31 Ağustos 2014 Pazar

Bunin ve Nabokov: Bir Rekabetin Tarihi


Ünlü Nabokov araştırmacısı Maxim D. Shrayer'in  БУНИН и НАБОКОВ. ИСТОРИЯ СОПЕРНИЧЕСТВА (Bunin ve Nabokov: Bir Rekabetin Tarihi) adlı kitabı, Moskova'da yayımlandı:

http://www.alpinabook.ru/catalogue/2351994/

Bunin, Nabokov'un ortaya çıkışına kadar, Göçmen Rus topluluğunun edebi önderi konumundaydı. İki adam arasındaki ilişki ve çekişmeler, göçmen Rus edebiyatı tarihinin önemli bir parçasını teşkil ediyor.

Nabokov, Bunin'le yedikleri bir yemeğe dair anısını, "Konuş, Hafıza"da aktarır:

"(Bunin'in) en az bilinen şiirlerini, meşhur nesirlerine tercih etmişimdir (bu şiirlerin kendi aralarındaki ilişki, Hardy’nin çalışmalarını akla  getirir). O günlerde kendisinin yaşlanmayı fena halde dert edindiğini görmüştüm. Bana söylediği ilk şey, benden otuz yaş kadar büyük olmasına rağmen, kendi beden duruşunun daha iyi olduğuydu. Yakın zaman önce kazandığı Nobel ödülünün tadını çıkarmaktaydı ve beni Paris’in pahalı ve gözde lokantalarının birine, samimi bir sohbet için davet etmişti. Ne yazık ki lokanta ve kafelerden, özellikle Paris’tekilerden marazi şekilde ürkerim; kalabalıktan, insana rahat vermeyen garsonlardan, bohemlerden, vermutlu karışımlardan, kahveden, zakuski’den, canlı gösterilerden vs. nefret ederim. Samimi sohbetler, Dostoyevski tarzı itiraflar benim tarzım değildir. Faal bir yaşlı adam olan, zengin kelime haznesinden faydalanarak süslü bir üslup içinde konuşan Bunin, çocukluğumda yeterince tadına vardığım orman tavuğu yemeğine teveccüh göstermeyişime şaşmış ve varoluşsal meseleleri tartışmayı reddetmemden dolayı şiddetli bir kızgınlık duymuştu. Yemeğin sonuna doğru, birbirimizden sıkıldığımızı saklamaz olmuştuk. Vestiyere doğru ilerlediğimiz esnada Bunin acı acı, “Korkunç ıstıraplar içinde, yapayalnız öleceksin” demişti bana. Çekici, narin görünümlü bir kız, ağır paltolarımızın emanet makbuzunu almış ve kucağındaki paltolarla, alçak tezgâhın üzerine kapaklanıvermişti. Bunin’in paltosunu giymesine yardım etmek istemiştim ama o, açık eliyle gururlu bir hareket yaparak beni durdurmuştu. Hâlâ isteksizce mücadele edip durarak –şimdi o bana yardım etmeye çalışıyordu– soğuk ve güneşsiz bir Paris gününün içine doğru yollanmıştık. Ahbabım yakasını iliklemek üzereyken, yakışıklı yüzünün çizgileri, şaşkınlık ve tedirginlikle çarpıldı. İhtiyatla, koltuk altındaki bir şeyi çekip çıkarmaya uğraştı. Ben de ona yardımcı oldum ve nihayet, kızın yanlış paltonun koluna soktuğu yünlü boyun atkısını çıkarabildik. Atkı santim santim geliyordu; bu iş bir mumyanın sargılarını çözmek gibiydi ve biz birbirimizin etrafında dönüp dururken, kaldırımdan geçen üç orospu, açık saçık sözlerle bizi alaya aldılar. Sonunda operasyon bitince, tek kelime etmeden sokağın köşesine yürüdük, el sıkışıp ayrıldık. Sonradan sık sık, ama hep başka insanların arasında, genellikle de I. I. Fondaminski’nin (Rus göçmen edebiyatına herkesten fazla katkıda bulunan aziz, kahraman bir insandı ve bir Alman hapishanesinde öldü) evinde bir araya geldik. Bir şekilde, Bunin ve ben müstehzi, hayli bunaltıcı bir sohbet tarzı geliştirmiştik; Amerikan “sataşma”larının Rus versiyonuydu bu ve aramızda gerçek bir paylaşım oluşmasını engelledi."

Kitabın tanıtım videosu


29 Ağustos 2014 Cuma

Popüler Kültür ve Nabokov'un Küçük Kızı

Tatilde okuduğum kitaplardan biri, Graham Vickers'ın Lolita romanını ve bu romanın popüler kültüre yansımalarını ele aldığı eseri, Chasing Lolita - How Popular Culture Corrupted Nabokov's Little Girl All Over Again oldu. Kitabın başlığı, Lolita'nın Peşinde - Popüler Kültür Nabokov'un Küçük Kızını Yeni Baştan Nasıl Kirletti diye çevrilebilir. 2008 baskısı kitap, kapitalist kültür-tüketim endüstrisinin Nabokov'un romanındaki küçük kız imgesini kendi yararına nasıl kullanıp dönüştürdüğünü inceliyor. Şöhreti "bir isim etrafında toplanabilecek yanlış anlamaların bütünü" olarak tanımlayan Alman şair Rainer Maria Rilke'yi anan kitap, bu sözün, "ölümünden elli yıl sonra Dolores Haze'in başına gelenler"i çok iyi anlattığını belirtiyor.

Bu okumanın, yakın zaman önce bloğa koyduğum, iki Lolita uyarlamasıyla ilgili yazının ardına gelmesi, güzel bir devamlılık sağladı.  Dolores Haze'in, yani Lolita'nın başına gelenler, Stanley Kubrick'in 1962 yılında romanı sinemaya uyarlamasıyla başlıyor aslında. Lolita'nın ilk kez yazarın ve okurun imgeleminden sıyrılıp görselliğe bürünmesi, bu filmin afişiyle oluyor. Çerçevesi kalp şeklindeki kırmızı güneş gözlüğünün üstünden bize bakarken  lolipopunu (fallik bir simge) emen cazibeli küçük kız fotoğrafıyla, Lolita ilk kez gözlerimizin önünde cisimleşmiştir. Oysa Vickers'a göre romanda, Lolita'nın okul arkadaşlarından daha albenili, cinsel arzulara dana fazla hitap eder tarzda göründüğüne dair hiçbir ipucu yoktur. Esasen Kubrick'in filminde Lolita, afiştekiyle alakası olmayan düz çerçeveli bir güneş gözlüğü kullanır, böyle lolipop falan da yemez. Afişteki Lolita, filmin başrol oyuncusu Sue Lyon'a hiç benzememektedir aslında.Yani filmin afişi, her seviyede yanıltıcıdır.


Bugün popüler kültürde yer tutan "Lolita" tasarımı, internet arama motorlarına bu kelimeyi yazınca karşımıza çıkan görsellerde kendini gösteriyor. "Lolita" deyince zihnimizde ve bilgisayar ekranında oluşan imgelerin ağa babası, Kubrick'in yukarıdaki film afişidir.





Oysa Graham Vickers'a göre, Lolita'yı canlandırmak için gereken çocuk yüzü, Sue Lyon'ınkinden farklıdırZazie dans le métro filminin çocuk yıldızı Catherine Demongeot, Nabokov'un kitabındaki betimlemeye çok daha fazla uymaktadır.

Catherine Demongeot

Lolita'nın Avrupa'da çıkan ilk baskısının kapağı, resimsizdi. Nabokov 1958'de Amerika'da basılacak ilk "hardcover"a da, küçük kızın resminin konmaması için ısrarlı davrandı. Ancak romanın sonraki neredeyse tüm baskılarında, yazarın bu hassasiyeti göz ardı edildi. Örneğin Penguin yayınevi, üç ayrı baskıda,  ikinci Lolita uyarlamasının yıldızı Dominique Swain'in fotoğrafını kullanmayı tercih etmiş.

 


"How did they ever make a movie of Lolita?" Yani, "Lolita'yı nasıl olup da filme çekmişler?" Kubrick, bu meraklı soruyu filminin tanıtım afişinde kullanmayı seçmişti. 14 Haziran 1962 tarihinde New York Times'da çıkan bir yazı, soruyu şöyle yanıtladı: "They didn't." Yani, "Çekmemişler." Stanley Kubrick, kitaptakiyle aynı isimde karakterleri barındıran, olay akışı kitaptakine benzerlik taşıyan bir film çekmişti. Ama Nabokov'un roman olarak yazdığı Lolita ile bir film senaryosu olarak yazdığı ve yönetmenin eliyle kırpılıp değiştirilerek beyaz perdeye aktarılan Lolita, belirgin şekilde farklıydı. Bir çok unsur yumuşatılmış, "seks" öğesi gerçek anlamda ortadan kaldırılmıştı.Graham Vickers, Kubrick'in filmini ağır şekilde eleştirirken, ağırlığını cömertçe, Adrian Lyne'in 1998 tarihli uyarlamasından yana koyuyor.Ona göre, Lyne'in filmi, Nabokov'un romanına 1962 tarihli örnekten çok daha fazla sadıktır; hatta bir uyarlamadan, temel aldığı romana ancak bu kadar sadık olmasını bekleyebiliriz. Lyne, yazarın oğlu Dmitri Nabokov'un da övgülerine mazhar olmuşa benziyor. 1997'de prodüksiyonun bitmiş halini gergin şekilde ona izlettiğinde, D. Nabokov filmi "fevkalade" bulduğunu söylemiş, ardından bu uyarlamayla ilgili övgü dolu sözler kaleme almıştı: "(Lyne'in filmi) Stanley Kubrick'in sunduğu mesafeli benzerliğe nazaran romana çok daha yakın bir sinematik şiirsel boyut yakalamış.... Son Lolita muhteşem."

Blog yazarının son sözü: Farklı tarihli iki her Lolita uyarlamasını da izleyin ama her şeyden önce romanı okuyun. Mümkünse özgün dilinden okuyun. İngilizce bilmiyorsanız, lütfen öğrenmeye çalışın. "Söylemesi kolay," diyeceksiniz, biliyorum; ama şuna emin olun: Sevdiğiniz bir yazarı özgün dilinden okumak için, sırf bunun için, bir dili öğrenmeye değer. Hele ki bu yazar Nabokov ise.

24 Ağustos 2014 Pazar

Yalan söylemeyin...



"... En önemlisi, yalan söylemeyin. (...) İlkin kendi kendinize yalan söylemeyin. Kendi kendine yalan söyleyip yalanını ciddiye alan insan sonunda ne kendinde, ne de çevresinde gerçeği seçemez olur, böylece hem kendisine, hem de başkalarına saygısızlık eder. Saygının olmadığı yerde sevgi de kaybolmaya başlar. Bunun boşluğunu doldurmak, gönül eğlendirmek için kendini çeşitli tutkulara, kaba zevklere bırakır; ahlaksızlığını hayvanlığa vardırır; bütün bunlar durup dinlenmeden kendisine ve çevresine yalan söylemesinden doğmaktadır. Kendi kendine yalan söyleyen herkesten önce alınır. Bazen alınmak pek tatlı gelir, değil mi? İnsan, kimseden kötülük görmediğini; kırgınlığı kafasından uydurup laf olsun diye, sırf sahne yaratmak için yalana sarılarak pireyi deve yaptığını bildiği halde surat asar, büyük bir zevkle gücenir ve bunu gerçek nefrete kadar da götürür..."

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski - Karamazov Kardeşler
Çev. Nihal Yalaza Taluy

Lolita, Farsçada...

  


Brian Boyd'un 30 Temmuz 2014'te NABOKV-L sohbet grubunda yazdığına göre, Lolita'nın Farsça çevirisi, Akram Pedramnia'nın çevirisiyle Afganistan'da yayımlandı. Kitap halen Afganistan'daki kitabevlerinde bulunuyor, İran'da ise karaborsada, el altından satılıyor. Lolita'nın sansürlü Farsça bir çevirisi bundan kırk yıl önce yayımlanmış. Nabokov'un şaheseri bunca zaman sonra, dünyanın en büyük edebiyat dillerinden birine ilk kez gerçek anlamda kazandırılmış oluyor.



Akram Pedramnia şimdi başka bir sansürlenmiş başyapıtı, James Joyce'un Ulysses'ini Farsçaya çevirmenin peşinde.

Brian Boyd'un NABOKV-L tartışma grubundaki iletisinin görüntüsü:


BBC Persian'ın Akram Pedramnia ile yaptığı mülakat: