10 Haziran 2014 Salı

Bir "Bend Sinister" Uyarlaması: "Yansıma"

Yirminci yüzyılın en önemli yazarlarından Vladimir Nabokov'un dört romanı ve öykülerinin çoğu, hâlâ Türkçeye çevrilmedi. Şiirlerinin hiçbiri Türkçe olarak, kitap formunda yayımlanmadı. Tiyatro oyunları Türkçede yok. Kitaplaştırılan ders metinlerinin tümü de henüz dilimize kazandırılmış değil. Nabokov'un hayatı ve sanatı hakkında yazılmış önemli kitaplar, on yıllardır hiçbir yayınevimizin basım programına girmedi.

Nabokov'un ülkemizde yayımlanan kitaplarında, on üç farklı çevirmenin emeği var: On dokuz kitap için, on üç ayrı çevirmen. Bu sayı bana haddinden fazla kabarık geliyor. Çevirmeni, bir yazarın edebi dünyasını ve dilini başka bir dilde yeniden kuran kişi olarak tanımlarsak, bir bakıma on üç ayrı Nabokov'dan söz etmek mümkün. Peki bu on üç ayrı Nabokov'un hangisi, hayatının ilk döneminde Rusça, sonraki döneminde İngilizce eserler yaratmış bu büyük yazarın Türkçedeki karşılığı olmaya daha yakın düşüyor? Bunca farklı çevirmen, Nabokov'u okura yakınlaştırmış mı, ondan uzaklaştırmış mı oldu? Kanımca bunlar sadece Nabokov için değil, Türkçeye adapte edilmiş birçok önemli yazar ve eser için sorgulanması gereken hususlar. Bir yazarın edebi dünyasına girmek, metinlerinin gerçek niteliğine nüfuz etmek öyle birdenbire olacak şey değil. Bu bilhassa Nabokov gibi hem gerçekten "büyük", hem de ele avuca sığmaz yazarlar için geçerli. Çeviri, hele Nabokov çevirisi tek boyutlu, düz bir süreç değil. Kitaplarını yüzlerce açık ya da üstü kapalı göndermeyle, içinden çıkılması kolay olmayan çok anlamlılıklarla, metinler ve diller arası oyunlarla kuran sıradışı bir yazardan söz ediyoruz. Onun metinlerini, bilhassa romanlarını  hakkıyla çevirmek, Nakobov'u adamakıllı bilmeyi, referanslarına aşina olmayı. hakkında yıllar yılı devam eden tartışmaları takip etmeyi gerektiriyor. Kolay iş değil.


İşte, kolay iş olmadığından olsa gerek, okurların bekleyip durduğu romanların çevirisi geciktikçe gecikiyor. Geçen yıl nihayet yayımlanan Pale Fire bunlardan biriydi; okurların "dört gözle" beklediği Nabokov romanlarından biri de, Bend Sinister.


Yukarıdaki deyimi ölçülü kullanmak lazım. Vladimir Nabokov'un eserleri ülkemizde asla hak ettiği değeri görmedi. Lolita müstesna, romanlarının Türkçe baskıları 1500-2000 sınırında kaldı. Dolayısıyla Bend Sinister "dört gözle" bekleyenler, çok az sayıda nitelikli edebiyat okuruyla sınırlı.


Hal böyle olunca, yeni Nabokov'ların ülkeye kazandırılması ne yayınevine, ne de çevirmene, gururun ve belli bir manevi doyumun ötesinde katkı sağlamıyor. Yeni, güzel Nabokov çevirileri bireysel bir merakın, sevginin, tutkunun eserleri olarak kalıyor. Bildiğim kadarıyla Bend Sinister, uzun süredir bir çevirmenimizin elinde; Türkçeye gözünü açacağı günü sabırla (belki de sabırsızlıkla) bekliyor.


Bekleyiş sürerken, ismi az bilinse de ülkemizin çok değerli entelektüellerinden olan Levent Mollamustafaoğlu (edebiyat severler kendisini bilhassa, Ursula K. Le Guin'den çevirdiği Mülksüzler ile hatırlayacaktır), yıllar süren bir emekle, Bend Sinister'ı tiyatroya uyarladı. Mollamustafaoğlu, Yansıma adını verdiği bu oyun metnini, dramaturji notları ve ek sahneleriyle beraber bana yollama nezaketini gösterdi. Tesadüfe bakın ki metin, Bend Sinister romanını okuduğum günlerin hemen ertesinde elime ulaştı. Dolayısıyla romanın içeriği kafamda tazeydi; bu da Levent Mollamustafaoğlu'nun uyarlamasının kaynak metne ne kadar sadık olduğunu, nerelerde metinden ayrıldığını rahatça görmemi sağladı. Genel olarak söyleyebileceğim şu: Mollamustafaoğlu çok iyi bir iş başarmış; girift bir metni çok iyi çözümleyip süzerek, başarılı bir sahne adaptasyonu ortaya koymuş. Metni okurun / seyircinin gözünde daha anlaşılır, daha iyi takip edilir hale getirmiş. Bunu yaparken, Nabokov'un çok katmanlı dilini sığlaştırma tehlikesi çok yüksekti; bu tehlikeyi ustaca savuşturmuş.



Bend Sinister'ı biraz tanıyalım: Bu, Nabokov'un Amerika'ya göç ettikten sonra yazdığı ilk roman. Bir diktatörün yönetimi altındaki hayali bir ülkede, bağımsız ruhlu filozof Adam Krug’un başına gelenleri anlatır. Hikâye başka bir dünyada geçer; bununla beraber, Nabokov’un kendi dünyasından yansımalarla doludur.

Diktatör Paduk'un siyaset felsefesi olan Ekwilizm (Mollamustafaoğlu buna "Ortalamacılık" diyor), kimliğin, otoriteye boyun eğmeyi sağlayacak biçimde silinmesini öngörür. Habisliğin ahmaklıkla başbaşa gittiği bir hükümete başkanlık eden Paduk, Krug’dan iktidarını desteklemesini ve bu iktidara entelektüel meşruluk kazandırmasını ister. 

Paduk, Krug’u kendisine katılmaya ikna edemeyince, gözünü korkutmayı da başaramayınca, filozofu ve genç oğlunu tutuklar. Krug oğlunu kurtarmak için itaat etmeye hazırdır ama hatasızca gaddarlık etmeyi dahi beceremeyen yetkililer, Krug’un oğlunu başka bir çocukla karıştırıp, kazara onu öldürürler.

Babanın bu ölümün dehşetini taşıması mümkün olmadığından, anlatıcı Krug’a merhamet göstererek, ona aklını kaybetmeyi ihsan eder; kendisinin bir hikâye karakteri olduğunu görmesine imkân tanır. Roman, diktatör Paduk'u yakalamaya çalışan çıldırmış haldeki Krug'un vurulmasıyla sonlanır. Bu sırada hikâyenin perspektifi Krug’dan uzaklaşarak, Vladimir Nabokov’a çok benzeyen, gece vakti kelebek kepçesiyle pencerenin kıyısındaki güveleri yakalayan bir anlatıcının görüntüsünü sunar.

Nabokov’un önsözü, Bend Sinister’ın dünyasını doğrudan doğruya onun yaşadığı dönemin totaliter devletlerine bağlar. Yazar romanındaki karabasan dünyasını inşa etmek için Lenin’in konuşmalarından ve Sovyet anayasasından küçük alıntılar kullanır, “Nazilerin verimlilik safsatasına” da göndermede bulunur.Ayrıca Hamlet’in bozulmuş bir yorumu içinde, Paduk'un Ortalamacılık öğretisinin onaylanışını izleriz.

Bend Sinister bu içeriğiyle bir "distopya" örneği gibi dursa da, edebi-politik bir melezdir bir bakıma. Nabokov’un inişli çıkışlı, mizahlı anlatısını, bir diktatörlüğe yönelik, şiddetli bir ithamla birleştirir.

 * * *

Levent Mollamustafaoğlu'nun Bend Sinister uyarlaması Yansıma'yı, bir gün sahnede izlemek nasip olacak mı bilmiyorum. Olmasını umalım. Şimdilik, sizi bu uyarlamadan bazı bölümlerle baş başa bırakmak istiyorum.



1. PERDE

1. Sahne-Hastane

(Bir hastane odası. ADAM KRUG ve bir HEMŞİRE odadadır)

KRUG:

(Pencereden dışarıya bakarak)

Kaba asfalta gömülmüş gibi duran oval bir su birikintisi; sanki sınırlarına kadar cıvayla doldurulmuş süslü bir ayak izi gibi; sanki içinden alttaki gökyüzünü görebileceğiniz kaşığa benzer bir delik gibi. Çevrilmiş. Farkediyorum ki bazı sıkıcı, boz, ölü yaprakların sıkıştığı dağınık, dokunaçlı kara ıslaklık tarafından çevrilmiş. Boğulmuş demem gerek, su birikintisi küçülüp şu anki boyutuna gelmeden önce. (Duraklama) Gölgede yatıyor ama ötesindeki parlaklığın bir örneğini taşıyor, ağaçlar ve iki ev görünüyor. Daha dikkatli bak. Evet, hafif, çocuksu bir tondaki açık mavi göğün bir kısmını yansıtıyor, ağzımda süt tadı var, çünkü otuz beş yıl önce o renkte bir fincanım vardı. Ayrıca çıplak dalların kısa arapsaçını ve sınırından kesilmiş daha kalın bir dalın kahverengi oyuğunu ve enine çekilmiş parlak krem renkli bir şeridi de yansıtıyor. Bir şey düşürdün, bu senin, ötedeki gün ışığındaki kaymak gibi ev senin. (Uzunca duraklama) Kasım rüzgarı tekrarlayan buz gibi kasılmalarına başlayınca dalgalardan oluşan ilkel bir girdap, su birikintisinin parlaklığında kırışıklıklara yol açıyor. İki yaprak, iki üçlü helezon, tıpkı bir dereye yüzmeye gelen iki üç-ayaklı yüzücü gibi kendi hızlarıyla tam ortaya sürükleniyor, sonra da ani bir yavaşlamayla son derece düz olarak yüzüp duruyorlar. Dördü yirmi geçe. Hastane penceresinden görünüş.

(Duraklama)

Kasım ağaçları, kavak sanırım, ikisi doğrudan asfaltın içinden büyüyerek yükseliyor; hepsi de soğuk, parlak güneşin altında, parlak, zengin çizgili kabukları ve sayısız, cilalanmış gibi duran...... (Pencereden döner, rüyada gibi konuşur) Ameliyat başarılı olmadı. Karım öldü.

* * *

1. PERDE

2. Sahne-Köprü

(Şehrin kuzeyiyle güneyini ayıran köprü. Sahne köprünün üç ayrı bölgesini - sol baş, orta ve sağ baş - simgeleyen üç ayrı parçaya bölünmeli ve bu üç parça farklı ışıklarla aydınlatılmalıdır. Aynı anda yalnız bir parçaya ışık verilmelidir)

(Sahnenin üst tarafında bir yerde, hayal meyal görülecek şekilde Olga Krug'un hayali oturur)

KRUG:

(Hıçkırmaktadır)

Tıpkı eskisi gibi... Soyut bir kıyıdan acının yakına vuran akıntılarını sessizce izleyen yabancı. Tanıdık bir siluet ama isimsiz ve biraz soğuk. On yaşındaydım, ağlıyordum, beni kullanılmayan bir odadaki aynanın önüne götürmüştü, aynada eriyen yüzümü inceleyebileyim diye, kenarda boş bir papağan kafesi vardı. Söylememem gereken şeyleri söylediğimde beni kaşlarını kaldırarak dinlemişti. Denediğim her maskede onun gözleri için de delikler vardı. Erkeklerin en değer verdiği spazmla sarsıldığımda bile oradaydı. Kurtarıcım. Tanığım. 

(Cebinden mendilini çıkarıp burnunu siler. Sanki Olga Krug'un hayalinin orada 
olduğunu hisseder gibi ağır ağır o tarafa döner, duraklar, gözünün ucuyla 
bakar ama başını tam da çevirmez)

(Köprünün sol başında sisler arasında fenerlerle iki asker belirir ve Krug'un 
yolunu keserler)

1. ASKER:

Kağıtların...

.................................

Hiç yorum yok: