23 Aralık 2015 Çarşamba

Edebiyatın Kesişen Yollarında Nabokov




Milattan önce 20 senesinde Roma İmparatoru Augustus, Miliarium Aureumadında –“altın kilometre taşı” diye çevrilebilir– bir anıt inşa ettirmiş. O günden sonra imparatorluğun tüm yollarının bu anıtın dikildiği noktada başladığı kabul edilmiş, yolların mesafesi o nokta esas alınarak hesaplanır olmuş. “Bütün yollar Roma’ya çıkar” şeklindeki meşhur sözün buradan geldiğini düşünenler var.

Edebiyatın Miliarium Aureum’u var mıdır? Bir tasavvur seviyesinde de olsa, vardır gibime geliyor. Bence has, nitelikli edebiyatın, bu edebiyata dâhil ürünlerin yolları birbirine çıkar ve nihayetinde tüm yollar Miliarium Auerum’da buluşur. Edebiyat okurlarının da böyle altın kilometre taşları mevcuttur. Yirminci yüzyılın (aslında tüm zamanların) en önemli yazarlarından Vladimir Vladimiroviç Nabokov, beslendiği dilsel, kültürel, edebi kaynaklar ve bu kaynakları bir araya getirip kullanma yöntemleri açısından, bence böylesi bir kilometre taşı, bir buluşma noktasıdır.

Nabokov’un dört eserinde çevirmen olarak imzam var: İlk olarak, otobiyografik yapıtı Konuş Hafıza’yı çevirdim; onu Nikolay Gogol biyografisi takip etti. Rusça yapıtlara dair inceleme ve tahlillerden müteşekkil Rus Edebiyatı Dersleri’nin bir kısmını ve abidevi romanı Solgun Ateş’i Türkçeleştirdim. Andrea Pitzer’in yazdığı Vladimir Nabokov – Yazarın Gizli Tarihi adlı yaşam öyküsü de benim çevirimle çıktı. Birkaç yıl içinde çok yoğun bir çalışmayla tamamladığım bu çevirilerin ardından, www.nabokovblog.blogspot.comadresinde Nabokov Günlüğü adında bir blog oluşturdum. 2014’ün ortalarında yazmaya başladığım bu blogda şu güne kadar 78 makale birikti. Makaleler arasında hem büyük yazarın eserlerine dair açıklamalarım, değerlendirmelerim, okumalarımdan edinip paylaştığım kimi bilgiler, hem de Nabokov çevirilerinin ve Nabokov’la bağlantılı kimi metinlerin eleştirileri var. Nabokov’un tercümanları arasına katıldığım tarihten bu yana –aşağı yukarı altı yıl oluyor– onun İngilizce olarak yazdığı ya da Rusça aslından İngilizceye çevrilmiş her metni incelemeye gayret ettim: Bu doğrultuda, yazarın tüm romanlarını okudum. Öykülerinin, şiirlerinin, tiyatro oyunlarının, mektuplarının, mülakatlarının, edebiyat derslerinin önemli bölümünü okudum, okumaya devam ediyorum. Nabokov araştırmacılarının yazdığı kitapları, makaleleri de bu okuma sürecine dâhil ettim elbette. Edindiğim birikimi mümkün olduğunca, Nabokov Günlüğü’nün sayfalarına aktardım. Bütün bu okumalar ve paylaşımlar beni bu yazarın uzmanı değil, fakat öğrencisi ve meraklısı yaptı; aynı zamanda, edebiyatın kesişen yollarında çıktığım zevkli yolculukların vesilesi oldu. Yedi aylık çeviri süreci içinde beni bir yandan tüketirken öbür yandan besleyen Solgun Ateş’e düştüğüm 190 adet dipnotta, Nabokov’un edebi referanslarının çokluğunu, zenginliğini izleyebilirsiniz: İskandinav mitolojisinden başlayıp Rusya’nın ve Batı dünyasının edebi kişiliklerine uzanan perspektifte, Shakespeare, Dostoyevski, Puşkin, Turgenyev, Pope, Goethe, T. S. Eliot, Joyce, Proust, Robert Frost, Robert Browning, Conan Doyle, Samuel Johnson, Oliver Goldsmith, Wordsworth, La Fontaine, Jonathan Swift, E. A. Poe, Thomas Hardy ve başka edebiyatçılara göndermeler, birbiri ardına boy gösterir.


Nabokov, yapıtlarında edebiyatçıların ardından en fazla kelebeklere, sonra da ressamlara göndermede bulunur. Görüntülerle düşünür, renklere büyük önem atfeder. Ada'da, "seslerin renkleri, renklerin kokuları vardır," diye yazar. Metinlerinde geçmiş ve şimdiki zaman, renklerle doludur. Buna karşın, müziğe pek yer vermez; zaten –gariptir– müzik dinlemeyi sevmez ve genel olarak müzikli bir dille yazmaz. O bir ressamdır: kelimelerin ressamı. Buna karşılık, müziğe en yakın tür olarak görülen şiirin ustasıdır ve roman metninin  içine uzun bir şiir yerleştirmek gibi son derece zor bir işi, Solgun Ateş’te mükemmelen başarmıştır. Üç dile hâkimdir: Anadili olan Rusça, İngilizce ve Fransızca. Sebastian Knight’ın Gerçek Yaşamı’na dek hep Rusça, bu romandan sonra ise hep İngilizce olarak vermiştir yapıtlarını. Yazarlığının gölgesinde kalan önemli bir vasfı, çevirmenliğidir. Genç yaşında Lewis Carroll’ın Alice Harikalar Diyarında kitabını, ileri yaşlarında kendi sansasyonel eseri Lolita’yı Rusçaya çevirmiştir. Nabokov’un lisan bilgisi ve çokdilliliği, metinlerini de biçimlendirir: Seçtiği birçok kelimede diller arası oyunlar saklıdır; sıradan okur, bu tür oyunları hissetmeden geçer. Nabokov’un ustalık dönemi metinleri, baştan başa söz ve kurgu oyunlarıyla bezelidir zaten. Konuş, Hafıza’yı çevirdiğim günlerde bu oyunlar, derin bir kuşku ve güvensizlik duygusuna sevk etmişti beni. Nabokov’a itimat etmek gerektiğini anlamam, biraz zaman aldı. Yine de, bu üslup ve kurgu sihirbazının önüme çıkardığı zorlukları kolaylıkla, güvenle aştığımı söyleyemem. Nabokov kendi çeviri anlayışı çerçevesinde, anlama sadık aktarımlara büyük önem atfediyordu. Puşkin’in manzum eseri Yevgeni Onegin’den yaptığı, açıklamaları bir kitap cildi tutan İngilizce çeviriyi anmamak olmaz: Ömrünün son döneminde şiir çevirisinin imkânsızlığına kanaat getirerek Onegin’i uyaktan, ölçüden, kafiyeden sıyrılmış, sadece anlamı vermeye odaklanmış bir stratejiyle çevirmişti. Peki Solgun Ateş’e 35 sayfalık uyaklı, vezinli bir şiir yerleştirirken ve bu şiirde yer alan iki sözcük arasındaki ses benzerliğini başka bir dilde yeniden kurmanın zorluğundan bahisle, “Shade’in şiirini çevirenler, bir tuş vuruşuyla ‘mountain’ı (‘dağ’) ‘fountain’a (‘fıskiye’) dönüştürme sorununu yaşayacaktır ister istemez,” derken, çevirmenin aklından neler geçeceğini düşünerek bıyık altından gülmüş müydü acaba? Nabokov’un hiçbir zaman bıyığı olmamıştı gerçi!


Vladimir Nabokov’dan bahsettiğimiz bu yazıda, bize ayrılan karakter sayısının sonuna geldik. Bir hatırlatmayla bitirelim: Henüz Nabokov’un Rusça olarak yazdığı hiçbir metin Türkçeye çevrilmedi (Maşenkaadlı romanın çevirisi, Mary başlıklı İngilizce çeviri üzerinden yapılmıştı). İngilizce romanlarından Bend Sinister ve Look At the Harlequins! de Türkçede yok. Öykülerinin bir bölümünü, şiirlerini, tiyatro oyunlarını, mektuplarını, mülakatlarından derlenen kitapları dilimizde okumak mümkün değil. Bölük pörçük Nabokov algımızın onarılması ve bütünlenmesi için, bu eserlerin çevirisine eğilmek şart: Bir, iki, üç, daha fazla Nabokov!




12 Kasım 2015 Perşembe

Nabokov'un Mektupları


Edebî tür olarak mektupla, özel mektuplar arasında fark var: İlki zaten basılmak üzere yazılmış; diğerindeyse böyle bir gaye söz konusu değil. Ama özel mektuplar da, ünlü bir edebiyatçının elinden çıkmışsa şayet, genellikle  bir edebi güzellik taşıyor ve yazarın ölümünden sonra arşiv değeri kazanıyor; biyografik çalışma yapmak isteyenler ve söz konusu edebî kişiliği daha yakından tanımak isteyenler için, paha biçilmez bir kaynak niteliğinde oluyor. Sevgili yazarım Nabokov’un mektupları için de aynı şey geçerli tabii.

Nabokov, romanlarında ve öykülerinde her zaman, yarattığı karakterlerle okuru arasına belli bir mesafe koymuş, bu mesafe marifetiyle, kendi iç dünyasını sergilemekten özenle sakınmış bir yazar. Yaşamı boyunca kamusal imajını dikkatle oluşturmuş, gazete ve dergi mülakatlarında soruları yazılı olarak cevaplamayı tercih etmiş, mülakatların son halini basılmadan önce görüp gerekli düzeltmeleri yapmakta ısrarcı olmuş; katıldığı televizyon programlarında, önceden hazırladığı notları kahve fincanlarının, vazoların ardına saklamaya gayret etmiş. Oluşturduğu gizemli ve oyunbaz yazar portresi, bir noktadan sonra onun gerçek kişiliğini, müstehzilik perdesinin gerisindeki asıl fikirlerini ayırt etmeyi zorlaştırmış. Nabokov’un mektupları, perdeyi aralayan, muammalı kurguların gerisindeki insanla tanışmamızı sağlayan ilk elden kaynaklar olarak önemli.

Vladimir Nabokov’un mektuplarının bir kısmı, ölümünden sonra (hiçbiri Türkçeye çevrilmemiş) üç ayrı kitapta yer alıyor: Bunlardan biri, 1940 ile 1977 arasında yazılmış mektuplardan seçmeler; bir diğeri, Nabokov’la Edmund Wilson’ın 1940-1971 arasındaki yazışmalarını içeriyor; sonuncusu da, geçen yıl basılan Letters to Véra: Yazarın, eşine hitaben yazdığı mektuplar.



Yukarıdaki kitaplardan ilkini, yani 1940-1977 arası mektuplardan seçmeleri yakın zaman önce okudum. Açıklayıcı notlarıyla birlikte toplam 624 sayfalık bir kitap. Véra ve Dmitri Nabokov tarafından seçilmiş mektupların bazılarının aslı İngilizce; bazıları ise Rusçadan çevrilerek kitaba konmuş. Mektupların çoğu bizzat Nabokov tarafından, bazıları da onun adına eşi Véra tarafından yazılmış. Véra’nın yazıp gönderdiği mektuplar, esasen yayıncılara ve Nabokov’dan bilgi, mülakat, imzalı kitap ya da fotoğraf talep edenlere vs. yönelik. Bazen, Nabokov’un yoğun işlerinden başını kaldıramadığı zamanlarda, yakın dostlarına kocası yerine Véra’nın cevap verdiği de olmuş. Véra, Nabokov’un her şeyiydi zaten: Özel şoförü (Nabokov araba kullanamazdı), metinlerini temize çeken kişi (Nabokov daktilo kullanmayı hiç öğrenmedi), sekreteri (kocasının dikte ettiği edebi metinleri ve mektupları yazardı), eserlerinin ilk okuru ve eleştirmeni (edebi hususlarda, başkalarının dile getiremeyeceği sözler söylemek, uyarılarda bulunmak, Véra’nın ayrıcalığıydı). Çocukları Dmitri (opera sanatçısı, otomobil yarışçısı, playboy ve babasının başlıca çevirmeni olan ilginç bir figür), Rusça mektupların İngilizceye çevrilmesini üstlenmiş.

Giriş yazısına göre, Vladimir Nabokov’un yazışmalarının küçük bir bölümünü oluşturan bu mektuplar, edebiyatçının şu veçhelerini ortaya koyacak şekilde seçilmiş:

1. Nabokov’un yazar olarak evrimi ve yaratım sürecine dair kavrayışı
2. akademik etkinliği
3. tutkuları: böcekbilim ve satranç
4. hayatının bazı önemli detayları
5. aile ilişkileri
6. sanatsal ve kişisel ahlakı
7. bir bakkal alışverişi listesinden tutun, ailevi ya da sanatsal meselelere dair önemli mektuplara kadar her şeyde sergilediği mizah ve özgünlük.


1940, Nabokov ailesinin SS Champlain gemisiyle Amerika’ya göç ettiği yıl; 1977 ise Nabokov’un ölüm yılı. Dolayısıyla bu mektuplar, Nabokov’un Amerika macerasından ve hayatının son dönemini geçirdiği İsviçre’den enstantaneler sunuyor. Yazarın yayınevi temsilcileriyle ve dergi editörleriyle diyalogları arasında, zaman perspektifi içinde, Lolita’nın sorunlu yayın süreci ve Olympia Press’in yöneticisi Girodias’la yaşanan sorunlar ön plana çıkıyor. Aynı zaman akışı içinde bir başka dikkat çekici tema, “yetkili biyograf” olarak işe başlamasına kaşın, beklentilerle çok uyumsuz bir eser ortaya koyan Andrew Field’la Nabokovarasındaki, giderek bozulan ilişki. Romanların çevirilerinde çıkan sorunlar, Nabokov’un çeviri sürecine müdahaleleri dikkat çekiyor. Kadın yazarlara karşı önyargılı olduğunu belirten üstadın, çeviri alanında da cinsiyetçi bir alay ortaya koyduğunu görüyoruz: Rus Edebiyatı Dersleri’nde kıyasıya eleştirdiği Garnett’ın çevirilerini, bir mektubunda “Constance Garnett’ın kuru boku” diye anıyor. Dar (The Gift) romanının İngilizceye çevrilmesini arzu ettiğinden bahisle, “İngilizceyi Rusçadan daha iyi bilen bir adama ihtiyacım var – bir adam, kadın değil. Çevirmenler hususunda eşcinselim açıkçası,” diyor. Kendi eserleri hakkındaki görüşlerini okuyoruz; Karanlıkta Kahkaha adıyla tanıdığımız Camera Obscura'dan “en kötü romanlarımdan biri” diye bahsettiğini görüyoruz. Kimi yazar ve şairlere yönelik küçümseyici sözleri de, bu mektupların satırlarında yerini almış: “By T. S. Eliot, Bay Thomas Mann gibi koca üçkâğıtçılar”... “mide bulandırıcı, tamamen ikinci sınıf Bay Pound”… “Saul Bellow, sefil bir vasatlık”… “Mann, Galsworthy, Faulkner, Tagore ve Sartre’ın ‘büyük hüner sahipleri’ olduğunu söyleyerek öğrencileri yanlış yönlendirmeyi sürdürmek niye?”


Véra'nın elinden yazılmış bir mektupta, Nabokov'un kütüphaneci Elsie Torres'a yanıtı yer alıyor. Edebi varlığının Rus edebiyatına mı, Amerikan edebiyatına mı dahil edilmesi gerektiği hep tartışılan yazar, eserlerinin hangi raflarda yer alacağını tercih etme noktasında, tercihini Amerikan Edebiyatı kısmından yana koyuyor: En iyi eserlerini İngilizce olarak yazdığı için.


Bu mektuplarda, Nabokov'un eşsiz mizah anlayışını izlemek keyif verici: Writer's Digest dergisinden Kirk Polking, ona "yazarın toplumsal sorumluluğu" başlıklı bir yazı için, 2000 kelime karşılığında 200 dolar önermiş. Nabokov, 13 Haziran 1969 tarihli mektubunda Polking'e şu yanıtı iletiyor: 

"Sevgili Bay Polking,
"Yazarın toplumsal sorumluluğu var mıdır," sualinize yanıtım:
"HAYIR
"Bana on sent borcunuz var, efendim."
                                             Vladimir Nabokov


(İlk olarak K24 sitesinde yayımlanmıştır: http://t24.com.tr/k24/yazi/nabokov,432)


11 Kasım 2015 Çarşamba

Nabokov'un Edebiyat Dersleri konulu iki yayın: Sorunlar, sorunlar...



Birkaç yıldır ilgiyle takip ettiğim Open Culture isimli internet sitesinde, 21 Ekim 2015 tarihinde, Vladimir Nabokov'un Kafka hakkındaki derslerine dair bir yazı yayımlandı. Yakın zaman sonra, 3 Kasım 2015'te Notosoloji sitesinde, söz konusu makalenin çevirisi niteliğinde, "Nabokov'un Kafka'ya Karşı Böcek İnadı" başlıklı yazı çıktı. Yazının sonunda, "Çevirip hazırlayan: Neslihan Önderoğlu" ibaresi yer alıyor, böylece söz konusu metnin bir çeviri faaliyeti üzerinden hazırlandığı belli edilse de, kaynak belirtilmiyor: Yani Open Culture sitesindeki yazının ismi ve bağlantısı verilmiyor. Böylece, yayıncılıktaki en temel hukuki ve ahlaki kural olan kaynak gösterme zorunluluğu ihlal ediliyor.

Notosoloji sitesindeki yazı, Open Culture'daki yazının tercümesinden ibaret, fakat aynı zamanda baştan sona hayli sorunlu bir çeviri. Örneklersek:


İlk cümle şöyle: "Eğer Kafka’nın Dönüşüm’ünü İngilizce çevirisinden okuduysanız elinizdeki çeviriye göre dönüşüm geçirmiş Gregor Samsa’dan karafatma, hamamböceği ya da daha genel olarak dev bir böcek diye söz edilmektedir." 


Türkçe açısından bakarsak düzgün çeviri, "Eğer Kafka’nın Dönüşüm’ünü İngilizce çevirisinden okuduysanız, muhtemelen bu çeviride dönüşüm geçirmiş Gregor Samsa’dan karafatma, hamamböceği ya da daha genel olarak dev bir böcek diye söz edilmekteydi." olabilir. Lakin kaynak metinden "karafatma", "hamamböceği" ve "dev böcek" olarak aktarılan sözcüklerin aslı, "cockroach", "beetle" ve "gigantic insect". "Cockroach" hamamböceği ama, "beetle" karafatma" değil: Redhouse sözlüğü, "kınkanatlı böcek" karşılığını veriyor. 


"Bunu yazıda çok açık hale getirmek..." diye başlayıp "... Kafka'nın bakış açısına göre hikâye ilerledikçe mutasyon da devam etmeyecekti." diye biten cümlede, anlam tersine dönmüş. Kaynak metindeki bitiş: "-one that mutates as the story proceeds"; yani hikâye ilerledikçe mutasyon devam etmeyecek değil, edecek deniyor. "Ben burada bugs'dan -böceklerden- söz ediyorum, humbugs'dan -riyakârlardan- değil, demiştir" şeklindeki kısımda, "I'm interested here in bugs" deniyor aslında; "interested" kelimesi "söz etmek" değil, "ilgilenmek" olarak çevrilmeliydi. "Humbugs" ise "riyâkar" anlamına gelmez; "sahtekâr" olarak çevrilebilirdi.


Bu kısa metin çevirisindeki diğer sorunlara değinmeye gerek duymuyorum. Metni "çevirip hazırladığı" belirtilen Sayın Neslihan Önderoğlu, bildiğim kadarıyla çevirmen değil, yazar. Dolayısıyla çeviri hatalarına hoşgörüyle bakılabilir belki ama, kaynak belirtmeden Josh Jones'un Open Culture'daki yazısını bu şekilde kullanmak mazur görülemez. Kaynak mutlaka verilmeliydi. Böylece, Nabokov'un derslerinde böceği çizmesinin, böceğin resmedilmemesi gerektiğini söyleyen Dönüşüm'ün yazarına saygısızlık olduğu şeklindeki yersiz iddia da üstlenilmemiş olurdu. Zira söz konusu böcek çizimi Nabokov'un "Edebiyat Dersleri" kitabında yer almasına karşın, esasen onun, basılması niyetiyle yaptığı bir çizim değildir. Nabokov'un kitaplaştırılmasına pek sıcak bakmadığı ders notları, kendisinin ölümünden sonra oğlu ve karısı tarafından yayımlanmıştır. Dolayısıyla Josh Jones, gençlerin bir edebi yapıta nüfuz etmesini hedefleyen çizim ve açıklamaların Kafka'ya saygısızlık olduğunu söylemekle, bence aşırıya kaçmaktadır.


* * *

Yine Notosoloji'de çıkan, 31 Ekim 2015 tarihli "İyi Okurlarla İyi Yazarlar" başlıklı yazıya da değinmek isterim. Söz konusu yazı, "Akşit Göktürk" çevirisi olarak yayımlanmış, ancak yazının Edebiyat Dersleri metninden alıntı olduğu da, rahmetli Akşit Göktürk'ün çevirisinin nerede yayımlandığı da belirtilmemişti. Yazıya bugün (10 Kasım 2015'te) baktığımda, bir okur yorumu ve Notosoloji sitesinin yanıtını gördüm. Bu yorumun ve verilen yanıtın ekran görüntüsü aşağıda:


Gerçekten de "düzeltilmiş". Bu kez, "Kaynak: Edebiyat Dersleri, Çevirenler: Ayşe Lucie Batur ve Fatih Özgüven" ibaresi konulmuş. Yalnız bir sorun var: Evet, Notosoloji'nin yayımladığı metin Edebiyat Dersleri'nden, ama çeviri Batur ve Özgüven'in İletişim Yayınları'ndan çıkan çevirisi değil: Başka bir çeviri. Ya Notosoloji'nin evvelce yazdığı gibi Akşit Göktürk'e, ya da başka birine ait. Bilemiyoruz. Sitenin Edebiyat Dersleri baskısına hiç bakmadan, yukarıdaki okur yorumunu doğru kabul etmesini, bu seviyedeki özensizliği anlamak zor.

Tek anladığım şu: Nabokov üzerine yazanlar bile, Nabokov'u okumuyor. Özgün metinler bir yana, bu metinlerin kitap olarak basılmış çevirilerine dahi el atmaya üşeniyorlar.




29 Eylül 2015 Salı

Armağan Ekici'nin, "Alice'in Harikalar Diyarındaki Maceraları" çevirisine dair sorularıma yanıtı

Armağan Ekici, 28 Eylül 2015 tarihinde, Alice'in Harikalar Diyarındaki Maceraları çevirisine dair sorularımı yanıtladı. Bu yanıtları, ilgili blog yazısının altındaki yorum kısmında iletti. Ben de onun yazdıklarını aşağıya taşıdım. Kendisine, bu güzel diyalog imkânını tanıdığı için teşekkür ederim:


Öncelikle Yiğit Yavuz’a kitaba bu kadar kısa zamanda ve böylesi yakın bir ilgi gösterdiği, değerlendirmeleri, soruları için teşekkür borçluyum. Özellikle aruz meselesinin bu kadar çabuk farkedileceğini tahmin etmiyordum, sağolsun! “Yahya Kemal aruzu buluşsun Alice ile” (- - . / - . - . / . - - . / - . - ).

Üç soruya cevaplarım:
(1) “Beyaz Tavşan” / “Ak Tavşan”: “Ak Tavşan”da a harflerinin tekrarı nedeniyle daha uyumlu olmasının ötesinde bir nedeni yok.

(2) The Rabbit Sends in a Little Bill: Carroll burada “a little bill” diyerek bir kelime oyunu yapıyor. Carroll’ın Bill’i “a” ile tanımlaması Bill’i bir kişiden belirsiz bir nesneye dönüştürüyor; bu haliyle başlık bill kelimesinin “fatura” anlamını öne çıkarıyor ( “Sends in Little Bill” olsa bir kişiden bahsediyor olurdu). Carroll bu oyunla okuru şaşırtıyor; ancak bölümün sonunda Tavşan’ın bir faturayı değil Bill adında bir kertenkeleyi gönderdiğini anlıyoruz.

(Eski İngilizceden “send in a bill” kullanımı örnekleri: https://books.google.nl/books?id=Z_BDAQAAMAAJ&pg=PA873&lpg=PA873&dq=%22send+in+a+bill%22).

Bu nedenle, bu başlığın anlamının doğru çevirisi “Tavşan ufak bir fatura yolluyor” olurdu ve şaşırtmaca kaybolurdu. “Bill” ve “fatura” anlamlarını koruyan “Tavşan faturayı Bill’e kesiyor” türünden bir çözüm iki anlamı da korur, ama kelime oyununu yokederdi. Ben de bu bölüm başlığında Bill kelimesiyle bir Türkçe kelime oyunu yapmanın daha iyi olacağını düşünerek böyle bir çözüme gittim.

(3) “ ‘Tis the voice of the Lobster”: burada aslında iki şiir değil, aynı şiirin iki bölümü var.

Carroll, mevcut şiirlerin ve popüler şarkıların sözlerini değiştirerek parodiler yazmayı seviyor; bu parodileri Alice kitapları içinde yapısal unsurlar olarak kullanmış. Alice kitaplarında parodileri şu yöntemlerle kurguya yerleştirmiş:

- Alice’in gerçek hayatta okulda ezberden okuması gereken didaktik şiirler var. Harikalar Diyarı’ndaki yaratıklar da büyükler gibi davranarak Alice’e bu şiirleri okumasını emrediyorlar; ama harikalar diyarının büyüsü içinde şiirler Alice’in ağzından bambaşka sözlerle çıkıyor.

- Diğer karakterler iyi bilinen şiirleri, şarkıları ve tekerlemeleri değişik sözlerle okuyorlar (“Speak gently” şiiri “Speak roughly” oluyor, “Beautiful Star” şarkısı “Beautiful Soup” oluyor, vs.)

- Alice için çok tanıdık tekerlemelerdeki olay, masal diyarında karşısına çıkıveriyor (Harikalar Diyarı’nda Kupa kızı ve çalınan turtalarla ilgili tekerleme, Aynanın İçinden’de Humpty Dumpty).

Alice’in ağzından yanlış çıkan üç şiirden ilki, çeviride “Çalışkandır küçük timsah...” diye başlayanı. Bunun aslı “How doth the little busy bee / improve each shining hour” diye başlayan bir şiir. Çalışkan arıcığın günün ışıdığı her saatten istifade etmesini anlatan bu şiiri Bloom da Ulysses’in sonlarında, Stephen’ı etkilemek için zihnindeki klişelerle konuşurken ve düşünürken kullanır (Ulysses s. 620). Bunu okuması gerekince, şiir Alice’in ağzından “How doth the little crocodile...” çıkıveriyor ve şiirdeki çalışkanlık teması, Alice’in temel konularından biri olan hayvanların birbirini yeme temasına dönüşüyor.

Alice’in ağzından yanlış çıkan ikinci şiir, “You are old, father William” diye başlayan bir şiir; parodisi yapılan orijinal şiirin başlığı “The Old Man’s Comforts and How He Gained Them”. Orijinal şiirdeki “güzel yaşlandım çünkü sağlığıma dikkat ettim, geleceğimi düşündüm, Allah’ımı unutmadım” türünden nasihatler parodide “karımla bol bol münakaşa ederek çene kaslarımı kuvvetlendirdim” gibi nasihatlere dönüşüyor; bu parodide de yemek yeme, bir kazı olduğu gibi yiyip bitirme teması var. 

Üçüncü şiir, “ ‘Tis the voice of the sluggard; I heard him complain, / ‘You have wak’d me too soon, I must slumber again.’ ” diye başlayan, tembelliğin zararları üzerine, o zamanın okurları için çok tanıdık bir şiir. Carroll bu sefer sadece kelime benzerliklerinden yararlanarak tembellik temasını kullanmayan, yine pişirilme/yem olma teması etrafında dönen bir parodi yazmış.

İlk iki şiirdeki yeni anlamları Türkçeye aktarınca, çalışkanlık-nasihat temalarının tersyüz edildiği anlaşılıyordu; ama bu üçüncü şiirin anlamca doğru çevirisini yapınca, işin parodi tarafı tamamen kayboluyordu. Bu nedenle, bu şiir için başka bir strateji seçtim; “bir dildeki tanınmış bir şiirin parodisinin başka dile çevirisi nasıl olur?” sorusunun olası cevaplarından biri olan “o dildeki tanınmış benzer bir şiirin benzer bir yöntemle parodisi yapılabilir” çözümünü denedim.

Bu amaçla, çalışkanlık konulu, tanınmış, çocuklara öğretilen didaktik bir Türkçe şiir aradım; önce Modern Folk Üçlüsü’nün “Trik Trak”ını düşündüm, ama bu şarkıdaki kelime sayısı Carroll gibi ses benzerlikleri üzerinden yem olma-pişirilme esprileri yapmaya yetmiyordu. Sonra, La Fontaine’in Cırcırböceği ve Karınca fablının Orhan Veli çevirisini hatırladım:

Cırcır böceği çaldı saz,
Bütün yaz.
Derken kış da geldi, çattı,
Seninkinde şafak attı.
Baktı ki yok hiç yiyecek
Ne bir sinek, ne bir böcek,
Kalktı karıncaya gitti;
Yandı, yakıldı, ah etti.
Üç beş buğdaydan ne çıkar,
Gelecek mevsime kadar
Bir kaç tane borç istedi.

İşin kötüsü karınca
Borca hiç alışmamıştı;
Bu ricacıya çıkıştı.
— “Ne yaptınız yaz boyunca?”
— “Ne mi yaptım? Saz çaldım saz!”
“İnayet buyurun,” dedi,
“Yemin billâh ederim,
Eylüle kalmaz öderim,”
— “Ya, öyle mi? Demek ki siz
Yazı sazla geçirdiniz:
Şimdi de oynayın biraz”.

Bu şiir, “yaz/saz/biraz” kafiyeleriyle ses oyunları yapmaya, işin içine bir kaz katarak Carroll'ın pişirilme, yem olma temalarını kullanmaya elveriyordu. Orhan Veli’nin bu şiirini okura hatırlatmayı da önemli buldum.

Orhan Veli gibi yazabilmeyi çok isterdim tabii ama burada Armağan Ekici’yi değil Orhan Veli’yi ve La Fontaine’i okuyoruz. Meraklısı için, bu hikâyenin tarih boyunca Türk edebiyatındaki yerini anlatan, benim de kaynak metin olarak kullandığım ilginç bir makale:

https://www.academia.edu/6089500

Bu örnekte, karşımızda çeviri işleminin başka bir düzeyde gerçekleştiği bir tercih var. Artık kelimelerin, cümlelerin çevirisini değil, bir dildeki oyunun eşdeğerini başka bir dilde tekrarlayarak “çeviri” yapıyoruz; kelimeleri değil, oyunu çeviriyoruz. Perec’in Kayboluş romanı, tam bu türden sorunlar getirmesiyle çeviri tekniği açısından ilginçtir.

Kitapta, benzer bir tercih, “Twinkle twinkle little star” diye giden çocuk şarkısının “Twinkle twinkle little bat”e dönüştüğü şarkının çevirisinde de var. Türkçede bu şarkı “Daha dün annemizin...” sözleriyle söylendiği için ben de bu sözleri dönüştüren ve şarkıdaki çay partisi, titreşen tabaklar temalarına dokunan bir çözüm buldum; bu çözüm, şarkı Türkçede de bilindiği için Carroll’ın oyununu okur için aşikâr kılan bir çözüm oldu.

Durum böyle! Bu güzel tartışmayı açtığı için Yiğit Yavuz’a tekrar teşekkürlerle, çok selam.

Son bir not -- yine meraklısı için, Alice’teki şiir parodilerini ve kaynaklarını derleyen bir sayfa:

www.alice-in-wonderland.net/resources/analysis/poem-origins/alices-adventures-in-wonderland/



25 Eylül 2015 Cuma

Armağan Ekici'nin "Alice" Çevirisi


Yayıncılık dünyamızın güzel hadiselerinden biri geçtiğimiz günlerde gerçekleşti: Armağan Ekici’nin yeni çevirisi Lewis Carroll’ın Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki Maceraları, Norgunk Yayıncılık tarafından basıldı. Ben de merakla beklediğim bu kitabı tez elden alıp okudum. Alice’s Adventures in Wonderland başlıklı özgün metni, Armağan Ekici çevirisi çıkmadan çok kısa süre önce okumuştum, dolayısıyla metinle ilgili izlenimler, düşünceler, sorular kafamda tazeydi. Hatta Alice’in özelliklerine ve gençlik döneminde bu eseri Rusça’ya çeviren Vladimir Nabokov’un tercümesine dair bir yazı yazmıştım. Armağan Ekici’nin daha önce Ulysses çevirisiyle James Joyce’a nasıl yeni bir soluk getirdiğini biliyor, şimdi Alice’e Türkçede neler katacağını görmeye can atıyordum.

Alice, dünyanın en çok tercüme edilen kitaplarından biri. Bununla birlikte, tercümanı büyük zorluklarla kuşatan bir eser. Baştan sona söz oyunlarıyla örülü bir kitap, Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki Maceraları. Bu söz oyunlarının gerisinde bir art niyet, politik bir maksat, gizli mesajlar yok: Gözümüzün önündeki sadece, Lewis Carroll’ın kelimeler alanındaki oyunbazlığı ve rüya içinde rüyanın yaşandığı bir masal dünyası kuran hayal gücü. Yazarın oyunbazlığı, daha kendi isminde başlıyor: Asıl adı Charles Lutwidge Dodgson. Önce ön adını, yani "Charles Lutwidge"i alıp, Lutwidge’le Charles’ın yerini değiştiriyor; sonra ikisini de Latinize ederek, "Carolus Lodovicus" ismini elde ediyor. Nihayet bunları tekrar İngilizceye uyarlayarak, “Lewis Carroll”ı ortaya çıkarıyor ve yazılarında müstear isim olarak kullanıyor.

Carroll’ın bu ele avuca sığmaz oyunbazlığını ve hayal gücünü başka bir dile aktarmak, herkesin harcı değil; özel bir maya gerektiriyor. Armağan Ekici de o özel mayadan yoğrulmuş, söz oyunlarıyla uğraşmayı sevdiğini bildiğimiz bir çevirmen: Dolayısıyla ortaya lezzetli bir çeviri çıkmış. Armağan Ekici’nin çeviri stratejilerini izlemek için, Türkçe metni kaynak metinle karşılaştırmalı olarak okudum. Metinde çevirmenin karşısına ne gibi sorunlar çıkıyor, Armağan Ekici bunları aşmak için neler yapmış, ne kadar başarılı olmuş, adım adım izlemeye gayret ettim. Ayrıca, Alev Balcı’nın Dokuz Eylül Üniversitesi’nde tamamladığı ve internet üzerinden ulaşabileceğiniz “A Comparative Analysis of Different Turkish Translations of Alice in Wonderland by Lewis Carroll on Pun Translation” başlıklı tezden de yararlanarak, Ekici’nin kendisinden önceki çevirmenlerle hangi noktalarda buluştuğunu, hangi noktalarda onlardan ayrıldığını görmeye çalıştım. 

Çeviriyle ilgili ayrıntılara geçmeden önce, kitabın tasarımıyla başlayalım. Norgunk yayınevi bu kitap için karemsi ölçüler tercih etmiş. İyi kaliteli, pürüzsüz bir kâğıt kullanılmış. 

Kapak resmi ve kitaptaki tüm güzel çizimler Pelin Kırca'nın eseri. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, John Tenniell'in Alice'in ilk baskısı için yaptığı ve günümüzdeki çoğu basımda da kullanılan çizimlerine göre, tabiri caizse biraz daha soğuk ve mesafeli çizimler. Bu çizimlerde Alice'in yaşı, Tenniel çizimlerindeki Alice'e nazaran biraz büyük gibi. Bu kitaptaki maceraları devam ettiren Through the Looking Glass (Aynanın İçinden) metninde Alice, kendisinin yedi buçuk yaşında olduğunu söylüyor. Pelin Kırca'nın Alice'i ise en azından dokuz-on yaşında gibi göründü bana; elbette bu algı kişiden kişiye değişebilir.




Kitap iri puntolarla, geniş satır aralığıyla, karşılıklı iki sayfada sayfalardan birinin sadece yarısı kullanılarak basılmış. Bütün bunlardan, Norgunk'un Alice'e özel bir baskı gözüyle baktığını, ona göre özel bir tasarım peşinde koştuğunu çıkarsamak mümkün. Bu güzel; ama satırlar sayfanın orta yerinde bitiverince bölümün sonuna geldiğim hissine kapıldığımı, okurken sayfa ortasında zihnimin (şartlanmışlık gereği) habire küçük dur-kalklar yaptığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu tasarım sayfa sayısını da artırmış, dolayısıyla kitabın kalınlığı ve maliyeti artmış. Bu da okurun cebine yüksek fiyat olarak yansıyor; benim de çekinseme koyma hakkım doğuyor, çünkü güzel kitaplar, okura uygun fiyatlarla ulaşsın ve böylece daha çok alınıp okunsun isterim.



Artık çeviriye geçeyim. Alice, uzunca bir şiirle başlar. Altılı kıtalarla kurulmuş şiirde genel uyak düzeni ABCBDB şeklindedir. İkinci, dördüncü ve altıncı dizeler birbiriyle uyaklıdır. Genel olarak, uyaklı dizeler “iambic trimeter”, uyaksız dizeler ise “iambic tetrameter” veznindedir. Ekici, zor bir işi başararak bu şiiri dörtlü kıtalar içinde ve aruz vezniyle çevirmiş. Bu aruzlu çeviriyi, sonraki şiir, şarkı ve tekerlemelerde de görüyoruz.


Armağan Ekici'nin kitapta adım başı karşımıza çıkan söz oyunlarına bulduğu çözümlerin bazıları, kendisinden önceki çevirmenlerle paralellik ya da onlara yakınlık gösteriyor: "Did you say pig or fig?"  / "Domuz mu, muz mu?" örneğinde olduğu gibi. Daha zorlu yerlerde ise çok parlak, yüksek yaratıcılık ürünü çözümler üretiyor. Alice'in Yalancı Tosbağa ve Griffon'la konuştuğu dokuzuncu bölümde olduğu gibi.

"The master was an old Turtle - we used to call him Tortoise -"
"Why did you call him Tortoise, if he wasn't one?" Alice asked.
"We called him Tortoise because he taught us," said the Mock Turtle angrily.

Buradaki söz oyunu, "taught us" ile "Tortoise" söyleyişlerinin sesdeşliği. Ekici, sorunu şöyle aşıyor:

"Başmuallimimiz yaşlı bir Tosbağa idi - biz ona Kara Kaplumbağa derdik -"
"Eğer karakaplumbağası değilse, neden ona öyle derdiniz?" diye sordu Alice.
"Ona Kara Kaplumbağa derdik çünkü kara kaplı defteri vardı," dedi Yalancı Tosbağa kızarak.

1932'den bu yana yapılmış çevirilerden farklı olarak, meşhur "Beyaz Tavşan", Ekici çevirisinde "Ak Tavşan" olmuş. Bu, kitabın Alice'ten sonra en çok bilinen kahramanı olduğu için, yapılan isim değişikliğini önemli buldum ama gerekli miydi bilmem. 

Bir diğer ilginç seçim, dördüncü bölümün "The Rabbit Sends in a Little Bill" şeklindeki başlığının, "Tavşan, Bill'i Bir Miktar Bilinçlendiriyor" şeklinde çevrilmiş olması. Gerek ifadenin kelime kelime anlamı, gerekse bölümün içeriği açısından, bu çeviriyi bir yere oturtamadım. Armağan Ekici'nin makul bir açıklaması vardır eminim, ama okurun bu noktada kafasının karıştığı da gerçek.

Armağan Ekici şarkıları çevirirken, farklı yerlerde farklı stratejiler izlemiş. Örneğin beşinci bölümdeki "William Babam" şarkısında özgün metnin izinden giden bir çeviri sergilerken, onuncu bölümdeki şarkıların ikisinde, özgün metinle bağını tamamen koparan, başka bir yerden alınmış gibi duran metinlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bu iki şarkıda artık Lewis Carroll'ı değil, Armağan Ekici'yi dinliyoruz. Kitabın beni şaşırtan yeri burası oldu. Sevgili Armağan Ekici buradaki tavrıyla ilgili bir açıklama yapıp bizi aydınlatsa ne güzel olur. Farklılığın boyutunu görmek için aşağıdaki sağlı-sollu karşılaştırmalara bakınız (resimler, üzerine tıklayınca büyüyecektir): 




Armağan Ekici'nin bu çevirideki en büyük başarısı, herhalde Carroll'ın eğlenceli, güldürücü dilini kendi mizah süzgecinden geçirerek ve yer yer güncel dil tartışmalarına bulayarak yansıtabilmesi olmuş. Mesela aşağıdaki bölümü, kıkırdamadan okumak güç: 



Armağan Ekici'nin şimdilerde, Alice'in maceralarının ikinci faslını içeren Aynanın İçinden'i çevirmekle meşgul olduğunu biliyorum. Ona zihin ve beden sağlığı dilerken, bundan sonra, çeviri süreciyle ilgili açıklamaları artık kendisinden duymak / okumak arzusu içinde olduğumu da ifade etmek isterim.


23 Eylül 2015 Çarşamba

İki Shelley ve Nabokov


Bu yazıyı yazmaya başladığım gün, Mary Shelley’nin Frankenstein romanının yeni çevirisini bitirmiş, editörüme göndermiş bulunuyorum. Kalıcı edebiyat ürünlerinin zaman içinde birbiriyle kurduğu, kimi görünür kimi görünmez bağlar vardır. Bir yazar on yıllar, yüzyıllar  sonra başka bir yazara esin kaynağı olur, yeni bir yapıtın içinde bir şekilde kendine yer bulur. Bu olguyu, çeviri sürecimde çok net şekilde gözlemliyorum: Çevirdiğim bir eserin izlerini, daha sonra okuduğum ya da çevirdiğim başka bir kitapta buluveriyorum. Demek okumalarımda, çevirilerimde sözünü ettiğim görünür-görünmez bağlar boyunca hareket etmişim; edebi güzergâhımda kitaplar, yazarlar, akımlar, anlayışlar arasındaki yollar hep birbirine bağlanmış.

Frankenstein romanı özelinde bu bağ, şu şekilde ortaya çıktı: Çeviriye başlamamın kısa zaman sonrasında, Julian W. Connoly’nin derlediği "Nabokov an His Fiction – New Perspectives kitabını tararken, Ellen Pifer imzalı "Her Monster, his nymphet: Nabokov and Mary Shelleyadlı makale dikkatimi cezbetti. Yazı, iki yazarın en ünlü iki eseri, Nabokov’un Lolita romanıyla Shelley’nin Frankenstein’ı arasındaki benzerliklere dikkat çekiyor ve çok inandırıcı biçimde, Nabokov’un Lolita’da, Mary Shelley’ye saygı duruşunda bulunduğunu ortaya koyuyordu. Bu keşiften çok hoşlandığımı tahmin edersiniz.

Daha sonra başka bir kaynaktan bulup okuduğum, Pale Fire incelemelerinin saygın ismi Matthew Roth’un "Glimmers of Shelley in John Shade’s Verse" adlı makalesi ise, yine Shelley’nin, ama bu kez Frankenstein’ın yazarının değil, onun eşi olan Percy Shelley’nin Nabokov üzerindeki etkisine değiniyor, şiirinin Solgun Ateş’e nasıl sirayet ettiğini açıklıyordu. Yani anlaşıldığı kadarıyla, karı-koca Shelley’ler, Nabokov’un iki başyapıtında ayrı ayrı yerlerini almıştı.

Bunun nasıl olduğunu özetleyeceğim. Önce biraz Shelley’lerden bahsetmekte fayda var. Percy Bysshe Shelley, İngiliz romantik şiirinin önemli isimlerinden. Çoğunu 1818’de İtalya’ya yerleştikten sonra yazdığı Prometheus Unbound (Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheus), To a Skylark (Tarlakuşuna), The Cloud (Bulut) gibi lirik şiirleriyle ünlü. 1811 yılında Harriet Westbrook’la evlenmiş, ama iyi giden bir evlilik olmamış bu. 1814’te, kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft’la filozof William Godwin’in 16 yaşındaki kızları Mary’ye sevdalanmış, evlilik dışı bir ilişki başlamış aralarında. Harriet’le evliliğinden, biri kız biri oğlan iki çocuğu varmış Percy’nin; Mary ile ilişkisinden de bir oğlu olmuş. Derken Harriet kendini göle atarak canına kıymış. Percy Shelley ile Mary Wollstonecraft Godwin,  1816’da evlenmişler. Sonra bir kız ve bir oğlan çocukları daha dünyaya gelmiş; bu son çocuk, Percy Florence, hayatta kalan tek evlatları olmuş, diğer iki çocuklarını kaybetmişler.

Percy Shelley 1820 senesinde, bir deniz kazasında yelkenlisinin batması sonucu ölmüş. Ölümünden sonra şiirlerini ve hayatıyla ilgili bilgileri, eşi Mary toparlamış. Hayatının, başından itibaren trajik olaylarla dolu olan, annesi onu doğurduktan hemen sonra öldüğü için sevgisiz bir üvey annenin elinde büyüyen, düzenli eğitim imkânı göremese de, babasının geniş kütüphanesinden faydalanarak bol bol okuyan bu kadın, 1 Şubat 1851’de beyin kanserinden hayatını kaybetmiş.  


Lolita'da Frankenstein İzleri

Mary Shelley’nin henüz 18 yaşındayken yazmaya başladığı Frankenstein yahut Modern Prometheus, 1818 yılında basıldı. Ellen Pifer’ın belirttiği gibi, o zamandan beri romanın trajik “canavar”ı, tıpkı Nabokov’un “nymphet”i gibi bir kültürel ikon ve yaygın bir yanlış bilginin nesnesi haline geldi. Tıpkı Victor Frankenstein’ın isminin, yarattığı canavarla karıştırılması gibi, Nabokov’un romanının kahramanı Dolly Haze’in de, gerçekten Humbert’ın hayalindeki baştan çıkarıcı “nymphet” olduğu sanılmaya başlandı.

Nabokov, hiçbir metninde ya da mülakatında, Frankenstein’dan etkilendiğini düşünmemize yol açacak bir şey söylemez. Aslında, 5 Mayıs 1950’de Edmund Wilson’a yazdığı mektupta belirttiği gibi, “tüm kadın yazarlara karşı önyargılı”dır; onları “başka bir sınıfta” değerlendirir. Bununla birlikte Lolita’nın kurgusu, bir kadın yazar olan Shelley’nin eseriyle benzerlikler gösterir: Öncelikle, Shelley’nin kahramanı Frankenstein ile Nabokov’un kahramanı Humbert Humbert birbirine çok yakın konumlardadır. Her iki kahraman da romanın baş suçlusu, sayfalar boyunca izlediğimiz kötülüklerin sorumlusudur. Frankenstein, can verdiği yaratıktan roman boyunca “canavar, şeytan, rezil, iblis, ifrit” diye bahseder ama aslında bu yaratık, dünyaya masum bir çocuk gibi temiz gelmiştir; onun habisleşmesinin sebebi, yaratıcısı tarafından terk edildikten sonra, karşılaştığı tüm insanlardan gördüğü kötü muameledir. Lolitaromanında da Humbert, çocuk çağının temizliği içindeki bir kızın masumiyetini bozar, onu ruhsal ve bedensel olarak kirletir; ona taktığı “nymphet” (orman perisi anlamına gelen “nymph”ten türetilmiş biri kelime) ismi, Frankenstein’ın yaratığı için kullandığı sıfatlara paraleldir: Humbert’ın ifadesine göre Dolores’in gerçek tabiatı  insani değil “nymphic”tir, başka deyişle “şeytani”dir; bedeninde “dişi çocuk kılığına girmiş ölümsüz bir şeytan” saklıdır. Frankenstein’ın hiç görmediği, Humbert’ın ise kısmen gördüğü felaket, çocuksu masumiyetin bozulması, Frankenstein’ın yaratığının kendisine verilen korkunç bedene, Dolores’in ise Humbert’ın biçtiği “nymphic” kılığa hapsolmasıdır. Yaratığın işlediği cinayetlerde kendini suçlu görmeyi reddeden Frankenstein gibi Humbert da, Dolores’e uygun gördüğü kimlikle, kendi eylemlerinin üzerini örtmeye, suçunu gizlemeye çalışmaktadır.

Tüm sevdikleri kendi elleriyle can verdiği yaratık tarafından öldürülen Frankenstein’ın aksine, Humbert’ın suçu üzerine yıkacağı biri yoktur. Asıl “şeytan”, Humbert’ın romanın bir yerinde kendisini nitelerken kullandığı, “beş bacaklı canavar”dır; sorumluluğuna teslim edilen çocuğu istismar etmiştir. Yine romanın bir yerinde Humbert, “o sefil ‘nymphet’ için” duyduğu “canavarca iştah”tan bahseder ki, burada kullandığı dil doğrudan, Frankenstein’ın dilinin parodisidir: O da sebep olduğu yıkımlardan, “sefil canavar”ı sorumlu tutar. Her iki romanın kahramanları da, suçluluk duygularını başkasına yansıtma çabası içindedir: Frankenstein sevdiklerinin başına gelenlerden yaratığı sorumlu tutar, Humbert ise nefretini, Lolita’yı kendisinden çalan Quilty’ye yöneltir. Quilty’ye “ifrit” (“fiend”) der; bu da Frankenstein’ın yaratıktan bahsederken sürekli olarak kullandığı kelimelerden biridir. Humbert altı sayfa içinde yedi kez, hasmını “ifrit” diye anar.

Frankenstein hiddetle yaratığını yok etmeye çalışır, Humbert ise aynı ölümcül hiddetle Quilty’nin peşine düşer. Her ikisi de ömürlerinden geriye kalan yılları, sevdiklerini ellerinden alanı bulup öldürmeye vakfederler. Frankenstein, ikisinden biri helak olana, ölümcül bir kapışma yaşanana dek, kovalamacanın bitmeyeceğini beyan eder. Humbert ile Quilty de, Lolita’nın sonunda “yaşamları için kapışırlar”. Nihayet, Frankenstein’ın sonunda, yaratık “tatlı çaresiz insanları” katlettiği için pişmanlık ve azap içinde olduğunu duyurur. Ona göre, başkalarının nefreti, onun “kendine karşı hissettiklerinin yanında hafif” kalmaktadır. Humbert da Lolita’nın sonunda Shelley’nin dilini ve izleğini yankılayarak, “Zavallı çarpık ellerimle çok sayıda bedeni fazlasıyla incittim,” der. Shelley’nin “sefil canavarı” kendisinin “suçlarla kirlenmiş, en acı pişmanlıklara boğulmuş” olduğunu söyler; bu söz hem Frankenstein’ın, hem de Humbert Humbert’ın durumunu temsil eder aynı zamanda.

Ellen Pifer’a göre Humbert’ın anlatısı da, tıpkı Frankenstein’ın anlatısı gibi, ölümün ve çürümüşlüğün yıkıntılarından filizlenir; bu anlatı mecazi olarak, Frankenstein’ın yarattığı canavarı andırır: Bir tür canlı cesedi.

Frankenstein, hikâyesinin sonraki nesiller tarafından okunmasını, bilinmesini diler; Humbert da genç Mrs. Richard Schiller’in (Dolores evlenmiştir artık) “kendisinden yıllarca daha fazla yaşayacağını” varsayar. Böylece, Lolita’nın yaşamını sürdürmesi sayesinde, “gelecek nesillerin zihninde” kendisinin de ölümsüzlüğe kavuşacağını ümit eder.

Frankenstein, kendi yarattığı canlıyı terk ettiği için ebediyen suçludur; Humbert da bir çocuğun yaşamını “harap ettiği” için benzer bir cezaya mâhkum edilmiştir. Her iki vaka da, bir erkeğe ya da kadına karşı işlenmiş en büyük suçu temsil eder. Pifer’ın ifadesiyle Lolita’da Nabokov, ondan 150 yıl önce yaşamış, kişisel deneyimleri ve sanatsal başarıları kendisinden çok farklı olan bir kadın yazara, Mary Shelley’e saygı duruşunda bulunmaktadır.



Solgun Ateş'te Shelley

Buraya kadar özetlediklerimiz, Ellen Pifer’ın Lolita ve Frankenstein metinleri arasındaki benzerliklerden yola çıkarak ulaştığı sonuçlardı. Mary Shelley’nin gerçekten Lolita metnine mührünü vurup vurmadığını kesin olarak söylemek mümkün olmasa da, eşi Percy Shelley’nin Nabokov’un diğer başyapıtı olan Solgun Ateş’teki rolü somut ve tartışılmazdır. Matthew Roth, Glimmers of Shelley in John Shade’s Verse makalesinde, Percy Shelley’nin isminin iki kez geçtiğini hatırlatıyor. Bunlardan birisinde Kinbote, Shade ile yaptıkları sohbetlerden bahseder; Shade, “basit” ve “samimi” kelimelerini övgü mahiyetinde kullanan öğrencilerin notunu kırdığını söylemiştir. Buna örnek olarak  “‘Shelley’nin üslûbu her zaman çok basit ve iyidir’ ya da ‘Yeats her zaman samimidir.’ “ ifadelerini verir. Shelley’nin ismi ayrıca Shade’in “Elektriğin Doğası” adlı şiirinde geçer:
  
“And Shelley’s incandescent soul
Lures the pale moths of starless nights”

“Ve yıldızsız gecelerin solgun güvelerini
Shelley’nin akkor ruhu ayartacaktır.”

Buradaki imge doğrudan, Percy Shelley’nin “One Word is Too Often Profaned” şiirinden alınmadır (Bu ve bundan sonraki tüm alıntılarda, Shelley’nin dizelerini Türkçeye çevirmeden aktaracağım):

“The desire of the moth for the star
Of the night for the morrow,
The devotion to something afar
From the realm of our sorrow.”

Shelley’nin Adonaiseserinde, tıpkı Shade’in “Elektriğin Doğası” şiirinde olduğu gibi, ölenlerin ruhu ışık formunda yaşamaya devam eder. Solgun Ateş’te, doğrudan Shelley’nin manzum piyesi Hellas’tan alınmışa benzeyen bir göksel imge daha vardır. Shade, Pale Fire şiirinin 286. dizesinde, “A jet’s pink trail above the sunset fire” - “Gün batımının ışığında pembeleşen jet uçağı izine” diye yazar; 528. ve 529. dizelerde, bu alacakaranlık görüntüsünü tekrar eder: “The clarelet taillight of that dwindling plane / Off Hesperus” - “Hesperus’tan havalanmış uçağın / Giderek küçülen bordo arka ışığından”. Shelley’nin Hellas’taki dizeleri şöyledir:

“The young moon has fed
Her exhausted horn,
With the sunset’s fire:
The weak day is dead, But the night is born;
And, like loveliness panting with wild desire
While it trembles with fear and delight,
Hesperus flies from awakening night,
And pants in its beauty and speed with light
Fast flashing, soft, and bright.
Thou beacon of of love! Thou lamp of the free!”

Burada hem Shade, hem de Shelley “gün batımının ışığı”na (“sunset [‘s] fire) ve akşam yıldızı (esasen Venüs gezegeni) olan Hesperus’a atıfta bulunuyor.

Matthew Roth, Shelley’nin şiirinde de, Solgun Ateş’te olduğu gibi, yansıyan, kırılan, renkli ışıklara sıkça yer verildiğine dikkat çeker. Adonais’te Shelley, hayatı sonsuzluk hayallerini renklendiren bir camdan bariyer gibi görür; ta ki ölüm gelip çatana dek:

“Heaven’s light for ever shines, Earth’s shadows fly.
Life, like a dome of many-coloured glass,
Stains the white radiance of Eternity,
Until Death tramples it to fragments.”

Solgun Ateş’te, Shade benzer bir görüntü çizer:

“And, from outside, bits of colored light
Reaching his bed like dark hands from the past
Offering gems; and death is coming fast.”

"Dışarıdan gelen renkli ışıklar hüzme hüzme,
Geçmişin karanlık elleri gibi yatağına ulaşıyor;
Mücevherler sunuyor ona; ölüm hızla yaklaşıyor."


Shelley aynı şiirin devamında, Adonais’i ölmeye, böylece, yaşamayı “mavi gökte” (“azure sky”) sürdürmeye çağırır. “Solgun Ateş”in açılış dizelerinde de, pencere camının “sahte mavisi” (“false azure”) tarafından katledilen ipekkuyruk kuşu, mavi gökte (“azure sky”) “yaşamaya, uçmaya” devam eder.


William Butler Yeats, “The Philosopy of Shelley’s Poetry” (“Shelley Şiirinin Felsefesi”) adlı metninde, Shelley’nin Adonais’te, onun öldükten sonra bile “yaşayanları etkilemeyi sürdüreceği” inancını beyan ettiğini söyler. Benzer şekilde Shade de, Hazel’ın “bir yerlerde yaşamayı sürdürdüğüne” inanır; Hazel perili ahırda, ahiretten bir mesaj almış gibi görünmektedir. Roth’un hatırlattığı üzere Brian Boyd, ölümünden hemen önce Shade’in yanıbaşında kanat çırpan Vanessa atalanta’nın, aslında babasını yaklaşan tehlikeye karşı uyarmak için dünyaya dönen Hazel Shade’in görünümü olduğunu düşünmektedir.

Belli ki Yeats’ın makalesi, Nabokov’u Shelley’nin fikir ve imgeleri üzerinden hayli etkilemiştir. Bu Nabokov’un “Solgun Ateş”in 172. dizesinde, Shelley ile Yeats’i yan yana getirmesini açıklar. Ancak Shelley ile John Shade arasındaki bağlantılar, çok daha fazlasını ele verir. Roth'a göre Shelley’nin varlığı, genel olarak, John Shade’in ölümden sonraki yaşam ve ahiret temalarına dair tefekkürüne bir doku ve derinlik vermektedir.


12 Ağustos 2015 Çarşamba

Radyo Yolcuları - Tülay Kutdemir Yavuz



Tülay Kutdemir (Yavuz), 1940 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde doğdu. 1965 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde öğrenciyken TRT’ye girdi. Ankara ve İzmir radyolarında prodüktör olarak görev yaptı. Tiyatro sanatçısı Mustafa Yavuz’la yaptıkları evlilikten doğan Yiğit Yavuz, yıllar sonra anne mesleğini seçerek TRT prodüktörü oldu. Yiğit Yavuz, aynı zamanda meslek büyüğü olan annesiyle radyo anılarını konuştu.


- TRT’ye girişin nasıl olmuştu?

- TRT’nin açtığı bir sınav olduğunu, spiker, prodüktör alınacağını duydum. O zaman üniversite öğrencisiydim. En az lise mezunu olmak şartı arandığı için, başvurabildim. Bir yazılı sınav oldu. Zeka testi bile vardı. Yabancı dil, genel kültür… Kompozisyon yazdık.  Sonra işte, kazandığımı öğrendim. Başvuru formunda, prodüktör, araştırmacı, spiker olarak birkaç bölüm vardı. Ben oradan spiker-prodüktör bölümünü işaretlemiştim. Onun için ses sınavına da girdim. Sonra o yazılı sınavı kazananları mülakata aldılar. İçeri girdiğim zaman üç kişi vardı salonda: Karşıda Turgut Özakman; daha çok o konuştu. “Hangi şairi beğeniyorsunuz?” gibi birkaç soru sordu, çıktım.

- Cevap olarak ne demiştin, hangi şairi beğeniyorsunuz sorusuna?

- O anda Ümit Yaşar Oğuzcan geldi aklıma, onu söyledim. Sonra kurslar başladı. Böyle akşam başlıyordu, altıydı galiba saati. Çok uzun sürdü o kurslar. Üç ay, beş ay gibi. Akşam galiba altıda giriyorduk, sekiz gibi, dokuz gibiydi bitiş saati. Ben bir de, ses sınavını da kazandığım için iki kursta birden bulunuyordum. Gecenin birine kadar orada kalıp da saat birde radyonun arabasıyla eve gittiğimi hatırlıyorum.

- Gece bire kadar sürüyordu…

- Gece bire kadar çalışıyorduk. Tabii o kurslar çok ciddi… En çok aklımda kalanlar, o stüdyoda Turgut Özakman’la geçen zaman… O zamanlar Merkez Program Daire Başkanı; yani genel müdür yardımcılığı gibi bir görevde. Şu saatte kurs bitecek diye daha önceden duyuru olduğu için, içimizde evli arkadaşlar olabiliyordu ya da evle ilgili, çıkmasını gerektiren o saatte, gitmek isteyen arkadaşlar oluyordu. Onlar izin istediği zaman, “tabii, çıkabilirsiniz,” derdi. O arkadaş çıktıktan sonra, böyle gayet sakin: “Arkadaşımızın adı neydi?” diye sorardı. Ben tabii bunları sonradan sonradan algıladım. Çünkü Turgut Bey’in en çok üzerinde durduğu, en çok vurguladığı konu, işimizi çok ciddiye almamızdı. Derdi ki, “İşiniz, ananızdan, babanızdan, çoluk çocuğunuzdan önce gelmezse, siz yayıncı olamazsınız.” Onun için çıkış saati de, o ne zaman gidebilirsiniz derse oydu.

Bu kursların bitiminden sonra ilk tayini çıkan, göreve başlayanlardan birisi bendim. Turgut Bey o zaman, “Çok ihtiyaç var,” dedi. “Spikere çok ihtiyaç var, sen önce spiker olarak başla, sonra prodüktörlüğe geçersin.” O dönemde çift kişilik yayınlara ben girmeye başladım; o eski spikerlerden birinin yanında çalışıyorduk. Hiç unutamadığım bir anım vardır: Gecenin herhangi bir saatinde Turgut Bey aniden çıkar gelirdi. Yani gecenin on ikisi, on biri diyelim ki… Yayın stüdyosunun önünde küçücük bir bölüm, orada bir tek koltuk… Birimiz içerideyken ya da o arada bant varken, en fazlası oturacak yer olarak oradaki tek koltuk… Ve o kadar benimsemiştim ki Turgut Bey’in, “bu stüdyodan çıkmak yok,” sözünü: Zafer Cilasun’dan bir kitap istemiştim. Getirmemişti kaç gündür… Zafer’in sesini duydum aniden, ben o antredeyim. Eşiğin üstüne ayaklarımı koydum, Zafer koridorda. “Zafer, kitabımı getirmedin!” diye bağırdığım anda Turgut Bey karşıdan çıktı: “Stüdyodan çıkmak yok, demedim mi!” dedi. “Çıkmadım efendim, eşikteyim,” dedim. (Gülüyor.) Hiç unutamam bunu.


- Peki bütün bunlar bugünün gözüyle abartılı gelmiyor mu? Yani, haklı mıydı Turgut Özakman?

- Haklıydı. Şunun için haklıydı: O kadar titiz bir eleme yapmasaydı… Çok fişek gibi bir kadroydu çünkü bizim kadromuz. O kadar ciddiye almasaydı öyle bir kadro kalmazdı diye düşünüyorum. Çünkü hepimiz gerçekten özel hayatımızı erteledik, iş hayatımızı önemsedik. Yani çalışma hayatım boyunca hiç işimde hata yapmadım.

- Yayın hatası diye kabul edilebilecek bir şey yoktu yani.

- Evet. Yani program metinlerimde… Benim altı ay kadar, kısa bir dönem yayına girmem; ondan sonra prodüktörlüğe geçtim. Radyo tiyatrosunda başla dediler. Radyo tiyatrosundaki çalışmam çok uzun sürdü; yani yedi yıl kadar bir süre. Sonra, o zaman Merkez Program Daire Başkanlığı, TRT’nin kadrosu böyle genişledikçe ek binalar kiralamıştı. Yeni Karamürsel mağazasının üstünde bir yer kiralanmıştı ve orada, Merkez Program Müdürlüğü’ne bağlı Kültür Yayınları’nda çalışmaya başladım. Orada yaptığım ilk program, Âşık Veysel’in birinci ölüm yıldönümü özel programıydı. O arada Ankara Radyosu’ndan, bir sorun programı için istek geldi. Onar dakikalık ama her gün yayınlanan kısa sorun programları yapıyorduk. O zaman tabii, Nagra dediğimiz kocaman kocaman ses alma cihazları çok ağır, kemiklerimizi eğmiştir. Onunla sokaklarda ses alıyorduk, kurumlara gidiyorduk. Sonra Ankara Radyosu binasının arkasına ek bina yapıldı ve Eğitim-Kültür Yayınları o ek binaya taşındı.

- Hâlâ mevcut olan ek bina değil mi, Ankara Radyosu’nun arkasındaki…

- Evet. O ek binaya ben gideceğim zaman da, ben daha önce öbür bölümde olduğum için, arkadaşlar ikişer kişilik odalara yerleşmişler kendi tercihlerine göre ve ben gittim, odalar ikişer kişilik, bana yer yok. Bir türlü hiç kimse o iki kişilik odasını bozup “Hadi gel buraya,” demiyor bana. Ve metin yazmam lazım, yayınım var, program yapacağım. Böyle daktilomu koyup da, o zamanın F klavyesi, on parmak daktilo yazmaya çalışıyorum. Fatma Köyoğlu, halen yakın arkadaşım, en düzensiz, bakımsız odada oturuyor. Üzüldü benim durumuma, “Kız,” dedi, “getir masanı koy şuraya.” Ve ben o odada oturmaya başladım.

Tabii program yapımcılığı… Dört denetçi var… Stres yaşıyorsun, zamanla yarışıyorsun. Çok idealisttik. Hepimiz gençtik ve Türkiye’nin gelişimine, eğitimine çok katkımız olacağını düşünüyorduk. Onun için denetçilerin müdahalesi bizim için çok üzücüydü. Şartlar çok farklıydı; yani o zaman şimdiki gibi bilgisayar yok. Milli Kütüphane’den araştırma yapıyorduk; ben kendi adıma, daha çok öyle çalışıyordum. Milli Kütüphane’ye gidip kitap arıyorsun, okuyorsun, çok araştırma yapıyorsun, kurumlara gidiyorsun, bağlantı kuruyorsun. Ve orada şu önemlidir: Dinleyici bunu öğrensin diye yazdığın bölümün üstüne o denetçilerden herhangi birisi iki çarpı işareti kalemle çizdiği zaman, elin kolun kesilmiş gibi oluyorsun. Ondan sonra denetçileri ikna edip de ne kadarını kurtarırım, hani bütün sayfayı çizmişse en azından belki şu kalır mı, böyle ricacı oluyorsun adeta… Gidip iyilikle onu halletmeye çalışıyorsun. Ama çalışma hayatımda bunu kavga-gürültü, çok şiddetli bağırtı-çağırtılarla yaşayanlar da oldu. Ben kendi tipim olarak, kavgasız halletmeye çalışırdım…

- Sonuç alabiliyor muydun peki?

- Şimdi tabii, bazen öyle oluyordu ki, bir cümle bile kurtarsak… O çok önemsediğimiz bir cümle oluyordu mesela, çok mutlu oluyorduk. Öyle bütün sayfaya çizik atmışsa, şansın yok. Şöyle bir şey vardı: O zaman radyo içindeki denetçilerin çıkardığını, genel müdür adına denetim yapan kişi bırakabiliyordu. O zaman tabii çok mutlu oluyorduk: “Kurtardık, programı kurtardık!”

Sonra İzmir Radyosu’na tayin istedim. Emekliliğim İzmir’de olmuştur yirmi yıl sonunda. İzmir’de de yedi yılı aşkın bir süre çalıştım, oradan emekli oldum. Orada da Eğitim-Kültür Şubesi’nde çalıştım. Orada da kısa bir dönem, benim radyo tiyatrosu çalışmam olduğu için, oradaki şubede ihtiyaç var diye, radyo tiyatrosunda görev yaptım. Hem Ankara’da hem İzmir’de sanat programı da çok yaptım, kuşak program yaptım… O sanat programlarının yapımında, bir de radyo tiyatrosunda çalıştığım sürede çok sanatçıyla tanıştım.

- Babamla da o şekilde tanışmıştın, değil mi?

- Onunla Ankara’dayken tanıştım. Bir oyuna gelmişti. Asuman Korat, hayatımda çok özeldir, daha önce “Bir Mustafa Yavuz var, hem sesi çok güzel hem çok iyi oyuncu,” diye bahsetmişti. Şube Müdürü İsmet Hanım’a, bana bahsetmişti, “Onu buraya getireceğim,” diye. İlk tanışmam o şekilde; Asuman Korat tanıştırdı.

- TRT’nin gerçekten çok ilkeli şekilde yayın yaptığı ve toplum üzerinde büyük etkisinin olduğu çok parlak bir dönem… Şimdi dönüp baktığında ne düşünüyorsun o yıllar hakkında?

- Elbette biz de öyle görüyorduk, yani onun için çok önemsiyorduk yaptığımız işi. Bir çeşit okul gibiydi TRT. Televizyonun olmadığı 1965 yılı, göreve başladığım. Elbette çok önemliydi radyo. Ama radyo hâlâ çok önemli, öyle düşünüyorum.


- Peki anne, hep sorarlar ya bir anınızı anlatın diye. Aklında kalan program anıların var mı?


- İzmir’de bir sorun programı yapıyorum… İstek geldi: Bizim sorunlarımız var, dediler… Gecekondu bölgesi. İnsanlar şöyle bakıyordu: Radyoda biz o konuyu işlersek onların sorunu çözümlenecek. Yani o kadar yardımcı olacağımıza inanıyorlardı; öyle bir ümitle istiyorlardı ki biz onlarla röportaj yapalım, yayınlayalım diye. Oraya gittim radyonun arabasıyla, fakat çok yağmurlu bir gün… Hem kaymakamla röportaj yapmak istiyorum, hem orada yaşayanlarla, sorunun çözümü için. Ve o zaman, oradaki kaymakamın pek onaylamadığını hissettim onlarla görüşmemi. Kendince sebepleri vardı herhalde. Biraz böyle ağırdan aldı, zaten gidemezsiniz, pek de sokmuyorlar mahallelerine falan. Ama ben de çok kararlıyım, gideceğim, çünkü saat de vermişim; beni bekliyor insanlar. O yağmurda yaşta… Yolu da iyice bilmiyoruz. Şoförle araya sora… Ama bardaktan boşanırcasına bir yağmur. Yaklaştığımız zaman, ilk gördüğüm binanın saçağının altında dizilmiş yedi sekiz kişi vardı. Erkekler… Onlara sordum. Meğerse onlar beni bekliyormuş, yolu bilmediğimi düşünerek. Hiç unutamadığım bir anıdır bu. Yani o bize söylenen, “sizi istemezler zaten, hoş karşılamazlar zaten,” denilen kişiler, o yağmurda beni sokakta bekliyordu. Bunu hiç unutamıyorum. 

Çok yıllar geçti. Çok anılarım var. Hâlâ ne zaman TRT lafı açılsa etkilenirim. Oysa kaç yıl oldu.

*TRT Radyovizyon Dergisi'nin Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.