21 Kasım 2014 Cuma

Vladimir Dmitriyeviç Nabokov'un Ölümü



Nabokov'un babası olan Vladimir Dmitriyeviç Nabokov, ailenin Berlin'de yaşadığı dönemde, 22 Mart 1922'de, Pavel Milyukov’un bir toplantıda yapacağı konuşmayı dinlemek üzere, Berlin Filarmoni Salonu’na gitti. Milyukov’la ikisi neredeyse bir yıl boyunca politik sebeplerle tartışıp durmuşlar, hâlâ da barışmamışlardı. Nabokov’un babası o sabah gazetedeki yazısında Milyukov’un konuşmasını duyurmuş, geçmişte ikisini bir araya getiren ortak hedeflerin hatırlanması çağrısında bulunmuştu. Ama bu çağrısına bir yanıt alamamıştı.

Senfoni salonunu dolduran bin beş yüzden fazla kişiye hitap eden Milyukov, verilen arada çıkışa doğru yöneldiği sırada, ortalık karıştı. Ön sırada oturan adamlardan biri ayağa kalkarak bir tabanca çıkarıp, dışarı yönelmiş olan Milyukov’a doğru ateş etti. Kalabalığın içinden biri, “Çar’ın ailesi ve Rusya için!” diye bağırdı. Milyukov kendini yere attı ya da yanındakiler tarafından yatırıldı. V. D. Nabokov adama doğru koşup kolunu tuttu. Bir arkadaşıyla birlikte, saldırganı yere mıhladılar. Arkadaşı Milyukov’un durumuna bakmaya giderken, V. D. Nabokov saldırganı tutmaya devam ediyordu.

Başka bir adam kalabalığın arasından sıyrılarak sahneye atlayıp, Nabokov’un babasına üç kez ateş etti. İki mermi V. D. Nabokov’un omurgasına isabet etti, bir mermi de sol akciğeriyle kalbini deldi. Toplam on iki kez ateş edilmiş, sekiz kişi yaralanmış ya da ölmüştü. 

Berlin Emniyeti Cinayet Masası iki suikastçıyı salonda sorguladı. Petro Şabelski-Bork ve Sergey Taboritski adlı mahkûmların, Çar taraftarı süvari subayları oldukları anlaşıldı. Yoksulluk içinde yaşayan saldırganlar, Münih’teki bir yayınevinde tercüman olarak çalışıyorlardı. Berlin’e gelirken, yanlarındaki azıcık eşyanın arasına müteveffa Çariçe’nin fotoğrafını da eklemişler, mütevazı bir otelde konaklamışlardı.

Şabelski-Bork, Rusya’nın tüm dertlerinden ötürü Milyukov’u suçlamış ve yıllardır gizlice onu izlediğini kabul etmişti. Onun kanaatine göre Milyukov olmasa, Çar kesinlikle Almanya’yla barış tesis ederek devrimi engelleyebilirdi.

V. D. Nabokov, öldürüldüğü gün Pavel Milyukov’a dostluk elini uzatmıştı. Onun ölümünden sonra da Milyukov, bütün gece bedeninin yanından ayrılmadı. Ertesi gün Milyukov, V. D. Nabokov’un ölümüne yazıklanarak, onu cömertçe övdü. Katillerin kandırılmış milliyetçiler olduğunu, “daracık ufuklarının sonsuzca ötesindeki bir Rus vatanseverini öldürdüklerini” yazdı.

Brian Boyd, "The Russian Years" kitabında, bu trajik olayın Vladimir Nabokov'un günlüğünde ne şekilde yer aldığını da görmemizi sağlamış. Çevirerek aktarıyorum:

"Vladimir Nabokov günlüğüne, hayatının bu en trajik gününü son derece ayrıntılı olarak kaydetmiş. Anlatısı, esasen çok dokunaklı olmasının yanında, onun düşüncelerinin yegâne an be an kaydını -dolayısıyla, zihnini o anda en açık şekilde görmemizi sağlayan dikiz deliğini- sunuyor; aynı zamanda, sonradan kurmacalarında, duygusal krizleri nasıl da buluşçu bir şekilde ele alacağını ortaya koyuyor. O geceye ilişkin hatıraları ona psikolojik bir anahtar sunmuş gibi: şiddetli gerilim zihnin odaklanmasını sağlayabilir; kabul edildiği üzere onu tek bir nesne üzerinde sınırlayarak değil, mevcut merkezkaç kuvvetinin tamamını yoğunlaştırarak:

28 Mart. Enfes bir günün ardından, eve akşam 9 civarında döndüm. Yemekten sonra, divanın yanındaki koltuğa oturup, Blok'un küçük bir kitabını açtım. Annem yarı uzanmış vaziyette, iskambil açıyordu. Evde sükûnet hâkimdi -kızlar çoktan uyumuştu, Sergey dışarıdaydı. İtalya'yı, nemli, şatafatlı Venedik'i, Floransa'yı dumanlı bir irise benzeterek anan o yumuşak şiirleri, yüksek sesle okuyordum. Sonra holdeki telefon çaldı. Çalmasında olağandışı bir taraf yoktu; sadece okumamın bölünmesinden ötürü rahatsızlık duymuştum. Telefona gittim. Hessen'in sesi: "Kiminle görüşüyorum?" "Volodya. Merhaba, İyosif Vladimiroviç." "Aradım, çünkü... Sana söylemek, seni uyarmak istedim..." "Evet, devam edin." "Babana çok fena bir şey oldu." "Nedir olan, tam olarak?" "Çok fena bir şey... Senin için bir araba geliyor." "Ama tam olarak ne oldu?" "Bir araba geliyor. Aşağıdaki kapıyı aç." "Pekala." Ahizeyi koyup, ayağa kalktım. Annem kapıda duruyordu. Kaşları seğirerek, "Ne oldu?" diye sordu. "Özel bir şey değil," dedim. Sesim soğuk, neredeyse duygusuzdu. "Söylesene." "Özel bir şey değil. İşin aslı, babama araba çarpmış. Bacağı incinmiş." Oturma odasından geçerek yatak odama gittim. Annem arkamdan geldi. "Hayır, ne olursun, söyle bana." "Endişelenecek bir şey yok. Beni hemen alacaklar." . . . Bana bir yandan inanıyor, bir yandan inanmıyordu. Üstümü değiştim, sigara tabakamı doldurdum. Düşüncelerim, tüm düşüncelerim, dişlerini sıkıyorlardı. "Yüreğim infilak eder, vallahi infilak eder bir şey saklıyorsan." "Babam bacağını incitmiş, hayli ciddi şekilde. Hessen öyle dedi. Hepsi bu." Annem hıçkırıklar içinde, önümde diz çöktü. "Ne olursun." Onu elimden geldiğince sakinleştirmeyi sürdürdüm. . . .

Evet, yüreğim sonun gelip çattığını biliyordu, fakat tam olarak ne olduğu belli değildi hâlâ; bu bilmezlik içinde hâlâ biraz umut alazlanabiliyordu. Her nasılsa ne annem ne de ben, Hessen'in sözlerini, babamın o akşam Milyukov'un konferansında bulunmasıyla, orada bir şeyler olacağının beklenmesiyle bağlantılandırmamıştık. . . . Nedense öğleden sonrayı hatırladım: trende Svetlana'yla birlikteyken, vagonun buğulanmış penceresine "mutluluk" kelimesini yazmıştım - her bir harf parlak bir çizgi halinde, nemli bir kıpırtıyla aşağı doğru akmıştı. Evet, mutluluğum dağılmıştı. . . .


- Nihayet bir araba geldi. Daha önce hiç karşılaşmadığım Shtein ve Yakovlev indi arabadan. Kapıları açtım. Yakovlev beni izledi, elimi tuttu. "Ama sakin ol. Toplantıda silahlar ateşlendi. Baban yaralandı." "Kötü mü?" "Evet, kötü." Onlar aşağıda kaldı, ben anneme gittim. Duyduklarımı anlattım; için için, gerçeğin yumuşatılarak söylendiğini biliyordum. Aşağı indik. . . . Yola çıktık. . . . 


O gece seyahatini, yaşamın dışında kalan, korkunç şekilde yavaş bir şey olarak hatırlıyorum; ateşler içinde yarı uyur haldeyken bize eziyet eden matematik bilmeceleri gibi. Geçip giden ışıklara, aydınlatılmış kaldırımın beyazımsı çizgilerine, aynamsı siyah asfalttaki helezonlu yansımalara bakıyordum. Bütün bunlardan uğursuz biçimde kopmuş gibiydim - sanki sokak lambaları, yoldan gelip geçenlerin gölgeleri tesadüfi bir seraptı; açık, anlamlı ve canlı olan tek şey, yüreğimi boğan, sıkıştıran inatçı teessürdü. "Babam yok artık." Bu üç kelime çekiç gibi beynime vururken, onun yüzünü, hareketlerini hayal etmeye çalışıyordum. Önceki gece çok mutlu, çok nazikti. Gülüyordu; ona bokstaki bir sarılma hareketini gösterdiğimde, benimle dövüşmeye koyuldu. Herkes yatağa girdiğinde, babam kendi odasında soyunmaya başladı; ben de onunkine komşu olan odamda aynı şeyi yaptım. Açık kapıdan sohbet ettik, Sergey'den, onun tuhaf, anormal eğilimlerinden konuştuk. Sonra babam pantolonumu preslememe yardımcı oldu. Vidaları çevirerek pantolonu alırken, "Bu onun canını yakmış olmalı" deyip güldü. Pijamalarımı giyinmiş halde deri koltuğun kenarına oturdum. Babam çömelerek, ayağından çıkardığı ayakkabıları temizledi. Şimdi Boris Godunov operası hakkında konuşuyorduk. Vanya'nın, babası gönderdikten sonra nasıl ve ne zaman döndüğünü hatırlamaya çalıştı. Aklına gelmedi. Nihayet yatağa gittim, babamın da yatağa girdiğini duyunca, bana gazeteleri vermesini istedim. Onları kapının dar aralığından uzattı - ellerini dahi görmedim. Anımsıyorum da, o hareket ürpertici, hayaletimsi gelmişti bana - sayfalar kendilerini içeri doğru uzatmışcasına. . . . Ertesi sabah babam, daha ben uyanmadan, Rul dergisine gitmek üzere çıktı; onu bir daha görmedim. Şimdi ise kapalı bir arabada sarsılıyordum, ışıklar parlıyordu - kehribar ışıklar, cayırtılı tramvaylar; yol uzun, uzundu ve gözümün önünden geçiveren minnacık sokaklara hiç aşina değildim. . . .


Sonunda vardık. Filarmoni Orkestrası'nın girişi. Hessen ile Kaminka caddeyi geçip bize doğru geldiler. Yaklaşıyorlar. Anneme destek oluyorum. Annem, "Avgust İsakiyeviç, Avgust İsakiyeviç, söyleyin, ne oldu?" diye soruyor, onu elbisesinin yeninden kavrayarak. Avgust İsakiyeviç ellerini iki yana açıyor. "Çok fena bir şey." Hıçkırıklara boğuluyor, bitiremiyor sözünü. "Her şey bitti mi, bitti mi yani?" Hiçbir şey söylemiyor; Hessen de hiç konuşmuyor. Dişleri birbirine vuruyor, gözlerini kaçırıyorlar. - Anladı annem. Bayılacağını sandım. Tuhafça bir şekilde başını geriye attı, görünmeyen bir şeye doğru yavaşça kollarını açıp, sabit şekilde önüne bakarak yürüdü. "Böyle yani?" deyip duruyordu sakince. Durumu kendi kendine muhakeme etmeye çalışıyordu. "Nasıl olur?" ve sonra: "Volodya, sen anlıyor musun?" Uzun bir koridor boyunca yürüdü. Açık duran yan kapından, çok yakın zaman önce olayın yaşandığı salonu gördüm. Bazı koltuklar yamulmuş, bazıları ters dönmüştü. . . . Nihayet bir tür lobiye vardık; sağda solda insanlar toplanmıştı; polisin yeşil üniformaları. Annem tekdüze bir sesle, "Onu görmek istiyorum," deyip duruyordu. Kapıların birinden eli sargılı, kara sakallı bir adam çıktı; istemsizce gülümseyerek mırıldanıyordu: "Bakın ben ... ben de yaralandım." Bir sandalye isteyip, annemi oturttum. İnsanlar çaresizce çevrede toplaşıyordu. Polisin, cesedin yattığı odaya girmemize müsaade etmeyeceğini anladım. Deli adamların ateş ettiği kişi, o odada gece boyunca nöbet tuttu. Bir an onu, cesedin üzerine eğilmiş olarak hayalledim -kuru, pembemsi, kır saçlı bir ihtiyar; hiçbir şeyden korkmaz, hiçbir şeyi sevmez. Mahcup yabancılarla dolu bir lobinin ortasındaki iskemlede oturan annem, birden yüksek sesle ağlamaya, gergin bir inilti çıkarmaya başladı. Ona sarıldım, yanağımı onun tıp tıp atan, ateş basmış şakağına bastırarak ona bir kelime fısıldadım. "Babamız ..." diyerek duaya başladı; bitirdiğinde taşa dönmüştü sanki. Bu hezeyanlı odada fazlaca durmamıza sebep bulunmadığını hissettim. 


Elena Nabokov'un, oğlunun günlüğünden aktardıkları burada kesiliyor."
















Hiç yorum yok: