5 Haziran 2014 Perşembe

John Berger: Yazarak Geçen Bir Ömür


"Duvar" dergisinin Ocak-Şubat 2013 tarihli 6. sayısında yayımlanmıştır.


“Dünyaya bakışımızla ilgili bir şeyler yazmak istedim; dolayısıyla bu, insanların harikulade olsun, dehşet verici olsun, çevremizde ne varsa görmelerine yardımcı olmayı amaçlayan bir kitap.”

Nicholas Wroe
The Guardian, 23 Nisan 2011

Çev. Yiğit Yavuz

John Berger 2008 senesinde Paskalya’dan önceki cuma günü, yani İsa’nın çarmıha gerilişinin yıldönümünde, erken Rönesans döneminden Antonella da Messina’nın yaptığı Çarmıha Gerilmiş İsa tablosunu izleyip çizmek üzere Londra’daki National Gallery’ye gitmiş. Bu eserden şöyle bahsediyor: “Bu tablo, söz konusu sahnenin en ıssız resmedilişidir. Alegoriden en uzak olanı.” Berger küçük omuz çantasını görevlinin odanın köşesinde duran sandalyesine koyup mürekkeple çizim yapmaya koyulmuş; hatları bulanıklaştırmak ve hatalarını düzeltmek için işaret parmağını ıslatıyormuş. Az sonra görevli dönmüş, Berger’dan çantasını kaldırmasını istemiş. Berger çantayı ayağının dibine koyup çizimine devam etmiş. Görevli, çantanın yerde kalamayacağını söylemiş ona. Berger da çantayı bırakmadan çizim yapamayacağını açıklamış. Tartışma büyümüş, Berger bir ara “siktir git” diye bağırmış. Çağırılıp gelen yönetici, işini yapan görevliye hakaret ettiğini ve “halka açık bir kurumda uygunsuz kelimelerle bağırdığını” söylemiş Berger’a. Onu dışarıya buyur etmişler: “Herhalde çıkış yolunu biliyorsunuzdur efendim.

Berger bu anıyı geçen ay çıkan, alelacele tamamladığı çarmıha geriliş çiziminin de yer aldığı Bento’nun Eskiz Defteri adlı kitabında anlatıyor. Kitaptaki bu anı –çizimdeki tüm düzeltmelerle birlikte– belirgin şekilde, insani hatalara ilişkin daha geniş kavramlara dokunuyor. Fakat ilk bakışta söz konusu anı, dövüşken bir sanat eleştirmeni, radikal bir yazar ve kurumsal erke her daim meydan okuyan bir kişi olarak Berger’ın kariyerini temsil ediyor. Burada onun sadece sanatla ve sanat dünyasıyla değil, genel olarak toplum ve otoriteyle ilişkisinin de bir enstantanesini görüyoruz.

Berger Fransız Alplerindeki Haute-Savoie’da bulunan evinde bu hikâyeyi anlatırken, National Gallery’den apar topar kapı dışarı edilen koca ihtiyarın komik taraflarına gülümsüyor. Yine de besbelli, yaşanan karşılıklı meydan okumanın temelinde yattığını düşündüğü şeylere öfkeli. Orada yaşadığı 50 yıl boyunca edindiği şahsına özgü Fransız aksanıyla kelimeleri yayarak, küçümseyici bir sesle, “Bunun güvenlik meselesi olduğunu söyleyip durdular,” diyor. “Güvenlik. Bu söz şimdilerde hem bir sürü şeyi gizliyor, hem de bir sürü şeyi ele veriyor.”

Bento’nun Eskiz Defteri benzeri bulunmayan bir eser; Berger, 17. yüzyılda yaşamış mercek yontucu, teknik ressam ve filozof Baruch Spinoza’nın düşüncelerini, bir dizi yarı-otobiyografik eskizle birleştirerek çevresindeki dünyayı ve kendisinin bu dünyadaki yerini araştırıyor. Seksenli yaşlarda olmasına rağmen bir boğa gibi zinde ve aktif olan Berger’ın, dağ köyündeki şeftali ağaçlarına tırmanışını, Paris banliyölerindeki ve belediye yüzme havuzlarındaki göçmenlerle konuşmalarını, rehber eşliğinde bir Wallace Collection turuna katılışını gözlemliyoruz; Amerikalı radikal folk müzisyeni Woody Guthrie ile Rus yazarı Andrey Platonov arasındaki fiziksel ve politik benzerliklere kafa yoruyor: “Her ikisi de sesi çıkmayanların sesi oldu ve her ikisi de kırsal kesimdeki feci yoksulluğa göğüs gerdi.”

“Spinoza uzun zaman boyunca kafamdaydı,” diyor Berger. “18 yaşındayken Marx’ı okumuştum; ona en sevdiği filozofu sorduklarında ‘Spinoza’ yanıtını vermiş. Bir bakıma tuhaf bir kitap bu; doğrudan Spinoza’yı incelemiyor, doğrudan çizim üstüne de değil. Dünyaya bakışımızla ilgili bir şeyler yazmak istedim; dolayısıyla bu, insanların harikulade olsun, dehşet verici olsun, çevremizde ne varsa görmelerine yardımcı olmayı amaçlayan bir kitap. Spinoza’nın o zamanlar henüz yeni bir bilim olan optik konusunda çalışmış olması tesadüf değil.”


Metin, çizimler ve Spinoza’dan alıntılar kitabın tasarımında zarafetle bir araya getirilmiş; Berger bu tasarımın “40 yıl önceki Görme Biçimlerikadar karmaşık” olduğunu söylüyor. “Kitabın tertibi hakkında uzun uzun konuştuk; çizimleri geleneksel biçimin dışında, kendilerini anlatmalarını sağlayacak şekilde nasıl kullanacağımızı ele aldık. Kitap hazırlamakta izlenen yolları, yordamları biraz silkeledik bir bakıma; Görme Biçimleri’ni hazırlarken yine bütün bunları farklı bir içerikte de olsa konuşmuştuk. Gülünç şekilde, ailevi bir yakınlık kuruyorum iki kitap arasında. Kişilikleri farklı ama kesinlikle akrabalıkları var.”

1972 tarihli bir kitap ve TV dizisi olan Berger’ın Görme Biçimleri, Kenneth Clark’ın aristokrat Civilisation(Medeniyet) adlı çalışmasına Marksist bir yanıttı. Bu eser Berger’ı ve programların temelini oluşturan fikirleri –o sırada her ikisi de sadece sol kanat içinde ve sanat çevrelerinde biliniyordu– büyük bir izleyici kitlesine ulaştırmıştı. Aynı yıl Berger, deneysel romanı G ile Booker Ödülü’nü kazandı ve ödül parasının yarısını, Booker’ın Karayip Adaları ticaretinde oynadığı rol dolayısıyla Kara Panterler hareketine bağışlayarak iyice ilgi odağı haline geldi. (Arkadaşı olan yazar ve eleştirmen Geoff Dyer’a bakılırsa, “tam da ona göre” olan bu hareket, “parayı verdiği için sağcıların, paranın sadece yarısını verdiği için de solcuların canını sıkmıştı.”) O günden beri Berger, romanlar, oyunlar, şiirler, çeviriler, eleştiriler yazdı, gazetecilik yaptı; ayrıca birçok sanatsal ve politik projede sinemacılarla, fotoğrafçılarla, oyuncularla, yönetmenlerle ve başka sanatçılarla çalıştı.


Bento’nun Eskiz Defteri bir bakıma Spinoza’yla yapılmış bir işbirliği; Berger okurun kitapta zuhur eden Spinoza’ya, “bir ahbap, kimi bakımlardan çağdaşımız bir insan” gözüyle bakacağını umuyor. “Aynı dünyayla yüzleşmiyoruz ama birçok bakımdan dünyalarımız birbirine benziyor; onun fiziksel ve manevi dünya arasındaki Kartezyen ayrımı kesin olarak reddetmesi, dünyanın şimdilerde geçirdiği krizle çok çok alakalı görünüyor bana. Konuyu çok fazla idealize edip basitleştirmek istemem, ama şu anda bunun tezahürünün bazı belirtilerini Kuzey Afrika’daki isyanlarda görüyoruz. Bunlar elbette insanların maddi koşullarıyla bağlantılı, fakat daha yüksek manevi bir tasavvur da söz konusu. Mısır’da ve Tunus’ta bu ikisi, insanlara olağanüstü bir sükûnet duygusu kazandıracak şekilde bir araya geliyor.”

Berger’ın mutfağında yer alan, yeniyetme bir solcu aktivistken yaptığı gravürde, çobanlara İsa’nın doğumunu müjdeleyen melek betimlenmiş. Söylediğine göre bunca yıldır hiçbir dinin vecibelerini yerine getirmemiş, ama birçok dindar insanla yakın dostlukları olmuş; psikanalist Jacques Lacan’ın Fransa yakınlarındaki bir manastırda keşiş olan kardeşi gibi. “Aşağı yukarı 14 yaşımdan beri içimde iki şey bir arada var olmuştur. Biri Marksist tarih anlayışını içeren bir tür materyalizm. Diğerine isterseniz bir tür kutsallık, dindarlık deyin. Bu ikilik bana çelişkili gelmedi hiç; ama çoğu insan tersini düşünüyordu. Spinoza, söz konusu olanın aslında bir ikilik değil, zorunlu bir beraberlik olduğunu göstererek bu meseleyi çok güzel bir şekilde çözmüştür.”

Berger 1926 yılında Londra’da doğmuş. Trieste üzerinden ülkeye gelmiş olan Macar asıllı babası, yönetim kuramının ilk dönem savunucularından biriymiş; fakat Birinci Dünya Savaşı’nda yaşadıkları yüzünden evlerinin üstüne karanlık bir gölge çökmüş. Annesi Bermondsey’li bir işçi sınıfı ailesine mensupmuş; gençliğinde kadınların oy hakkını savunanlar arasındaymış. Berger yatılı okula –“korkunç, feci bir yer”– gönderilmiş, buradayken sanatla avunmuş. “Yedi yaşında falanken, bir-iki insanın cesaretlendirmesiyle sanat benim için müthiş ve önemli bir sığınak oldu. Ergenliğimde tam anlamıyla sanat tutkusuyla doluydum; o resimleri ve ressamları, yüzyıllar önce yaşamış da olsalar, hâlâ hayatta da olsalar yoldaşlarım sayardım.” Sanata olan ilgisiyle birlikte, eleştirel melekeleri de gelişmiş. “Ön-Raffaello grubundan* resmen tiksiniyordum. Şimdi onlara haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Sofuluklarından rahatsızdım herhalde. Ama Rembrandt ve zamane modernleri çok önemliydi benim için – Matisse, Modigliani.”

Berger 16 yaşında okuldan ayrılıp Central School of Art’a girmiş; orada “daha yaşlı ressam ve öğretmenlerle” karşılaşmış. Lucian Freud kısa bir süreliğine buradaymış. “Nasıl bir kariyeri olacağını öngörmüştük diyemem, fakat pek de şaşırmadık. Göze çarpan bir öğrenciydi; çok yetenekli ve özgüven sahibi olduğu belliydi.”

1944’te iki yıllığına askere alınan Berger, askerlik sonrasında Chelsea’deki sanat okuluna dönmüş, burada önce öğrenci, sonra öğretmen olmuş. Sanat eleştirmenliğine geçişi, National Gallery’deki tablolar hakkında BBCradyosunun Batı Afrika bölümüne bir dizi kısa sunum yapmasının teklif edilmesiyle gerçekleşmiş. “Yazmaktan haz duyuyordum; bu BBC metinlerini referans göstererek, o zaman George Orwell’ın yayın yönetmenliğinde çıkan Tribune dergisine gittim.” Daha sonra yazmaya başladığı The New Statesman dergisinde, yayın yönetmeni Kingsley Martin ona kol kanat germiş. “Hem bürodaki hem de büronun dışındaki muhalefete karşı müttefiğim gibiydi. Ama çok geçmeden anladım ki, eğer statükoya saldırıyorsanız, bu ister sanat dünyası, ister politik ya da toplumsal statüko olsun, siz de karşı saldırı beklemelisiniz. Bu bir bakıma doğru yolda olduğunuzun teyididir.”

Geçen yıllar boyunca Berger birçok kamusal tartışmada, ihtilaflı politik kampanyalarda yer aldı. “Fakat aslında kendimi hayli utangaç kabul ederim – dışarıdan bakınca çok daha özgüvenli göründüğümü bildiğim halde. Galiba şu var bende: Karşımdakini rakibim de olsa dinliyorum. Bu da kelimenin her anlamıyla bir taahhüt ve yükümlülük demek. Bu dışarıdan özgüven gibi görünebilir, ama içte hissettirdikleri farklı.”

1950’lerde Berger ressamlığı bırakıp tüm zamanını yazarlığa ayırma kararı almış. “Resmi her gün, en azından çoğu günler yapmanız gerekiyor. Neredeyse piyanist olmak gibi; durduğunuzda bir şeyler kaybediyorsunuz. ‘Hafta sonu ressamı’ sözü bir iltifat değildir genellikle. Roman biçimi bana çekici geliyordu, çünkü insanların öznelliklerindeki, davranışlarındaki gizemi, onların kaderlerini ve seçimlerini çekici buluyordum. Şematize edilemeyecek şeyleri. Burada mesele sadece gizemi açıklamak değildir; gizemin başkalarıyla paylaşılmasını, yalıtılmış halde kalmamasını sağlamaktır.”

Berger, sonuncusu 2008’de Booker Ödülü’ne aday olan A’dan X’e olmak üzere bir düzine daha roman yazdı, fakat ilk romanından sonra kariyeri neredeyse sona eriyordu. 1956’da Budapeşte’ye dönen bir Macar göçmeni hakkındaki Zamanımızın Bir Ressamı (1958), Stalin’in Macaristan’ı işgalini açıkça mazur gösterdiği gerekçesiyle o kadar çok kınanmıştı ki, Stephen Spender, Berger’ın yayıncısına kitabı piyasadan çekmesini bile söylemişti. Koparılan gürültü Berger üzerinde travmatik bir etki yapmakla birlikte, onu “gelecekte bekleyebileceği şeylere karşı sertleştirmişti.”

Söylediğine göre İngiltere’de hiçbir zaman tam anlamıyla rahat değildi. İlk kitabı –Sicilyalı komünist ressam ve Picasso’nun arkadaşı Renato Gattuso hakkında, Almanca olarak basılmış bir metin– onu Avrupa soluna tanıttı. 70’lerin başında, Görme Biçimleri üzerinde çalışırken Beverly Bancroft’la tanıştı; o zamandan beri Haute-Savoie’da yaşıyorlar. Evvelki ilişkilerinden dünyaya gelmiş iki çocuğu var; Beverly’nin dünyaya getirdiği oğulları Yves de, ailesiyle birlikte aynı köyde yaşıyor. Zamanında, Berger’in köylüymüş gibi davrandığını söyleyip alay edenler olmuştu; ama Berger Fransa’dayken köylülerin hayatının gündelik, politik ve kişisel veçhelerini ele alan Into Their Labours roman üçlemesini yazdı. Sonra Booker Ödülü’nden aldığı paranın diğer yarısını, fotoğrafçı Jean Mohr’la birlikte hazırladıkları, Avrupa’daki göçmen işçileri konu alan 1975 tarihli Yedinci Adam kitabını finanse etmekte kullandı.

“Sanat okulundaki arkadaşlarımın çoğu benden yaşça büyüktü ve çoğu faşizmden kaçmış siyasi göçmenlerdi. Dolayısıyla genç bir adam olarak akşam vakitlerimi onlarla geçiriyordum; iktisadi göç hakkında çok şey yazmışsam da, vatanın ve vatansızlığın ne olduğu, bunun üstesinden nasıl gelineceği meselesiyle kuşatılmış durumdaydım.” Kendisinin ve Mohr’un, iktisadi göçün giderek büyüyen küresel bir sorun olduğunu idrak etmiş olduklarını, kitabın 30 yıl sonra daha yenilerde Meksika’da ilk kez basılmasından memnuniyet duyduğunu söylüyor. “Kitabın bu nihai göç yurdunda basılmış olması, asıl konu edindiklerine döndüğü yolunda tatminkâr bir his veriyor bana.”


Berger Meksika’da, isyancı Zapatista’ların lideri Subcomandante Marcos’la tanıştı, onun hakkında yazdı ve resmini çizdi. Destek verdiği davalar arasında, Türkiye’deki siyasi baskılara, Filistin halkının yaşadığı zorluklara karşı verilen mücadele de vardı. 2009’da Filistinli şair Mahmut Derviş’in epik şiiri Mural’ı, Rema Hammani’yle birlikte çevirdi ve resimledi. Bugünlerdeyse hem tek başına çalıştığını hem de başkalarıyla ortak çalışmalar yürüttüğünü söylüyor. Berger’ın dağ evindeki bahçesinde hayli dekoratif bir küçük tuvalet var. Burada evi ziyaret eden, Berger’ın birlikte çalıştığı insanların fotoğrafları sergileniyor; mesela Complicite Tiyatro Topluluğu’nun kurucularından (aynı zamanda Yves’in çocuklarından birinin vaftiz babası) Simon McBurney, Tilda Swinton, Michael Ondaatje.

“Ortak çalışmalarda tek kural, asla ortak noktada buluşmaya çalışmamak, asla uzlaşmamaktır,” diyor Berger. “Bir konuda fikir ayrılığına düşerseniz ne boyun eğmeli ne de kazanmakta ısrar etmelisiniz. Bunun yerine, sadece çözümün doğru olmadığını kabul edip doğru oluncaya dek işin peşini bırakmamalısınız. ‘Bu kez senin dediğin olsun, bir sonrakinde benim dediğim olacak’ demeye kendinizi kaptırırsanız, bitersiniz.”

Yakın zamanlarda evini ziyaret edenlerden biri de, British Library elyazmaları departmanından bir arşivciymiş; Berger ona kendi müsveddelerini hibe etmiş. (Aralarındaki anlaşma, kendisi Beverly’nin son 40 sene boyunca sakladığı klasörleri tasnif ederken, arşivcinin hasada yardım etmesiymiş.) Berger hayatı boyunca edebiyata yaptığı seçkin katkılardan ötürü 2009’da PEN’in büyük ödülünü aldığı için şimdilerde yeni yeni, yarı resmi bir onay ve kabul de görüyor.

“Yazmaya, düşünmeye, çizmeye devam ediyorum; ressamlığı bıraktıktan sonra bile çizim yapmayı sürdürdüm. Başka insanlar için de geçerli midir bilmiyorum, senelerce çizim yaptıktan sonra artık çizmek bana biraz daha kolay geliyor. Yazmak öyle değil; o hâlâ her zamanki kadar zor. Yeni bir yazı projesi hazırlama aşamasındayken, yeni bir fikirler silsilesinin taleplerini zar zor, belli belirsiz işitirken, her gün çizmeye devam ediyorum. İnsana kendisi olmayan bir şeyle ya da biriyle özdeşleşme fırsatını tanıyan ender uğraşlardan biri bu. Yani belki de hikâye yazmaktan pek farklı değil aslında.”
           




*The Pre-Raphaelites”; 1848’de bazı İngiliz ressam, şair ve eleştirmenlerinin oluşturduğu grup. Gruptakiler, sanatın Raffaello ile bozulmaya yüz tuttuğunu savunuyor, sanatçıların doğayı taklit etmek için ellerinden geleni yaptıkları İnanç Çağı’na dönüşü sağlamak için bir reform gerçekleştirmek istiyorlardı. –ç.n.

Hiç yorum yok: