29 Aralık 2014 Pazartesi

Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı'na Dair...


The Real Life of Sebastian Knight (Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı), Vladimir Nabokov'un İngilizce olarak yazdığı ilk romandır. Fatih Özgüven tarafından Türkçeye çevrilen roman, 1985 yılında E Yayınları tarafından basılmış. Dokuz yıl sonra Şubat 1994'te Metis Yayınları'nca tekrar yayımlanmış. 2003'ün Ekim ayında İletişim Yayınları'nın Nabokov serisi içinde yer almış. Bu yayınevinde sadece üç baskı yapmış. Nabokov kitaplarının ülkemizdeki makus talihi...

Nabokov'la tanışıklığım bu çeviriyle başlamıştı, yanılmıyorsam. Çok nüfuz edemeden okuduğumu itiraf etmeliyim. O ilk tanışıklığın üzerinden çok zaman geçti, bu zaman içinde dört Nabokov kitabının çevirisine imza attım, bir de Nabokov biyografisi çevirdim. Nabokov'un tüm romanlarını İngilizce metinlerinden, Türkçe çevirileriyle karşılaştırmalar yaparak okudum. Bu şekilde okuduğum (yeniden okuduğum demeli galiba) son roman, Sebastian Knight oldu. 

Sebastian Knight okumama bu kez, Brian Boyd'un iki ciltlik Nabokov biyografisinin ilk cildi olan, The Russian Years eşlik etti. Boyd bu olağanüstü biyografide, Nabokov'un yazarlık serüvenini adım adım, eser eser takip ediyor; biyografide yazarın her romanı, ayrı birer başlık altında inceleniyor. Her bir başlık, ele alınan romanı anlamaya yardımcı olacak çok önemli bilgiler ve ciddi bir edebi dedektiflik içeriyor. Sebastian Knight hakkındaki açıklamalardan faydalanarak, bu romanı değerlendirmeye çalışacağım. Bunu yapmadan önce, Brian Boyd'un kitaplarının Türkçeye çevrilmemiş olmasının büyük bir eksiklik olduğunu, sorumluluk sahibi yayıncıların bu eksikliği mutlaka gidermesi gerektiğini belirtmeden geçemeyeceğim. Boyd'un incelemeleri o kadar önemli ki, bu metinleri okumadan Nabokov'u gerçek manada kavramak mümkün görünmüyor.

* * *

The Real Life of Sebastian Knight'ın yazılışına dair ilginç notlar: Nabokov bu romanı, Nazi'lerin iktidara geldiği Berlin'den ailesiyle beraber kaçarak yerleştiği Paris'te tamamladı. İkinci Dünya Savaşı'nın ayak sesleri duyulmaktaydı; Avrupa'daki Rus göçmen cemaati dağılmak üzereydi. On yıllardır kendisini bir Rus yazarı olarak oluşturmaya gayret gösteren Nabokov, kaybettiği ülkesiyle arasındaki yegâne bağ olan anadilinden vazgeçme aşamasına gelmişti. Şansını İngilizceyle deneyecek, hayatını Amerika Birleşik Devletleri'nde, bu ülkenin dilinde yazan bir edebiyatçı olarak devam ettirmeye çalışacaktı. Sebastian Knight, bu yoldaki ilk denemesiydi. 

Nabokov Almanya'yı asla benimsememiş, Almancayı temel düzeyin ötesinde öğrenmemiş, hayatını daha çok Berlin'deki Rus topluluğunun içinde sürdürmüştü. Ancak Paris'te onu ve ailesini bekleyen koşullar da pek olumlu değildi. Tek odalı bir daireye yerleşmek zorunda kaldılar. Dmitri uyurken yahut oynarken, babası, yazmak için banyoya çekilmek zorundaydı. Bide denen taharet haznesinin üzerine koyduğu bavulu masa niyetine kullanan Nabokov, uzun saatlerini burada, Sebastian Knight'ı yazarak geçirdi. Güneş battıktan sonra oda hemencecik buza kesiyor, Nabokov'un parmakları soğuktan ve uzun süren yazma faaliyetinden ötürü uyuşuyordu. Roman için çalıştığı süre içinde, Çekoslovakya'da bulunan annesinin ciddi şekilde hastalandığını öğrenmişti; ancak Hitler'in Çekoslovakya'yı ele geçirmeye hazırlanması yüzünden, onu ziyarete gidemiyor, bu durum yazar üzerinde büyük bir baskı oluşturuyordu. Bir yandan da, çocukluğundan beri bildiği ama yine de kendisini yetersiz bulduğu İngiliz diliyle yazmanın sıkıntısını hissediyordu. 1939'un Ocak ayında bitirdiği romanın dilini incelemesi için, arkadaşı Lucie Leon Noel'e başvurdu. Metni cümle cümle gözden geçirdiler.

Bu gözden geçirmenin sonunda metin, Nabokov'un kaygı duyduğu dil sorunlarından arınsa da, roman İngilizce konuşan dünyada arzu edilen karşılığı bulmadı. İki yıl boyunca Sebastian Knight, 1941'de New Directions tarafından basılıncaya dek, çeşitli yayınevleri tarafından geri çevrildi.


The Real Life of Sebastian Knight, romanda V. olarak geçen kişinin, (baba bir) ağabeyi Sebastian Knight'ın yaşam öyküsünün izini sürüşünün hikâyesidir. V., yazmayı planladığı biyografiyle, ağabeyiyle aralarındaki kopuk bağı, kaybolan zamanı yakalamanın peşindedir. Bir dönem Knight'ın sekreterliğini yapmış Mr. Goodman'ın ticari kaygılarla oluşturup bastırdığı, yalan-yanlış bilgilerle dolu biyografi vardır ortada. V., bir yandan Goodman'ın biyografisindeki hatalara parmak basarken, bir yandan da ağabeyi olan ünlü yazar Sebastian Knight'ın yaşamının kayıp parçalarını bulmaya çalışır. 

Sebastian Knight, Rus bir babanın ilk eşi olan İngiliz anneden dünyaya gelmiştir; Rus devrimi sonrasında, aynı babanın ikinci eşinden doğma V. Paris'e yerleşirken, Sebastian Cambridge Üniversitesi'ne giderek Rusçadan ve Rus geçmişinden kopmuştur. Annesinden aldığı "Knight" soyadını kullanmayı tercih eden Sebastian, daha St. Petersburg yıllarında, şiirlerinin altına imza niyetine bir satranç atı çizmeyi âdet edinmiştir. (İngilizcede "şövalye" anlamına gelen "knight", bizim "at" dediğimiz satranç taşının ismidir aynı zamanda.) Cambridge'den Londra'ya taşınan Sebastian, burada Clare Bishop'la tanışır; sevgili olurlar. Clare Bishop, onun bir romancı olarak ortaya çıkmasını sağlayan ilham perisidir. ("Bishop", bizim "fil" dediğimiz, başlangıç pozisyonunda "at"ın yanıbaşında duran satranç taşının adıdır.) Sebastian daha sonra, gizemli biçimde Clare'den ayrılarak, mahvına sebep olacak başka bir kadına kapılır. V.'nin Sebastian'la ilgili araştırmalarının odağına, bu kimliği belirsiz kadın oturur. Sebastian'ın ölümcül aşkını bulmak amacıyla, adresten adrese sürüklenir V.

Yetişkinliklerinde, V. ağabeyini sadece iki kez, 1924 ve 1929 yıllarında, o da çok kısa süreliğine görmüştür. 1936'da ondan bir mektup alır: Mektup şaşırtıcı biçimde, Rusça olarak yazılmıştır. Bunun ardından gelen telgraf, Sebastian'ın ölüm döşeğinde olduğunu bildirir. V., Sebastian'ın son anlarına yetişmek için yola çıkar ama çeşitli aksilikler yüzünden, hastaneye ancak onun ölümünden sonra ulaşabilir. Yanlışlıkla odasına götürüldüğü hastanın nefes alış verişini dinlerken, ağabeyinin yanıbaşında bulunduğu yanılsamasıyla, mutluluk içindedir: "Şu hafiften soluk alıp veriş bana Sebastian'ın şimdiye kadar tanıdığımdan çok daha iyi anlatıyordu. Bir sigara içebilseydim, mutluluğum tam olacaktı." Ancak, hastanın odasından çıktığı zaman gerçeği öğrenir. Adını söylediği hemşire, "Oh! la! la!" der kıpkırmızı kesilerek. "Rus bay dün öldü, siz Mösyö Kegan'ın yanına girdiniz..." Roman şöyle sonlanır (Fatih Özgüven çevirisini, irili ufaklı değişiklikler ve düzeltmeler yaparak aktarıyorum. Bunların sadece ikisini belirteyim: Özgüven, bağlam içinde "palmiye" olarak okunması gereken "palm" kelimesinin, "avuç içi" anlamına geldiğini sanmış. "Flatfooted" kelimesini sözlükteki birincil anlamıyla, "düztaban" olarak çevirmiş; oysa aynı kelime "iyi hazırlanmamış, hazırlıksız" anlamına da gelir.):

"İşte böyle - Sebastian'ı göremedim ya da en azından yaşarken göremedim. Ne var ki onun soluk alıp verişi sandığım şeyi dinleyerek geçirdiğim birkaç dakika, Sebastian ölmeden önce benimle konuşmuş olsaydı değişeceği ölçüde değiştirdi yaşamımı. Ondaki giz ne idi, bilmiyorum ama ben bir gizi çözmüştüm, o da şu: Ruh bir varoluş biçiminden başka bir şey değildir - sürekli bir durum hiç değildir. Dalgaları bulup izlerseniz her ruh sizinki olabilir. Ölümden sonraki yaşam denen şey, istediğiniz ruhta, hatta birbirinden farksız azap yüklerinin bilincinde bile olmayan istediğiniz sayıda ruhta bilinçle yaşamaya tam anlamıyla muktedir olmaktır belki - başka bir şey değil. Demek - Ben Sebastian Knight'ım. Tanıdığı kişilerin girip çıktığı ışıklandırılmış bir sahnede onu canlandırır gibiyim - az sayıdaki arkadaşının bulanık karaltıları; hoca, şair, ressam; gürültüsüz patırtısız, telaş etmeden, zarafetle saygılarını sunuyorlar; işte bu da Goodman, gömleği yeleğinden dışarı sarkmış hazırlıksız palyaço; işte şurada da, gözyaşlarına boğulduğu an dost bir kızcağız tarafından dışarıya çıkarılan Clare'in öne eğik başının saçtığı solgun pırıltı... Hepsi de Sebastian'ın çevresinde - Sebastian'ı oynayan benim çevremde - dolanıyorlar, ihtiyar gözbağcı ise bir yere gizlediği tavşanla sahne gerisinde bekliyor. Sonra Nina; sahnenin en parlak köşesinde, boyalı bir palmiyenin altındaki masaya, içinde kırmızı renkli sıvı bulunan şarap bardağıyla oturmuş. Derken gösteri sonuna yaklaşıyor. Kel kafalı ufarak suflör defterini kapatıyor, ışık usulca sönüyor. Son, son. Hepsi gündelik yaşamlarına (Clare de mezarına) geri dönüyor - ama başoyuncu kalıyor; çünkü ne kadar uğraşırsam uğraşayım rolümden sıyrılamıyorum: Sebastian'ın maskesi yüzüme yapışıyor; yüzümü yıkayıp kurtulamıyorum benzerlikten. Ben Sebastian'ım ya da Sebastian benim; yahut biz, ikimizin de bilmediği bir başkasıyız."

Brian Boyd'un romanın son cümlesine ilişkin yorumuna göre, V.'nin "Ben Sebastian"ımdan ziyade, "Sebastian benim" dediğini kabul etmemiz gerekir. Görünüşe bakılırsa V.'yi ve Sebastian'ın peşindeki arayışını, Sebastian yaratmış, o kurgulamıştır. Bu neticeyi kabul ettiğimiz takdirde, Sebastian Knight'ın Gerçek Yaşamı, Sebastian'ın ilk romanının yansıması haline gelir: Bu romanda, bir cinayet soruşturması esnasında ceset ortadan kaybolmakta, şüphelilerden biri, ölü kabul edilen kişi olduğunu ifşa etmek için, gerçek yüzünü göstermektedir. Sebastian Knight'ın romanlarıyla böyle bir paralellik kurduğumuz vakit, Sebastian'ın peşindeki arayışın bir kurmacadan ibaret olduğunu görürüz ve kitabın bileşenleri çözülmeye başlar. Sebastian, biz onu aradıkça bizden uzaklaşır; ne kadar ısrar edersek, onun hakkındaki bilgimiz o kadar azalır. Romanın içindeki yazarın, romanda bize sunulan Sebastian'la ilgili her şeyi kurguladığı, uydurduğu sonucuna vardığımızda, bu yazarın aslında Vladimir Nabokov olduğu sonucuna da varmış oluruz. Kitabın seviyesi içinde kalma gayretimiz devam ederken, roman boyunca adım adım çıktığımız basamakların bir anda yok olduğunu görürüz: V. Sebastian'a ve Sebastian da Nabokov'a dönüşerek eriyip gitmiştir.

Kitabı okumanın bir yolu budur. Başka bir açıdan bakarsak roman, Vladimir Nabokov'un kişisel hayatının, ona en yakın kişilerle yaşadığı sorunların izdüşümüdür. Nabokov evliliğine, karısına ve oğluna derinden bağlı olmasına karşın, Berlin yıllarında, tıpkı kendisi gibi St. Petersburg kökenli bir göçmen olan İrina Guadanini'yle ilişki yaşamıştı. Nabokov'un eşi Vera, onun her anlamda en büyük destekçisiydi: Yazışmalarını yürütür, eserlerini daktilo eder, yayınevleriyle görüşmelerini düzenler, kocasının başarısı için kendini geri plana atmaktan hiç yüksünmezdi. Üstelik, Nabokov'ların derin bir sevgiyle bağlı oldukları küçük Dmitri vardı ortada. Dolayısıyla Nabokov, Vera'dan kopmayı asla göze alamazdı; fakat İrina'yı da kolayca hayatından söküp atamamış, bu ikili hayatın bünyesine yüklediği gerilim yüzünden, acılı günler geçirmesine yol açan sedef hastalığına yakalanmıştı.

Ya Nabokov'un, İrina'yla olan ilişkisi, evliliğinin yıkılmasına yol açsaydı? Sebastian Knight'ta, Nabokov'un yakın geçmişindeki bu ilişkinin izleyebileceği alternatif güzergâhı, stilize edilmiş biçimde izleriz: Bir yazar, kendisi için biçilmiş kaftan olduğu aşikâr bir kadını bırakıp, başka bir kadının ölümcül cazibesine kapılır ve bu seçiminin neticesinde, yaşamı harap olur.

Brian Boyd'un Nabokov biyografisinde şaşılacak derecede geri plana atılmış olan Sergey'in, yani eşcinsel kardeşin ve Nabokov'la aralarındaki sorunlu, kopuk ilişkinin izdüşümü de, Sebastian Knight'ta gözden kaçırılamayacak şekilde izlenir. Duvar dergisindeki makalemde belirttiğim üzere Nabokov, Konuş, Hafıza’da, “çeşitli sebeplerle, diğer erkek kardeşim hakkında konuşmak bana son derece zor geliyor,” der. Sergey, Nabokov’un en zengin ve en ayrıntılı hatıralarının arka planındaki bir gölgeden ibarettir. “Hayatı boyunca, umutsuzca, bir şey talep etti –merhamet, anlayış, ya da her ne idiyse– şimdi bu durumun farkına varmak, artık hiçbir şeyi değiştirmez ve telâfi etmez” diyen Nabokov, Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı’nda, kardeşiyle aralarındaki mesafeyi onun izini sürerek kapatmaya çalışan V.’nin kişiliğinde, Sergey’e borcunu ödemeye çalışmaktadır sanki.

* * *


Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı, Vladimir Nabokov'un başyapıtları arasında sayılamaz. Ama onun edebi tarzını, yöntemlerini ve araçlarını çok iyi sergileyen bir romandır. Nabokov'la tanışmak için iyi bir başlangıç noktasıdır dolayısıyla.






12 Aralık 2014 Cuma

Konuş Hafıza'dan, Nabokov'un kardeşi Sergey'e dair bölüm...


"Çeşitli sebeplerle, diğer erkek kardeşim hakkında konuşmak bana son derece zor geliyor. Sebastian Knight’ın izini sürmek için, belvederler ve kişiyi kendi matına götüren kombinasyonlar içinde yürüttüğüm çarpık soruşturma (1940), bu hâtıratın ilk sürümünde kaçındığım ve şimdi yapmak zorunda kaldığım işle karşılaştırıldığında, solda sıfır kalıyor. Evvelki bölümlerde kısaca değindiğim zavallı küçük maceralar dışında, onun çocukluğuyla benimki pek kesişmedi. Sergey, en zengin ve en ayrıntılı hâtıralarımın arka planındaki bir gölgeden ibaretti. Ben, şımartılan evlâttım; o ise bu durumun tanığıydı. Benden on buçuk ay sonra, 12 Mart 1900’de sezaryenle dünyaya gelen kardeşim, benden önce olgunlaşmıştı ve fiziksel olarak benden büyük görünürdü. Nadiren birlikte oynardık; benim hoşlandığım şeylerin çoğuna karşı ilgisizdi: Oyuncak trenler, oyuncak tabancalar, Kızılderililer, Kızıl Kelebekler. Altı yaşında, Napolyona karşı, Mademoiselle’in göz yumduğu aşırı bir hayranlık geliştirdi ve onun küçük bir bronz büstüyle uyumaya başladı. Çocukken kavgacıydım, maceracıydım; bir nevi külhanbeyiydim. Sakin, aldırışsız bir çocuktu ve özel öğretmenlerimizle, bana nazaran daha çok vakit geçirirdi. On yaşında müziğe ilgi duymaya başladı ve sayısız ders aldı, babamla konserlere gitti, üst kattaki piyanoda kulağımızın dibinde, saatlerce operalardan bölümler çaldı. Arkadan sürünerek yaklaşıp, onu kaburgalarından dürterdim; ne sefil bir hâtıra.

Ayrı okullara gittik; o babamın eski gimnasiya’sına devam etti ve on beş yaşındayken, siyah okul üniformasında, yasadışı unsurlar belirdi: Küçük, açık gri lekecikler. O sıralarda, masasının üzerinde günlüğünden bir sayfa bulup okumuş ve aptalca bir merakla, bu sayfayı özel öğretmenime göstermiştim; o da hemen babama göstermiş, sonra kendince, gençlerin ne gibi tuhaf davranışlar sergileyebileceğine dair açıklamalarda bulunmuştu.

İkimizin de sevdiği tek oyun, tenisti. Bilhassa İngiltere’de, Kensington’daki bozuk bir çim kortta ve Cambridge’deki güzel bir toprak kortta, bol bol tenis oynamıştık. Sergey solaktı. Kuşkulu puanlar üzerinde tartışmamıza mâni olan, kötü bir kekemeliği vardı. Servislerinin güçsüzlüğüne ve bekhendlerinin kötülüğüne karşın, hiç çift-hata yapmadığı ve her topu bir duvar gibi kararlılıkla karşıladığı için, yenmesi zor bir oyuncuydu. Cambridge’de, birbirimizi önceden hiç olmadığı kadar çok görüyorduk ve birkaç ortak arkadaşımız da vardı. İkimiz de aynı konuda eğitim gördük ve ikimiz de şeref derecesiyle mezun olduk, ardından Paris’e giderek, burada geçirdiğimiz yıllarda, İngilizce ve Rusça dersleri verdik; ben ders verme işini Berlin’de de sürdürdüm.

1930’larda yine bir araya geldik ve 1938-1940 arasında Paris’te birbirimizle çok yakınlaştık. Sık sık sohbet için, rue Boileau’da sen ve çocuğumuzla yaşadığımız iki pejmürde odaya uğrardı ama öyle denk geldi ki (bir süreliğine uzağa gitmişti), Amerika’ya gitttiğimizi ancak biz ayrıldıktan sonra öğrenebildi. En iç karartıcı hâtıralarım hep Paris’e ilişkindir ve oradan ayrıldığım için muazzam bir rahatlama hissetmiştim, ama kardeşim, içine düştüğü şaşkınlığı duygusuz bir kapıcıya kekeleyerek ifade etmek zorunda kaldığı için üzgünüm. Savaş sırasındaki hayatına dair fazla bir şey bilmiyorum. Bir ara, Berlin’deki bir büroda çevirmen olarak çalıştı. Dürüst ve korkusuz bir adam olduğundan, çalışma arkadaşlarının önünde rejimi eleştiriyordu; onlar da kardeşimi ihbar ettiler. Tutuklandı, “İngiliz casusu” olmakla suçlandı ve Hamburg’daki bir toplama kampına gönderilerek, 10 Ocak 1945’te orada, gıda eksikliğinden öldü. Hayatı boyunca, umutsuzca, bir şey talep etti –merhamet, anlayış, ya da her ne idiyse– şimdi bu durumun farkına varmak, artık hiçbir şeyi değiştirmez ve telâfi etmez."

(Vladimir Nabokov - Konuş, Hafıza / İletişim Yayınları)

9 Aralık 2014 Salı

Deniz Şiirleri

Karadeniz kıyısında denizle yüzyüze geçiyor ömrümüz; bununla birlikte, birçoğumuz yüzme bilmeyiz. Her gün denizi görürüz de, sularına dalmaz, üzerinde kayığımızla gezmeyiz. Kıyı insanlarının genel hali bu; oysa kara ikliminde yetişenler denize daha düşkün oluyor. Yüzme şampiyonları bazen kara kentlerinden çıkıyor.

Deniz nedir bizim için? Uçsuz bucaksız bir mavilik... Yağmur yağdığı zaman kararan, güneşli havalarda parlayan sudan ibaret... Bir yol bile değil deniz... İstanbul’a, Ordu’ya, Samsun’a gitmenin yolu ya otobüs, ya da uçağa binmekten geçiyor. Feribotu, vapuru çoktan unuttuk. Peki neye yarar deniz? Bazen kıyısında oturmaya, en çok da hamsi çekmeye, mezgit avlamaya. Fukaranın ekmek kapısıdır yani... Ondan olacak, Trabzon’lu sanatçı Bedri Rahmi Eyuboğlu bir tarla olarak görür denizi...


 Deniz dediğin bir tarladır
Gülü gül, dikeni diken, tohumu tohum
Toprak gibi verimli, toprak gibi cömert
Betine bereketine kurban olduğum

Deniz dediğin bir tarladır
Uçsuz bucaksız bir tarla
Göbeği insanlarla kesilmiş
Çilesi insanlarla

Deniz dediğin bir tarladır
Sözü pek, eli ağır
Dost gibi güldürür insanı
Dost gibi ağlatır.

Deniz dediğin bir tarladır
Anadır, babadır, kardeştir
İnsan eline hasret
İnsan eli değer değmez ürperir
Binbir yerinden çatlar sevincinden
Nesi var, nesi yok çıkarır verir,
İnsan eli değmemiş denizlere bir damla alınteri
Bulutlar dolusu rahmetten mübarektir.

Deniz dediğin bir tarladır
Bulutlar, güneşler dibindedir
Gecelere gündüzler dibindedir
Yıldızlar mevsimler dibindedir

Zifiri karanlık güller açılır dibinde
Bağlar, bahçeler kat kat, katmer katmer, deste deste
Bağlar, bahçeler zifir karanlık güller
İnsan eline hasret beklemekte.

Deniz dediğin bir tarladır
Kapılar açılır içinde kapılar
Bitip tükenmeyen bereket kapıları
Balıklar akıp gider bölük bölük tabur tabur
Alı al moru mor sarısı sarı.
...
Deniz dediğin bir tarladır
Üstünde başı boş rüzgâr
Gönlünce at oynatır
Üstünde bir avuç tuzlu köpük
İçinde milyonlarca yürek
Milyonlarca öpücük
Bir insan eli arar konacak
Bir insan eli muhkem, sıcak

Hey benim
Boydan boya cömert denizlerle çevrili
Güzel memleketim
Bu yaz tenha denizlerinde yıkandım
İnsan eli değmemiş ormanlar gibi vahşi
Dağ başında unutulmuş küçük kundaklar gibi yetim.

Bedri Rahmi, Trabzon’lu bir ressam, şair... Gerçi sonradan küsmüş memleketine, bir ayrıldıktan sonra on yıllarca uğramamış. Yine de deniz, muhayyilesinde bereketli bir tarla olarak yer etmiş. Bu duygu belli ki, Karadeniz’de geçirdiği yıllardan kalma. Oysa bir başka iklimin şairi Orhan Veli, farklı bir sevdayla yanar deniz için... Hani şu, “ben zavallı, ben yıllardır denize hasret” dizelerinin şairi...


 Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş
Mavilerde sefer etmek!
Bir sahilden çözülüp gitmek
Düşünceler gibi başıboş.
Açsam rüzgara yelkenimi;
Dolaşsam ben de deniz deniz
Ve bir sabah vakti, kimsesiz
Bir limanda bulsam kendimi.
Bir limanda, büyük ve beyaz...
Mercan adalarda bir liman..
Beyaz bulutların ardından
Gelse altın ışıklı bir yaz.
Doldursa içimi orada
Baygın kokusu iğdelerin.
Bilmese tadını kederin
Bu her alemden uzak ada.
Konsa rüya dolu köşkümün
Çiçekli dalına serçeler.
Renklerle çözülse geceler,
Nar bahçelerinde geçse gün.
Her gün aheste mavnaların
Görsem açıktan geçişini
Ve her akşam dizilişini
Ufukta mermer adaların.
Ne hoş. ey Tanrım, ne hoş,
İller, göller, kıtalar aşmak.
Ne hoş deniz deniz dolaşmak
Düşünceler gibi başıboş.
Versem kendimi bütün bütün
Bir yelkenli olup engine;
Kansam bir an güzelliğine
Kuşlar gibi serseri ömrün.

Ömer Bedrettin Uşaklı da, deniz hasretiyle şiir yazanlardan. Onun dizelerinde bu hasret, yangın yangın hissettirir kendisini...


Gözümde bir damla su deniz olup taşıyor,
Çöllerde kalmış gibi yanıyor, yanıyorum.
Bütün gemicilerin ruhu bende yaşıyor;
Başımdaki gökleri bir deniz sanıyorum.

Nasıl yaşıyacağım ey deniz, senden uzak?...
Yanıp sönüyor gibi gözlerimde fenerin!...
Uyuyor mu limanda her gece sallanarak,
Altından çivilerle çakılmış gemilerin?...

Sevmiyorum suyunda yıkanmamış rüzgârı;
Dalgaların gözümde tütüyor mavi, yeşil...
İçimi güldürmüyor sensiz ay ışıkları;
Ufkundan yükselmiyen güneşler güneş değil!

Bir gün nehirler gibi çağlıyarak derinden
Dağlardan, ormanlardan sana akacak mıyım?
Ey deniz, şöyle bir gün sana bakacak mıyım,
Elma bahçelerinden, fındık bahçelerinden?..

“Sessiz Gemi” şiiri hafızamıza kazınmış olan Yahya Kemal Beyatlı, deniz ve gemi imgelerine çok farklı anlamlar yükler. Onun şiirlerinde limandan kalkan gemiler, bilinmedik ufuklara, hayal ve gizem alemlerine yelken açar. Kimbilir maviliğin sonunda bizi neler beklemektedir?...


 Dolu rüzgârla çıkıp ufka giden yelkenli!
Gidişin seçtiğin akşam saatinden belli.
Ömrünün geçtiği sahilden uzaklaştıkça
Ve hayâlinde doğan âleme yaklaştıkça,
Dalga kıvrımları ardında büyür tenhâlık
Başka bir çerçevedir, git gide dünyâ artık.
Daldığın mihveri, gittikçe, sarar başka ziyâ;
Mâvidir her taraf, üstün gece, altın deryâ...

Yol da benzer hem uzun, hem de güzel bir masala
O saatler ki geçer başbaşa yıldızlarla.
Lâkin az sonra lezîz uyku bir encâma varır;
Hilkatin gördüğü rü'yâ biter, etrâf ağarır.
Som gümüşten sular üstünde, giderken ileri
Tâ uzaklarda şafak bir bir açar perdeleri...
Mûsıkîsiyle bir âlem kesilir çalkantı;
Ve nihâyet görünür gök ve deniz saltanatı.

Girdiğin aynada, geçmiş gibi dîğer küreye,
Sorma bir sâniye, şüpheyle, sakın: "Yol nereye?"
Ayılıp neş'eni yükseltici sarhoşluktan,
Yılma korkunç uçurum zannedilen boşluktan
Duy tabîatte biraz sen de ilâh olduğunu,
Rûh erer varlığının zevkine duymakla bunu.

Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapyalnız,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,
Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!...
İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.

Engin deniz birleştirici olduğu gibi, ayırıcıdır da. Görünmeyen karşı kıyılarda sevenler, sevilenler bekler. Nazım Hikmet, sürgünde geçirdiği yıllarda “Karşı yaka memleket” diye iç çeker; “çok yorgunum, beni bekleme kaptan / seyir defterini başkası yazsın / çınarlı kubbeli mavi bir liman / beni o limana çıkaramazsın” dizeleri de onundur. Yine ona ait dizelerle bitirelim.


İşte geldik gidiyoruz
hoşça kal kardeşim deniz
biraz çakılından aldık
biraz da masmavi tuzundan
sonsuzluğundan da biraz
ışığından da birazcık
birazcık da kederinden
bir şeyler anlattın bize
denizliğin kaderinden
biraz daha umutluyuz
biraz daha adam olduk
işte geldik gidiyoruz
hoşça kal kardeşim deniz

2 Aralık 2014 Salı

Aleksandır İvanoviç var mıydı, yok muydu?

  

Vladimir Nabokov üçüncü romanı Lujin Savunması'nı, Güney Fransa'daki Le Boulou ve Berlin'de yazdı. Roman evvela Rus göçmenlerinin dergisi Sovremennye Zapiski'de, V. Sirin imzasıyla tefrika edildi, ardından 1930'da Rusça olarak Защита Лужина (Zaşita Lujina) adıyla yayımlandı. Michael Scammell romanı 1964'te, Nabokov'la ortak çalışma içinde The Defense adıyla İngilizceye çevirdi. Rana Tekcan'ın 2001 yılında İletişim Yayınları'ndan çıkan Türkçe çevirisi, Michael Scammell'in İngilizce çevirisi üzerinden yapılmış. Genel olarak temiz, başarılı bir çeviri olduğu kanısındayım. Ama tüm edebi çevirilerde olduğu gibi bunda da, üzerinde durulması, tartışılması gereken noktalar var. Ben, son cümleye takıldım: 

"Ama Aleksandır İvanoviç'den eser yoktu."


Bu cümledeki "İvanoviç'den", herhalde "İvanoviç'ten" diye yazılmalıydı ama bu pek mühim bir mesele değil. Asıl mühim mesele şu: Ben cümlede saklı anlamın, çeviride doğru aktarıldığından kuşkuluyum. Cümlenin Rusçası, "Но никакого Александра Ивановича не было." İngilizcesi ise, "But there was no Aleksandr Ivanovich." İfade "eser yoktu" diye çevrildiği zaman, roman kahramanının hiç iz bırakmadan yok olduğu anlaşılıyor. Oysa burada sadece, "Aleksandır İvanoviç yoktu" deniyor. İkisi farklı şeyler. Bu çok mu önemli? Evet, bence öyle. Sebebini açıklayacağım.


Romanın konusu kısaca şöyle: 

Satranç konusundaki yeteneği küçük yaşta keşfedilen Lujin, takip eden yıllarda oyununu giderek geliştirip "büyük usta" seviyesine yükselir. Yeteneğinin büyüklüğüne karşın, toplumdan kopuk, insanlarla iletişim kurmakta zorlanan, satranç dışında herhangi bir şeye ilgi duymaz gibi görünen biridir - tam bir kapalı kutu... Lujin, İtalya'dan gelen büyük usta Turati'yle yaptığı, takıntı haline getirdiği satranç maçı esnasında bir zihinsel çöküş yaşar; maç yarım kalır. Bir tedavi sürecinin ardından yavaş yavaş toparlanan Lujin, geçmişe dair birçok şeyi unutmuştur. Bir şekilde ona kapılan bir nişanlısı vardır; sonradan eşi olacak bu nişanlı, zihinsel çöküşün müsebbibi olarak satrancı gösteren doktorun tavsiyesi doğrultusunda, Lujin'i satrançtan uzak tutmaya çalışır; bunun için elinden geleni yapar. Ama Lujin oyunu bırakmış olsa da oyun onu bırakmayacak, ceketinin astarına kaçmış satranç taşı, bir karabasanın başlatıcısı olacaktır. Satranç hamleleriyle gerçek hayatın hamlelerini karıştırmaya başlayan Lujin, oyundan çıkmak, kaçmak, kurtulmak için kendini banyo penceresinden aşağı atmayı seçer. Onu kurtarmak için koşanlar, banyoya girmekte geç kalmışlardır.

"Kapı kırılmıştı. 'Aleksandr İvanoviç, Aleksandr İvanoviç,' diye kükredi sesler.
            Ama Aleksandır İvanoviç'den eser yoktu."

Dikkat çekici bir nokta var: Lujin, roman boyunca sadece Lujin'dir. Karısı bile ona böyle hitap eder. İsminin Aleksandr İvanoviç olduğunu son ana kadar öğrenemeyiz. Müstakbel kayınpederi, bir sohbet esnasında defalarca ona adını ve babasının adını sorar (bildiğiniz gibi Ruslar bu ikisini bir arada kullanır; Aleksandr İvanoviç, "İvan'ın oğlu Aleksandr" demektir); ama bir türlü yanıt alamaz. Böylece Lujin, okur için Lujin olarak kalır; ta ki romanın son cümlelerine kadar.

Hal böyle olunca, İngilizce metindeki "But there was no Aleksandr Ivanovich." sözünün, hiçbir ekleme yapılmadan "Ama Aleksandır İvanoviç yoktu." diye çevrilebileceğini, "ortadan kaybolmuştu" demeye yakın bir ifade olan "eser yoktu" eklemesinin, kilit önemdeki bir nüansı ortadan kaldırdığını düşünüyorum. Aleksandr İvanoviç, roman boyunca "yoktur"; sadece Lujin vardır. Romanlarında her zaman "gerçekliğin" niteliğini sorguladığını bildiğimiz Nabokov, böylece Lujin'in de gerçekliğini belirsizlik içinde bırakır: Metin boyunca, sadece Lujin vardır; gerçek, kanlı canlı bir insan olarak Aleksandr İvanoviç ise yoktur. Sanki hiç var olmamıştır.

İngilizce metin üzerinden vardığım bu çıkarımı sağlama almak için, Rusça çevirmeni dostumuz Mustafa Yılmaz'ın bilgisine başvurdum. Ondan, "Но никакого Александра Ивановича не было." cümlesindeki "никакого" kelimesinin kattığı anlamı yorumlamasını rica ettim. Söylediği şu oldu: "никакого - Nikakoy", bir olumsuz zamir. Rus gramerinin kurallarından ötürü, burada Burada "nikakogo" halini alıyor. İşlevi, vurguyu arttırmak. Bu cümlede "yokluğun" altını çiziyor.  Bu da bizi, başlangıçta ifade ettiğim noktaya getiriyor. Bu ifadenin en öz çevirisi, "Ama Aleksandır İvanoviç (diye biri) yoktu."