24 Kasım 2014 Pazartesi

Bir Kapak Meselesi: "Sergey Nabokov'un Gerçekdışı Yaşamı"


 

Bir itiraf: Hadiseleri güzel tarafından gören, olumlu insanlara hep özenir, öyle olamadığım için kendimi suçlarım. Baktığım her yerde hataları bulan bir gözüm var; elimde değil. Fıtratım böyle galiba. Bizim memlekette hatadan bol bir şey olmadığı için, gözüm fıtratına uygun davranmakta pek zorlanmıyor tabii. Aslında keşke, herkes kapısının önünü süpürse sokakların tertemiz olacağını söyleyen meşhur sözdeki gibi, herkes kendi hatalarını görse, hata yapmamak için biraz daha özenli davransa da, gözlerim biraz dinlense. Olmuyor...

Sözü gene evlere şenlik yayıncılık dünyamızın ürünlerine getireceğim tabii. Bu kez konumuz geçtiğimiz günlerde Everest Yayınları tarafından piyasaya sürülen, Sergey Nabokov'un Gerçek Dışı Yaşamı. Peşinen söyleyeyim, çeviriyi okumadım. Paul Russell'ın kitabını İngilizce aslından (The Unreal Life of Sergey Nabokov) okumaya başlamış, ancak yarım bırakmıştım. Basınımızda çıkan olumlu eleştiriler bir yana, ben kitaptan hazzetmemiştim. Ama konumuz bu değil. Konumuz, Everest Yayınları'nın bu çeviriye yaptığı kapak.

Yazının girişinde, sol tarafta, kapaktaki fotoğrafın özgün halini görüyorsunuz. 1907 yılında, Nabokov ailesinin Vyra'daki yazlık evinde, ünlü fotoğrafçı Karl Bulla tarafından çekilmiş. Erken yaşlarda kelebek toplamaya merak sarmış bir çocuk, elinde gösterişli bir kelebek albümüyle poz veriyor. Bu çocuk, Nabokov ailesinin sonradan büyük bir yazar olacak bireyi: Vladimir Vladimiroviç Nabokov.

Peki bu fotoğraf, niçin Everest Yayınları'nın pembe çiçeklerle bezenmiş kitap kapağına girdi? Kitabın ismi, Sergey Nabokov'un Gerçekdışı Yaşamı madem? Nabokov'un Türkçeye Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı başlığıyla çevrilen romanından esinlenmeyle adlandırılmış bu kitap, Nabokov'un hakkında çok az şey bilinen eşcinsel kardeşi Sergey'i ele alıyor. Kapağa Sergey yerine Vladimir'in resminin konulmasının, makul bir açıklaması yok. Akla gelen tek ihtimal var: Yayıncı bu fotoğrafın Sergey'e ait olduğunu sanmış.

Bu nasıl olmuş, bilmiyorum. İnternet ve arama motorları çağındayız. Çok kısa bir arama, bu fotoğrafın kime ait olduğunu hemen bildirir bize. Aslına bakılırsa bildiğim kadarıyla, Sergey Nabokov'dan kalmış iki fotoğraf var elimizde. Biri, kendisinden bir yaş büyük ağabeyi Vladimir'le çekilmiş küçük yaş fotoğrafı, diğeri de aşağıdaki toplu fotoğraf. Nabokov'un otobiyografik eseri Konuş, Hafıza'da yer alan bu fotoğraftaki kat izi, Sergey'in yüzünün biraz deforme olmasına yol açmış.



Bir Nazi toplama kampında ölen eşcinsel, kekeme, talihsiz Sergey'in başına ölümünden sonra gelebilecek en büyük talihsizlik, suretinin ağabeyinin suretiyle karıştırılması olabilirdi herhalde. Hata ve özensizlik kendini çoğaltıyor. Kitabın kapağında yer alan suretin (haliyle) Sergey olduğunu düşünen kitap tanıtımcıları, bu hatanın farkına varamıyor. Örneğin Cumhuriyet Kitap, Metin Celâl'in köşesinde, istemeden bu hatanın çoğaltıcısı oluyor:


Everest Yayınları, kitabın özgün baskısında niçin Sergey Nabokov'un fotoğrafına yer verilmediğini, temsili bir suret kullanıldığını merak etseydi keşke... Aşağıda, İngilizce baskının kapağını görüyorsunuz.


Son söz: Edebi kıymeti bakımından yüksek bir yere koymasam da, bir şekilde Vladimir Nabokov'un ailesine değinen bir kitabın basılmasından mutluluk duyuyorum. Ama ben Everest'in idarecilerinin yerinde olsam, bu kitabı piyasadan çekip yeni bir kapakla tekrar basardım. Maalesef biliyorum ki, bu asla olmayacak...

Yazıya ek:

Türkiye'de bu tür eleştiriler çoğu zaman görmezden geliniyor ve yapıldığıyla kalıyor. Ancak Everest Yayınları'nın yayın yönetmeni Cem İleri, eleştirimin Nabokov Günlüğü'nde yayımlanmasını takiben, bana bir cevap gönderdi ve bu cevaba yazımın sonunda yer vermemi istedi. Kendisine duyarlılığından ötürü teşekkür ediyor, ilettiği metni hiç değiştirmeden, yorumsuz olarak ekliyorum. Takdir okurundur:

Özellikle Nabokov çevirilerini ve blog yazılarını ilgiyle ve beğeniyle takip ettiğim Sayın Yiğit Yavuz, “Bir Kapak Meselesi: ‘Sergey Nabokov'un Gerçekdışı Yaşamı’” adlı yazısında, Everest Yayınları’nın bir yanılgısına değiniyor. Paul Russell’ın “Sergey Nabokov'un Gerçek Dışı Yaşamı” adlı romanının kapağında Sergey Nabokov’un fotoğrafının yerine Vladimir Nabokov’un fotoğrafının kullanılmış olduğunu belirtiyor.

Bir yanlış anlamaya neden olmaması açısından Everest Yayınları adına bir açıklama yapma gereği duyuyorum. Kapakta kullanılan fotoğrafın Vladimir Nabokov’a ait olduğunu tabii ki biliyorum. Bunun bilerek yapılmış bir tercih olduğunun, arka kapakta bir Vladimir Nabokov alıntısına yer vermemizin de bu seçimle bağlantılı olduğunun, Paul Russell’ın kitabının tam da iki kardeş arasında yaşam boyu süren sorunlu ilişkinin altını çizen temalarla yüklü olduğunun, Sergey Nabokov’un bir roman başkarakteri olarak seçilmesinin ardındaki itici gücün de, bizzat Vladimir Nabokov olduğunun dile getirilmesini bu şartlar altında gerekli görüyorum.

Söz konusu tasarım, romanın kurmaca gücünün altını çizmek, iki kardeş arasındaki çarpıcı ilişkiyi sezdirebilmek amacıyla bile isteyegerçekleştirilmiştir.

Kitabın arka kapağında yer alan şu ifadeler, neden böyle bir seçim yapıldığını anlatmaya yetecektir: “1943 Berlin. Şehir bombardımanlarla sarsılırken ünlü yazar Vladimir Nabokov'un kardeşi Sergey Nabokov, hayatının en büyük aşkını elinden alan Gestapo'nun her an kapısını çalabileceği endişesiyle, sıradışı hayatını kayıt altına almaya girişir: Devrim için gün sayan Rusya'da gerçeklerden azade çocukluk yılları; Cambridge Üniversitesi'nde kendi ve başkası olma yönünde atılan ilk adımlar; sürgünlerin mesken tuttuğu Paris'in bohem sanat çevresi içinde acı tatlı savruluşlar… ve birbirinden önemli isimlerle karşılaşmalar: Stravinski, Cocteau, Picasso, Gertrude Stein... Ama hepsinden önemlisi, nereye giderse gitsin hep takip ettiği, zihninden bir türlü atamadığı diğer Nabokov: Yeteneğinin, ününün ve başarısının daima gölgesinde kaldığı "ikiz"i.”

Ayrıca, Sayın Yavuz’un ifade ettiği durum, aslında ne kadar anlamlı bir iş yapıldığının da bir açıklamasıdır kesinlikle: “Bir Nazi toplama kampında ölen eşcinsel, kekeme, talihsiz Sergey'in başına ölümünden sonra gelebilecek en büyük talihsizlik, suretinin ağabeyinin suretiyle karıştırılması olabilirdi herhalde.”

Vladimir Nabokov’un, Yiğit Yavuz’un çevirisiyle yayınlanan “Konuş, Hafıza” adlı kitabından bir bölümü de söz konusu kitabın arka kapağında yer vermek amacıyla kendisinden bizzat isteyen benim. Hatta benim seçtiğim bölümün değil bir başka bölümün kullanılmasının “konuya daha uygun” olacağını dile getiren de kendisidir. Kitapta bu bölüm de çevirmenin ve yayınevinin adı verilerek kullanılmıştır.

Sayın Yavuz, bu yazıyı kaleme almadan önce en azından bize konuya ilişkin görüşümüzü sorsaydı, durum açıklığa kavuşturulmuş olurdu.

Son olarak, Sayın Yavuz’un haklı olduğu bir konuya değinmek istiyorum. Kapak tasarımındaki bu “oyun”un, en azından künye sayfasında ifşa edilmesi, bu tür bir sorunun ortaya çıkmamasını sağlayabilirdi.

Kendisine, bize cevap hakkı tanıdığı için teşekkür ederim.



Cem İleri
Everest Yayınları
Yayın Yönetmeni




22 Kasım 2014 Cumartesi

Vladimir Nabokov - Edmund Wilson mektuplaşmalarından...


"(Nabokov Maşenka romanında), Ganin'le Ludmilla'yı bir taksinin zemininde seviştirir - Edmund Wilson'ın sonradan itiraz edeceği bir sahnedir bu: "Bu tür bir tecrübenin gerçekten yaşandığını duymuş değilsin herhalde; o işin böyle yapılmadığını bilmen gerekirdi." Nabokov'un yanıtı: "Sevgili Tavşancık*, yapılabiliyor; aslına bakarsan yapılmış da. Berlin'deki 1920 model taksilerde. Birçok Rus taksi şoförüyle görüşme yaptığımı hatırlıyorum; iyi Beyaz Ruslardı tümü de. Hepsi evet dediler, doğru yöntem buymuş. Maalesef Amerikan tekniği hususunda hayli bilgisizim."

("Bunny" - Wilson'ın dostları arasındaki lakabı buydu. -ç.n.)
(Aktaran Brian Boyd; The Russian Years içinde)

21 Kasım 2014 Cuma

Vladimir Dmitriyeviç Nabokov'un Ölümü



Nabokov'un babası olan Vladimir Dmitriyeviç Nabokov, ailenin Berlin'de yaşadığı dönemde, 22 Mart 1922'de, Pavel Milyukov’un bir toplantıda yapacağı konuşmayı dinlemek üzere, Berlin Filarmoni Salonu’na gitti. Milyukov’la ikisi neredeyse bir yıl boyunca politik sebeplerle tartışıp durmuşlar, hâlâ da barışmamışlardı. Nabokov’un babası o sabah gazetedeki yazısında Milyukov’un konuşmasını duyurmuş, geçmişte ikisini bir araya getiren ortak hedeflerin hatırlanması çağrısında bulunmuştu. Ama bu çağrısına bir yanıt alamamıştı.

Senfoni salonunu dolduran bin beş yüzden fazla kişiye hitap eden Milyukov, verilen arada çıkışa doğru yöneldiği sırada, ortalık karıştı. Ön sırada oturan adamlardan biri ayağa kalkarak bir tabanca çıkarıp, dışarı yönelmiş olan Milyukov’a doğru ateş etti. Kalabalığın içinden biri, “Çar’ın ailesi ve Rusya için!” diye bağırdı. Milyukov kendini yere attı ya da yanındakiler tarafından yatırıldı. V. D. Nabokov adama doğru koşup kolunu tuttu. Bir arkadaşıyla birlikte, saldırganı yere mıhladılar. Arkadaşı Milyukov’un durumuna bakmaya giderken, V. D. Nabokov saldırganı tutmaya devam ediyordu.

Başka bir adam kalabalığın arasından sıyrılarak sahneye atlayıp, Nabokov’un babasına üç kez ateş etti. İki mermi V. D. Nabokov’un omurgasına isabet etti, bir mermi de sol akciğeriyle kalbini deldi. Toplam on iki kez ateş edilmiş, sekiz kişi yaralanmış ya da ölmüştü. 

Berlin Emniyeti Cinayet Masası iki suikastçıyı salonda sorguladı. Petro Şabelski-Bork ve Sergey Taboritski adlı mahkûmların, Çar taraftarı süvari subayları oldukları anlaşıldı. Yoksulluk içinde yaşayan saldırganlar, Münih’teki bir yayınevinde tercüman olarak çalışıyorlardı. Berlin’e gelirken, yanlarındaki azıcık eşyanın arasına müteveffa Çariçe’nin fotoğrafını da eklemişler, mütevazı bir otelde konaklamışlardı.

Şabelski-Bork, Rusya’nın tüm dertlerinden ötürü Milyukov’u suçlamış ve yıllardır gizlice onu izlediğini kabul etmişti. Onun kanaatine göre Milyukov olmasa, Çar kesinlikle Almanya’yla barış tesis ederek devrimi engelleyebilirdi.

V. D. Nabokov, öldürüldüğü gün Pavel Milyukov’a dostluk elini uzatmıştı. Onun ölümünden sonra da Milyukov, bütün gece bedeninin yanından ayrılmadı. Ertesi gün Milyukov, V. D. Nabokov’un ölümüne yazıklanarak, onu cömertçe övdü. Katillerin kandırılmış milliyetçiler olduğunu, “daracık ufuklarının sonsuzca ötesindeki bir Rus vatanseverini öldürdüklerini” yazdı.

Brian Boyd, "The Russian Years" kitabında, bu trajik olayın Vladimir Nabokov'un günlüğünde ne şekilde yer aldığını da görmemizi sağlamış. Çevirerek aktarıyorum:

"Vladimir Nabokov günlüğüne, hayatının bu en trajik gününü son derece ayrıntılı olarak kaydetmiş. Anlatısı, esasen çok dokunaklı olmasının yanında, onun düşüncelerinin yegâne an be an kaydını -dolayısıyla, zihnini o anda en açık şekilde görmemizi sağlayan dikiz deliğini- sunuyor; aynı zamanda, sonradan kurmacalarında, duygusal krizleri nasıl da buluşçu bir şekilde ele alacağını ortaya koyuyor. O geceye ilişkin hatıraları ona psikolojik bir anahtar sunmuş gibi: şiddetli gerilim zihnin odaklanmasını sağlayabilir; kabul edildiği üzere onu tek bir nesne üzerinde sınırlayarak değil, mevcut merkezkaç kuvvetinin tamamını yoğunlaştırarak:

28 Mart. Enfes bir günün ardından, eve akşam 9 civarında döndüm. Yemekten sonra, divanın yanındaki koltuğa oturup, Blok'un küçük bir kitabını açtım. Annem yarı uzanmış vaziyette, iskambil açıyordu. Evde sükûnet hâkimdi -kızlar çoktan uyumuştu, Sergey dışarıdaydı. İtalya'yı, nemli, şatafatlı Venedik'i, Floransa'yı dumanlı bir irise benzeterek anan o yumuşak şiirleri, yüksek sesle okuyordum. Sonra holdeki telefon çaldı. Çalmasında olağandışı bir taraf yoktu; sadece okumamın bölünmesinden ötürü rahatsızlık duymuştum. Telefona gittim. Hessen'in sesi: "Kiminle görüşüyorum?" "Volodya. Merhaba, İyosif Vladimiroviç." "Aradım, çünkü... Sana söylemek, seni uyarmak istedim..." "Evet, devam edin." "Babana çok fena bir şey oldu." "Nedir olan, tam olarak?" "Çok fena bir şey... Senin için bir araba geliyor." "Ama tam olarak ne oldu?" "Bir araba geliyor. Aşağıdaki kapıyı aç." "Pekala." Ahizeyi koyup, ayağa kalktım. Annem kapıda duruyordu. Kaşları seğirerek, "Ne oldu?" diye sordu. "Özel bir şey değil," dedim. Sesim soğuk, neredeyse duygusuzdu. "Söylesene." "Özel bir şey değil. İşin aslı, babama araba çarpmış. Bacağı incinmiş." Oturma odasından geçerek yatak odama gittim. Annem arkamdan geldi. "Hayır, ne olursun, söyle bana." "Endişelenecek bir şey yok. Beni hemen alacaklar." . . . Bana bir yandan inanıyor, bir yandan inanmıyordu. Üstümü değiştim, sigara tabakamı doldurdum. Düşüncelerim, tüm düşüncelerim, dişlerini sıkıyorlardı. "Yüreğim infilak eder, vallahi infilak eder bir şey saklıyorsan." "Babam bacağını incitmiş, hayli ciddi şekilde. Hessen öyle dedi. Hepsi bu." Annem hıçkırıklar içinde, önümde diz çöktü. "Ne olursun." Onu elimden geldiğince sakinleştirmeyi sürdürdüm. . . .

Evet, yüreğim sonun gelip çattığını biliyordu, fakat tam olarak ne olduğu belli değildi hâlâ; bu bilmezlik içinde hâlâ biraz umut alazlanabiliyordu. Her nasılsa ne annem ne de ben, Hessen'in sözlerini, babamın o akşam Milyukov'un konferansında bulunmasıyla, orada bir şeyler olacağının beklenmesiyle bağlantılandırmamıştık. . . . Nedense öğleden sonrayı hatırladım: trende Svetlana'yla birlikteyken, vagonun buğulanmış penceresine "mutluluk" kelimesini yazmıştım - her bir harf parlak bir çizgi halinde, nemli bir kıpırtıyla aşağı doğru akmıştı. Evet, mutluluğum dağılmıştı. . . .


- Nihayet bir araba geldi. Daha önce hiç karşılaşmadığım Shtein ve Yakovlev indi arabadan. Kapıları açtım. Yakovlev beni izledi, elimi tuttu. "Ama sakin ol. Toplantıda silahlar ateşlendi. Baban yaralandı." "Kötü mü?" "Evet, kötü." Onlar aşağıda kaldı, ben anneme gittim. Duyduklarımı anlattım; için için, gerçeğin yumuşatılarak söylendiğini biliyordum. Aşağı indik. . . . Yola çıktık. . . . 


O gece seyahatini, yaşamın dışında kalan, korkunç şekilde yavaş bir şey olarak hatırlıyorum; ateşler içinde yarı uyur haldeyken bize eziyet eden matematik bilmeceleri gibi. Geçip giden ışıklara, aydınlatılmış kaldırımın beyazımsı çizgilerine, aynamsı siyah asfalttaki helezonlu yansımalara bakıyordum. Bütün bunlardan uğursuz biçimde kopmuş gibiydim - sanki sokak lambaları, yoldan gelip geçenlerin gölgeleri tesadüfi bir seraptı; açık, anlamlı ve canlı olan tek şey, yüreğimi boğan, sıkıştıran inatçı teessürdü. "Babam yok artık." Bu üç kelime çekiç gibi beynime vururken, onun yüzünü, hareketlerini hayal etmeye çalışıyordum. Önceki gece çok mutlu, çok nazikti. Gülüyordu; ona bokstaki bir sarılma hareketini gösterdiğimde, benimle dövüşmeye koyuldu. Herkes yatağa girdiğinde, babam kendi odasında soyunmaya başladı; ben de onunkine komşu olan odamda aynı şeyi yaptım. Açık kapıdan sohbet ettik, Sergey'den, onun tuhaf, anormal eğilimlerinden konuştuk. Sonra babam pantolonumu preslememe yardımcı oldu. Vidaları çevirerek pantolonu alırken, "Bu onun canını yakmış olmalı" deyip güldü. Pijamalarımı giyinmiş halde deri koltuğun kenarına oturdum. Babam çömelerek, ayağından çıkardığı ayakkabıları temizledi. Şimdi Boris Godunov operası hakkında konuşuyorduk. Vanya'nın, babası gönderdikten sonra nasıl ve ne zaman döndüğünü hatırlamaya çalıştı. Aklına gelmedi. Nihayet yatağa gittim, babamın da yatağa girdiğini duyunca, bana gazeteleri vermesini istedim. Onları kapının dar aralığından uzattı - ellerini dahi görmedim. Anımsıyorum da, o hareket ürpertici, hayaletimsi gelmişti bana - sayfalar kendilerini içeri doğru uzatmışcasına. . . . Ertesi sabah babam, daha ben uyanmadan, Rul dergisine gitmek üzere çıktı; onu bir daha görmedim. Şimdi ise kapalı bir arabada sarsılıyordum, ışıklar parlıyordu - kehribar ışıklar, cayırtılı tramvaylar; yol uzun, uzundu ve gözümün önünden geçiveren minnacık sokaklara hiç aşina değildim. . . .


Sonunda vardık. Filarmoni Orkestrası'nın girişi. Hessen ile Kaminka caddeyi geçip bize doğru geldiler. Yaklaşıyorlar. Anneme destek oluyorum. Annem, "Avgust İsakiyeviç, Avgust İsakiyeviç, söyleyin, ne oldu?" diye soruyor, onu elbisesinin yeninden kavrayarak. Avgust İsakiyeviç ellerini iki yana açıyor. "Çok fena bir şey." Hıçkırıklara boğuluyor, bitiremiyor sözünü. "Her şey bitti mi, bitti mi yani?" Hiçbir şey söylemiyor; Hessen de hiç konuşmuyor. Dişleri birbirine vuruyor, gözlerini kaçırıyorlar. - Anladı annem. Bayılacağını sandım. Tuhafça bir şekilde başını geriye attı, görünmeyen bir şeye doğru yavaşça kollarını açıp, sabit şekilde önüne bakarak yürüdü. "Böyle yani?" deyip duruyordu sakince. Durumu kendi kendine muhakeme etmeye çalışıyordu. "Nasıl olur?" ve sonra: "Volodya, sen anlıyor musun?" Uzun bir koridor boyunca yürüdü. Açık duran yan kapından, çok yakın zaman önce olayın yaşandığı salonu gördüm. Bazı koltuklar yamulmuş, bazıları ters dönmüştü. . . . Nihayet bir tür lobiye vardık; sağda solda insanlar toplanmıştı; polisin yeşil üniformaları. Annem tekdüze bir sesle, "Onu görmek istiyorum," deyip duruyordu. Kapıların birinden eli sargılı, kara sakallı bir adam çıktı; istemsizce gülümseyerek mırıldanıyordu: "Bakın ben ... ben de yaralandım." Bir sandalye isteyip, annemi oturttum. İnsanlar çaresizce çevrede toplaşıyordu. Polisin, cesedin yattığı odaya girmemize müsaade etmeyeceğini anladım. Deli adamların ateş ettiği kişi, o odada gece boyunca nöbet tuttu. Bir an onu, cesedin üzerine eğilmiş olarak hayalledim -kuru, pembemsi, kır saçlı bir ihtiyar; hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir şeyi sevmez. Mahcup yabancılarla dolu bir lobinin ortasındaki iskemlede oturan annem, birden yüksek sesle ağlamaya, gergin bir inilti çıkarmaya başladı. Ona sarıldım, yanağımı onun tıp tıp atan, ateş basmış şakağına bastırarak ona bir kelime fısıldadım. "Babamız ..." diyerek duaya başladı; bitirdiğinde taşa dönmüştü sanki. Bu hezeyanlı odada fazlaca durmamıza sebep bulunmadığını hissettim. 


Elena Nabokov'un, oğlunun günlüğünden aktardıkları burada kesiliyor."
















12 Kasım 2014 Çarşamba

Türkçedeki Nabokov'lara Dair Bir Eleştiri Yazısı Daha...


Bu günlükte ve buraya bağlı Twitter hesabımda, Nabokov çevirilerindeki, Nabokov'a dair yazılardaki hataları, özen ve bilgi yoksunluklarını ortaya koyup eleştiriyorum. Bu eleştiriler tepki topladı zaman zaman; "ona buna b... atacağına, kendi çevirilerindeki hatalara bak," diyenler bile oldu. Oysa, kendi hatalarını görmeyen, görmek istemeyen bir çevirmen değilim. İlk Nabokov çevirim "Konuş, Hafıza"ydı; daha önce burada yazdığım gibi, bir cahil cesaretiyle kabul etttiğim o çeviride birçok sorun olduğunu, aradan geçen zaman içinde fark ediyorum. Bu sorunları saptadıkça, yayınevine bildirdim. Kitabın yeni baskısının, birçok kusurdan arınmış olarak yapılacağını umuyorum. Ama şüphesiz çeviri ve düzelti sorunları meselesi, dipsiz bir kuyudur ve günahsız kul olmadığı gibi, hatasız çeviri de olmaz. Fark edilmemiş nice nüans, üzerinde tartışılması gereken nice kelime ve cümle kalmıştır, kalacaktır. Hem andığım çeviride, hem de -daha az olmak kaydıyla- başkalarında.

Çevirilerimdeki sorunları saptayıp bana bildirenlere şükran duyuyorum. Keşke bu daha fazla olsa. Aktif, dikkatli, titiz ve girişken okurlarımız çoğalsa; bunlarla iletişim içinde olsak. Böyle okurlarla aramızdaki yazışmalardan çok yararlandım. Okurlarım, yazar ve çevirmen dostlarım sayesinde yaptığım her bir düzeltmenin, nazarımda kırk yıl hatırı var.

Başka şeyler için değilse bile, şu bakımdan övebilirim kendimi: Basılan her çevirimi yeni baştan okuyorum; bulduğum tüm hataları yayınevine bildiriyorum; bunların bir sonraki baskıya düzeltilmiş olarak girmesini sağlamaya çalışıyorum. Başka çevirmenlerden de aynı şeyi bekliyorum. İstiyorum ki, basılı ürünlerini gözden geçirsinler, hatalarını saptasınlar, yıllar içinde yapılan yeni baskılarda aynı sorunların, hataların devam etmesine izin vermesinler. Ne yazık ki Vladimir Nabokov'un Türkçe çevirilerinde bu dileğimin gerçekleştiğini gözlemleyemedim. İlk baskının üzerinden on yıllar geçiyor, yeni baskılar yapıyor, içerikte hiçbir düzeltme yapılmıyor. Bu noktada, şöyle "veciz" bir söz sarf etmeme izin verin lütfen, çevirmen ve editör dostlarım: Hata yapmak ayıp değildir; ama hatayı düzeltmemek ayıptır. Bu ayıp da esas olarak ne çevirmenin, ne redaktörün, ne editörün ayıbıdır. Başta gelen ve en önemli sorumlu, bir kurumsal varlık olarak "yayınevi"dir. Bunu neden söylüyorum?

Konumuz Nabokov çevirileri; oraya odaklanalım. Biliyorsunuz, Vladimir Nabokov daha küçük yaşta üç dili birden öğrenmiş; hayatının ilk diliminde Rusça yazmış, Amerika'ya göç ettikten sonra tüm eserlerini İngilizce olarak vermiş. Henüz tüm eserleri Türkçeye çevrilmedi. Türkçeleştirilen eserlerinden Maşenka, Göz, Lujin Savunması, Rua, Dam, Vale, Cinnet ve Karanlıkta Kahkaha, özgün dili Rusça olan metinler. Ama bu metinler Rusça aslından değil, İngilizce çevirilerinden Türkçeye aktarıldı. Neden? Bu soruya tatmin edici bir yanıt bulabileceğimizi hiç sanmıyorum. Türkiye'de Rusçadan yapılmış ve yapılmakta olan bunca çeviri, Rus diline hâkim bunca çevirmen varken Nabokov'un Rusça romanlarını İngilizce çevirileri üzerinden Türkçeleştirmeyi tercih etmek, ülkemiz okuruna yapılmış büyük bir haksızlık gibi geliyor bana. Düşünün ki Nabokov, yirminci asrın en önemli yazarı ve bu yazarın kitapları farklı farklı çevirmenler eliyle Türkçeleştirilmiş; ama Rusça eserlerin özgün metnini esas alma yoluna gidilmemiş. Vladimir Nabokov'un Rusça metinlerini, iki ayrı dilin eleğinden geçirilmiş olarak okumaya mahkûm edilmişiz.

Bir Nabokov hayranı ve çevirmeni olarak gönlüm ve beynim, bu duruma isyan ediyor. Rus Edebiyatı Dersleri ve Solgun Ateş ile uğraştığım günlerde İletişim Yayınları, bu metinlerin ardından çevirmem için The Gift'i önermişti bana. Bu teklifi derhal reddetmiş, özgün adı Dar olan ve Nabokov'un Rusça romanlarının en önemlisi kabul edilen bu kitabın, mutlaka Rusçasından çevrilmesi gerektiğini söylemiştim. Bu sözüm önemli bir uyarı yerine geçmiş olmalı ki, bu çeviri için Rus dilinin son dönemdeki başarılı çevirmenlerinden Sabri Gürses'le anlaşmaya varıldı. Kitap büyük olasılıkla Nimet adıyla çıkacak ve böylece büyük yazarın bir eseri ilk kez, Rusça aslından Türkçeleştirilmiş olacak.

Bu noktada başka sorunlar baş gösteriyor tabii. Yayınevlerimizde istihdam edilmiş Rusça editörleri yok. Rusça bilen editörü bulunmayan yayınevi, Rusçadan çevrilerek kendisine teslim edilmiş metni tartma, sınama şansına sahip değil. Çevirmenin başarısına, yetkinliğine ve dikkatine güvenmek zorundalar. Bildiğim yayınevleri arasından sadece İş Bankası Kültür Yayınları bu konuda bir adım atarak, Rusça çevirmeni Koray Karasulu'yu editör kadrosuna dahil etti. Diğer "büyük" yayınevleri, Rusça editörleri bulunmaksızın, Rusçadan yapılmış çevirileri basmaya devam ediyorlar.

Bu mesele çok mu önemli? Evet, çok önemli. Bu işe dair bildiklerim, gördüklerim ölçüsünde, sebebini açıklayayım. Çevirmen kitabı alıyor, gayet karmaşık zihinsel, kültürel ve dilsel bir dönüşüm süreci çerçevesinde, bir lisandan diğerine aktarıyor. Bitmiş çeviriyi yeni baştan bir kez daha okuyor, olası sorunları giderip hataları düzelterek yayınevine gönderiyor. Sonra bu çeviri, redaktör ya da düzeltmen dediğimiz kişinin elinden geçiyor. (Bu düzeltmen, iktisatlı davranmayı seçen yayınevlerinde bazen -ya da genellikle- editörle aynı kişi oluyor.) Çevirmenin metni, bu kez düzeltmen tarafından okunuyor. İşte bu okuma süreci önemli. Çeviri redaksiyonu ve editörlüğünün, Türkçe kitap editörlüğünden farkı, burada devreye giriyor. İş hakkıyla yapılacaksa, masanın üzerine hem özgün metnin, hem de çevirinin yan yana konulması, iki metnin olabildiğince karşılaştırmalı olarak okunması gerekiyor. Böylece çevirmenin, diyelim dalgınlıkla yaptığı yanlışlar düzeltilebiliyor; "şöyle olsa daha iyi hale gelir" denilebilecek yerler elden geçiriliyor; düz bir okumada fark edilmeyecek küçük kelime ya da cümle atlamaları, sürçmeler saptanıp gereği yapılabiliyor vs.


Çeviri redaksiyonu / editörlüğü bu şekilde yapılmazsa ne oluyor? Nabokov çevirileri özelinde neler olabileceğini, Tomris Uyar'ın Pnin çevirisi örneğinde göstermiştim. Söz konusu yazı için aşağıdaki bağlantıya tıklayabilirsiniz:

http://nabokovblog.blogspot.com.tr/2014/06/ortaya-karsk-pninde-martin-eden-ve-baz.html

Türkçe Nabokov baskılarındaki çeviri ve tashih sorunlarına dair sayısız örnek verilebilir; sadece birkaç tanesini sıralayayım. İlk çevirisi epey eski bir tarihe (1982) ait Lolita'nın 2009 tarihli 9. baskısından örnekler verelim:

- "Ah, Lolita, sözcüklerinden başka oynayacak şeyim kalmadı artık!" (s. 38)

Buradaki "sözcüklerinden", bariz bir hata. Özgün cümle: "Oh, my Lolita, I have only words to play with!"... "Ah, Lolita'm, sözcüklerden başka oynayacak şeyim yok!" denebilirdi.

- "Oyun elbiseleri? Bale slipleri bale slipi istemez. Lo'yla ben nefret ederdik."

Bir şey anlamadınız değil mi? Özgün cümle: "What about playsuits? Slips? No slips. Lo and I loathed slips." Buradaki playsuit, aslında tek parçalı bir seksi kadın iç çamaşırının ismi. Slip ise bildiğimiz slip külotlar. Aradaki "nokta"nın atlanmış olmasından bahsetme gereği kalmadı.

- "... gaz odalarında yeni boğazlanmış kadınların kahverengi peruklarından oluşan ..." (s. 293)

Boğazlanmak, kişinin boğazı kesilerek öldürülmesi anlamına geliyor. Gaz odasında insanlar boğazlanarak değil, gazdan boğularak ölür. Özgün ifade, "the brown wigs of tragic old women who had just been gassed." Tragic (trajik) ve old (yaşlı) kelimelerinin de çevrilmeden geçildiğine dikkat edin.

- "SİHİRLİ AVCILAR" (s. 301)

Dolores'le Humbert'ın kaldıkları otelin adı. Bu isim, kitaptaki önemli bir motif. Özgün isim, "THE ENCHANTED HUNTERS". Humbert da bir "enchanted hunter"dır. Niçin? Söz konusu isim "Büyülenmiş Avcılar" olarak çevrilmeliydi dersek, okurun kafasında bir ışık yakmış oluruz belki.

Lolita'yı didik didik etmeye niyetim yok. Yukarıdakiler, Andrea Pitzer'in Vladimir Nabokov biyografisini çevirirken Özgüven çevirisini ele aldığımda bulduğum hatalardan birkaçı sadece. Esasen daha başarılı bulduğum diğer çevirmenlerin metinlerinden iki örnekle, bu yazıyı bağlamak istiyorum.

- Maşenka:

"Düşünceden hızlı, gözyaşından sessiz bir yıldız kayıyordu örneğin."

Burada "örneğin" kelimesi bir fazlalık. Özgün cümle: "a star, faster than thought and with less sound than a tear, would fall". Alt tarafı bir "örneğin" kelimesi, ne önemi var, diyebilirsiniz. Ama fazladan eklenmiş bir "örneğin", cümlenin anlamını değiştiriyor işte. Özgün cümlede, verilmiş bir örnek yok çünkü; doğrudan o yıldızın düşüşüne (kayışına) işaret ediliyor.

- Rua, Dam, Vale:

"VLADIMIR NABOKOV
18 Mart 1967, Montreux"

Bu da, yazımızın girişinde fotoğrafı yer alan hata. Önsözün sonuna düşülen tarih, çeviriye yanlış geçirilmiş. Redaksiyonun kaynak metne başvurulmadan yapıldığının belirtisi olarak değerlendirilebilir. Doğru tarih, 28 Mart olacak.

 * * *

Bitirirken, bir kez daha söyleyeyim, "Sen kendi çevirilerindeki hatalardan niçin bahsetmiyorsun?" diyenlere yanıtım şöyle: Onları da başkaları bulsun. Lütfen bulun ve yigit.yavuz@gmail.com adresine yazın ya da benim yaptığım gibi apaçık şekilde, bir makalenin konusu yapın. Bundan gocunmam; ilerleme güzellemeler değil, eleştiriler sayesinde olur. Yeter ki bu eleştiriler dayanaklı, isabetli ve ölçülü olsun.

10 Kasım 2014 Pazartesi

İlk şiir..


"Şiir yazma ilhamının uyuşukluk verici çılgınlığının üzerime çöktüğü 1914 yazını yeniden kurmak için, tek yapmam gereken, bir kameriyeyi gözümün önüne getirmek. Ben o zaman on beş yaşında, ince uzun bir delikanlıydım ve o Temmuz ayında çok sık yağan gökgürültülü sağanakların birinden kaçıp, sözünü ettiğim kameriyeye sığınmıştım.
...
Tenis kortu, bir göller bölgesine dönmüştü.

            Parkın ötesinde, dumanlı çayırların üstünde bir gökkuşağı belirmişti; çayırların bitiminde, uzak bir köknar ormanının karanlık, girintili çıkıntılı hududu vardı; gökkuşağının bir bölümü bu ormanın üzerinden geçiyordu ve orman burada, önüne düşen yanardöner peçenin açık mavi ve pembe ışıklarıyla, büyülü biçimde titreşiyordu. Bu yumuşaklık ve ihtişam, tekrar çıkan güneşin eşkenar dörtgen camlardan kameriyenin zeminine yansıttığı renklerin, fukara hısmıydı.

            Bir an sonra ilk şiirim başladı. Buna vesile olan neydi? Galiba biliyorum. Bir kordat[1]yaprağın üzerinde bir parazitin rahatlığı içinde ışıldayan yağmur damlası, hiç rüzgâr esmezken, sırf kendi ağırlığıyla yaprak ucunun eğilmesine sebep oldu ve aniden bir cıva küreciği gibi orta damar boyunca süzülüp aktı; o zaman yaprak, parıltılı yükünü akıtmanın rahatlığıyla tekrar yukarı kalktı. Kordat, yaprak, sark, kalk; bunlar sanki bir zaman diliminde değil, o zaman içindeki bir çatlakta, eksik bir kalp atışında bir araya gelmiş, o çatlak ya da eksiklik hemencecik, kafiyelerin tıpırtısıyla telafi edilivermişti: Bilhassa “tıpırtı” diyorum, zira ben oluşturduğum kıtayı mırıldanmaya başladığım sırada
 sert bir rüzgâr esmeye başlayınca, ağaçların hep birlikte, az önceki sağanağı taklit edercesine üstlerindeki damlaları boşaltmaya başlamaları, az önce, yürek ve yaprağın tek ve bir olduğu anda hissettiğim muhteşem sarsıntıyı andırıyordu."

"Konuş, Hafıza"dan (İletişim Yayınları)




[1] Kordat / cordate: Yürek şeklindeki yaprak tabanı. 

Blog yazarının notu: 

Brian Boyd'un The Russian Years'ta verdiği bilgiye göre, yazarın yukarıdaki metni, gerçek bir olayın hayli stilize edilmiş anlatısıdır. Nabokov'un anlatısında birden bire ortaya çıkmış gibi görünen şiir, aslında, beş yıl civarında bir süreyle üç ayrı dilde yazılmış yüzlerce şiirin meyvesidir. Söz konusu şiir 1914'te değil, 1917'nin Mayıs ayında yazılmıştır:

"The rain has flown and burnt up in flight.
I tread the red sand of a path.
...
Downward a leaf inclines its tip 
and drops from its tip of pearl."

Gerçekten 1914'te -fakat akşam vakti- yazılmış ve Nabokov açısından bir köşe taşı niteliğinde olan, şimdi kaybolmuş başka bir şiir vardır; ertesi sabah Nabokov iki şiir daha yazmış, sonraki günlerde şiirler sel gibi art arda gelmiştir.

Boyd'a göre, Nabokov'un 1917 tarihli dizeleri 1914'teki deneyime dönüştürmesinin iki sebebi olabilir: Her iki şiir de Vyra'da yazılmıştır ve oranın ortamını yansıtırlar. Ayrıca 1917 tarihli, Nabokov'un toplu şiirleri arasına aldığı dizeler, onun şiir kanonunun başlangıcını imlemektedir.