1 Ekim 2014 Çarşamba

Nabokov'un Shakespeare'i...


Samuel Schuman'ın 31 Temmuz 2014'te yayımlanan Nabokov's Shakespeare adlı kitabını büyük bir merakla okudum. Kitapla ilgili değerlendirmemi paylaşacağım.


Schuman çalışmasının başlarında, Vladimir Nabokov'un eserleriyle nasıl tanıştığından bahsediyor. Kendisi 1960'ların sonunda İngiliz Rönesans Draması üzerine doktorasını tamamladığı döneme kadar Nabokov'u okumamış. Lise yıllarında Lolita'yı eline alıp, bulmayı umduğu şehevi, ateşli romanla değil de "edebiyat"la karşılaşınca yirmi-otuz sayfa sonra kitabı elinden bıraktığını, esprili bir dille anlatıyor. Nabokov'la gerçek anlamda tanışması, Cornell Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak işe başladığı yıllarda, Ford Vakfı bursuyla İngiltere'ye gidişinde olmuş. Yağmurlu bir öğle vakti, Alfred Appel'ın Annotated Lolita'sına rast gelmiş. Bu kitap, artık yeniyetme bir çocuk değil bir edebiyat öğretmeni olan Schuman'ın, Nabokov'u yeni bir kavrayışla, yeniden okuyup özümsemesini sağlamış. O günden sonra Nabokov'dan kopamayan Schuman, kendisini "en çok heyecanlandıran" iki yazar olarak nitelediği Nabokov'la Shakespeare arasındaki bağlantıları görmeye başladıkça, bu bağlantıları ele alan bir kitap yazmayı tasarlamış ve yıllara yayılan emeğinin meyvesi olarak, Nabokov's Shakespeare ortaya çıkmış.




Samuel Schuman, kitabının birinci bölümüne, uyarı niteliğinde bir cümleyle başlıyor: "Vladimir Vladimiroviç Nabokov, Shakespeare'in doğum gününde dünyaya gelmedi." Schuman bu uyarıyı yapıyor, çünkü her iki yazarın da "resmî" doğum günü 23 Nisan olmakla birlikte, Nabokov'un Rusya'da 10 Nisan olarak kayıtlara geçen doğum tarihi, Batı'da kullanılan Gregoryen takvimde 22 Nisan'a denk geliyordu. Fakat yirminci yüzyıla girilirken Julyen (Eski Tarz) takvim, Batı takvimi karşısında bir gün daha kaybetti. Dolayısıyla Nabokov'un doğum günü, 23 Nisan'a denk gelir oldu. Yazar, Konuş, Hafıza'da söz konusu tarih kaymasına değinerek, "Hesap yapmaktaki beceriksizliğim yüzünden, bu problemi çözemiyorum," der. Ancak Nabokov'un, kâğıt üzerinde de olsa Shakespeare'in doğum gününü paylaşmaktan hoşnutluk duyduğu bellidir. Çünkü namı diğer "The Bard" ("Ozan"), Nabokov'un etkilendiği yazarlar listesinin en tepesindedir. Samuel Schuman'ın kitabı, işte bu etkinin boyutunu ve ayrıntılarını gözler önüne seriyor.

Nabokov'un Shakespeare ile ilişkisi çok erken yaşta ve çok etkili biçimde başlamış. İngiliz ve Fransız mürebbiyelerin elinde büyüyen, henüz Rusça yazamazken İngilizce okuyup yazmayı öğrenen, o günlerden bahisle "Bir İngiliz çocuğuydum," diyen Nabokov, on beş yaşına kadar "Shakespeare külliyatını İngilizcesinden" okumuş. Bu bakımdan, İngiliz ve Amerikalı yaşıtlarının ne kadar ilerisindeymiş meğer!

Shakespeare ile Nabokov'un hayatları başka nerede kesişir? Neredeyse hiçbir yerde. Üç yüzyıl arayla yaşamışlardır. Biri İngilizce konuşulan dünyanın merkezinde doğmuştur, diğeri Slav kültürüyle sarmalanmıştır. Biri, bilindiği kadarıyla Stratford - Londra ekseninin ötesine hiç adım atmamıştır, diğeri bir kozmopolittir; Rusya, Almanya, Fransa, ABD ve İsviçre'de yaşamıştır. Birinin İngilizce haricindeki dilleri bildiğine dair kanıt yoktur, diğeri çocukluğundan itibaren çok dillidir. İki adamın sosyo kültürel koşulları da birbirinden çok farklıdır: Shakespeare doğumundan itibaren bir orta sınıf hayatı yaşamıştır; Nabokov ise çocukluk ve ilk gençlik yıllarını zengin, eğitimli insanlarla dolu, aristokratik bir dünyada geçirmiştir. Ancak Devrim'le birlikte Nabokov, sürgünde epey maddi sıkıntı çekmiş, düzenli bir işe girmeyip dil öğretmenliği yaparak, tenis dersleri vererek hayatını idame ettirmiş, Amerika'daki üniversite hocalığı döneminde de, maddi açıdan çok rahat bir yaşam sürmemiştir. Lolita sayesinde gerçek anlamda şöhrete ve refaha erinceye kadar.

Schuman, "sürgün"ün, ilginç şekilde, Nabokov'la Shakespeare'in kesişim noktasını teşkil ettiğini saptamış. Shakespeare'in piyeslerinde şaşırtıcı sayıda merkezî karakter, en azından geçici olarak, sürgüne gider. Othello'nun kahramanı, önce Venedik'e, sonra Kıbrıs'a giden bir Mağribidir. Kral Lear, trajik zamanının çoğunu, eskiden yöneticisi olduğu krallıkta oradan oraya dolaşarak geçirir. Macduff, Macbeth'ten kaçarak İngiltere'yi terk eder. Hamlet'in sürgün yeri de İngiltere'dir. Bir Yaz Gecesi Rüyası'nın ana aksiyonu, âşıklar ormana kaçarken gerçekleşir. Nabokov'un en çok yararlandığı Shakespeare eserlerinden Fırtına'nın merkezî teması sürgündür. Solgun Ateş'e ismini veren Atinalı Timon'da, baş karakter Atina'yı terk eder ve nihayetinde, ıssız yerdeki bir mağarada ölür.

Fizikî sürgün, ruhsal sürgüne ve sonsuzluk içindeki yalıtılmışlığa dair bir mecazdır aynı zamanda. Bilincinin ıssızlığı içinde sıkışıp kalmış bireyin durumu, gerek Nabokov'da gerekse Shakespare'de, fizikî sürgünün bir uzantısı olarak ortaya çıkar. Nabokov'un, Konuş, Hafıza'daki ifadesi şöyledir:

"Beşik uçurumun üzerinde sallanır ve aklıselim bize, hayatın iki ebedi karanlık arasındaki kısa bir ışık çakmasından ibaret olduğunu söyler."

Shakespeare'in Bir Yaz Gecesi Rüyası'nda, yukarıdaki ifadeyi akla getiren şu dizeler yer alır:

"Karanlık bir gecede çakan şimşek gibi,
Bir coşkuyla yeri göğü seriyor gözler önüne
Ve insan daha 'Bak!' diyemeden
Karanlığın çeneleri açılıp yutuveriyor her şeyi
Parlak ne varsa yok oluyor bir anda."
(Özdemir Nutku çevirisi)

Schuman'a göre, Shakespeare'in dramatik monologlarını anlamanın yollarından biri, monoloğun ancak kendi kendine (ve söylenenlere kulak kabartan seyirciyle) konuşabilen bir karaktere ait olduğunu görmektir. Örneğin Hamlet ve Atinalı Timon, böylesi bir psikolojik/ruhsal sürgünün kurbanlarıdır. Nabokov'un en kolay hatırlanan karakterleri -Humbert Humbert, Timofey Pnin, Charles Kinbote- aynı ıstırabın içindedir. Gerek Shakespeare'in, gerekse Nabokov'un karakterleri, sürgün hapishanesinden, zihinlerinde dönüp duran düşüncelerden ve zaman tuzağından kaçış yolunu, sanat ve aşk aracılığıyla bulurlar.

***

Nabokov'un eserlerinde Shakespeare'i, tematik kesişim noktaları ve ortaklıklar haricinde, açık ya da saklı çok sayıda göndermeyle de bulmak mümkündür. Nabokov, metinlerinde bazen Shakespeare'in ismini doğrudan anarak selamlar onu, bazen de Ozan'a ancak edebiyat dedektiflerinin saptayabileceği göndermelerde bulunur. Örneğin Lolita'nın karakterlerinden Clare Quilty'nin kullandığı otomobillerin plakaları WS 1564 ve SH 1616'dır: Shakespeare'in isminin harfleriyle, doğum ve ölüm tarihleri yer almaktadır plakalarda. 

Nabokov'un eserlerinde en fazla selam gönderilen Shakespeare piyesi, Hamlet'tir; onu Othello ve Fırtına izler. Shakespeare göndermelerinin sıklığı ise, Nabokov'un eserleri temelinde, aşağıdaki gibidir:


Schuman'ın grafiğinden anlaşılacağı üzere, Nabokov'un en "Shakesperean" eseri Ada ya da Arzu'dur; onu Solgun Ateş ve Lolita takip eder. Dördüncü ve beşinci sırayı Karanlıkta Kahkaha ile Bend Sinister alır. Maşenka ve Lujin Savunması haricindeki diğer tüm Nabokov romanlarında, en az bir Shakespeare göndermesi mevcuttur. Bu grafik iki dikkat çekici sonuca ulaştırır bizi: (1) Nabokov'un Shakespeare yoğunluğu en fazla olan üç eseri, aynı zamanda onun en önemli üç romanıdır. (2) Nabokov anadili Rusçayı bırakıp İngilizceye geçtikten sonra, eserlerindeki Shakespeare unsurunun yoğunluğu artmıştır. (Nabokov'un Amerika'ya yerleşikten sonra yazdığı ilk roman olan Bend Sinister, grafikte beşinci sırada olsa da, içindeki "çarpıtılmış Hamlet" bölümüyle, Nabokov'un bu esere verdiği önemi en açık şekilde ortaya koyan eserdir.)

Samuel Schuman, Nabokov'u anlamak için onun eserlerindeki Shakespeare unsurunu da anlamak gerektiğini belirttikten sonra, "Shakespeare şüphesiz tüm çağların en büyük kelime ustasıdır," diyor, "ben de dahil birçok okur için, Nabokov da kendi döneminin en iyi düzyazı üslupçusudur." Hamlet'ten, Atinalı Timon'dan, Fırtına'dan ve nice metinden Lolita'ya, Ada'ya, Solgun Ateş'e uzanan çizgide, Shakespeare ile Nabokov'un paylaştığı ortak bir ses, ortak bir ölümsüzlük vardır.


Hiç yorum yok: