28 Ocak 2015 Çarşamba

Solgun Ateş'i Okuma Kılavuzu - 4: Nabokov Kurmacasında Satranç Modeli



Adı "zor okunur"a çıkmış, ürkütücü (!) kitap Solgun Ateş'e dair yazılarımız devam ediyor... Bu kitabı okumamıza, anlamamıza yardımcı olacak kitaplar üzerinden gidiyoruz. Romanı çevirdiğim günlerde önümü en fazla aydınlatan eser, Brian Boyd'un eşsiz dedektiflik ürünü Pale Fire: The Magic of Artistic Discovery idi. Okuyacağınız yazı, bu kitaptan çevirerek aktardığım bölümlerden müteşekkildir.

***

"Nabokov, Cornell'deki "Avrupa Edebiyatının Başyapıtları" dersinin girişinde, öğrencilerine şöyle demişti: "Ne ilginç ki, insan bir kitabı okuyamaz: ancak yeniden okuyabilir. İyi okur, esaslı okur, etkin ve yaratıcı okur, yeniden okuyandır." Kendi okurlarının da etkin ve yaratıcı okurlar olmasını istediğini kabul edebiliriz. Tam olarak ne düşünüyor, ne bekliyordu bizden? Konuş, Hafıza'nın, Cornell'deki bu dersi vermesinden sadece birkaç ay önce yazdığı bir bölümünde, Avrupa sürgünündeki yıllarda kurduğu satranç problemlerini tartışır. Ünlü bir cümlesinde, satrancın metinlerine ışık tutmasını istediğini görmemizi sağlar:

'Satranç problemlerinde rekabetin aslında Beyaz ile Siyah arasında değil, problemi kuran ile farazi çözümcü arasında olduğunu anlamak lâzımdır (tıpkı birinci sınıf bir edebiyat eserinde asıl çatışmanın, karakterler arasında değil de, yazar ile dünya arasında olması gibi); öyle ki problemin kıymetinin büyük bölümü “denemeler”in sayısına bağlı olmaktadır; çözüme ulaşmaya çalışan kişiyi yanlış yola sevk etmek için cin fikirlilikle ve tatlılıkla, aldatıcı hamleler, sahte izler, kandırmacalı oyun dizileri hazırlanmıştır.'

"Nabokov, bir mülakatta bu sözlerinin bir kısmını alıntılayan muhatabını şöyle yanıtlamıştı: "Yazar ile "dünya" arasında değil de, yazar ile okur arasında demişimdir." Asıl kastettiği işte buydu.


Otobiyografisinde, bir satranç problemiyle biten bölümün başında şöyle der Nabokov:

'Spiral, spiritüel bir dairedir. Daire spiral biçimini almakla kendi etrafındaki döngüyü kırar, fâsitlikten kurtulur; özgürdür artık. Bu fikri okul çağındayken oluşturmuştum ve yine o zaman, Hegel’in (eskiden Rusya’da çok popüler olan) üçlemesinin (tez, antitez, sentez –ç.n.) eşyayla zaman arasındaki temel helezonik ilişkiyi ifade ettiğini keşfetmiştim. Spiral döner de döner ve her sentez, bir sonraki serinin tezini oluşturur. En basit spiralin geçirdiği aşamalar, üçlemenin aşamalarına denk gelir: Kıvrımın başlangıç merkezini oluşturan küçük kavis ya da kemer, “tez” olarak adlandırılabilir; kıvrımın devamında ilk kavisin karşısına denk düşen daha geniş kavis, “antitez”dir; ikincinin devamını oluşturmakla beraber, dış yüz boyunca ilk kavisi takip eden iyice geniş kavis, “sentez” olmaktadır. Ve bu böyle sürer gider.'


Bu spiral, Nabokov'un metafiziğinin ve sanatının her köşesinde görülür. Bunun metafizik imalarını, Konuş, Hafıza'nın son bölümünde özetler: "Her boyut, içinde hareket edebileceği bir ortamı ön-gereksinir ve eşyanın helezonik çözülümü içinde uzay, zamana benzer nitelikte bir şeye ve zaman da düşünceye benzer nitelikte bir şeye dönüşürse, elbette yeni bir boyut ortaya çıkar: Belki özel nitelikte, ama kesinlikle eskisinden farklı bir uzay; spiraller yine fasit dairelere dönüşmezse şayet." Bir önceki bölümü sonlandıran satranç probleminde Nabokov, spiralin estetik imaları üzerinde daha genişçe durur:

'Aylar boyunca kurmakla uğraştığım bir problemi hatırlıyorum. Bir gece geldi, nihayet o temayı ifade etmeyi başardım. Bu, çok uzmanlaşmış bir çözümcünün tadabileceği bir hazdı. Basit çözümcüler problemin özünü tamamen kaçırarak, sofistike çözümcüler için hazırlanmış haz verici çilelerden geçmeksizin, gayet basit olan “tez” çözümünü keşfedeceklerdi. Sofistike çözümcü, revaçta olan avangart bir temaya meylederek işe başlayacaktı (Beyaz’ın Şah’ını, şah çekmeye müsait hale getirmek); problem kurucu bu temayı “üretmek” için çok sıkıntı çekmişti (önemsiz bir piyonun tek bir küçük hareketi, her şeyi alt üst edebilirdi). Ultra-sofistike çözümcünün bu “antitez” cehennemini geçtikten sonra, basit kritik hamleye (fil c2’ye) ulaşması, vahşi bir kazı kovalayan kişinin Albany-New York arasındaki seyahati Vancouver, Avrasya ve Azores üzerinden gerçekleştirmesine benzeyecekti. Bu dolambaçlı güzergâhta edindiği tecrübeler (tuhaf yer şekilleri, gonglar, kaplanlar, egzotik âdetler, yeni evli bir çiftin topraktan yapılma mangalın kutsal ateşi etrafında üç kez dönmesi), çözümcünün bir aldatmaca peşinde çektiği sıkıntıların ödülü olacak ve ondan sonra, basit kritik hamleye ulaşmak ona, yakıcı bir artistik hazla dolu sentezi sunacaktı.'

"Bu problem, sadece özenli bir istiare değil, hakiki bir satranç problemidir: Bir sonraki sayfada, Nabokov hem taşların tahta üzerindeki konumlarını hem de çözüm anahtarını verir; problem birkaç kez sadece satranç terimleri içinde çözümlenmiştir. Fakat, önceki sayfada satranç ile kurmaca arasında yaptığı kıyaslama ışığında, Nabokov'un bu gayet başarılı problemi, kendisinin en başarılı kurmacalarına dair bir teşbih olarak anlamamızı istediği bellidir. 


Nabokov'un hiçbir romanı, satranç problemi modeline Solgun Ateş kadar yakın değildir."

24 Ocak 2015 Cumartesi

Solgun Ateş'i Okuma Kılavuzu - 3



Yazı dizimin bu bölümünde, Solgun Ateş isminin kaynağı üzerinde duracağım. Bu konuya daha önce Duvar dergisindeki yazımda değinmiştim. Şimdi aynı meseleyi, ek bilgiler çerçevesinde ele alacağım. Solgun Ateş (Pale Fire) yayımlandığı sene New Republic dergisinde çıkan yazısında bu romana derinlikli bir kavrayış geliştiren Mary McCarthy'nin, bu ismin kaynağını keşfedememiş olması, insana garip geliyor. McCarthy şöyle yazmıştı:

“Shakespeare’de yahut başka herhangi bir yerde, “solgun ateş”in kaynağını bulamadım. Açıklamalar bölümünde şairin, ihtiyaç duymadığı müsveddelerini “bir çöp fırınının solgun ateşinde” yaktığından bahsediliyor. Kinbote’un kullandığı, cinsel ilişki kurduğu ya da gözdesi olan bir oğlanı ima eden fakat aynı zamanda Keltçede alev anlamına gelen ingle kelimesi, meseleye ışık tutabilir. Bir Helena Rubinstein mamulünün adı, Solgun Ateş.”

Oysa Nabokov, bu ismin kaynağının Atinalı Timon romanında bulunduğunu anlamamız için, yeterince ipucu vermiştir.  Atinalı Timon'un Dördüncü Perde Üçüncü Sahne’sinde şu dizeler yer alır:

“The sun's a thief, and with his great attraction
Robs the vast sea: the moon's an arrant thief,
And her pale fire she snatches from the sun”

Bülent Bozkurt çevirisiyle:

“Güneş bir soyguncu; büyük çekim gücüyle
Engin denizleri soyar. Ay dersen,
İflah olmaz bir soyguncu;
Soluk ateşini güneşten çalar.”

Solgun Ateş'in açıklamalar bölümünde Kinbote, "Mağarasındaki Timon gibi, yaşadığım metruk ahşap kulübede bir kitaplıktan yoksun olduğum için, burayı hemen alıntılamak amacıyla, Timon’un söz konusu bölümünü Zemblacadaki bir baskıdan İngilizceye çevirmek zorundayım. Umarım bu çeviri metne yeterince yaklaşır, en azından ruhuna sadık kalır," dedikten sonra, içinde "solgun ateş" sözünü barındırmayan bir sözümona çeviri sunar:

"Güneş bir hırsızdır: denizi ayartır
ve çalar onu. Ay bir hırsızdır:
gümüşi ışığını güneşten çalar.
Deniz bir hırsızdır: içinde ayı eritir."

Kinbote, notunu bir çapraz referansla bitirir: "Conmal’ın Shakespeare çevirileri hakkında ihtiyatlı bir değerlendirme için, 962. mısraya ilişkin nota bakınız." Bu referansın bizi yönlendirdiği 962. mısrada, benim çevirimle "Yardım et ey İrade, ona Solgun Ateş desek" yazmaktadır. Özgün metin şöyledir: "Help me, Will! Pale Fire." "Will" kelimesi "irade" anlamına gelir ama büyük harfle başladığı için, aynı zamanda Shakespeare'in ön adı olan William'a göndermedir.


Evet, Solgun Ateş ismi kaynağını Atinalı Timon'dan alır ama bu ismin akla getirdiği bir diğer Shakespeare eseri daha vardır: Nabokov'un "muhtemelen tüm edebiyatın en büyük mucizesi," diye nitelediği Hamlet'tir bu eser. Hamlet'le konuşan Hayalet, güneşin doğmak üzere olduğunu fark edince şöyle der:

"Sabahın yakın olduğuna alamet
Ateşböceklerinin gittikçe sönen ışıltıları.
Tanrı seninle olsun, seninle olsun Yüce Tanrı,
Sen de unutma sakın beni!"
(Özdemir Nutku çevirisi)*

Bahsettiğimiz Nabokov bağlantısını Türkçe çeviriyi okuyarak görmek mümkün değil. Shakespeare'in özgün dizelerine bakmak zorundayız:

"The glowworm shows the matin to be near,
And 'gins to pale his uneffectual fire.
Adieu, adieu, adieu. Remember me."

Anlaşılan o ki Nabokov, romanının isminin Atinalı Timon'un yanısıra, Hamlet'e de göndermede bulunmasını istemiş ama bunun kolayca keşfedilmesini arzu etmemiştir.

* Özdemir Nutku çevirisinde "fire" kelimesinin "ışıltı"yla karşılandığına dikkat edin. Nutku çevirisindeki bu tercihi, romanın isminin aslında Solgun Işık olarak çevrilmesi gerektiği düşüncemin destekleri arasına katmak isterim. Söz konusu meseleye ve çevirinin benim tercihim gözardı edilerek Solgun Ateş adıyla basılmasına dair açıklamalarımı, Duvar dergisindeki yazımda bulabilirsiniz.

22 Ocak 2015 Perşembe

Solgun Ateş'i Okuma Kılavuzu - 2


Solgun Ateş, bu Boswell alıntısıyla başlar. James Boswell, ülkemizde pek bilinmez. Kendisi 1740-1795 yılları arasında yaşamış İskoçyalı bir hukukçu ve yazar. Bilhassa, yukarıdaki alıntının yer aldığı, İngiliz edebiyat adamı ve sözlükbilimci Samuel Johnson'ın hayatını konu edinen çalışmasıyla ün kazanmış. Johnson eleştirmeni Harold Bloom, bunun İngilizce olarak yazılmış en muhteşem biyografi olduğu kanısındaymış.

Boswell'in adı İngilizcede, "devrinin ünlü bir kişisinin hayatını ayrıntılarıyla kayıt altına alan" manasında kullanılan bir terim olmuş. Conan Doyle'un Bohemya'da Skandal kitabında Sherlock Holmes, hikâyelerini aktaran Dr. Watson'a atfen şöyle diyor: "Boswell'im olmazsa kaybolurum."

James Boswell

Samuel Johnson

Alıntıda ismi geçen Hodge, Samuel Johnson'ın kedilerinden biri. James Boswell'in biyografisindeki yadırgatıcı bölüm sayesinde ölümsüzleşmiş. Johnson'ın hayvanlara, bilhassa Hodge'a gösterdiği şefkate değinilen bu kısım, daha uzun olarak şöyle:

"Kedisi Hodge'a nasıl müsamahalı davrandığını hiç unutamam: Onun için bizzat dışarı çıkıp istiridye alırdı; olur da hizmetçiler, çektikleri zahmet yüzünden zavallı yaratığa garez beslerler diye. Ben maalesef kedilerden hoşlanmayanlardanım. Odada kedi varsa huzursuzlanırım ve kabul edeyim ki, işte bu Hodge'un varlığından ötürü pek sık mustarip oldum. Bir gün Dr. Johnson'ın göğsüne tırmandığını hatırlıyorum, belli ki halinden pek memnundu. Dostum gülümseyerek ve hafif bir ıslıkla onun sırtını okşuyor, kuyruğunu çekiyordu. Ben bunun iyi bir kedi olduğunu belirtince, "Ya, evet efendim, ama daha fazla sevdiğim kedilerim oldu," dedikten sonra, sanki Hodge'un bundan hoşlanmadığını anlamışcasına ekledi: "Ama iyi bir kedi bu, çok iyi bir kedi gerçekten."

Bu onun Bay Langston’a, iyi bir aileye mensup genç bir beyefendinin rezil durumundan bahsedişini hatırlatıyor. ‘Kendisine dair duyduğum son şey efendim, şehirde kedilere ateş ederek koşuşturduğuydu.’ Sonra hülyalara daldı sanki; aklına pek sevdiği kedisi gelip dedi ki, ‘Ama Hodge vurulmayacaktır: hayır, hayır, Hodge vurulmaz.’ "

Edebiyatın böylece onurlandığı Hodge'un, heykeli bile dikilmiş. 1997'de, Dr. Johnson'ın evinin bulunduğu Gough Meydanı'na dikilen heykel, Hodge'u bir çift içi boş istiridye kabuğunun yanında otururken gösteriyor. İstiridye kabuklarının altında, Johnson'ın meşhur sözlüğü var. Heykelin kaidesinde, ilk sırada, "Çok iyi bir kedi gerçekten" ifadesi yer alıyor. Heykelin önünden geçen ziyaretçilerin, şans getirsin diye istiridye kabuklarına bozuk para bırakması âdet olmuş.




Gelelim Nabokov'un başyapıtının girişine, Hodge'la ilgili bölümü yerleştirmesine. Bu hususta yapılmış akıl yürütmeler mevcut. NABOKV-L tartışma grubundaki bir yoruma göre, bu alıntıya, Solgun Ateş'in kahramanları Shade ile Kinbote arasındaki ilişkiye dair bir anlam yüklenmiştir. Söz konusu analojinin temelinde, bir canlının kaderini elinde tutma olgusu vardır. Bay Langston şehirdeki kedilerin yazgısını elinde tutar; Vladimir Nabokov da yarattığı karakterlerin, Solgun Ateş özelinde John Shade'in kaderini elinde tutmaktadır. Belki Nabokov, kurmaca karakterlerine reva gördüğü muamele sebebiyle uğradığı eleştirilerden rahatsızdı ya da tam tersine, bu eleştiriler eğlendiriyordu onu. Dolayısıyla Johnson'ın, kedisinin yazgısına duyduğu güven, Shade'e yansıtılabilir: "Shade vurulmayacaktır; Shade vurulmaz." Bu da düz bir okumayla bakıldığında, hikâyenin bitimiyle tezat teşkil eder: Zira romanın sonunda Shade, vurulur. Ama Brian Boyd 2000 yılında Tom Bolt'la yaptığı mülakatta, Hodge'un vurulmayacağına dair güven ifade eden alıntıyı şöyle yorumlar: Nabokov, Shade'in aslında ölmeyeceğini bilmektedir. Şöyle bir yorum geliştirilebilir: Shade ölmez; benlik bilinci bir metamorfozla Kinbote'a dönüşür ve Kinbote olmuş haliyle kendi hayatına son verir. Brian Boyd'un The American Years'ta aktardığına göre, Nabokov 1962 tarihli günlüğünde, Charles Kinbote'un "Dizin"i bitirmeden önce kendini öldürerek, son dizin maddesini sayfa referanssız olarak bıraktığını belirtmektedir.

Solgun Ateş tartışmalarına düşülmüş soru hâlâ merak uyandırmaktadır: Kitabın başındaki bu alıntıyı kim koydu: Shade? Kinbote? Nabokov? 

20 Ocak 2015 Salı

Radyocu kimdir?


Geçen yıl TRT’nin İletişim Fakültesi öğrencilerine yönelik bir seminerde, öğrencilere mezuniyetten sonra medyada hangi pozisyonda çalışmak istedikleri soruldu. Öğrenciler ağırlıklı olarak, “spiker” olmak istediklerini belirttiler. Anlaşıldığına göre bu öğrencilerin, görsel ve  işitsel basındaki unvanlara, mesleklere, iş bölümüne dair bilgi ve kavrayışları, sokaktaki insanınkinden pek farklı değildi. Bu konuda onları kim suçlayabilir? Bilgi eksikliklerinin müsebbibi öncelikle onlar değil, söz konusu bilgileri onlara aktarmayan hocaları olsa gerek.

Oysa bir yayın istasyonunda, sesini duyduğumuz, yüzünü gördüğümüz “spiker”in arkasında kimler kimler görev yapıyor… Televizyon istasyonlarında, bu insanların sayıları hayli kalabalık, unvanları çok çeşitli. Radyo, televizyona göre çok daha yalın bir ortama sahip bulunmakla beraber, orada da işbölümü ve uzmanlaşma söz konusu. Tabii bu işbölümü, uzmanlaşma ve çalışanlar arasındaki hiyerarşi, istasyondan istasyona değişiyor. Özellikle az sayıda insanın çalıştığı istasyonlarda, iş bölümü ve hiyerarşi zorunlu olarak basitleşiyor. Mali kaynakları daha fazla olan radyolarda ise, radyo müdüründen tutun, program, müzik, haber, pazarlama müdürlerine, şef mühendise, ulaşım görevlilerine kadar birçok insan bulunabiliyor. Dolayısıysa, belli görevler her radyoda birileri tarafından yerine getirilmek zorunda olsa da, yetki ve sorumluluk sahibi kişi ya da kişilerin unvanı farklı olabiliyor.

Bununla birlikte, “radyocu” dendiğinde ilk akla gelen, mikrofonun başında oturan kişidir şüphesiz. Bu kişiye TRT lugatında spiker, bazen de sunucu deniyor; özel radyolar söz konusu olduğundaysa genellikle, İngilizce bir kelime olan DJ devreye giriyor. Bu terimlerin arasındaki fark ne?

Büyük bir fark yok aslında. Yukarıdaki terimler, mikrofon başındaki kişinin hangi görevleri üstlendiğine bağlı olarak değişiyor. Şöyle ki, TRT yayın stüdyolarında geçmişten bu yana, programı hazırlayan kişiyle, sunan ve ses masasını kullanan kişilerin görevleri, birbirinden ayrı tutulmuştur. Bu üç kişiye, dördüncü bir eleman olarak yapım-yayın yardımcısını da ekleyebiliriz. Oysa çoğu yerel ve bölgesel radyoda, sunuculuk, yapımcılık ve teknik yönetim tek kişide toplanır. BBC radyoları ve Amerikan ticari radyolarında yaygınlaşan sistem de, stüdyoda bir yapımcı, ses masasını da kullanan bir sunucu –ki buna combo çalışmak denmektedir– ve bazı durumlarda bir yapım-yayın yardımcısı bulundurmaktır. Dar bütçeli özel radyolarda bu sayı bir kişiye kadar inebiliyor. Yani aynı kişi hem yapımcılığı, hem sunuculuğu üstleniyor, hem de ses masasını ve diğer cihazları kendi başına idare ediyor.

Esasen, tek kişide toplansa da, ayrı ayrı bireylere dağıtılsa da, istasyondaki görevlerin niteliği hep aynıdır, değişmez. Ama DJ ya da spiker dendiğinde hemen herkesin kafasında net bir resim belirirken, mesela “radyo yapımcısıyım” diyen kişi karşısındakinin ona boş gözlerle bakmasına alışkındır. Beklenen soru hemen gelir: “Tam olarak ne yapıyorsunuz yani?”

O zaman, açıklayalım: Yapımcı, (BBC’de producer ve TRT’de eskiden beri yerleşik kadro unvanıyla prodüktör), bir radyo programının biçim ve içeriğini tasarlayıp hazırlayan, konuk bağlantılarını sağlayan, yapımla ilgili her şeyden sorumlu olan kişidir. Yapımcı kendi programını sunabilir, ama çoğu zaman sunumu, bu işte uzmanlaşmış bir kişi üstlenir. İşte bu kişiye sunucu (presenter) spiker veya DJ (disk jokey) denebiliyor. Ticari radyolardaki DJ, kendi müzik parçalarını seçer, teknik masayı kullanır ve mikrofondaki ses de kendisine aittir. Bu kişiye batı radyolarında yaygın olarak host (ev sahibi) adı da veriliyor. Sonuçta, mikrofon önünde bir program için konuşan ve radyonun sesi olan kişinin gerçekleştirdiği iş, “sunum”dur; tıpkı prodüktör olarak da isimlendirilen, mikrofon gerisindeki kişinin gerçekleştirdiği işin “yapım” olması gibi.

Yapımı ve sunumu gerçekleştiren bu insanların özellikleri nedir tam olarak? Yapımcıdan başlayalım: Bu kişi, kendisine sağlanan bütçe içinde, yayınla ilgili tüm kaynakları yönetir. Geniş bir ilgi alanı, farklı alanlarda bilgi ve merakı bulunması beklenir. Telefon defteri kabarıktır; ünlü, ilginç, değerli, yetki sahibi insanları tanır ve bu kişileri mikrofonda söz söylemeye ikna eder. TRT’de kuruluş zamanından itibaren, on yıllar boyunca, yapımcılar metin yazma becerisiyle ön plana çıkmıştır. Bant programların ağırlıkta olduğu dönemde büyük önem taşıyan metin yazarlığının, canlı yayınlar çoğaldıkça geri plana düşmesi, bu makaleyi yazan kişi ve TRT radyolarının geçmişini bilen çoğu insan için üzüntü yaratan bir durumdur. Çünkü radyo, sesle resimler çizen, tuval olarak hayal gücümüzü, fırça olarak ise sözcükleri kullanan bir yayın aracıdır. Radyo metni bu bakımdan televizyon metninden ayrılır: Televizyonda metin, sadece görüntünün eksik bıraktığı bilgileri aktarmak için vardır. Başka bir deyişle, televizyon metni, zaten izleyicinin önünde olan görüntüleri açıklamaya yarar. Radyoda ise, dinleyicinin anlattığımız olayları zihninde canlandırmasını sağlayacak bir dile ihtiyacımız vardır. Böyle bir dilin kurulması için, başarılı metinler yazan prodüktörlerin emeğine ihtiyaç duyarız.

Sunucu ise, radyonun insani sesidir. Yapımcının hazırladığı içeriğe, metinlere sesiyle can verir; saptanan konu başlıklarını, stüdyoya çağrılan konuklarla, enine boyuna ve ilgi çekecek şekilde konuşup tartışır. Sunucunun kulak okşayan dramatik bir sese ve mükemmel bir diksiyona sahip olması, artık eskisi kadar önemsenmiyor. Geçmişin, bugün kulağımıza rahatsızlık verebilen biçimci, yapay sunum tarzı terk edilmiş durumda. Artık dinleyiciyle etkili iletişim kurabilen erkek ve kadın sesleri aranıyor. Günümüzdeki radyo sunucularının konuşma şekli, günlük konuşmaya çok yakın; dinleyiciyle yüz yüzeymiş izlenimi yaratan konuşmacılar beğeni topluyor. Bunun için de sunucunun, hitap ettiği insanların zevklerini, ilgi alanlarını ve yaşam anlayışlarını iyi bilmesi gerekiyor.

Radyo sunucusu bir bakıma, istasyonun kişileşmiş halidir. İstasyonun kimliğini ve dinleyicilerin istasyondan beklentilerini temsil eder. Bu anlamda hem radyo istasyonu adına, hem de dinleyiciler adına konuşur. Sunucunun, sesi ve kişiliğiyle istasyonun imajını yansıtması ve yayın akışını hedeflenen dinleyiciye en iyi şekilde ulaştırması beklenir. Böylece sunucu, radyoyla dinleyici arasında bir gönül bağı kurulmasının temel aktörü haline gelir.


Her radyocunun, kişisel tarihi içinde iyi bir radyo dinleyicisi olması arzu edilir. Okuduğunuz makalenin yazarı, evdeki radyo kutusunun içinde, konuşan insanları aramış çocukların nesline mensup. Evdeki radyonun içinde insanlar yoktu tabii, ama gün gelip “Radyo Evi”nin içine biz girdik. Yeni nesillerden “Radyo Evi” sözünü kullanan kalmadı artık. TRT’nin radyo kanallarını anlatmak için kullandığımız “posta” terimi de aynı şekilde eskiyip gitti. Ama yayının temel biçimleri, program türleri ve yaptığımız iş, hâlâ özünde aynı. Radyoculuğa başladığım günlerde duyup benimsediğim bir yaklaşımı hiç unutmuyorum: Biz radyocuların, programlarımızı hazırlarken, bir gazeteyi çıkaran, o gazeteyi nasıl okutacağını düşünmek zorunda olan kişilerin bakış açısıyla hareket etmesi gerekir, deniyordu: Basılı bir gazete ya da dergi çıkaran kişi yazılı neşriyat yapar, bizlerse sesli neşriyat. Gerçekten de radyo, çoğu insanın sandığın aksine, televizyondan ziyade yazılı basına yakındır aslında—çünkü gazeteler ve dergiler radyodan daha eskidir; ancak radyo, televizyondan önce doğmuştur. Bu yazının başlığında “Radyocu kimdir?” diye sorduk ya… İlk elden verilmesi gereken yanıt şudur belki de: Radyocu, her şeyden önce gazetecidir—her gün sesli bir gazete çıkarır.

(TRT Radyovizyon Dergisi'nin Ocak 2015 sayısında yayımlanan yazım)

18 Ocak 2015 Pazar

Solgun Ateş'i Okuma Kılavuzu - 1



Fıkrayı bilirsiniz: Kral savaş meydanında, ordusuna seslenerek, "Beni seven arkamdan gelsin!" der. Hiç kimse yerinden kımıldamayınca, öfkeyle bağırır: "Sevmeyenler de gelebilir!" 

Bu yazı dizisini bilhassa, Nabokov'u ve Solgun Ateş'i (Pale Fire) sevenler için tasarladım. Ama kitabı okumaya başlayıp bitiremeyenlere de hitap edebilir.

Solgun Ateş çevirimin okurlarından biri olan eşim, bir sonraki çevirim olan Vladimir Nabokov - Yazarın Gizli Tarihi'ni de okumuştu. Şöyle bir değerlendirmede bulundu: "Bu biyografiyi Solgun Ateş'ten önce okumuş olsaydım, o romanı daha iyi anlayabilirdim."

Eşimin bu sözü, önemli bir soruna temas ediyordu: Ülkemizde büyük insanların hayatlarına ve eserlerine dair kitaplar azdır. Oysa büyük yazarların hayatlarını, eserleriyle koşutluk içinde inceleyen çalışmalar, o eserleri kavramamızı kolaylaştırır. Bilhassa Solgun Ateş gibi "zor" metinler, iletişim kuramlarında geçen tabirle, "kodaçımlama" yapabilmeyi gerektirir. Bu kodaçımlamayı önceden yapmış edebiyat araştırmacıları, yazara ve metnine yakınlaşmamızı kolaylaştırır. Bu tür araştırmalar var olmadığı, var olanlar dilimize aktarılmadığı zaman, söz konusu yakınlaşma gerçekleşemez. Yazarı ve metni gerçek anlamda kavrayamayız; kafa bulanıklığı ve güvensizlik hüküm sürer.

Nabokov'u anlamak istiyorsanız, Andrea Pitzer'in biyografisi Vladimir Nabokov - Yazarın Gizli Tarihi'ni okuyun. Çünkü halihazırda, Nabokov'u tanıtan yegâne "Türkçe" kitap bu: Kendini yıllar içinde özenle oluşturduğu bir kamusal imajın arkasına gizleyen, özel hayatının gizlerini biyograflardan saklamak için elinden geleni yapan, ele avuca sığmaz Nabokov'un kafasının içindekilere nüfuz etmeye yönelik bir çaba. Ben okuma kılavuzumuza bir girizgâh olarak, bu fasılda, Pitzer'in kitabındaki Solgun Ateş bölümünde yer alan bilgi ve yorumları kısaltarak alıntılayacağım. Bu girizgâh, Vladimir Nabokov'un Solgun Ateş'in fikrini nasıl oluşturduğunu ve ne yapmaya çalıştığını görme, öğrenme denemesi olacak. Çünkü önce bunu başarmak gerekiyor.


Solgun Ateş, Nabokov'un Lolita'yla  gelen şöhret ve para sayesinde üniversitede ders vermeyi bıraktığı, öteden beri arzu ettiği üzere, nihayet sadece "yazmaya" yoğunlaştığı bir dönemin eseri. Aslında Nabokov, Solgun Ateş projesiyle yıllardır uğraşıyor ve hikâyesinin kökleri çok eskilere, İkinci Dünya Savaşı’nın ilk aylarına uzanıyormuş. 1940 tarihli yarım kalmış romanı Solus Rex'teKral olduğunu hayal eden bir deliyi işler Nabokov. Bend Sinister'daSolus Rex’in distopyacı çerçevesini ödünç almıştır. Fakat bu eski çalışmasındaki "uzak kuzey krallığı fikrini" henüz olgunlaştırmamıştır.

Nabokov 1957’de, Doubleday’deki editörüne yazdığı mektupta, ABD’ye kaçarak Başkan Kennedy için politik sorunlar yaratan bir kuzey kralına dair bir roman önerir. Kral, komşu ülke Nova Zembla'dan destek alan darbeciler tarafından tahtından indirildikten sonra, okyanusu aşarak ruhsal bir arayış içine girecekti; peşinde de, dünyanın çevresini dolaşarak gitgide kendisine yaklaşan bir suikastçı olacaktır.

Doubleday teklifi kabul etse de Nabokov, üç aylık araştırmanın ardından romanı bir kenara bırakır.
Fakat taahhüdünden vazgeçmesi bir atılıma yol açar. İki yılını Yevgeni Onegin’le ilgili 1300 sayfalık çalışmasına ayırmış, Puşkin’in şiirine dair takıntılı bir açıklama metnine gömülmüştür. O sırada içinde çakan ışık sayesinde, tüm ömrün bir şiirle ilgili açıklamalara yedirildiği bir roman tasavvur eder. Sabık kralının hikâyesini Oneginprojesinin ışıltısıyla kaynaştırarak, romanının fırlatma rampası olacak 999 mısralık bir şiir yazmaya koyulur. Ardından ana metne geçer. Zaman içinde Solgun Ateş ismini alacak şiir-romanını yazarken, yedi buçuğa on iki santimetrelik kartoteks fişleri kullanır.

Solgun Ateş, iki adamın hikâyesini anlatır: Bir Amerikan şairi olan ve cinayete kurban giden John Shade ile, Shade ölümle cebelleşirken onun şiirini çalan Charles Kinbote. Nabokov’un kitabın geri kalanına başlamadan önce bitirdiği, Shade’in şaheseri olan 999 mısralı şiir, romanda bir bütün olarak yer alır. Hikâyenin kalanı, Charles Kinbote’un şiir hakkındaki giderek tuhaflaşan açıklamaları arasında gelişir; bu açıklamalardan, Kinbote’un gerçekler ve genç oğlanlar hususunda güvenilecek biri olmadığını anlarız.

Nabokov Solgun Ateş’te, iki ana karakterin yanısıra, Zembla adlı gizemli bir ülkeye de başrollerden birini verir. Kinbote, kendisinin aslında hayalî Zembla ülkesinin sürgündeki kralı olduğuna inanır; muhafızlarla korunan bir hapishaneden kaçarak Amerika’ya gelmiştir. Kinbote sadece, Shade’in başyapıtı olacağını düşündüğü şeyle ilgilenmektedir: Kayıp Zembla’nın ve saklı kraliyet mücevherlerinin hikâyesi. Mücevherler o kadar iyi saklanmıştır ki, Sovyet tarzı ajanlar Zembla’daki krallık şatosunun her yerini kazıyor olsa da, hiçbir zaman bulunamayacakları kanısındadır Kinbote.
         
Kinbote, Shade’le aynı üniversitede profesör olmasına karşın hayalî bir dünyada yaşamaktadır. Sesler duyar, komplolar hayal eder, Shade’in şiirini yanlış anlayarak bozup tanınmaz hale sokar. Shade’in karısına olan sevgisini ve kızının intiharını anlattığı şiir, Kinbote tarafından Zembla tarihinin güncesine dönüştürülür.
            
Görünüşe bakılırsa Shade, Kinbote’a yakınlık duyan tek kişidir. Kitaptaki diğer karakterler Kinbote’un gülünçlüğünün farkındadır, okurlar da onun ne kadar zavallı olduğunu kolayca görür; fakat Kinbote durumun ayırdında değildir.

Kinbote’un krallık fantezilerinde, bir keder yükü de söz konusudur. İntihar etmeyi, taşıdığı korkudan azat olmayı hayal eder. Tabancayla hayatına son vermenin cezbediciliğinden söz eder ama Zembla hikâyesinin sonraki nesiller için kayıt altına alınmasını temin edecek süre boyunca, kendisini hayatta tutmayı başarır.
            
Kinbote’un böyle delice bir tavırla, ölen arkadaşının şiirini üstlenmesi, Nabokov’un Yevgeni Onegin’i yorumlama mücadelesine paralellik teşkil eder. Devrimin mahvettiği bir ülkeden sürgüne gittiği için duyduğu yeis, doğrudan Nabokov’un Rusya’ya dair kederini yansıtır. Ancak Zembla’nın gerçekliğini çözümlemek daha kafa karıştırıcıdır. Nedir Zembla? Romanda gerçek bir yer olarak mı tasarlanmıştır, yoksa sadece Kinbote’un şiddetli özlemi içinde ürettiği bir hayal midir? Kitaba dair ilk değerlendirme yazılarından birinde Mary McCarthy, “Kuzey Buz Denizi’nde, Arkhangelsk’in kuzeyindeki bir grup ada olan gerçek bir Nova Zembla”dan bahseder. Ayrıca Zembla isminin asırlar önce Alexander Pope tarafından, bu adalar kastedilerek, garip ve uzak kuzey topraklarına dair bir istiareyle kullanıldığını belirtir.



Nova Zembla tarihte, ulaşması ve barınması son derece zor bir coğrafya olarak yerini almıştı. 16. yüzyılın sonunda gözüpek Hollandalı denizciler Nova Zembla'ya üç zorlu ve talihsiz yolculuk yapmışlardı. 20. yüzyılda, Vladimir ve Véra Nabokov 1 Ekim 1961’de İsviçre'nin Montreux şehrindeki Palace Hotel’e taşınırken ise, Nova Zembla’da farklı türden bir tarih yapılıyordu. Sovyetler Birliği’nde bir dizi nükleer siyah denemesinin hazırlığı vardı ve Nabokov’ların sözleşmelerini imzalamalarıyla otele taşınmaları arasında geçen üç hafta zarfında, on patlama gerçekleştirilmişti bile. Ardından gelen iki ayda, bir düzineden fazla yeni patlama oldu. Patlamaların oluşturduğu radyasyon bulutları rüzgârın etkisiyle komşu ülkeler üzerinden batıya ve güneye doğru sürüklenmeye başladı. Nabokov’un yeni romanının müsveddesi üzerinde çalıştığı zaman boyunca, Sovyetlerin birincil deneme alanı, Nova Zembla’ya konuşlandırılmıştı.
            
Ancak Nabokov daha oradaki nükleer denemeler başlamamışken, yeni romanı bağlamında Nova Zembla hakkında düşünüyordu zaten; 1957’de Doubleday’e gönderdiği bir mektupta bundan bahsetmişti. Bu mektubu göndermesinden iki yıl sonra, bu yerle kişisel bir bağlantısının da bulunduğunu öğrenmişti. Bir kuzeni ailenin soy kütüğünü araştırmıştı. Büyük büyükbabalarının on dokuzuncu yüzyılda adalara yapılan keşif gezisine katıldığına inanıyor, Nabokov Irmağı’nın isminin buradan geldiğini söylüyordu. Nabokov cevabi mektubunda, Nova Zembla’da böyle bir ırmak bulunmasının “gizemli bir anlamı” olduğunu hissetmekten duyduğu memnuniyeti belirtmişti.

Nabokov'un, Solgun Ateşüzerinde çalıştığı son üç ay boyunca günlük gazetelerde çıkan haberler ışığında, onun romanına nükleer işaretler yerleştirdiğini görmek şaşırtıcı gelmez. Solgun AteşNabokov’un hiç hoşlanmadığı barış aktivisti Albert Schweitzer’le dalga geçer ve solcu profesörlere dair sert bir yorum içerir: bunlar, sanki Rusya da kendi mühimmatını denemekle meşgul değilmiş gibi, “sadece Amerikan yapımı bombaların sebep olduğu Nükleer Serpinti”den yana kaygılanmaktadır. Şair Shade televizyonda “atom bombası karşıtı bir sohbet” olduğundan söz eder. Nabokov, “Her düzenbaz kendini Ay haritacısı diye yutturabilir”ken nükleer gösterileri etkileyici bulanlarla alay eder. Mars’ın nasıl ışıldadığından bahsedilir ki, bu da Roma’nın savaş tanrısına göndermedir.

Nabokov müsveddesinin üzerinden geçerken, Nova Zembla’daki nükleer patlamalara dair yığınla haber geliyordu. Kruşçev Moskova’da yapılan Yirmi İkinci Parti Kurultayı’nda 50 megatonluk bir hidrojen bombası patlatma planlarını duyuruyordu. Birleşmiş Milletler bu konuyu ele almış, uzun tartışmalardan sonra nihayet, Sovyetler Birliği’nden bu korkunç bombayı infilak ettirmemesini istirham etme kararı çıkmıştı.

Buna rağmen 30 Ekim’de, tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir bomba olan Çar Bombası, Nova Zembla üzerinde patlatıldı.


Bomba, yere varmadan infilak ederek 120 kilometre yarıçaplık bir alandaki binaları yerle bir etti ve 800 kilometreden daha uzak mesafedeki pencereleri çatlattı. İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılan tüm patlayıcıların toplamından on kat güçlüydü bu bomba.

Bir hafta içinde diplomatik girişimler yoğunlaştı, dünyanın siyasi baskısı çoğaldı. O zaman Nova Zembla’daki çılgınca bombalama durdu. Bir ay sonra Montreux’de Nabokov, Zembla ismindeki kuzey krallığına dair büyülü bir romanın müsveddesini postaladı. Solgun Ateş, takip eden bahar mevsiminde çıktı.

Bu esnada, Sovyetler bir süreliğine güney Rusya’da yer alan başka bir deneme alanını kullanmaya başladılar; Solgun Ateş’in basımının öncesindeki ve sonrasındaki aylarda Nova Zembla’ya hiç bomba atılmadı. Nova Zembla’daki denemelere dair anıştırmalar, on yıllarca eleştirmenlerin dikkatini cezbetmeden öylece kitapta kaldı. Romandaki Zembla’yı doğrudan gerçek dünyadaki Nova Zembla’ya bağlayan yol, kaybolmuştu. Solgun Ateş’e kafa yoran okurlar bu adaların yirminci yüzyıldaki tarihini araştırmayı hiç düşünmediler.


Solgun Ateş’i çıktığında Mary McCarthy The New Republic’in sayfalarında, “bu asrın en büyük sanat eserlerinden biri” dedi roman için. Nabokov’un karmakarışık hikâyesi, anlaşılması güç yapısına ve kafa karıştırıcı gizemlerine karşın, çok satanlar listesine alt sıralardan girmeyi başardı. Araştırmacılar, hayranlar ve diğer yazarlar kitapta saklı şifreleri bulup deşmeye çalıştılar. Yazar New York Tribune’a cilveli cilveli, “kitap birinin bulacağını umduğum tatlı ödüllerle dolu” diyerek, okurların spekülasyonlarını ve edebi otopsilerini teşvik ediyordu. 

Solgun Ateş içinde bahsi geçen Timesgazetesi, Zembla’yla ilgili haberler için bir kaynak teşkil ediyordu ama gerçek dünyadaki Times'ın gerçek Nova Zembla hakkında söylediği daha çok şey vardı. 1955’te, Nabokov’un romanıyla ilgili notlar almaya başlamasından sadece iki yıl önce, John Noble isimli bir Amerikalının hikâyesinde, bu kutup adalarına kısaca değinilmişti.

Noble İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesiyle Almanya’daydı. Sovyet kuvvetleri savaşın sonunda Almanya’ya girince, Noble (Rusların kontrolü altındaki) Buchenwald’a gönderilmiş, sonra da beş bin kilometre kuzeydoğudaki Vorkuta çalışma kampına yollanmıştı. Kuzey Kutup Dairesi’nin üstünde binlerce mahkûmla birlikte kömür madenlerinde çalışmıştı. Noble, üç gün boyunca Times’a yazdığı Vorkuta tecrübesini I Was A Slave In Russia [Rusya’da Bir Köleydim] adıyla kitaplaştırmıştı. Vorkuta’daki mahkûmların en büyük korkusu, Noble’ın büyük suç işlemiş kişiler için nihai tatil mekânı olarak nitelediği mevkiydi: Nova Zembla. “dönüşü olmayan yer”. 



Rusya sınırları dahilinde, Avrupa ve Amerika’da Nova Zembla, çalışma kampları sisteminin en amansız karakolu olmak sıfatını uzun zaman korudu.

Romanın değişik yerlerine serpiştirilmiş ufak yorumlarda Kinbote, kolu bacağı kopmuş birinin hayalet parmaklarından, kalbindeki “donmuş çamur ve korku”dan bahseder. Shade’in anlatacağını umduğu Zembla hikâyesini, “berelenmiş, çizik çizik olmuş semaya açık seçik yazılmış ıstıraplı bir hikâye”ye benzetir. Solgun Ateş’in sonraki sayfalarında, bir tarih profesörü kendisini tanır gibi olunca, Kinbote’un umutsuzluğu daha açık hale gelir. Profesör , Kinbote hakkında epeyce şey duymuştur: aslında Rustur, ismi Kinbote değil Botkin’dir. Kinbote her şeyi inkâr eder, profesörün onu bir başkası sandığını söyler. “Beni Nova Zembla’dan gelme bir mülteciyle karıştırıyorsunuz,” der. Okurlar romanda Nova Zembla adının ilk kez geçtiğini fark etmeyebilir diye, Kinbote aynı satıra “Nova”yı tırnak içine aldığı bir cümle daha ekler.

Pitzer'e göre, romandaki delinin fantezisi, bir zerre gerçeklik taşır. Kinbote sabık bir kral değildir ama gerçekten Zembla’dan kaçmıştır. Nabokov'un ruhu örselenmiş anlatıcısı, Gulag karabasanının bir köşesinden selamlar bizi.

Pnin’de Timofey Pnin, bir Alman kampında korkunç şekilde ölen Mira Beloçkin’i unutmaya çalışır; çünkü akıl sağlığını korumasının tek yolu, bu olayı bilincinden uzaklaştırmaktır. Bend Sinister’ın anlatıcısı, cezaevine atılan Krug’u oğlunun öldürülmesinin ertesinde yüzleştiği dehşet ve kederden esirgemek için, ona delilik bahşeder. Cinnet’in toplama kamplarında aklını yitirmiş kahramanı Hermann, kendisiyle aslında var olmayan kurbanı arasında benzerlik bulunduğunu hayal etmektedir. Dar'da (The Gift), “çalışma kamplarında geçirdiği yılların yarı yarıya ezdiği” Nikolay Çernişevski, “herhangi bir şehevi düşünceden ötürü kendini ayıplamaktan aciz” yaşlı bir adam haline gelmiştir. Humbert, çocukluk aşkının Corfu mülteci kamplarının ortasındaki ölümüyle kötücül bir ruh yapısına sürüklenmiştir; kâbuslarında, Alman kamplarında gazla öldürülen kadınları görür ve daha da kötü itkilere direnmekten vazgeçer. Solgun Ateş’in yazarı merhametli davranarak, Kinbote’a hayalî Zembla ülkesine sığınma imkânı vermiştir. Nabokov’un olgunluk dönemi romanlarının neredeyse tümünde, ana karakter mahpuslukta harap olmuştur ya da kamplarda çürüyüp gidenlere dair hatıralar başından eksik olmaz.

Ama Solgun Ateş’teki kraliyet mücevherleri neyin nesidir? Zembla şayet Nova Zembla’nın dönüştürülmüş hali, Kinbote’un kendi gerçek tarihini aşma çabasıysa, orada ne tür kraliyet mücevherleri bulunabilir? 

Tarih buraya da yansır. Sovyetlerin Devrim ertesinde Rus kraliyet mücevherlerini toplama arayışına girmeleri, Batı gazetelerinde epeyce yer bulmuştu. Bolşeviklerin bu arama sırasında işkence edip öldürdükleri kişiler olduğu bildiriliyordu. Hatta Sovyetler, Solovki adalarına saklanan imparatorluk hazinesini aramak için bir kazı kurulu oluşturmuşlardı. Fakat Nabokov, Nova Zembla’daki hangi hazineye işaret ediyordu?

Zaman içinde okurlar Solgun Ateş’teki Dizin’in onlara türlü oyunlar oynadığını, bu oyunlardan birinin, Kraliyet Mücevherleri maddesiyle başlayıp okuru bir çember içinde dolaştırdığını fark ettiler. Nabokov, bir mülakatta kendisine kraliyet mücevherlerinin nerede saklı olduğu sorulunca Dizin’e atıfta bulunmuş fakat aynı zamanda bu soruyu doğrudan yanıtlayarak, mücevherlerin Zembla topraklarında, “eski bir barakanın yıkıntıları arasında” durduğunu söylemişti.

Gerçek bir Zembla’da gerçek barakaların bulunma ihtimalinin –ya da bunların yıkıntıları arasında nasıl bir hazine saklı olabileceğinin– üzerinde durulmamıştı. Fakat gerçek dünyadaki 1922 tarihli bir New York Timesbaşyazısında, aşağı yukarı bu fikir işlenmişti.

Rusların ıssız kuzey topraklarına sürgün edildiğinin dünyada duyulduğu hafta, gazetede çıkan yazıda Bolşeviklerin, aynı zamanda ülkenin her yerinde imparatorluğa ait değerli taşları aradıklarını, “kraliyet mücevherlerini ve diğer paha biçilmez hazineleri titizlikle korudukları” yazılıyordu. Fakat gazetenin editörleri, bütün bunların trajediyle sonuçlanacağından korkuyordu. Rus liderleri cehalet içinde, “biriktirilmiş mücevherlerden daha kıymetli bir kültürü Kuzey Buz Denizi’ne ya da Sovyetler Birliği sınırlarının dışına atmaktaydılar.” Makalede, Rusya böyle devam ettiği takdirde ülkedeki tüm dahilerin sürgüne, hapse ya da mezara gideceği ve ülkenin “bomboş bir  Nova Zembla” haline geleceği uyarısında bulunuluyordu.

Solgun Ateş’teki kraliyet mücevherleri, onları arayan Ruslar tarafından asla bulunamayacaktır; çünkü asıl hazine Rus kültürünün yaratıcıları ve mirasçılarıdır; işkence odalarında, kan bulaşmış duvarlar önünde, vahşice bir teröre kurban edilen insanlardır. Zembla’nın –Rusya’nın– gerçek kraliyet mücevherleri sadece uzak, gizemli kuzey topraklarındaki barakaların yıkıntıları arasında değil, Sovyetler Birliği’nin sayısız yerindedir: sürgünde ölenler, idam edilen mahkûmlar, yok edilen güzel bir kültür.

Andrea Pitzer'in yorumuyla, Solgun Ateş’in Charles Kinboteu, Sovyet kamplarında ölen sürgünlere, mahkûmlara bir övgüdür. Kinbote gördüklerine tanıklık etmeyi arzulayan, ama aklını kaybettiği için hikâyesini anlatamayacak duruma düşmüş, kurmaca bir firaridir. Nabokov, vatanında çekilen ıstıraplara değinen bir başyapıt ortaya koymuştur; fakat maziyi deliliğin içinde öylesine derinlere gömmüştür ki, bu ağıdın hiç mi hiç farkına varılmamıştır.

13 Ocak 2015 Salı

Nabokov'un Edebiyat Dersleri: Her daim bir serüven...


Vladimir Nabokov, Amerika'ya göçtükten sonra uzun zaman düşük bir maaşla üniversite okutmanlığı yaptı. Çalıştığı ilk üniversite olan Wellesley'de Rusça dersleri verdi. Buradaki ilk senesinde, haftalık olarak ikişer saatlik üç derse giriyordu; on sekiz öğrencisi vardı. Derslerine Rusçanın telaffuzunu anlatarak başlıyordu:

"Rusçanın sesli harfleri portakal, İngilizcenin sesli harfleri limondur. Rusça konuşurken, ağzınız köşelere doğru yanlamasına genişlemeli. ... Rusçayı daimi bir geniş gülümsemeyle konuşabilirsiniz, öyle konuşmalısınız da."

Wellesley'ye 1941'de girmişti. 1945'te, başlangıç düzeyindeki derslerine ilaveten, orta düzey Rusça derslerini de verir oldu. 800 dolar olarak başlayan maaşı 1200 dolara yükselmişti. Bir yandan da Harvard Üniversitesi'ndeki Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi'nde kelebek araştırmaları yürütüyor, oradan 1200 dolar ek maaş alıyordu. New Yorker dergisine yazdığı yazılar kendisine bundan da fazla gelir sağlıyordu. Dolayısıyla, ilk yılların mali sıkıntısını biraz aşmıştı Nabokov. Aylık geliri 5000 doları buluyordu ama bu yüksek bir gelir sayılmazdı. Öte yandan, Rus dilbilgisi öğretmenliğinden sıkılıyor, fakat henüz üniversitede kalıcı bir pozisyon elde edememişken, Rus edebiyatı dersleri vermeyi önerme kararına varamıyordu. Eşi Vera, ders metinlerini kendisinin yazacağı sözünü vererek, edebiyat dersleri için onay istemeye teşvik etti onu.

Üniversite yöneticileri ertesi yıl için bu derslere onay verdiler ama Nabokov'un arzuladığı tarzda bir edebiyat eleştirisini değil, "zamane kültürünün yansıması olarak edebiyat"ı anlatan bir içeriği tercih ettiklerini vurguladılar.

Nabokov, sonbaharda Rus edebiyatı derslerine başlayacağı bilgisiyle, mevcut roman projesine hız verdi. İsminin Solus Rex olmasını düşündüğü kitabı, Mayıs ayının üçüncü haftasında tamamladı. Kitap basım aşamasına geldiğinde, ismi değişecek, Bend Sinister olacaktı.

Bir yandan üniversitedeki dersleri, öte yandan kelebek araştırmaları ve bitirmek için kendini zorladığı Bend Sinister, Nabokov'u zihinsel çöküşün eşiğine sürükledi. Doktor tavsiyesiyle iki aylık bir tatile çıktı. Eylül sonunda Wellesley'deki dersler tekrar başladığında, Nabokov'un başlangıç düzeyindeki Rusça sınıfında sadece beş, orta düzey Rusça sınıfında sekiz öğrenci vardı. Rus Edebiyatı dersine ise elli altı öğrenci kaydolmuştu. Nabokov'un maaşı bu öğretim yılında 3250 dolara çıkmıştı ki, bu da yardımcı doçent maaşından azıcık fazlaydı.

Nabokov, geniş salonlarda ders vermeye alışkın değildi. Gerek yeni sınıfının boyutları, gerekse işleyeceği materyalin niteliği, onu dil derslerinde uyguladığından farklı bir öğretim tarzına yöneltti. Dersini baştan sona elindeki metinden okuyor, gözleri kürsüye koyduğu kâğıtla dinleyicileri arasında yumuşak bir hareketle gidip geliyordu. Yüz ifadesiyle, jestleriyle, sesindeki akrobatik iniş çıkışlarla, sadece kısa notlardan yararlandığı, fakat esas manada doğaçlama bir anlatı sunduğu izlenimini veriyordu. Gribe yakalandığı günlerde, Puşkin'in "Maça Kızı"nı anlatmak üzere, onun yerine Vera derse girmişti. Bir öğrencinin aktarımıyla:

"Sözlerin Nabokov'a ait olduğu belli olsa da melodi hayli farklıydı. Bayan N.'nin okuması güzel, konuşması enfesti; sesi ve aksanı da büyüleyiciydi, lakin Nabokov yazdığı metinleri anlatırken, eşi okuyordu; Nabokov'un metinleri, konuşması gibiydi."

Vera, eşinin yerine derse girmekle kalmamış, söz verdiği gibi onun için ders metinleri de hazırlamıştı. Kendi niteliklerinin, eşinin maharetlerinin yanına asla yaklaşamayacağını peşin peşin kabullenen bu kadın, otuz yıl sonra, Nabokov'un bu ders metinlerinde devamlı olarak değişiklere gittiğini, nihayetinde metinlerde kendisine ait tek bir cümle kalmadığını memnuniyetle anlatacaktı.

Birinci yarı yıl, Puşkin'in ardından, 19. yüzyılın diğer büyük şairlerine ayrılmıştı: Lermontov, Tyutçev, Fet... Nabokov bazen bariton sesiyle şiirleri Rusçasından, sesleri okşayarak, yuvarlayarak, güçlendirerek okur, ardından kendi İngilizce çevirilerini, daha kısık bir tonla seslendirirdi. İkinci yarı yılda Nabokov, 19. yüzyıl nesrini anlattı öğrencilerine. Rus yazarlarına kendince not vermişti; öğrencilerin bu notları yazıp ezberlemeleri gerekiyordu: Tolstoy, A+; Puşkin ve Çehov, A; Turgenyev, A-; Gogol, B-; Dostoyevski, C- ya da D+. Puşkin, şair olarak A+ almıştı elbette. Nabokov, Gogol ve Turgenyev'e verdiği notları farklı zamanlarda gözden geçirmiştir muhtemelen; Gogol'ü akıldışı gizemlerin düzyazı şairi olarak çok severdi; Turgenyev'in nesrine de sempatiyle yaklaşırdı.

Vladimir Nabokov'un Wellesley günleri 1948'de Cornell Üniversitesi'ne geçişiyle sonlandı. Burada kalıcı bir kadrosu olacak, Rus Edebiyatı bölümünü yönetecek ve kendi açacağı iki derse girecekti. Ayrıca Edebiyat Bölümü'nde bir ders vermesi istenmişti. 1950'nin Mayıs ayında, "Avrupa Edebiyatı" başlıklı bir ders vermesi söz konusu olduğunda, İngiliz romancıları konusunda yakın arkadaşı Edmund Wilson'ın tavsiyesine ihtiyaç duydu. Wilson, en büyük İngiliz romancıları olarak görülen Austen ve Dickens'ı önerdi. Nabokov bu öneriye, kadın edebiyatçılara dönük bir hoşnutsuzlukla tepki verdi:

"Jane'den hazzetmiyorum ve aslında tüm kadın yazarlara karşıyım. Onlar başka bir sınıftalar. Gurur ve Önyargı'da hiçbir şey göremedim."

Nabokov dersleri için, Dr. Jekyll ve Bay Hyde'ı seçmek niyetindeydi. Ancak sonradan Wilson'ın tavsiyesine uyup, Mansfield Parkı'nı derslerine dahil etmekte karar kıldı.

Nabokov'un Cornell'deki son yıllarında verdiği dersler, üniversite kampüsünde son derece popülerdi. "Muhteşem bir öğretmen", "göz alıcı, eğlenceli bir hatip"ti Nabokov. Öğrencilerden birinin sözü, ortak düşünceyi dile getiriyordu: "Bana nasıl okumam gerektiğini öğretti."

Nabokov'un dersleri, Lolita'nın başarısıyla kavuştuğu mali özgürlük sayesinde üniversite hayatını sona erdirmesine değin devam etti. Ders metinleri ise ölümünden sonra kitaplaştırıldı. 1972'nin Mayıs ayında derslerini incelemeye oturmuş, bunları "karman çorman ve yarım yamalak" bulmuştu. "Asla basılmamaları gerekiyor," diye not düşmüştü. "Hiçbirinin!"

Vera ve Dmitri'nin, bu notu dersler üç ayrı cilt halinde kitaplaştırıldıktan sonra bulduklarını öğreniyoruz. İyi ki öyle olmuş; yoksa Nabokov'un bayılarak okuduğumuz ders metinlerinden yoksun kalacaktık.

Bu yazıda yer verdiğim bilgileri ve çok daha fazlasını, Brian Boyd'un "Vladimir Nabokov: The American Years" adlı çalışmasında bulabilirsiniz. Yine bu kitaptan, Nabokov'un Cornell yıllarına dair küçük bir anlatıyla bitirelim:

"Konferans salonuna büyük bir enerjiyle, onu takip eden Vera'yla birlikte girerdi. Kış aylarında, kulaklarına kadar gelen paltosuyla, galoşlu ayaklarındaki karları yere vurup silkeler, ceketini çıkarırdı; karısı - derslerde kullandığı tabirle "asistanım"- kendisi soyunmadan önce onun ceketini alıp bir sandalyenin arkasına asardı. Sonra Nabokov evrak çantasından notlarını çıkarırdı. Bir öğrenci şöyle diyor: 'Bay Nabokov'un nasıl merakla beklediğimizi fark ettiğini sanmam; engelli bir sihirbazı izlercesine, umduğumuz tavşan yerine ipek mendillerle dolu bir avuç mu göreceğiz, yahut vaat edilmiş katı yumurta yerine bir kremalı turta mı ortaya çıkacak, hiç emin olamazdık. Her daim bir serüvendi bu.' "