23 Ekim 2014 Perşembe

Bir Blog Yazarının Çevirmen Olarak Portresi...

Kadim dostum çevirmen Selçuk Akyüz, çeviri sürecimin ayrıntılarını anlattığım bir yazı yazmamı önerdi geçenlerde. Hoşuma gitti bu önerisi; meğer böyle bir şeyi bekliyormuşum. Bazen insanın, doğru noktayı uyaran teşviklere ihtiyacı oluyor sahiden.

Şunun şurasında on yıldır çeviri yapıyorum; öyle "kıdemli" çevirmenlerden sayılmam yani. On yılda on üç kitap çevirmişim. Hayatını çeviriyle kazanmayan biri için (bilen bilir, ben radyo yapımcısıyım aynı zamanda; bu anlamda iki altın bileziğim var) hiç fena bir sayı değil. Üstelik hepsi de geleceğe kalacak, "naçiz bedenim toprak olduktan sonra" çocuklarımın, torunlarımın gururla okuyabileceği, bahsedebileceği kitaplar çevirdim.

Bu çeviriler içinde Nabokov eserlerinin ayrı bir yeri var tabii. 2011'de çıkan Konuş, Hafıza, ondan bir yıl sonra çıkan Nikolay Gogol, Fatih Özgüven ve Ayşe Nihal Akbulut'la birlikte imzamın bulunduğu Rus Edebiyatı Dersleri, yirminci yüzyılın en önemli kitaplarından ve benim nazarımda Nabokov'un doruk yapıtı olan Solgun Ateş... Geçtiğimiz günlerde yayımlanan, Andrea Pitzer'in biyografisi Vladimir Nabokov - Yazarın Gizli Tarihi'ni de bu seriye dahil etmek yerinde olur. Bundan sonra Nabokov kitapları çevirip çevirmeyeceğimi bilmiyorum ama kesin olan bir şey var: Vladimir Nabokov ve onun edebiyatı, beş yıl önce hayatıma girdiği günden başlayarak, yavaş yavaş, edebiyata, yazarlığa ve okurluğa dair bakış açımı kökten etkiledi, değiştirdi. Nabokov benim için başlı başına bir merak, bir araştırma konusu, hatta bir bakıma saplantı haline geldi. Bu derinlikli etki, azalarak da olsa, muhtemelen hayatımın sonuna kadar sürecek.

Nabokov bana çok şey verdi, benden de çok şey götürdü. İlk kez, İletişim Yayınları'nın bana önerdiği ve benim de cahil cesaretiyle kabul ettiğim kitabı Konuş, Hafıza'yı çevirirken o kadar zorlanmıştım ki, bilgisayar masasının tam karşısına, göz hizama, aşağıdaki fotoğrafı asmıştım. Kendi kendime, "gözümü korkutamazsın Nabokov, yeneceğim seni," dercesine...


Nabokov'u alt edebildim mi? Hakemlerin kuşkulu kararı neticesinde, sayıyla kazandım diyelim. Sonraki yıllarda, onu çevirmeye devam ettikçe, şunu anladım: Hiçbir çevirmen Nabokov'u mat edemez; en iyi ihtimalle, beraberlik için onunla uzlaşır. Nabokov son tahlilde, beşeri ve ilahi adaletin huzurunda yenilemez, aşılamaz, hatta bir dilden bir dile gönül rahatlığıyla ve vicdan sızısı duymadan aktarılamaz olandır.

***

Nabokov Günlüğü'nü okuyorsunuz; Nabokov'dan bahsediyoruz, bahsedeceğiz haliyle. Ama bu yazıda çeviri sürecimin ayrıntılarını anlatacağım demiştim. Bir ayrıntıyı yukarıda verdim aslında. Çoğu zaman, yazarımın fotoğrafını koydum gözümün önüne. Mesela sevgili Jack London'ı çevirirken de, onun yakışıklı yüzü vardı karşımda. İlk zamanlarda küçük bir masada, bir "notebook" bilgisayarla çalışıyordum; sonradan bir masaüstü bilgisayar aldım, ekranımı da büyüttüm. Bir masa lambam her daim oldu. İlk roman çevirim olan Martin Eden'da, kitabın elektronik kopyasını kullanmıştım. Word programında pencereyi ikiye bölmeyi, üstte özgün metin yer alırken, alt pencerede çeviriyi ilerletmeyi o zaman mı öğrenmiştim acaba?

Konuş, Hafıza ve Nikolay Gogol, bana kitaptan çekilmiş fotokopiler halinde geldi. Fotokopiden çalıştığım bu dönemde, ekranın kenarına monte edilen tek mandallı bir kâğıt tutucum vardı. Svetlana Boym'un Ninoçka'sını çevirirken Metis'deki editörümün kitabı "hard cover" olarak göndermesi, kitabın kendisinden çeviri yapmanın daha zevkli ve daha güven verici olduğunu gösterdi, öğretti bana. O günden sonra, mümkün olduğunca, yayınevinden kitabın kendisini istedim ve hayatıma, İngilizcede "book holder" denen, kitap tutucular girdi. Aşağıda, halen kullandığım modeli görüyorsunuz.




Çevirmen, bir gece kuşudur. Ben de geceleri, küçük oğullarım ve eşim yatağa girdikten sonra çalıştım. Uyku saatlerimden feragat ederek. Esas çeviri zamanım geceydi ama, elimdeki çeviriyi yetiştirebilmek için gündüzleri, mesaimin arasında da çeviri yapıyordum. Çoğu zaman, gündüz vakti sersem sepelek, ağırlaşan göz kapaklarıyla dolaştım. Bu durum bir noktadan sonra, eşimin sabrını, benim de enerjimi tüketti. Yıllar yılı birkaç çevirmenin elinde bekleyen, bir türlü hakkıyla Türkçeye aktarılamamış, çevrilmesi başlı başına bir mesele olan Solgun Ateş (Pale Fire), benim çevirmenlik kariyerimde bir doruk noktasını imliyor, aynı zamanda bir şeylerin sonuna geldiğimi de hissettiriyordu. Bundan sonra bu kadar zorlu, bu kadar sınav niteliğinde bir çeviri yapamayacağımı düşünüyordum; halen aynı kanıdayım. Solgun Ateş'i, böyle bir çeviri için çok kısa kabul edilmesi gereken bir sürede, 7-8 ayda bitirdim. Ama bu sürenin yoğunluğu, bir tükenmişlik hali yarattı bende. Ardından gelen ve önceden taahhüt ettiğim için bitirmem gereken Nabokov biyografisi, "Vladimir Nabokov - Yazarın Gizli Tarihi", en hacimli çevirim oldu (488 sayfa) ve bu esere ayırdığım süre, bir yılı buldu. 

Her çevirmen, elindeki kitaba bu kadar uzun süreler ayıramaz. Tam zamanlı çevirmen olarak çalışanlar, kitap çevirisiyle hayatlarını idame ettirmek zorundaysalar eğer -çok müşkül iştir bu- kanımca daha kolay, daha hızlı çevrilebilecek kitaplara yönelmeli. Aksi takdirde, yapılan çevirinin bir şeye benzememe tehlikesi ortaya çıkıyor; kalite düşüyor. Ben çevirilerimde belli bir düzeyi, başarıyı yakalayabilmişsem şayet, günde sadece bir-iki sayfa çevirmekle yetinmenin -tabiri caizse- lüksüne sahip olmamın, bu durumdaki rolü büyüktür. Yavaş ama disiplinli bir çevirmen oldum; hep aynı hız ve uzunlukta çeviremesem de, mutlaka her gün çevirimin başına oturdum. Kaldığım yerde, satırların başına ya da sonuna bir küçük çizik atarak, o gün ne kadar yol aldığıma bakarak, çevirdiğim kısmın kalınlığıyla kalan kısmın kalınlığını marazi biçimde kıyaslayarak, ortalama çeviri hızımı hesaplayıp, onlarca kez, çevirinin aşağı yukarı ne zaman biteceğini saptayarak... Çeviri yapmadan geçirdiğim vakitleri ziyan saydım. Gündüzleri esas olarak, yoğun mesaisi olan bir radyocu, bunun yanı sıra eşine ve çocuklarına zaman ayırması gereken bir babaydım: Gecenin geç saatlerinde ise sadece çevirmen.

İçinden çıkamadığı yerleri sonraya bırakıp, bir zaman sonra aynı cümleye dönmektense, icabında tek bir kelimenin anlamını bulmak için saatlerini harcayan biriyim. Sonuçta öğrendiğim en önemli şey şu oldu: Her çeviri biter. Çevirmenin kendisi bitmediyse.

Artık çevirmen olarak bittiğim değil, fakat yorulduğum noktadayım. Bana gelen birçok çeviri teklifini reddediyorum. Bunda sadece yorgunluğun değil, çabalarımın karşılığını maddi-manevi yeterince alamadığımı düşünmemin de etkisi var elbette. Fakat çevirmenlik, tedavisi henüz bulunamamış bir hastalıktır. Bünyeye bir kez girdi mi, çıkmıyor. Bir kitapçıya girdiğimde, gözümü sözlüklerin bulunduğu raflardan alamıyorsam, bundandır... 

Son söz: Bir taşra şehrinde, Trabzon'da yaşıyorum. Orada Nabokov çevirmek nasıl oluyor, diye merak edenler var. Pek güzel oluyor. Büyük şehrin keşmekeşinden uzak, kendi kabuğuma çekilmiş halde, çevirilerimi basan yayınevlerinin sahipleriyle, çalışanlarıyla yüz yüze temas kurmadan çalıştım hep. Edebiyat dünyasında sadece ürettiklerimle yer aldım. Aynı şekilde devam edeceğim; öyle görünüyor. Artık sadece kafamdaki projelerle; telaştan ve "bu çeviri ne zaman bitecek" kaygısından uzak.

2 yorum:

Selcuk Akyuz dedi ki...

Yiğitçim harika bir yazı olmuş, ellerine sağlık. Tükenmişlik hissini öyle iyi anlıyorum ki... ama diğer taraftan yarattığı bağımlılık duygusu da seni kolay kolay bırakmayacak. Kavanoz ve Kahve hikâyesini ara sıra okumayı unutmaman şartıyla senden daha çok çeviriler bekliyoruz.

YİĞİT YAVUZ dedi ki...

Az önce okudum dediğin hikâyeyi. Bir ara kahve içelim.