29 Haziran 2014 Pazar

"Nikolay Gogol"den...


'Gogol’e dair yazdıklarımın maksadını kavradığınızı umuyorum. Dobra dobra ifade etmek gerekirse; Rusya hakkında bilgi edinmek istiyorsanız, Alman uçakları bombardımanlarda niye çuvalladı merak ediyorsanız, derdiniz “fikirler”le, “olgular”la, “mesajlar”laysa, Gogol’den uzak durun. Gogol’ü okuyabilmek için Rusça öğrenmeye çalışmayın; paranıza yazık olur. Uzak durun, uzak durun. Gogol size bir şey vermez. Raylara yaklaşmayın. Yüksek gerilim. Kapalıdır. Sakının, kaçının, yapmayın. Şuracıkta daha nice yasak, veto ve tehdit sıralamak isterdim. Hiç gerek yok tabii; nasıl olsa yanlış türdeki okur asla buraya kadar gelemez. Ama doğru türdeki okura, kardeşlerime, ikizlerime selam olsun. Erkek kardeşim orgu çalıyor. Kızkardeşim kitap okuyor. Şu da benim halam. Önce alfabeyi, dudak, dil ve diş ünsüzlerini, arı gibi, çeçe sineği gibi vızıltılı sesleri öğrenmelisiniz. Ünlü harflerden biri size “Öf!” dedirtecek. Şahıs zamirlerinin çekimleriyle ilk olarak karşılaştığınızda, kendinizi zihnen tutuk ve ezik hissedeceksiniz. Lakin Gogol’e (hatta herhangi bir Rus yazarına) erişmenin başka bir yolu yok, bana göre. Gogol’ün eserleri, tüm başarılı edebi yapıtlarda olduğu gibi, fikir değil lisan fenomenleridir. “Ga-gol”; “go-gal” değil. Sondaki “l”, İngilizcede bulunmayan yumuşak, eriyen bir “l”dir. İnsan bir yazarın adını bile telaffuz edemeden, onu anlamayı bekleyemez. Fakir sözcük dağarcığımla, çeşitli bölümlerden yaptığım çevirilerin elimden geldiğince iyi olmasına çalıştım ama bu çeviriler iç kulağımla duyduğum sesler mertebesinde mükemmel olabilseler dahi, tonlamaları gereğince yansıtamadıktan sonra, Gogol’ün yerini tutmayacaktır. Onun sanatıyla ilgili yaklaşımımı naklederken, bu sanatın varlığıyla ilgili elle tutulur bir kanıt ortaya koymadım. Ancak elimi yüreğimin üzerine koyup, Gogol’ün hayalimin bir ürünü olmadığını söyleyebilirim. O gerçekten yaşadı, gerçekten yazdı.'

Vladimir Nabokov / Nikolay Gogol (İletişim Yayınları)

28 Haziran 2014 Cumartesi

İyi Kapaklar, Kötü Kapaklar...

Nabokov, Youtube'a konmuş bir buçuk dakikalık videoda, Lolita'nın çeşitli ülkelerde basılmış edisyonlarını gösteriyor. Eline ilk aldığı kitap için, "Hangi dilde olduğunu bilmiyorum... Acaba... Evet, Türkçe," diyor. Bir erkekle kadının betimlendiği son derece yavan bir çizim var kapakta. "Hangisinin daha yaşlı olduğundan emin değilim," diye devam ediyor. Kimini gülünç bulduğu, kimini beğendiği başka edisyonlara geçiyor.


Lolita, Nabokov'un en popüler romanı olduğu gibi, değişik kapak tasarımlarıyla gündemden düşmeyen kitabı aynı zamanda. Hâlâ Lolita kapakları için yarışmalar düzenleniyor, ortaya birbirinden ilginç fikirler ortaya çıkıyor. Aşağıda böyle bir yarışmaya katılan birkaç tasarım var. Bazılarının tedirgin edicilik düzeyleri hayli yüksek.


 

 


 

  





  

 

Lolita'nın Olympia Press'ten çıkan ilk baskısı, dümdüz bir kapağa sahipti oysa. Aşağıda 1955 tarihli bu baskı yer alıyor.



Nabokov araştırmacısı Dieter Zimmer'in internet sayfasında da, çeşitli ülkelerde basılmış Lolita kapaklarının bir derlemesi görülebilir:

http://www.dezimmer.net/Covering%20Lolita/LoCov.html

İletişim Yayınları'nın ilk kez 1988 yılında basılan Lolita'sında, beyaz zemin üzerindeki büyük bir kelebeğin alt-orta kısmını kapatacak şekilde, Nabokov'un kelebek avlarken çekilmiş, mavi tonla boyalı fotoğrafı yer alıyor. Bu tasarım (kelebek üzerinde Nabokov fotoğrafı), yayınevinin sonradan bastığı tüm Nabokov kitaplarında kullanıldı. Demek 26 senedir Nabokov kitapları, aynı kapaklarla basılıyor.



Bu yazıyı yazmaya başladığımda, yukarıdaki rakamın ayırdında değildim: 26 yıl. Çeyrek asırdan fazla fazla süre deyince, daha çarpıcı geliyor. Bu kadar süre içinde bir dizinin kitapları niçin hep aynı kapakla basılır? Bu durum bende bir ihmal hissi uyandırıyor. Çok başarılı kapak tasarımlarının bile, bir süre sonra değiştirilmesi gerekmez mi? Üstelik, resim ya da grafik eğitimi almadım ama, İletişim'in Nabokov kitaplarındaki grafik değerlerin pek yüksek olmadığı kanısındayım. Bu düşüncemde yalnız olmadığımı biliyorum. Örneğin Hamdi Koç, Solgun Ateş hakkındaki övücü yazısının bir yerinde, kitabın kapağını hiç beğenmediğini belirtmeden edemiyor: 

http://vatankitap.gazetevatan.com/yazar/tuketilmesi_imkansiz___basli_basina_bir_roman_turu-hamdi_koc/211/0 

Neden böyle? Maliyetten mi kaçılıyor? Olabilir. Acı ama gerçek: Selçuk Altun'un sevdiğim tabiriyle "Sığlıkistan"da, Nabokov kitapları çok satılmıyor. (Nabokov'a hayranlığını her fırsatta dile getiren kimi popüler yazarların kitapları çok satılıyor oysa!) Ama bu açıklama da beni tatmin etmiyor. Çok fazla satması beklenmeyen, üstelik yayınevine büyük bir prestij de sağladığını tahmin etmediğim Türkiyeli yazarların kitaplarına yapılan kapak tasarımlarına bakınca, yirminci asrın en büyük isimlerinden birine de aynı özen gösterilmeli diye düşünüyorum ister istemez. 

Aynı ihmal duygusu, kitapların elden geçirilmeye muhtaç tanıtım cümlelerinde de yakamızı bırakmamakta:

"Soylu bir Rus ailesinin oğlu olan Nabokov’un Lolita’sı için özetle cinsel tutkunun dünya çapında en önemli klasiklerinden biri denebilir. Okurların yabancısı olmadığı Nabokov yine dili ustalıkla kullandığı romanında, “beyaz ırktan dul bir erkeğin” küçük “su pericikleri”ne tutkusunu anlatıyor."

Yererken kantarın topuzunu kaçırmamaya çalışayım. İletişim'in kelebekli kapakları için hiç mi uğraşılmıyor? Aslında, pek göze çarpmayan bir emek söz konusu. O kelebekler gelişigüzel konulmuyor; seçiliyor. Konuş, Hafıza'daki Parnassius Mnemosyne, hafıza tanrıçasının ismini taşıyor sözgelimi. Solgun Ateş'in kapağındaki kelebek, romanın "kahramanlarından" Vanessa Atalanta'dır. 

Nabokov'un Türkiye'deki kapakları böyle de, her yerdeki kapakları muhteşem mi? Öyle olmadığını, yazarın yukarıda bağlantısını verdiğim filmi ispat ediyor. Solgun Ateş'in İngilizce baskıları için tasarlanmış kapakları, eski tarihli bir başlıkta derlemiştim. Başarılı ve vasat kapaklar bir arada. Merak eden, bakabilir. Favorim, birinci sıradaki:

http://nabokovblog.blogspot.com.tr/2014/05/pale-fire-kapaklar.html

Dileğim, İletişim Yayınları'nın Nabokov dizisini yeni bir görsel anlayışla, yeni bir tasarımla yeniden okurla buluşturması. Buna bir yerden başlamaları gerekiyor. 

Bu blogda, ağırlıklı olarak Türkçe'deki Nabokov çevirilerinin sorunlarına yer veriyorum. İletişim Yayınevi'nin ve Nabokov çevirmenlerinin, bu 26 sene içinde Nabokov'u Türkçeye kazandırmak için gösterdiği çabayı takdir etmesem olmaz.  Ama gördüğüm eksiklik ve yanlışlıkları, birilerinin canını sıkmak pahasına dile getirmezsem de, buradaki emeğim, çabam boşa gider. Bir dost, Nabokov Günlüğü tarzındaki blogları bir tür sosyal hizmet gibi gördüğünü söylemişti. Bense buna, kültür-edebiyat haberciliği diyorum. George Orwell'in sözünü biraz değiştirerek kendime uyarlıyorum: Gazetecilik, birilerinin canını sıkmak pahasına doğruları söylemektir. Gayrısı, halkla ilişkilerdir.




25 Haziran 2014 Çarşamba

... Güzeli güzel olduğu için sev ...


"... güzeli güzel olduğu için sev ve dergilerden uzak dur. Gemilere ve denize dön; sana tavsiyem budur, Martin Eden. Hasta ve kokuşmuş insanlarla dolu bu şehirlerde işin ne? Her gün dergilere yaranmak için güzellikleri piç etmekle kendi boğazını kesiyorsun. Geçen gün alıntıladığın o söz neydi? Ha, evet, “İnsan, son efemerid”. Sen, efemeridlerin sonuncusu olarak niye şöhret kazanmak istiyorsun? Şöhreti yakalarsan, seni zehirler. Böyle ucuzluklara gelemeyecek kadar basit, yalın ve akılcı olduğuna inanıyorum. İnşallah dergilere tek bir satır yollamazsın. Hizmet edeceğin tek efendi, güzellik olsun. Ona hizmet et ve gerisini boşver gitsin! Başarı! Henley’nin Apparition’ını gölgede bırakan şu Stevenson sonen, “Aşk Döngüsü” ya da bu deniz şiirleri başarı kazanamıyorsa, başarı neye yarar Allah aşkına?.. Senin tatminin bir şeyi başarmak değil, o şeyi yapıyor olmak. Bana söyleyemiyorsun. Biliyorum bunu. Sen de biliyorsun. Güzellik canını yakıyor. İçinde dinmeyen bir acı, iyileşmeyen bir yara, alevden bir bıçak bu. Neden dergilerle düşüp kalkasın? Bırak güzellik son durağın olsun. Güzelliği paraya tahvil etmek niye? Zaten yapamıyorsun; bu konuda telaşlanmam beyhude. Dergileri asırlarca okusan, Keats’in bir dizesinin yerini tutmaz. Şöhreti ve parayı boşver, yarın bir gemiye yazıl ve denizlerine dön.

Martin gülerek:

− Şöhret değil, aşk için, dedi, senin Kozmos’unda aşka yer yok gibi; oysa Güzellik benim gözümde, Aşk’ın hizmetçisidir.

Brissenden ona hem acıyarak ve hem de özenerek baktı.

− Çok gençsin Martin oğlum, çok gençsin. Yükseklere uçacaksın ama kanatların en ince kumaştan yapılmış, en güzel boyalarla boyanmış; dikkat et güneşte alazlanmasınlar. Ama tabii sen onları alazladın bile."

Saatler boyu üzerinde beklediğimiz köprüler...


Ama hakikat ne olursa olsun, sen ve ben, küçük (yaşı iki ile altı arasındaki) oğlumuzla birlikte, aşağıdan bir tren geçsin diye saatler boyu üzerinde beklediğimiz köprüleri hiç unutmayacak ve tüm savaş meydanlarında sonsuza dek savunacağız. Rayların üzerine doğru eğilmek için bir anlığına durup, geçen lokomotifin astımlı bacasına tüküren, daha büyük ve daha az mutlu çocuklar görmüşlüğüm var, ama ne sen ne de ben, iki çocuktan daha normal olanın, karanlık bir transın amaçsız heyecanından pragmatik şekilde sıyrılan çocuk olduğunu kabullenmeye hazır değiliz. Rüzgârlı köprüler üzerinde saatler süren duraklamaları kısa kesmek ya da rasyonalize etmek için hiçbir şey yapmazdın; çocuğumuz sınır tanımayan bir iyimserlik ve sabırla, demiryolundaki sinyal kolunun kliklemesini ve uzakta, evlerin düz sırtları arasında çok sayıda rayın birleştiği noktada, giderek büyüyen bir lokomotifin şekillenmesini ümit ederek beklerdi. Soğuk günlerde kuzu kürkünden bir palto giyer ve ayı tip bir kasket takardı; kırağı çalmış gibi grilerle alacalanmış bu kahverengi giysileri, eldivenleri ve inancının ateşi onu da, seni de ısıtırdı; çünkü narin parmakların donmasın diye tek yapman gereken, koca bir bebeğin vücudundan yayılan hararetin nasıl inanılmaz miktarda olduğuna hayret ederek, onun ellerinden birini önce sağ, sonra sol elinle tutmak ve bu değişimi dakikada bir yapmayı sürdürmekti. 

(Vladimir Nabokov - Konuş, Hafıza)

24 Haziran 2014 Salı

Ada or Ardor'dan bir şifre çözümü...


Brian Boyd'un Nabokov's Ada: A Place of Consciousness adlı kitabını okumaya başladım. En önemli Nabokov uzmanı kabul edilebilecek Boyd'un doktora tezinden kitaplaştırılan ve ilk baskısı 1985 yılında yapılmış bu kitap, tıpkı sonradan yazılan Nabokov's Pale Fire: The Magic of Artistic Discovery gibi, başarılı ve etkileyici bir dedektiflik çalışması; içinden çıkılması son derece zor şifreleri çözümlemeye yönelik, zihin açıcı, adanmışlık ürünü bir bilimsel yapıt.

Kitabın giriş kısmında Boyd, Van ile Ada'nın 1884 tarihli veda sahnesinden bir alıntıya yer vermiş:

"Van plunged into the dense undergrowth. He wore a silk shirt, a velvet jacket, black breeches, riding boots with star spurs - and this attire was hardly convenient for making klv zdB AoyvBno wkh gwzxm dqg kzwAAqvo gwttp vq wjfhm Ada in a natural bower of aspens; xliC mujzikml..." (157)

Bu alıntıda kırmızı renkle vurguladığım yerlerde, cümleler şifreli bir forma bürünüyor. Acaba neden? Durum, okur için muammalıdır.

Nabokov, Konuş, Hafıza'da dayısı "Ruka"dan bahsederken, onun "bildiği beş dilde şifrelenmiş mesajları çözümlemekte uzman olmakla" övünduğünü söyler. "Bir gün onu sınadık ve göz açıp kapayana dek, “5.13 24.11 13.16 9.13.5 5.13 24.11” dizisini, Shakespeare’e ait ünlü bir monoloğun başlangıç kelimelerine çeviriverdi." der.

Nabokov'un açık etmediği, bizim bulmamızı beklediği "ünlü monolog", "to be or not be"dir.

Boyd'un açıklamasına göre, Ada or Ardor'daki şifreli bölüm, Van ile Ada'nın mektuplaşmalarında kullandıkları kodlamayı açığa vurmaktadır. İki âşık, aralarındaki ensest ilişkisini üçüncü gözlerden saklamak için, böyle bir tedbire mecbur kalmışlardır. Konuş, Hafıza'daki örnekte, İngiliz alfabesindeki harfler rakamlarla yer değiştirmiştir. Ada'da ise, harflerin başka harflerle yer değiştirmesi söz konusudur. Boyd'a göre, şifre çözüldüğünde, ortaya şu ifadeler çıkmaktadır:

"klv zdB AoyvBno wkh gwzxm dqg kzwAAqvo gwttp vq wjfhm" ...  "xliC mujzikml..."

"making his way through the brush and crossing a brook to reach Ada" ve "they embraced".

Yani: "(Ada'ya ulaşmak için) çalıların arasından geçip dereyi aşarak" ve "kucaklaştılar".

Dolayısıyla, şifre çözülünce, söz konusu alıntı şöyle okunuyor:

"Van plunged into the dense undergrowth. He wore a silk shirt, a velvet jacket, black breeches, riding boots with star spurs - and this attire was hardly convenient for making his way through the brush and crossing a brook to reach Ada in a natural bower of aspens; they embraced". (157)

Mealen: 

"Van, ağaçların altındaki sık bitki örtüsüne daldı. Üzerinde ipek gömlek, kadife ceket, siyah binici pantolonu, yıldız şeklinde mahmuzlu binici çizmeleri vardı - ki bu kıyafet çalıların arasından geçip dereyi aşarak, titrek kavakların oluşturduğu doğal bir çardakta duran Ada'ya ulaşmak için pek elverişli sayılmazdı; kucaklaştılar."

Fatih Özgüven'in 2002 tarihli Ada çevirisinde ise, ilgili kısım şöyle yer alıyor:

"Van, ağaçların altındaki sık bitki örtüsüne daldı. Üzerinde ipek bir gömlek, kadife ceket, siyah golf pantolonu, yıldız biçiminde mahmuzlu binici çizmeleri vardı- ki bu kılık, gwtt vq wifhm bir Ada ile bir telli kavak korusunun bağrında klv zdB AoyvBno wkh gwzxm dqg kzwAAqvo yapmak için uygun bir kostüm değildi; xliC vq mujziklm."

22 Haziran 2014 Pazar

Lolita'nın Girişi ya da "T"lerin Duyulmayan Şarkısı


Fatih Özgüven’in ilk olarak 1982 yılında Can Yayınları’nca basılan, 1988’de İletişim Yayınları’na geçen çevirisinde, Lolita’nın girişi şöyledir:

“Lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Lo-li-ta; dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Lo-li-ta.”

Bu girişin özgün hali ise şöyle:

“Lolita, light of my life, fire of my loins. My sin, my soul. Lo-lee-ta: the tip of the tongue taking a trip of three steps down the palate to tap, at three, on the teeth. Lo. Lee. Ta."

Üçüncü cümle, çevirmene büyük zorluk yaratır. Nabokov burada, birbiri adına gelen cümlelerdeki tam on sekiz “t” harfiyle, başka bir dile aktarılması imkânsız bir ses dizisi oluşturmuştur. Yukarıdaki alıntının son parçasındaki “T”, diziyi tamamlar. Bu sesleri kolay görünür hale getirelim:

“Lolita, light of my life, fire of my loins. My sin, my soul. Lo-lee-ta: the tip of the tongue taking a trip of three steps down the palate to tap, at three, on the teeth. Lo. Lee. Ta."

Söylemek istediğimiz şey belirginleşti. Daha iyi anlamak için, bu girişi "işitmekte" fayda var. 1997 tarihli Lolita uyarlamasında Humbert Humbert’ı oynayan Jeremy Irons’ın sesinden dinleyelim. Böylece çeviri ediminin sınırlarını ve “çevrilemeyeni” kulağımızla duymuş olacağız: Nabokov’un başyapıtının, ilk ve belki en lezzetli bölümünü.



16 Haziran 2014 Pazartesi

Ortaya karışık: Pnin'de Martin Eden ve bazı çeviri sorunları


 Çevirdiğim ilk roman, Jack London'dan Martin Eden'dı. Bu itibarla bende ayrı bir yeri vardır. Martin Eden'ın, sonradan tanışacağım ve kitaplarını çevireceğim Vladimir Nabokov'un bir romanında karşıma çıkacağını, o zamanlar bilmiyordum tabii. Pnin, Amerika'ya göçmüş bir Rus profesörünün, bu ülkenin kültürü ve diliyle yaşadığı sorunları, zorlukları acıklı bir komedi içinde aktarır. Bir bölümde Profesör Timofey Pnin, girdiği kitapçıda Martin Eden'ı arar. 

Niyetim sadece, işte bu ilginç kesişmeden bahsetmek ve bu bölümü aktarmaktı. Metni yeni baştan çevirmeye üşendiğim için Tomris Uyar'ın çevirisini kullanmaya meylettim. Ancak çeviride umduğumdan fazla sorun çıktı karşıma. Ben de Uyar çevirisini, "Nabokovyen" bir tutumla, köşeli parantezler içinde söz konusu sorunlara işaret ederek aktarmayı düşündüm. Tomris Uyar ismi iyi bilinen, sevilen bir yazarımız elbette. Çeviri emeğindeki aksaklıklara işaret etmenin, anısına saygısızlık olarak algılanmayacağını umuyorum. Düşüncem, Nabokov'un Türkçe çevirilerinde aksayan yerlerin üzerinde gereğince (belki de hiç) durulmadığı, (başarısızlığını adeta gözümüze sokan örnekler bir yana) en "yetkin" çevirilerde bile sayısız sorunlar bulunduğudur. İğneyi kendime de batıracağım, merak etmeyin. Ama bu yazıda değil, yakın gelecekte yazmayı düşündüğüm başka makalelerde! Şimdilik, Uyar çevirisinden yaptığım bu küçük alıntıyla yetineceğiz:


“Victor’un gelmeyi tasarladığı gün, Pnin, Waindell’in Ana Caddesi’ndeki bir spor mağazasına girip bir futbol topu istedi. İsteği biraz tuhaftı [Neden tuhaf olsun? Özgün metindeki kelime “unseasonable”. Yılın o döneminde pek futbol topu alan bulunmazmış, yazar bunu söylemek istiyor. Anlaşılan, T. Uyar bu kelimeyi “unreasonable” olarak okumuş.] ama yine de top verildi.

“Yoo hayır,” dedi Pnin, “Ben yumurta istemiyorum, sözgelimi torpido da istemiyorum. Yalnızca [Özgün metinde “simple”: “Basit” demek. “Simply” denseydi, “yalnızca” çevirisi isabetli olurdu.] bir futbol topu istiyorum. Yuvarlak!”

“Sonra bilekleri ve ayalarıyla küçümen [“portable” kelimesini “taşınabilir” diye çevirmek uygun olurdu.] bir dünya çizdi. Sınıfta Puşkin’in “uyumlu bütünlüğünden” söz ederken de aynı yuvarlağı çizerdi.

“Satıcı, parmağını kaldırıp ses çıkarmadan bir Amerikan futbolu topu getirdi.

“Evet, bunu alıyorum,” dedi Pnin saygıdeğer bir hoşnutlukla. [Saygıdeğer çevirisi isabetsiz elbette. Buradaki “dignified” terimi, “ciddi ve biraz formel” demek.]

Ambalaj kâğıdına sarılıp teyplenmiş ["Scotch-taped": "Teyp" kelimesini "yapışkan bant" anlamında kullanmadığımıza göre, "bantlanmış" demek gerekirdi herhalde.] topu taşırken bir kitapçıya girip Martin Eden’ı sordu.

“Eden, Eden, Eden,” diye üstüste yineledi kitaplardan sorumlu uzun boylu, esmer kadın. “Bir dakika, İngiliz devlet adamları üstüne bir kitap istemiyorsunuz, değil mi? [“The British Statesman”, “(şu) İngiliz devlet adamı” demek; çevirmen tekili çoğul yapınca, anlam uçuyor tabii.] Yoksa o mu istediğiniz?”

“Ben ünlü bir Amerikalı yazarın, Jack London’ın ünlü bir yapıtını istiyorum,” dedi Pnin.

“London, London, London,” dedi kadın şakaklarını tutarak.

“Derken elinde piposu, yerel şiirler yazan Mr. Tweed diye biri, kadının kocası, yardıma yetişti. [Uyar’ın “topical”ı “local” olarak okumuş olacağını tahmin etmiyorum. Ama aslında, adamın güncel olaylarla ilgili şiirler yazdığından bahsediliyor.] Biraz aradıktan sonra kitapça çok zengin sayılamayacak bir dükkânın tozlu derinliklerinden Kurt’un Oğlu’nun eski bir basısını getirdi.

“Korkarım, o yazardan yalnızca bu var elimizde.”


“Garip!” dedi Pnin. “Ünün oyunlarına bak! Ben Rusya’dayken, anımsıyorum, herkes –küçük çocuklar, yaşlı başlı insanlar, doktorlar, avukatlar– herkes onu okur, bir daha, bir daha okurlardı. En iyi kitabı bu değil ama peki, alıyorum.”

* * *

13 Haziran 2014 Cuma

Alfred Appel - The Annotated Lolita

Alfred Appel
Vladimir Nabokov, Edebiyat Dersleri'nde, "insan bir kitabı okuyamaz; ancak yeniden okuyabilir. İyi okur, etkin ve yaratıcı okur, yeniden okuyandır,” der. Onun kitaplarını yeniden ve yeniden okuyan "üstün" ve "yaratıcı" okurları, Nabokov'un romanlarına gerçek anlamda nüfuz etmemizi, yüzeysel olarak okuyup geçtiğimiz cümlelerin altında saklı duranların farkına varmamızı sağladılar. Nabokov metinlerini bu şekilde didik didik edenlerin ilki ve en önemlilerinden biri, Alfred Appel'dı.

Nabokov 1940'ta göç ettiği Amerika Birleşik Devletleri'nde sekiz yıl boyunca tam zamanlı bir iş bulamamış, edebi üretimi de Avrupa'daki yıllarına kıyasla çok kısıtlı kalmıştı. Hep mali sıkıntı içindeydi. Nihayet 1948'de Cornell Üniversitesi'nden gelen Rusça profesörlüğü teklifi, bu sıkıntısına çare oldu. Burada ders verdiği yıllarda öğrencisi olan Alfred Appel, 1970 yılında, Nabokov'un Lolita’sının açıklamalı bir varyantını hazırlayacak, 200 sayfadan fazla tutan notlarla kitabın edebi referanslarını, yabancı dildeki ifadelerin çevirilerini verecek, kitapta tekrarlanan izleklere dikkat çekecekti. Appel, romanı okuyan çoğu kişinin gözünden kaçmış şeyleri yakalamıştı. Nabokov, dostluğunu kazanan Appel için, “Yazdıklarımı en küçük ayrıntısına kadar inceliyor, her yazara böyle biri lazım,” demişti.

The Annotated Lolita adlı kitap, Appel'ın Nabokov edebiyatı ve Lolita hakkındaki uzun açıklamaları, çözümlemeleriyle başlıyor. Ardından, "Metne Dair Bir Not Yerine" başlığı altında, Solgun Ateş'in "Önsöz"ünün son kısmı yer alıyor. Appel bu alıntı vasıtasıyla, kendi Lolita yorumculuğuyla Solgun Işık'ın deli yorumcusu Charles Kinbote arasında örtük bir paralellik kurarak yola çıkıyor:

"Shade’in şiiri, aniden salınıp büyüyen bir sihirdir gerçekten: kır saçlı dostum, sevgili ihtiyar gözbağcım, şapkasına bir deste kartoteks fişi koymuş, sonra da bir şiiri silkeleyivermiştir.

Şimdi bu şiire dönmeliyiz. Önsözümün çok yetersiz kalmadığı kanısındayım. Süreklilik arz eden açıklamalar şeklinde düzenlenmiş diğer notlar, en doymak bilmez okuyucuları bile tatmin edecektir şüphesiz. Notlar, alışılmış olduğu üzere şiirin arkasında yer almakla beraber, okurun önce bunlara başvurup, şiiri notların yardımıyla incelemesi tavsiye olunur; elbette şiirin metni okunurken bunlar da tekrar okunmalı, belki şiir bitirildikten sonra resmi tamamlamak için üçüncü defa yine bunlara başvurulmalıdır. Böyle vakalarda sayfaları bir ileri bir geri çevirip durmanın zahmetinden kurtulmak için, ilgili metnin yer aldığı tüm sayfaları kesip almayı ve kırpmayı akıllıca bulurum; veya daha basitinden, aynı eserin iki nüshası rahat bir masanın üzerine, birbirine bitişik olarak konulabilir –  sözünü ettiğim masa, New Wye’dan kilometrelerce uzaktaki bu yol üstü otelinde, kafamın içinde ve dışında bir atlıkarınca dönerken daktilomu yerleştirdiğim şu küçük şey gibi olmamalı. Müsaadenizle belirteyim ki, notlarım olmaksızın Shade’in (otobiyografik bir eser için fazlasıyla temkinli ve ketum olan) metni, esas açısından önem taşıyan birçok dize kaygısızca atıldığı için, insani gerçeklikten tamamen yoksundur; tamamen yazarın ve onun ortamının, bağlantılarının vs. gerçekliğine bel bağlamak zorunluluğu vardır; söz konusu gerçekliği de yalnız benim notlarım sağlayabilir. Sevgili şairim muhtemelen bu ifademe katılmazdı, fakat her halükârda, son sözü yorumcu söyler.

CHARLES KINBOTE"


Bu alıntının ardı sıra, Appel'ın önsözü ve Lolita'nın ana gövdesi, sayfa marjında kısım kısım numaralandırılmış olarak yer alıyor. Bu rakamların işaret ettiği açıklamalar, cildin son kısmını oluşturuyor. Bu açıklamaları okudukça, metnin gerisinde ne kadar çok şifre ve referans bulunduğunu anlıyorsunuz. 

 

























Alfred Appel'ın çalışması, Lolita'yla ilgili birçok şeyi açığa çıkarmıştı. Nabokov'un en popüler romanıyla ilgili çalışmalar, Appel'ın kitabıyla sınırlı kalmadı elbette ama The Annotated Lolita, hâlâ bu romanla ilgili en önemli kaynak. Burada not düşülmüş bilgileri okumadan, Lolita'yı okumuş sayılmazsınız. Nabokov'un en başta aktardığımız sözünü tekrarlayalım: nsan bir kitabı okuyamaz; ancak yeniden okuyabilir. İyi okur, etkin ve yaratıcı okur, yeniden okuyandır.” Lolita söz konusu olduğunda, bu yeniden okumayı The Annotated Lolita üzerinden yapmak şart. Bakalım bu eseri Türkçeye kim çevirecek, kim yayımlayacak; böylece ülkemiz hem güncel bilgiler ışığında iyileştirilmiş yeni bir Lolita çevirisine, hem de bu roman hakkındaki temel kaynağa ne zaman kavuşacak?

Nabokov'un Bakış Açısıyla "Üstün Okur"

"Nasıl ki yetenekli yazarların evrensel ailesi ulusal bariyerleri tanımıyorsa, yetenekli okur da zaman ve mekân yasalarından bağımsız, evrensel bir figürdür. Sanatçıyı tekrar ve tekrar imparatorlar, diktatörler, rahipler, püritenler, kör cahiller, siyasi ahlakçılar, polisler, postane müdürleri ve bilgiçler eliyle yok edilmekten kurtaran odur—üstün okur. Bu takdire şayan okuru tanımlayayım size. Hiçbir vicdan yöneticisi, hiçbir kitap kulübü onun ruhunu denetleyemez. Onun bir edebiyat eserine yaklaşımı, vasat okurun kendisini şu ya da bu karakterle özdeşleştirmesine ve “betimlemeleri atlamasına” yol açan gençlik heyecanlarından azadedir. Bu iyi, bu takdire şayan okur kitaptaki kız ya da oğlanla değil, kitabı ortaya çıkaran zihinle özdeşleştirir. Takdire şayan okur bir Rus romanında Rusya’yla ilgili bilgiler aramaz; çünkü Tolstoy ya da Çehov’un Rusya’sının, tarihteki Rusya değil, bireysel dehanın hayal edip yarattığı özel bir dünya olduğunu bilir. Takdire şayan okur genel fikirlerle ilgilenmez; özel bir imgelemin peşindedir. Bir kitabı sevmesi, ona grupla iyi geçinmeyi öğrettiği için değildir (ilerlemeci ekolün şeytani klişesidir bu); kitabı sever, çünkü metnin her bir ayrıntısını özümseyip anlamış, yazarın vermek istediği hazzı tatmış, içi baştan ayağa ışıl ışıl olmuş, örsünde hayaller döven usta demircinin, sihirbazın, sanatçının büyülü betimlemelerine bakıp heyecanlanmıştır."

"Rus Yazarları, Sansürcüler ve Okurlar"dan (Rus Edebiyatı Dersleri - İletişim Yayınları)

10 Haziran 2014 Salı

Bir "Bend Sinister" Uyarlaması: "Yansıma"

Yirminci yüzyılın en önemli yazarlarından Vladimir Nabokov'un dört romanı ve öykülerinin çoğu, hâlâ Türkçeye çevrilmedi. Şiirlerinin hiçbiri Türkçe olarak, kitap formunda yayımlanmadı. Tiyatro oyunları Türkçede yok. Kitaplaştırılan ders metinlerinin tümü de henüz dilimize kazandırılmış değil. Nabokov'un hayatı ve sanatı hakkında yazılmış önemli kitaplar, on yıllardır hiçbir yayınevimizin basım programına girmedi.

Nabokov'un ülkemizde yayımlanan kitaplarında, on üç farklı çevirmenin emeği var: On dokuz kitap için, on üç ayrı çevirmen. Bu sayı bana haddinden fazla kabarık geliyor. Çevirmeni, bir yazarın edebi dünyasını ve dilini başka bir dilde yeniden kuran kişi olarak tanımlarsak, bir bakıma on üç ayrı Nabokov'dan söz etmek mümkün. Peki bu on üç ayrı Nabokov'un hangisi, hayatının ilk döneminde Rusça, sonraki döneminde İngilizce eserler yaratmış bu büyük yazarın Türkçedeki karşılığı olmaya daha yakın düşüyor? Bunca farklı çevirmen, Nabokov'u okura yakınlaştırmış mı, ondan uzaklaştırmış mı oldu? Kanımca bunlar sadece Nabokov için değil, Türkçeye adapte edilmiş birçok önemli yazar ve eser için sorgulanması gereken hususlar. Bir yazarın edebi dünyasına girmek, metinlerinin gerçek niteliğine nüfuz etmek öyle birdenbire olacak şey değil. Bu bilhassa Nabokov gibi hem gerçekten "büyük", hem de ele avuca sığmaz yazarlar için geçerli. Çeviri, hele Nabokov çevirisi tek boyutlu, düz bir süreç değil. Kitaplarını yüzlerce açık ya da üstü kapalı göndermeyle, içinden çıkılması kolay olmayan çok anlamlılıklarla, metinler ve diller arası oyunlarla kuran sıradışı bir yazardan söz ediyoruz. Onun metinlerini, bilhassa romanlarını  hakkıyla çevirmek, Nakobov'u adamakıllı bilmeyi, referanslarına aşina olmayı. hakkında yıllar yılı devam eden tartışmaları takip etmeyi gerektiriyor. Kolay iş değil.


İşte, kolay iş olmadığından olsa gerek, okurların bekleyip durduğu romanların çevirisi geciktikçe gecikiyor. Geçen yıl nihayet yayımlanan Pale Fire bunlardan biriydi; okurların "dört gözle" beklediği Nabokov romanlarından biri de, Bend Sinister.


Yukarıdaki deyimi ölçülü kullanmak lazım. Vladimir Nabokov'un eserleri ülkemizde asla hak ettiği değeri görmedi. Lolita müstesna, romanlarının Türkçe baskıları 1500-2000 sınırında kaldı. Dolayısıyla Bend Sinister "dört gözle" bekleyenler, çok az sayıda nitelikli edebiyat okuruyla sınırlı.


Hal böyle olunca, yeni Nabokov'ların ülkeye kazandırılması ne yayınevine, ne de çevirmene, gururun ve belli bir manevi doyumun ötesinde katkı sağlamıyor. Yeni, güzel Nabokov çevirileri bireysel bir merakın, sevginin, tutkunun eserleri olarak kalıyor. Bildiğim kadarıyla Bend Sinister, uzun süredir bir çevirmenimizin elinde; Türkçeye gözünü açacağı günü sabırla (belki de sabırsızlıkla) bekliyor.


Bekleyiş sürerken, ismi az bilinse de ülkemizin çok değerli entelektüellerinden olan Levent Mollamustafaoğlu (edebiyat severler kendisini bilhassa, Ursula K. Le Guin'den çevirdiği Mülksüzler ile hatırlayacaktır), yıllar süren bir emekle, Bend Sinister'ı tiyatroya uyarladı. Mollamustafaoğlu, Yansıma adını verdiği bu oyun metnini, dramaturji notları ve ek sahneleriyle beraber bana yollama nezaketini gösterdi. Tesadüfe bakın ki metin, Bend Sinister romanını okuduğum günlerin hemen ertesinde elime ulaştı. Dolayısıyla romanın içeriği kafamda tazeydi; bu da Levent Mollamustafaoğlu'nun uyarlamasının kaynak metne ne kadar sadık olduğunu, nerelerde metinden ayrıldığını rahatça görmemi sağladı. Genel olarak söyleyebileceğim şu: Mollamustafaoğlu çok iyi bir iş başarmış; girift bir metni çok iyi çözümleyip süzerek, başarılı bir sahne adaptasyonu ortaya koymuş. Metni okurun / seyircinin gözünde daha anlaşılır, daha iyi takip edilir hale getirmiş. Bunu yaparken, Nabokov'un çok katmanlı dilini sığlaştırma tehlikesi çok yüksekti; bu tehlikeyi ustaca savuşturmuş.



Bend Sinister'ı biraz tanıyalım: Bu, Nabokov'un Amerika'ya göç ettikten sonra yazdığı ilk roman. Bir diktatörün yönetimi altındaki hayali bir ülkede, bağımsız ruhlu filozof Adam Krug’un başına gelenleri anlatır. Hikâye başka bir dünyada geçer; bununla beraber, Nabokov’un kendi dünyasından yansımalarla doludur.

Diktatör Paduk'un siyaset felsefesi olan Ekwilizm (Mollamustafaoğlu buna "Ortalamacılık" diyor), kimliğin, otoriteye boyun eğmeyi sağlayacak biçimde silinmesini öngörür. Habisliğin ahmaklıkla başbaşa gittiği bir hükümete başkanlık eden Paduk, Krug’dan iktidarını desteklemesini ve bu iktidara entelektüel meşruluk kazandırmasını ister. 

Paduk, Krug’u kendisine katılmaya ikna edemeyince, gözünü korkutmayı da başaramayınca, filozofu ve genç oğlunu tutuklar. Krug oğlunu kurtarmak için itaat etmeye hazırdır ama hatasızca gaddarlık etmeyi dahi beceremeyen yetkililer, Krug’un oğlunu başka bir çocukla karıştırıp, kazara onu öldürürler.

Babanın bu ölümün dehşetini taşıması mümkün olmadığından, anlatıcı Krug’a merhamet göstererek, ona aklını kaybetmeyi ihsan eder; kendisinin bir hikâye karakteri olduğunu görmesine imkân tanır. Roman, diktatör Paduk'u yakalamaya çalışan çıldırmış haldeki Krug'un vurulmasıyla sonlanır. Bu sırada hikâyenin perspektifi Krug’dan uzaklaşarak, Vladimir Nabokov’a çok benzeyen, gece vakti kelebek kepçesiyle pencerenin kıyısındaki güveleri yakalayan bir anlatıcının görüntüsünü sunar.

Nabokov’un önsözü, Bend Sinister’ın dünyasını doğrudan doğruya onun yaşadığı dönemin totaliter devletlerine bağlar. Yazar romanındaki karabasan dünyasını inşa etmek için Lenin’in konuşmalarından ve Sovyet anayasasından küçük alıntılar kullanır, “Nazilerin verimlilik safsatasına” da göndermede bulunur.Ayrıca Hamlet’in bozulmuş bir yorumu içinde, Paduk'un Ortalamacılık öğretisinin onaylanışını izleriz.

Bend Sinister bu içeriğiyle bir "distopya" örneği gibi dursa da, edebi-politik bir melezdir bir bakıma. Nabokov’un inişli çıkışlı, mizahlı anlatısını, bir diktatörlüğe yönelik, şiddetli bir ithamla birleştirir.

 * * *

Levent Mollamustafaoğlu'nun Bend Sinister uyarlaması Yansıma'yı, bir gün sahnede izlemek nasip olacak mı bilmiyorum. Olmasını umalım. Şimdilik, sizi bu uyarlamadan bazı bölümlerle baş başa bırakmak istiyorum.



1. PERDE

1. Sahne-Hastane

(Bir hastane odası. ADAM KRUG ve bir HEMŞİRE odadadır)

KRUG:

(Pencereden dışarıya bakarak)

Kaba asfalta gömülmüş gibi duran oval bir su birikintisi; sanki sınırlarına kadar cıvayla doldurulmuş süslü bir ayak izi gibi; sanki içinden alttaki gökyüzünü görebileceğiniz kaşığa benzer bir delik gibi. Çevrilmiş. Farkediyorum ki bazı sıkıcı, boz, ölü yaprakların sıkıştığı dağınık, dokunaçlı kara ıslaklık tarafından çevrilmiş. Boğulmuş demem gerek, su birikintisi küçülüp şu anki boyutuna gelmeden önce. (Duraklama) Gölgede yatıyor ama ötesindeki parlaklığın bir örneğini taşıyor, ağaçlar ve iki ev görünüyor. Daha dikkatli bak. Evet, hafif, çocuksu bir tondaki açık mavi göğün bir kısmını yansıtıyor, ağzımda süt tadı var, çünkü otuz beş yıl önce o renkte bir fincanım vardı. Ayrıca çıplak dalların kısa arapsaçını ve sınırından kesilmiş daha kalın bir dalın kahverengi oyuğunu ve enine çekilmiş parlak krem renkli bir şeridi de yansıtıyor. Bir şey düşürdün, bu senin, ötedeki gün ışığındaki kaymak gibi ev senin. (Uzunca duraklama) Kasım rüzgarı tekrarlayan buz gibi kasılmalarına başlayınca dalgalardan oluşan ilkel bir girdap, su birikintisinin parlaklığında kırışıklıklara yol açıyor. İki yaprak, iki üçlü helezon, tıpkı bir dereye yüzmeye gelen iki üç-ayaklı yüzücü gibi kendi hızlarıyla tam ortaya sürükleniyor, sonra da ani bir yavaşlamayla son derece düz olarak yüzüp duruyorlar. Dördü yirmi geçe. Hastane penceresinden görünüş.

(Duraklama)

Kasım ağaçları, kavak sanırım, ikisi doğrudan asfaltın içinden büyüyerek yükseliyor; hepsi de soğuk, parlak güneşin altında, parlak, zengin çizgili kabukları ve sayısız, cilalanmış gibi duran...... (Pencereden döner, rüyada gibi konuşur) Ameliyat başarılı olmadı. Karım öldü.

* * *

1. PERDE

2. Sahne-Köprü

(Şehrin kuzeyiyle güneyini ayıran köprü. Sahne köprünün üç ayrı bölgesini - sol baş, orta ve sağ baş - simgeleyen üç ayrı parçaya bölünmeli ve bu üç parça farklı ışıklarla aydınlatılmalıdır. Aynı anda yalnız bir parçaya ışık verilmelidir)

(Sahnenin üst tarafında bir yerde, hayal meyal görülecek şekilde Olga Krug'un hayali oturur)

KRUG:

(Hıçkırmaktadır)

Tıpkı eskisi gibi... Soyut bir kıyıdan acının yakına vuran akıntılarını sessizce izleyen yabancı. Tanıdık bir siluet ama isimsiz ve biraz soğuk. On yaşındaydım, ağlıyordum, beni kullanılmayan bir odadaki aynanın önüne götürmüştü, aynada eriyen yüzümü inceleyebileyim diye, kenarda boş bir papağan kafesi vardı. Söylememem gereken şeyleri söylediğimde beni kaşlarını kaldırarak dinlemişti. Denediğim her maskede onun gözleri için de delikler vardı. Erkeklerin en değer verdiği spazmla sarsıldığımda bile oradaydı. Kurtarıcım. Tanığım. 

(Cebinden mendilini çıkarıp burnunu siler. Sanki Olga Krug'un hayalinin orada 
olduğunu hisseder gibi ağır ağır o tarafa döner, duraklar, gözünün ucuyla 
bakar ama başını tam da çevirmez)

(Köprünün sol başında sisler arasında fenerlerle iki asker belirir ve Krug'un 
yolunu keserler)

1. ASKER:

Kağıtların...

.................................

7 Haziran 2014 Cumartesi

Nabokov'un Eserlerinde Türk Motifi

Vladimir Nabokov, Türkiye topraklarına hiç ayak basmadı. Ailesiyle Rusya'dan kaçarak, Nadejda (Umut) adlı gemiyle Karadeniz üzerinden Boğaziçi'ne varmışlar, fakat İstanbul'un (Nabokov'un kullanmayı tercih ettiği isimle "Constantinople"ın zaten mültecilerle dolu olması sebebiyle yolcuların karaya çıkmasına izin verilmemişti. Gemi iki gün boyunca bekledikten sonra, Atina'ya doğru yola devam etmişti. Nabokov'un anılarında kalan, güneşin Boğaz üzerindeki batışı ve uzaktan görebildiği minarelerdi sadece.

Nabokov Türkiye'ye gelmese de, Türkiye ve Türkler, eserlerine birçok kez girdi. Metinlerinde şaşırtıcı denebilecek kadar çok kere, "Turkey", "Turk", "Turkish" kelimeleri geçer. Otobiyografik eseri Konuş, Hafıza'da Türkiye'ye, "Constantinople"a hiç değinmez ama Rusya'daki kır evlerinde besledikleri danua cinsi köpeğin adının, "Turka" olduğunu söyler.

Nabokov'un metinlerindeki çoğu unsur gibi, Türklüğe dair bölümler de, suyun üstünde seken bir taş misali, hiç iz bırakmadan geçip gider. Anlamları, metnin yapısında ve Nabokov'un iç dünyasında nereye temas ettikleri, başlı başına bir araştırma konusudur bana kalırsa. Ne yazık ki, esasen Rus ve Amerikan edebiyatının mülkiyetinde olan Nabokov metinlerindeki "Türk" motifinin üzerinde, bildiğim kadarıyla hiç durulmadı; bu konuyu ele alan herhangi bir makaleye rastlamadım. Rusların tarih içinde Türklerle içli dışlı oldukları, onlardan etkilendikleri bilinir. Nabokov'un eserlerindeki değinmeler bu etkinin yansımalarından mı ibarettir? Türkiye'deki edebiyat âlimlerinin, bilhassa karşılaştırmalı edebiyat bölümlerinin, andığımız hususu ele alan çalışmalar yapmasını diliyorum.

Bu yazı için, Nabokov'un kurmaca metinlerinde "Turkey", "Turk", "Turkish" kelimelerinin geçtiği yerleri derledim. Derlemem eksiksiz değil; zaman içinde, aşağıdaki listeye yeni cümleler eklenecektir şüphesiz. Ayrıca, tarama yaparken metinlerin elektronik kopyalarını kullandığım için, eser sayfa numaralarını vermem mümkün olmadı. 

Alıntıların yapıldığı roman ve öykülerin büyük çoğunluğu Türkçeye çevrildi; ancak ben burada, metinleri özgün İngilizce halleriyle (ya da Rusçadan İngilizceye çevrilmiş biçimiyle) veriyorum.

ROMANLAR



The Gift:

"... (the Russo-Turkish war was in progress) ..."



Glory:

"... had died in a Turkish bath when the boiler burst."

"... the 'Turkish Trail' spreading in the middle and narrowing as it approached the horizon."

"... Moon's rich speech was like chewing thick elastic Turkish Delight powdered with confectioner's sugar."

" 'The person's name is Kruglov, he married a Turkish woman.' "



Invitation to a Beheading:

"A person in Turkish trousers came running out of a café with a pail of confetti ..."




Laughter in the Dark:

"... spending Sunday morning at the Turkish baths for instance."

"Somebody had spilled something on the Turkish table - it was all sticky."



Pnin:

" 'My father went to Turkey on a government mission and took us along. We might have met! I remember the word for water. And there was a rose garden - -'
'Water in Turkish is "su",' said Pnin, a linguist by necessity ..."

"Pnin purchased for three dollars a faded, once Turkish rug."

"... Joan Cements, who had been all over the world, even in Turkey and Egypt ..."

"... a crenulated, cream-colored house which, according to Cockerell, had been thought by my predecessor to be the Turkish Consulate on account of crowds of fez wearers he had seen entering."



Bend Sinister:

"Not answering, in the same slow blundering fashion, he made for the Turkish sitting-room which nobody used an traversing it, reached another bend of the passage."

"He got up, fetched a box of Turkish cigarettes, offered one to Krug (who refused) ..."



Lolita:

"In my self-made seraglio, I was a radiant and robust Turk, deliberately, in the full consciousness of his freedom, postponing the moment of actually enjoying the youngest and frailest of his slaves."



Pale Fire:

"The Turk's delight, the future lyres, the talks

With Socrates and Proust in cypress walks ..."

"Meantime, in Turkish garb, he lolled his father's ample chair ..."

[n58392.jpg]

Ada or Ardor:

"In later years he had never been able to reread Proust (as he had never been able to enjoy again the perfumed gum of Turkish paste) ..."


"It is, however, true that Van was not unaware of a glass box of Turkish Traumatis on a console too far to be reached with an indolent stretch."

"Cordula's mother, an overripe, overdressed, overpraised comedy actress, introdiced Van to a Turkish acrobat with tawny hairs on his beautiful orangutan hands and the fiery eyes of a charlatan-which he was not, being a great artist in his circular field."

"Marina helped herself to an Albany from a crystal box of Turkish cigarettes tipped with red rose petal and passed the box on to Demon."

"... Turkish cigarettes and the lassitude that comes from 'lass.' "

"She complained he hurt her 'like a Tiger Turk.' "



Transparent Things:

"... bought a nice gray turtleneck sweater with a tiny and very pretty American flag embroidered over the heart. 'Made in Turkey,' whispered its label." 



Look at the Harlequins!:

"N.N. sat in his easy chair as in a voluminous novel, on pudgy hand on the elbow-rest griffin, the other, signet ringed, fingering on the Turkish table beside him what looked like a silver snuffbox ..."



ÖYKÜLER



"A Matter of Chance":

"... he had worked as a farm laborer in Turkey ..."

"A Nursery Tale":

"... Erwin remarked simultaneously the crimson artificial rose in the lapel of her jacket and the advertisement on a billboard: a blond-mustachioned Turk and, in large letters, the word "YES!", under which it said in small characters: "I SMOKE ONLY THE ROSE OF THE ORIENT."

"An Affair of Honor":

"And then, suddenly, something utterly terrible, something absurd would happen - an unimaginable thing, even if one thought about it for nights on end, even if one lived to be a hundred in Turkey..."

"The Aurelian":

"Along the right side, shops appeared: a fruiterer's, with vivid pyramids of oranges; a tobacconist's, with the picture of a voluptuous Turk ..."

"A Dashing Fellow":

"We do not know any famous Turkish general and can guess neither the father of aviation nor an American rodent."

"My parents were butchered in my presence. I owe my life to a faithful retainer, a veteran of the Turkish campaign."

"The Reunion":

"It was something like Turk... Trick... No, it won't come."

"Orache":

"... silk covered Turkish divan ..."

"Scenes From the Life of a Double Monster":

"A salesman of patent medicine, a bald little fellow in a dirty-white Russian blouse, who knew some Turkish and English, taught us sentences in these languages ..."