8 Ekim 2014 Çarşamba

"Kaleci yalnız kartal, gizemlerin adamı, kalan son müdafaacıdır."


"Cambridge’de oynadığım oyunlar arasında futbol, hayli karmaşık bir dönemin ortasındaki rüzgârlı bir açıklık gibiydi. Kalede durmaya bayılıyordum. Rusya’da ve Latin ülkelerinde, bu yiğitçe sanatın çevresinde her zaman bir büyülü hâle olmuştur. Mesafeli, yalnız, dingin, eşi menendi bulunmayan kaleci sokaklarda yürürken, küçük çocuklar hayranlıkla onun ardı sıra giderler. Matadorlar ve savaş pilotları kadar el üstünde tutulur. Süveteri, sivri şapkası, dizlikleri, şortunun arka cebinden sarkan eldivenleri, onu takımın geri kalanından ayırır. Kaleci yalnız kartal, gizemlerin adamı, kalan son müdafaacıdır. Fotoğrafçılar, onun gösterişli şekilde dalışa geçerek, alçaktan yıldırım hızıyla gelen şutu parmak uçlarıyla kale ağzından çıkarışını tespit etmek için, bir dizlerinin üzerinde saygıyla eğilir; o başarıyla koruduğu kalesinin önünde boylu boyunca yere uzanmış olarak bir anlığına beklerken, stadyumdan takdir dolu bir uğultu yükselir.


Ama İngiltere’de, en azından gençliğimin İngiltere’sinde, bu ulusun gösterişten kaçınmacı tutumu ve takım oyununa fazlasıyla katı şekilde ağırlık verilmesi, kalecinin eksantrik sanatının gelişimine fazla katkıda bulunmuyordu. Cambridge’in çim sahalarında, gereğinden fazla başarılı görünmemek için çabalamamın sebebi buydu. Ah, elbette benim de parlak günlerim vardı: Çimenin güzel kokusu; ışıldayan topuğuyla yeni, sarımsı-kahverengi topu sürerek bana doğru gelen, üniversiteler arası maçların tanınmış forveti; sert bir şut, şanslı bir kurtarış, vücudumda uzayıp giden bir ürperti… Ama hafızamda daha fazla yer etmiş, az sayıda kişinin bildiği günler vardı ki, böyle günlerde kasvetli gökyüzünün altında kale alanı siyah çamura batmış, top üzümlü puding misali yağa bulanmış halde olur, geceyi şiir yazarak geçirdiğim için, başımdaki sinirler zonklardı. Ellerimin arasından kaçan topu, ağların içinden alırdım. Bereket versin, oyun ıslak sahanın diğer yarısına doğru kayardı. Yorgun, bezgin bir çisenti başlar, duraklar, sonra yine başlardı. Harap haldeki ekin kargaları, adeta kumru guruldamasına dönmüş alçacık gaklamalarıyla, yapraksız bir karaağacın çevresinde kanat çırpardı. Ortalığa sis çökerdi. Artık St. John’un ya da Christ’ın, veya hangi üniversiteyle oynuyorsak onun kalesinin çevresinde gidip gelen kafalardan başka bir şey görülmez olurdu. Uzaktan gelen belirsiz sesler, bir bağırış, bir ıslık, bir topa vuruş sesi, bunların tümü son derece önemsiz ve benimle hiç alâkası bulunmayan bir hale bürünürdü. Sanki bir futbol takımının kalesini değil de, bir sırrı korumaktaymışım gibi. Kollarımı kavuşturup kale direğine sırtımı dayardım ve böylece, gözlerimi kapatabilmenin tadına varır, kalbimin atışını dinler, çiseltinin görünmez damlalarını yüzümde hisseder, uzaktan gelen kesik kesik sesleri duyardım; bir İngiliz futbol oyuncusunun kılığına bürünmüş, kimsenin bilmediği uzak bir ülke hakkında, kimsenin anlamadığı bir dilde şiirler düzen, muhayyel, yabancıl bir varlık olduğumu farz ederdim. Takım arkadaşlarımın beni fazla sevmemesine şaşmamalı."

Konuş, Hafıza'dan (İletişim Yayınları)

Hiç yorum yok: