26 Eylül 2014 Cuma

Konuş, Hafıza'dan: Zaman Hapishanesinden Kaçış Yoktur...


Beşik uçurumun üzerinde sallanır ve aklıselim bize, hayatın iki ebedi karanlık arasındaki kısa bir ışık çakmasından ibaret olduğunu söyler. (...) Bu karanlığın tek sebebinin, beni ve derisi soyulmuş yumruklarımı zamansızlığın özgür dünyasından ayıran zaman duvarları olduğu inancı konusunda, vücutları en çiğ renklerle boyanmış vahşilerle hemfikir olmaktan hoşnutum. Düşünce içinde geriye doğru seyahat ettim –ben gittikçe, düşünce umutsuzca incelip azalıyordu– ve uzak bölgelerde el yordamıyla bir çıkış yolu aradım, ama sonunda anladım ki, zaman hapishanesi küreseldir ve buradan kaçış yoktur.

24 Eylül 2014 Çarşamba

İnternetteki Nabokov Alıntıları: Hangisi Gerçek, Hangisi Değil?


İnternet ortamında, Vladimir Nabokov'dan alıntı olduğu söylenen çok sayıda cümle var. Bu cümleleri çoğaltıp yayanlar genellikle, yazarın bir tek kitabını okumamış, belki eline bile almamış kişiler. Alıntının nereden yapıldığı da belirtilmeyince, gerçekten Nabokov'a ait olup olmadığını bilmediğimiz ifadeler karşısında tereddütte kalıyoruz: Nabokov bu sözü gerçekten söylemiş mi, söylemişse nerede, hangi bağlamda? Bu onun bir mülakatta sarfettiği bir söz mü, yoksa romanlarındaki bir karakterin ağzından mı çıkmış? Bütün bunlar, bir alıntıyı değerlendirirken göz önünde bulundurulması gereken meseleler.

Yıllardır kafamı kurcalayan bu konuyu biraz deşmeye karar verdim. Alıntıların izini sürmek, Google hazretlerinin sunduğu imkânlara karşın çok zordu. NABOKV-L forumuna yazarak, forumun takipçilerinden bazı alıntılarla ilgili bilgilerini benimle paylaşmalarını rica ettim. Çok ilginç ve faydalı yanıtlar geldi. Bilhassa Toronto Üniversitesi'nden Joseph Schlegel, becerikli bir dedektif gibi bu işe mesai ayırarak, alıntıların kaynağına inmeyi başardı. Sonuçlara bu yazıda yer vereceğim. İşte internet ortamından derlediğim "Nabokov" alıntıları ve bu alıntıların gerçek kaynakları:



 - “Knowing you'll have something good to read before bed is among the most pleasurable of sensations.”

Türkçe iletilerde, "Yatmadan önce okuyacak iyi bir şeyinizin olması en güzel hislerden biridir." diye geçiyor.
Bu sözün Nabokov'a ait olmadığından neredeyse emindim ama yazarın söz konusu ifadeyi, LIFE dergisine verdiği bir mülakatta sarf ettiği ortaya çıktı:


***

“Do not be angry with the rain; it simply does not know how to fall upwards.”

En popüler "Nabokov" alıntılarından biri. "Yağmura kızmayın, yukarı doğru yağmayı bilmiyor işte." diye çevrilebilir. Görüldüğü kadarıyla, yazarın böyle bir sözü yok. Ama ona benzeyen bir sözü var ki, kıymetli Nabokov uzmanı Brian Boyd'un belirttiğine göre, tam da bu yazının yazıldığı gün piyasaya çıkan "Letters to Véra" kitabındaki mektupların birinde yer alıyor. Nabokov mektubunda, bir türlü dinmek bilmeyen bir yağmurun ardından, eşine şöyle demiş: 

"Don’t be too angry at the rain.You realize it has to fall, it can’t help itself – it’s not its fault, after all, it can’t fall up."
(Letters to Véra, p. 78)

Öte yandan, Joseph Schlegel'in saptadığına göre, Nabokov'un çağdaşı Bertolt Brecht'in İngilizceye şöyle çevrilmiş bir sözü var:

"The rain, as it is, falls downwards
and, as it is, doesn't fall upwards."


Ancak Nabokov'un Véra'ya yazdığı mektup, Brecht'in metninden yıllar öncesine ait. Aradaki benzerlik nasıl açıklanabilir, emin olamıyoruz. Belki yukarı doğru yağamayan yağmur, bir atasözünün parçasıydı.

***

“Human life is but a series of footnotes to a vast obscure unfinished masterpiece.”

Bu alıntı Pale Fire'dan (Solgun Ateş) ve ilgili kısmın bütünü şöyle:

"If I correctly understand the sense of this succinct observation, our poet suggests here that human life is but a series of footnotes to a vast obscure unfinished masterpiece."

Çevirisi: "Bu veciz gözlemi doğru anlıyorsam, şairimiz burada, insan hayatının koskoca, müphem, bitmemiş bir başyapıta düşülen dipnotlardan ibaret olduğunu söylemek istemiş."

Yukarıdaki cümle, Kinbote'un John Shade'in şiirinin 939-940'ıncı mısralarına getirdiği yorumdur. Bağlamından koparıldığı yetmezmiş gibi, cümlenin başı da atılınca, ifade kimlik değiştiriyor, bu kitabı çeviren bendenizin bile tanıyamayacağı hale geliyor. 

***

- “Don't cry, I'm sorry to have deceived you so much, but that's how life is.”

Alıntı Lolita'dan; ama hatalı. Aslı şöyle:

“Oh, don't cry, I'm so sorry I cheated so much, but that's the way things are.” 

***

“I need you, the reader, to imagine us, for we don't really exist if you don't.” 

Yine Lolita'dan, yine değiştirilmiş. Aslı:

“Imagine me, I shall not exist if you don’t imagine me.”

***

“Our imagination flies -- we are its shadow on the earth.”

Burada karmakarışık bir durum var. Alıntı, bir şiirden:

"Only the birds are able to throw off their shadow./ The shadow always stays behind on earth.// Our imagination flies:/ we are its shadow, on the earth."

Pale Fire'ı çağrıştıran bu dizeler, Meksikalı-İspanyol yazar Max Aub (1903-1972) tarafından (isminin sahihliğinden emin olamıyoruz), Antologia traducida (1963) adlı eserinden çeviri. Şiir, VLADIMIRO NABUKOV'a (1812-1872) atfedilmiş. Daha sonra Robert Bly bu şiiri, The Sea and the Honeycomb: A Book of Tiny Poems (The Sixties Press, 1966) adlı antolojisine koymuş. Kısacası, internet ortamında çok paylaşılan bu söz, Nabokov'un özgün metninden İspanyolcaya, oradan tekrar İngilizceye çevrilerek dönüşüme uğramış bir ifade.

***

- "If a violin string could ache, I would be that string.” 

Lolita'dan. Biraz değiştirilmiş. Özgün hali:

"The strain was beginning to tell. If a violin string can ache, then I was that string."

***

- “The writer's job is to get the main character up a tree, and then once they are up there, throw rocks at them.” 

Bu söz Nabokov'a ait değil gibi görünüyor. Allen Saunders, bir yazım formülü olarak, "Birinci perdede baş karakterinizi bir ağaca çıkarın; ikici perdede onu taşlayın; üçüncü perdede aşağı indirin onu," demiş: 

"After getting feedback for a story idea from his artists, he isolated himself to map it out over 13 weeks of dailies and Sundays (1953 article), with the playwriting formula 'First act, get your leading character up a tree; second act, throw rocks at him; third act, get him down.'"


Alıntının kaynağı Allen Saunders mi, emin olamıyoruz. Çünkü Joseph Schlegel'e göre söz konusu formül, o yıllarda zaten iyi biliniyordu ve hayli revaçtaydı.

***

- “Caress the detail, the divine detail.” 

Bu popüler alıntı, doğrudan Nabokov'dan değil; fakat onunla ilgili anılarını anlatan bir öğrencisi üzerinden. Aktaran Ross Wetzsteon; "Nabokov as Teacher" kitabından: "Caress the details ... the divine details.'"


***

Sonuç niyetine bir cümle: 

Çoğu kez bazı kitapların, mülakatların kıyısında köşesinde kalmış ifadelerin, internet ortamında büyük bir popülerlik kazanması, basılı kitap ve dergilerle sosyal medya ortamının nasıl kesişip, ne şekilde ayrıştığına dair ilgi çekici ipuçları sunuyor. 

20 Eylül 2014 Cumartesi

Bir lemniskat mucizesi...



Ölen ipekkuyruk kuşunun gölgesiydim ben;
Pencere camının yalancı mesafesinde görünen.
Beynim vardı ve beş duyum (biri eşsiz),
Onun dışında ucubenin biriydim bendeniz.
Uykulu düşlerde ahbaplarla oynardım
Ama hiçbir şeyi kıskanmadım;
Belki sadece bir lemniskat mucizesini,
Bisikletin ıslak kumlara kayıtsızca çizdiği.

(Solgun Ateş, Birinci Kanto)















I was the shadow of the waxwing slain
By feigned remoteness in the windowpane.
I had a brain, five senses (one unique),
But otherwise I was a cloutish freak.
In sleeping dreams I played with other chaps
But really envied nothing --save perhaps
The miracle of a lemniscate left
Upon wet sand by nonchalantly deft
Bicycle tires.

(Pale Fire, Canto I)

18 Eylül 2014 Perşembe

Geçmişin bu soluk baskılı fotoğrafı renklere bürünebilseydi...


"Yazı yazdığı elinde o ince, topuzu fildişinden yapılma bastonu (sanki baston bir kalemmiş gibi) tutar halde, çaprazdan görüntülenmiş. Uzun ama düzgün taralı saçı, yandan ayrılmış. Nahoş dudakların üzerinde, ince ve derli toplu bir bıyık yer alıyor. Burun, keskin yüz hatlarıyla uyumlu şekilde büyük ve sivri. Eski sinema karelerindeki romantik karakterlerin göz çevrelerini hatırlatan karanlık gölgeler, bakışını çökkün ve “tekinsiz” kılmış. Geniş klapalı bir ceket ve süslü bir yelek giymiş. Geçmişin bu soluk baskılı fotoğrafı renklere bürünebilseydi, yeleğinin koyu yeşil renkte olduğunu, üzerinde turuncu ve morumsu benekler bulunduğunu, aralara da göz gibi hoş lacivert noktacıklar eklendiğini, böylece yeleğin bir bütün olarak,  egzotik bir sürüngenin derisini andırdığını görebilirdik."

Vladimir Nabokov - Nikolay Gogol (İletişim Yayınları)

Bir Çeviri Meselesi: "Despair" Neden "Cinnet" Oldu?


Nabokov'un Despair romanı, yazarın Rusça eserlerinden ve bizzat kendisi tarafından İngilizceye çevrilmiş. Özgün isim olan ОтчаяниеTürkçede "yeis" ya da "umutsuzluk" ile karşılanıyor. Hal böyle iken, Nazım Dikbaş'ın İngilizce metin üzerinden yaptığı çevirinin başlığı, Cinnet olmuş. Bunu anlaması zor. 

Söz konusu tercihe mantıklı bir mazeret bulma gayretiyle, olay örgüsüne bakalım. Romanın baş kahramanı Hermann Karloviç, çikolata imal eden bir iş adamıdır. Somut gerçeklik ile kendi vehimlerinin, kandırmacalarının ve hayallerinin iç içe geçtiği bir dünyada yaşar. Bir gün, kendisine tıpatıp benzediğini düşündüğü Felix isminde bir adamla karşılaşır. Ticarette işleri pek yolunda gitmeyen Hermann, Felix'i kendi kılığına sokarak öldürmeyi, böylece hayat sigortası parasına konmayı planlar; eşi Lydia'yı da bu komploya ortak olmaya zorlar. Tasarladığı gibi Felix'i öldürür; fakat sonrasında, Felix'in cesedini bulanların, onu hiçbir şekilde kendisine benzetmemeleri karşısında şaşkınlığa düşer. Polis soruşturmasında bulunan deliller, Hermann'ın suçunu ortaya çıkarır. Hermann büyük bir çaresizlik içinde, başına gelenlerin anlatısını kâğıda dökmeye başlar; bir yerde şöyle der (Nazım Dikbaş çevirisi):

"Her şeyden kuşkulanmaya başladım, temel şeylerden kuşkulanmaya ve geriye kalan az biraz hayatımın tamamının bu kuşkuyu dağıtmak üzere beyhude bir mücadeleyle geçeceğini anladım; lanetlenmişlerin acı tebessümüyle gülümsedim ve acıyla çığlık atan küt bir kalemle hızla ve koca harflerle eserimin ilk sayfasına "Cinnet" yazdım; daha iyi bir başlık aramaya gerek yok."

Bu cümlede "Cinnet" olarak geçen kelimenin Rusça metinde Отчаяние, İngilizce metinde "Despair" olduğunu söylemeye gerek yok tabii. Neden "Cinnet" denmiş? Bu anlam kaymasıyla ne amaçlanmış olabilir?  

Cinnet ne anlama gelir? Sözlükler, "delilik" karşılığını veriyor. Hermann delidir gerçekten; sanrılar, vehimler içinde yaşayan tehlikeli bir deli üstelik. Ancak, Nabokov'un söz konusu cümlesi bağlamında, anlatılmak istenen şey roman kahramanının deliliği değil, içinde bulunduğu umutsuzluktur. Dolayısıyla gerek cümle içindeki kelimenin, gerekse romanın, "Umutsuzluk" olarak çevrilmesi uygun olurdu. Burada ya çevirmen ya da yayınevi, kitabın ismine -kanımca gayri meşru- bir müdahalede bulunmuş.


Çevirinin ilk basımından bu yana 11 yıl geçmiş. Gecikmeli de olsa, okur olarak sormaya hakkımızın bulunduğunu düşünüyorum: Отчаяние, Despair, niçin "Cinnet" adıyla yayımlandı? 


Nabokov, romanı İngilizceye çevirirken diller arası bir oyun da yapmış. Kitap bir ikizler (doppelgänger) hikâyesidir. "Despair", Fransızcada "çift" anlamında "des paires" ile sesteştir. Aynı zamanda çiftlerin ayrılmasını ("dis-pair") ima eder.

10 Eylül 2014 Çarşamba

Yıldız Ecevit'in Kaleminden, "Tutunamayanlar" ile "Solgun Ateş" İlişkisine Dair


"Oğuz Atay 1968 yılında, Sevin Seydi'yle paylaştığı Beyoğlu'ndaki evde "Tutunamayanlar" romanını yazmaya başladığında, Türk edebiyatında o güne değin birkaç kez hafifçe aralanmasına karşın kimsenin açmadığı bir kapıyı ardına kadar açtığının bilincindedir. (...) "Tutunamayanlar"da konudan konuya istediği gibi rahatlıkla atlayabileceği kurgusal olanaklardan birini, Sevin Seydi'nin kitaplığında karşılaştığı "Pale Fire" ("Solgun Ateş") adlı romanının sayfalarında bulur. "Pale Fire"ın ana kurgusu, John Francis Shade adlı kurmaca bir şairin yazdığı yaklaşık yirmi sayfalık dört şiir ile bu şiirlere dipnot tekniğiyle getirilen ve Charles Kinbote adlı yine kurmaca bir yazarın hazırladığı yaklaşık ikiyüz sayfalık bir açıklamalar bölümünden oluşur. Nabokov, "Açıklamalar" bölümünde, şiirde açıklama getirmek istediği şiir ya da dizeye bir dipnot düşüyor, sonra da bir bağlama dayanarak başlayan ya da konuyla hiçbir ilişkisi olmayan bu sözümona açıklama, özgürce kurgulanmış, akla hayale sığmayan bir anlatıya dönüşüyordur. Nabokov'un bulduğu bu kurgulama tekniği, daldan dala atlayan -çoğu bağımsız- metin parçacıklarını birbirine eklemlemek için iyi bir yoldur.


Atay'ın bu teknikten büyülendiği ortadadır. Nitekim, "Tutunamayanlar" romanının 163 sayfalık bölümünde Nabokov'un bu kurgulama tekniğini doğrudan doğruya kullanır Atay. O da Nabokov gibi önce bir şiir bölümü oluşturur. "Dün, Bugün, Yarın" başlığını taşıyan ve Selim Işık'ın yaşam öyküsünü anlatan beş şarkıdır bu. Sonra da dipnotlar düşerek Nabokov'dan ödünç aldığı bu tekniğin sağladığı rahatlıkla birbirinden yaratıcı anlatılar kurgular.


Oğuz Atay konusunda bir doktora tezi bulunan Alman edebiyat araştırmacısı Tatjana Seyppel, "[r]omanda, Pale Fire ayrıntılarına varıncaya kadar, hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde taklit ediliyor. Burada söz konusu olan, asla naif, hayranlığa dayalı bir taklit değil; kaldı ki yazar, aldığı biçimi yeni bir içerikle dolduruyor," dedikten sonra, Nabokov'un romanıyla "Tutunamayanlar" arasındaki benzerlikleri tek tek sıralamayı sürdürür.




Modernist, daha çok da postmodernist edebiyatın legal bir biçim ve kurgu ögesi olan 'metinlerarasılık'ın (intertextuality), bugün bile 'intihal'/edebi çalıntı olarak değerlendirildiği geleneksel gözlüklü Türk edebiyatında bu kullanımın kendisine pahalıya mal olacağını bilmektedir Atay. "Bu tabii, Oğuz Atay'ın oynamaktan hoşlandığı 'tehlikeli' bir oyun," diyordur Cevat Çapan: "Birtakım okurlar veya eleştirmenler, işte burada falanca yazardan bunu almış, şurası falanca yazardan tırtıklanmış, diye yazarı suçlayabilirler. Oysa Oğuz Atay'ın hiç böyle bir sıkıntısı yok. (...) bunu çok altını çizerek yapıyor." "


"Ben Buradayım..." Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası
Yıldız Ecevit
İletişim Yayınları


Tolstoy'un Hakikati...


"Birçok insan Tolstoy’a karışık duygularla yaklaşır. Sanatçı Tolstoy’a bayılır, vaiz Tolstoy’dan bunalırlar; bununla birlikte vaiz Tolstoy’u sanatçı Tolstoy’dan ayırmak da hayli zordur—ikisi de aynı derin, dingin sesle konuşur; bir hayaller bulutunu ya da fikirler yükünü aynı dinçlikle omuzlar. İnsan onun sandaletli ayaklarıyla üzerine çıktığı anlı şanlı sabun kutusunu tekmeleyip atmak, sonra da galonlarca mürekkep, tabaka tabaka kağıtla onu ıssız bir adadaki taş eve kilitlemek ister—yazarın dikkatini, Anna’nın ak boynundaki siyah saçın kıvrılışını gözlemlemekten uzaklaştıran her tür etik, eğitsel şeyden uzakta. Ama yapamayız bunu: Tolstoy homojendir; tektir. Kara dünyanın, ak tenin, mavi karların, yeşil çimenliklerin, mor yağmur bulutlarının güzelliğini zevkle izleyen adamla, edebiyatın günah ve sanatın ahlak dışı olduğunu savunan adam arasındaki, bilhassa onun yaşlılık yıllarına özgü mücadele, yine aynı adamın içinde olup biter. İster resim çizerken, ister vaaz verirken olsun, Tolstoy tüm engellere karşın hakikate ulaşmanın peşindeydi. Anna Karenin’i yazarken hakikati keşfetmenin bir yöntemini kullandı, vaaz verirken başka bir yöntemini. Fakat her halükârda, sanatı ne kadar incelikli ve diğer bazı tutumları ne kadar sıkıcı olursa olsun, el yordamıyla biteviye aradığı ya da köşeyi dönünce mucizevi şekilde buluverdiği hakikat, her zaman aynı hakikatti—bu hakikat onun kendisiydi ve bu anlamda kendisi, bir sanattı.

İnsanı endişelendiren şey sadece, onun hakikatle yüzyüze geldiğinde her zaman kendini tanıyamamasıdır. Onunla ilgili şu hikâyeyi severim; kasvetli ihtiyarlık günlerinde, roman yazmayı bıraktıktan çok yıllar sonra, eline bir kitap almış ve ortasından okumaya başlamış, okudukça da zevk alıp hoşlanmış. Sonra adına bakmış kitabın; şöyleymiş: Leo Tolstoy - Anna Karenin.

Tolstoy’un kafasına takılıp kalan, onun dehasını gölgeleyen ve şimdilerde iyi okuyucuları dertlendiren şey, Hakikat’i arama sürecinin her nasılsa yazara, sanatsal deha aracılığıyla keşfedilen rahat, capcanlı, parlak bir hakikat yanılsamasından daha önemli gelmesiydi. Eski Rus Hakikati rahatlık veren bir arkadaş değildi asla; öfkeli bir mizacı, ağır adımları vardı. Sadece hakikatten, gündelik pravda’dan ibaret olmayıp, ölümsüz istina’ydı* aynı zamanda—hakikat değil, hakikatin iç ışığıydı. Tolstoy bunu kendi içinde, yaratıcı hayal gücünün görkemi içinde bulduğu zamanlarda, neredeyse bilinçsizce, doğru yolda ilerliyordu. Romanlarının herhangi birindeki hayal ürünü bölümlerin ışığında, Tolstoy’un iktidardaki Yunan-Katolik Kilisesi’yle olan çekişmesinin, etik fikirlerinin ne önemi kalır?

Esas hakikat, istina, Rus dilinin kafiye uydurulamayan az sayıdaki sözcüğünden biridir. Hiçbir söylenişsel eşi, çağrışımı yoktur. Tek başına, uzakta durur; hatıralardan silinmiş bir kayanın muhteşemliğinde, kelimenin “durmak” anlamındaki kökü belli belirsiz kazılıdır. Rus yazarlarının çoğu, Hakikat’in tam olarak nerelerde bulunduğuna ve onun temel niteliklerine muazzam bir ilgi duyuyorlardı. Puşkin’e göre Hakikat, soylu güneşin altındaki mermerdi; çok daha alt düzey bir sanatçı olan Dostoyevski Hakikat’i, kanla ve gözyaşıyla, isterik güncel politikayla ve terle alakalı bir şey olarak görüyordu; Çehov çevredeki puslu manzaraya dalıp gitmiş gibiyken, gözünü Hakikat’e kuşkuyla dikmişti. Tolstoy ise başını öne eğip yumruklarını sıkarak, Hakikat’e doğru uygun adım yürüdü ve orada bir zamanlar haçın durduğu yeri yahut—kendi görüntüsü buldu."

"Rus Edebiyatı Dersleri"nden  (İletişim Yayınları)





*Rusçada pravda kelimesi dar anlamda doğruyu, gerçeği ifade etmek için kullanılır; günlük hayatta yaygın kullanımı olan terim budur. İstina daha geniş ve anlamda “hakikati”, hakikatin somut olguların ötesindeki özünü ifade eder. –ç.n.

9 Eylül 2014 Salı

İşte bu da Tolstoy!


(Wellesley College'deki) eski öğrencilerinden birinin anlattığına göre, karlı bir günde Nabokov, hiçbir açıklama yapmaksızın sınıfı karanlığa gömmüştü. Işıkları teker teker yakarken şöyle diyordu: “Bu Puşkin! Bu Gogol! Bu Çehov!” Sonra odanın arka tarafına gidip panjurları açmış, güneş içeri dolmuştu: “İşte bu da Tolstoy!”

Andrea Pitzer - Vladimir Nabokov: Yazarın Gizli Tarihi'nden

8 Eylül 2014 Pazartesi

Ada'da Toulouse-Lautrec


Fransız ressam Toulouse-Lautrec, Ada or Ardor'ın sayfalarına ismi hiç anılmadan girmiştir. Ada or Ardor'ı (Ada ya da Arzu) okuyanlar hatırlayabilir: Kitabın son kısımlarında Van Veen, 1901 senesinde, 1893'ten beri görmediği Lucette ile yeniden bir araya gelir. Onunla buluşmak üzere rue des Jeunes Martyres üzerindeki Ovenman Tavernası'na gider. İçeri girer girmez, paltosunu bırakmak için bir mola verir. Ama siyah fötr şapkasını ve baston şemsiyesini (Özgüven çevirisinde isabetsiz olarak "kara fedora" ve "sırım gibi şemsiye") bırakmaz - tıpkı babasının, namuslu kadınların gelmediği böyle şık ama kötü şöhretli yerlerde yaptığı gibi:

"Bara yollandı ve tam kara çerçeveli gözlüklerinin camlarını silerken, optik sisin gerisinden (Uzam'ın ondan aldığı en son intikam!) daha yeni erişkin olmaya başladığı yıllardan beri siluetini arada sırada (çok daha belirgin olarak!) gördüğünü hatırladığı, hep yalnız geçip giden, yalnız içen, Blok'un Incognita'sı gibi hep yalnız olan kızı seçti. ... Çarçabuk gözlüklerinin kara saplarını kulaklarına oturttu ve sessizce onun yanına gitti. Bir an anısındaki resme ve okuyucuya (çünkü kız da okuyucuydu, bize ve bara oranla) bakarak kızın arkasında ayakta durdu, [Anlam çok değiştiği için burada Özgüven çevirisine bir kez daha müdahil olmak zorundayım: "sideways to rememberance and reader (as she, too, was in regard to us and the bar)" deniyor; Lucette'in "okuyucu" olduğu söylenmiyor; Lucette'in gerek hafızanın, gerekse okurun gözüyle, tıpkı bardakilerin gördüğü gibi, yandan görüldüğü söyleniyor] elindeki ipeğe bürünmüş bastonun sapını neredeyse ta ağız hizasına kadar kaldırdı. İşte oradaydı, barın yanındaki Sakamara paravanının altın işlemeli fonunun önünden bara doğru meylediyordu, hâlâ dimdikti ama oturacaktı, beyaz eldivenli ellerinden birini tezgâhın üzerine koymuştu bile. Dik fırfırlı yakalı, uzun kollu, bol eteklikli, vücuduna yapışan romantik bir siyah elbise giymişti, elbisenin yumuşak kara çanağından uzun boynu büyük bir zarafetle yükseliyordu. ... Bir tutam Rus yumuşaklığıyla tatlandırılmış İrlandalı profili, güzelliğine gizemli bir beklenti ve buğulu bir beklenmediklik havası katıyor; bu güzellik, umarım ki anılarımın sevenleri ve hayranları tarafından doğal bir şaheser olarak hatırlanacak, bir ressam müsveddesinin Overman için yaptığı o berbat afişte aynı duruşu taklit eden Parizyen gueule de guenon'lu berbat kaşardan karşılaştırma kabul etmeyecek kadar daha zarif ve daha genç olduğunu hatırlayacak."


Brian Boyd'a göre Nabokov'un bahsettiği "ressam müsveddesi" ("wreck of an artist"), Toulouse-Lautrec'ten başkası değildir; "o berbat afiş" ise ressamın ünlü "Divan Japonais"idir. Toulouse-Lautrec söz konusu resmi, rue de Martyrs'deki Le Divan Japonais'in sahibi Fournier (Nabokov'un İngilizce söz oyunuyla, Ovenman) için yapmıştı.

Fakat buradaki sahne aslında, Toulouse-Loutrec'in afişini değil, Barton & Guistier şaraplarının 1960'larda New Yorker'da çıkan çıkan reklamına bir göndermedir. Söz konusu reklamda iki model (Jane Avril ve Edouard Dujardin) poz vermektedir; özgün afiş de duvarda görülmektedir.

Gizem deşifre olmuş, geriye olup biteni yorumlamak kalmıştır. Toulouse-Loutrec'in resmi, indirgemeci bir anlayışla hayatı taklit eden sanattır. B&G'nin afişi, daha az ilgi çekici bir indirgemecilikle, sanatı ve hayatı taklit eden gerçekliktir; bir reklam afişi olmak anlamında gerçek hayata aittir. Nabokov'un romanı ise, üçüncü bir kademede, her iki sanat eserini ve hayatı taklit eder. Nabokov'un şifresi çözüldüğünde adeta Van ile Lucette, romanın hayal dünyasından sıyrılmış ve Ada'nın kurmacası, ele avuca sığmaz bir kıvraklıkla gerçekliğin sınırına dayanmıştır.

6 Eylül 2014 Cumartesi

Herhangi Bir Dilde Düşünmüyorum. Görüntülerle Düşünüyorum...


What language do you think in?

I don't think in any language. I think in images. I  don't believe  that  people think in languages. They don't move their lips when they think. It is only a certain type  of illiterate person who moves his lips as he reads or ruminates. No, I think in  images,  and  now  and  then a Russian phrase or an English phrase will form with the foam of  the  brainwave,  but  that's about all.

* * *

Hangi dilde düşünüyorsunuz?

Herhangi bir dilde üşünmüyorum. Görüntülerle düşünüyorum. İnsanların dillerle düşündüklerine inanmıyorum. Düşünürken dudaklarını oynatmazlar. Sadece belli tipte ümmiler, okurken ya da kafalarında düşünceleri evirip çevirirken dudaklarını oynatır. Hayır, ben görüntülerle düşünüyorum; ara sıra, aniden geliveren bir düşüncenin köpüğüyle Rusça ya da İngilizce bir söyleyiş biçimleniyor, fakat hepsi o kadar.


Vladimir Nabokov, 1962 tarihli BBC Mülakatından