve çevirmen Tim Parks'ın deyişiyle, Pisa kulesini başka bir ülkeye taşıyıp, herkesi de onun doğru yerde olduğuna ikna etmeye. 


http://cevirmenblog.blogspot.com.tr/2014/05/tim-parks-cevirmenler-nicin-biraz.html


İkna oluyor muyuz? Edebiyat zaten, bir kurmacaya ikna olmaya müsait bir insan yapısına hitap ettiği için, çeviri de bu kurmacanın taşeronluğunu yaptığı için, oluyoruz elbette. İkna olmaya baştan gönüllüyüz zaten. Çevirmen işini iyi yaptıysa, varlığını fazla belli etmeden işini yaparak aradan çekildiyse, illüzyon pürüzsüzce işliyor. Böylece başka bir dilde eser vermiş olan yazarın, adeta Türkçe konuştuğu, yazdığı kanısı içinde, kitabımızı okuyup gidiyoruz.


Sözü dönüp dolaşıp Nabokov'a ve Lolita çevirisine getireceğim belli; sorumuz şu: Bu çeviride, Türkçe konuşan Nabokov, İngilizce konuşan Nabokov'a ne kadar benziyor? 


Şunu baştan kabul ederek işe başlayalım: Tim Parks'ın yukarıda bağlantısını verdiğim makalede söylediği gibi, biz Nabokov'u Türkçe olarak okurken aslında, (kitap tanıtımcılarının çoğu zaman görmezden geldiği) çevirmeni okuyoruz: Lolita'da Fatih Özgüven'i, Karanlıkta Kahkaha'da Pınar Kür'ü, Maşenka'da Esra Birkan'ı, Solgun Ateş'te Yiğit Yavuz'u. Çevirmen, okuduğu metni ne kadar anlıyor, o metne ne kadar nüfuz edebiliyor, kaynak dili erek dilde yeniden kurarken (Pisa kulesini başka bir ülkede yeniden inşa ederken) asıl mimari yapının "karakterini" ne kadar yansıtabiliyor; bence mesele bu.


Bu yazıda Fatih Özgüven'in Lolita'sının etraflı bir incelemesine girişmeyeceğim; bu çok uzun ve ciddi bir iş, başlı başına bir inceleme, hatta tez konusu olabilir. Sadece romanın, uzun zamandır zihnime musallat olan alt başlığının ve bu alt başlığın çevirisi üzerinde duracağım: 


"LOLITA - Confessions of a White Widowed Male"


"LOLITA - Beyaz Irktan Dul Bir Erkeğin İtirafları"


Bilindiği üzere, Nabokov eşi görülmedik bir söz ustası. İfadelerini sıklıkla, çok anlamlı, farklı dilsel, kültürel, edebi göndermeleri bulunan sözcüklerle kuruyor. "Confessions of a White Widowed Male" de böyle bir ifade. Özgüven'in buradaki çevirisi, ilk bakışta doğru görünüyor; "white" terimi, bir insan için kullanıldığında ilk olarak ırkı akla getirir. Fakat bu alt başlığı kitabın içeriği ışığında değerlendirince, akla şu soru geliyor: "White", yani "beyaz", kitabın pedofil kahramanı Humbert Humbert için kullanıldığına göre, Nabokov kahramanın "beyazlığına" özel bir vurgu yapmaya niçin gerek duymuştur? Romanda böyle bir vurgunun gerekçelerini izleyemiyoruz. Avrupa kökenli Humbert tam olarak "beyaz" değildir; kendi ifadesiyle, ırksal bir karışıma sahiptir. Hatta Lolita’nın annesi, Humbert’ın ailesinde “yabancı bir ırsi özellik” bulunup bulunmadığını sorar ve onun Hıristiyan olmadığını öğrenmesi halinde kendini öldürme tehditinde bulunur. Nabokov biyografı Andrea Pitzer, bunu Humbert'ın Yahudi olduğuna yönelik bir şüphenin iması olarak yorumluyor. 


Bu durumda Nabokov'un, ilk bakışta sadece ırksal bir sıfat gibi duran "white" kelimesini ne gibi göndermelerle kullanmış olabileceğine dair biraz hafiyelik yapmak gerekiyor. "White widowed male" tamlamasına yoğunlaşalım: Widow ya da widowed gerçekten "dul" anlamına geliyor; "male" ise, erkeklik sıfatı. Olağan koşullarda, bir erkeğin dul olduğunu anlatmak için, "dul bir adam" deriz; bunun İngilizce karşılığı, "a widowed man" olsa gerek. Peki Nabokov neden "man" (adam) değil de "male" ("dişi"nin karşıtı olmak üzere "erkek") demeyi tercih etmiş? 


Nabokov söz konusu olduğunda, kelimelerle ilgili hiçbir şeyin tesadüf ya da bilinçsizlik eseri olmadığını unutmamak gerekiyor. Lolita gibi, kelimeleri ve cümleleri söz oyunlarıyla, göndermelerle örülü bir romanda, ele aldığımız alt başlık, her dikkatli okurun içinde alarm zillerinin çalmasına sebep olmalı. Devam edelim.


Kitabın alt başlığı öncelikle, 18. yüzyılın pornografik romanlarının bir parodisi gibi durmaktadır. Bu parodi içinde "white widowed male" tamlamasının konumuna dair ilk saptama, The Annotated Lolita'yı hazırlayan Alfred Appel'dan geliyor. Appel'a göre "white widowed male", psikiyatri hastalarının dosyalarında yer alan, hastayla ilgili kalıplaşmış ibarelerden biridir: kısaca, hastanın beyaz, dul ve erkek olduğunu anlatır. Humbert Humbert'ın da ruh hastalığı geçmişi vardır; sürekli olarak zihinsel çöküntünün eşiğindedir; zaten küçük sevgilisine dair "itiraflarını" da akıl hastanesinden yazmaktadır. 


Appel'ın tespiti yerinde ama bu mesele böylece kapanmıyor gibi. "White widowed" tamlaması, neredeyse ilk gördüğüm andan beri, aklıma "Black Widow" (Kara Dul) denen örümceği akla getiriyor. Latrodectus türüne dahil bazı örümceklere verilen bu isim, dişinin çiftleşmeden sonra erkeğini yemesine dayanıyor. Kara Dul'un aşk ritüeli eşine ölüm getirir; Lolita'nın pedofili "Beyaz Dul" Humbert ise, üvey kızı Dolores'in hayatını yıkar, çocukluğunu yok eder. Nitekim Humbert metnin bir yerinde, "Eski bahçelerde gördüğünüz şişkin, solgun örümceklerden biri gibiyim," der.

http://butterfliesareflying.blogspot.com.tr/2009/09/vast-deal-of-meaty-piquant-material.html


Öte yandan, Lolita'da yer alan çok sayıdaki edebi gönderme arasında, Herman Melville'in Moby Dick'i de yer alıyor. Suzanne Fraysse, romanın alt başlığını Melville'in "Beyaz Balina"sına bir gönderme olarak yorumlar ("White Male" / "White Whale"). Fraysse'ye göre, Quilty peşine düşülen canavar (aynı zamanda canavar avcısı) iken, Humbert ise yeni Ahab olarak boy gösterir.

http://revel.unice.fr/cycnos/?id=1461



Sadece alt başlığı için bu kadar nefes tüketebildiğimiz bir kitabın içine girersek, çeviri sorunlarıyla ilgili daha neler neler kazıp çıkarırız, kimbilir... 

Fatih Özgüven'e emekleri için teşekkür ve saygıyla, kendi alt başlık önerimi sunuyorum; bir kelime eksiltmeyle: 


"Lolita - Beyaz Dul Bir Erkeğin İtirafları"

Hiç yorum yok: