18 Ocak 2015 Pazar

Solgun Ateş'i Okuma Kılavuzu - 1



Fıkrayı bilirsiniz: Kral savaş meydanında, ordusuna seslenerek, "Beni seven arkamdan gelsin!" der. Hiç kimse yerinden kımıldamayınca, öfkeyle bağırır: "Sevmeyenler de gelebilir!" 

Bu yazı dizisini bilhassa, Nabokov'u ve Solgun Ateş'i (Pale Fire) sevenler için tasarladım. Ama kitabı okumaya başlayıp bitiremeyenlere de hitap edebilir.

Solgun Ateş çevirimin okurlarından biri olan eşim, bir sonraki çevirim olan Vladimir Nabokov - Yazarın Gizli Tarihi'ni de okumuştu. Şöyle bir değerlendirmede bulundu: "Bu biyografiyi Solgun Ateş'ten önce okumuş olsaydım, o romanı daha iyi anlayabilirdim."

Eşimin bu sözü, önemli bir soruna temas ediyordu: Ülkemizde büyük insanların hayatlarına ve eserlerine dair kitaplar azdır. Oysa büyük yazarların hayatlarını, eserleriyle koşutluk içinde inceleyen çalışmalar, o eserleri kavramamızı kolaylaştırır. Bilhassa Solgun Ateş gibi "zor" metinler, iletişim kuramlarında geçen tabirle, "kodaçımlama" yapabilmeyi gerektirir. Bu kodaçımlamayı önceden yapmış edebiyat araştırmacıları, yazara ve metnine yakınlaşmamızı kolaylaştırır. Bu tür araştırmalar var olmadığı, var olanlar dilimize aktarılmadığı zaman, söz konusu yakınlaşma gerçekleşemez. Yazarı ve metni gerçek anlamda kavrayamayız; kafa bulanıklığı ve güvensizlik hüküm sürer.

Nabokov'u anlamak istiyorsanız, Andrea Pitzer'in biyografisi Vladimir Nabokov - Yazarın Gizli Tarihi'ni okuyun. Çünkü halihazırda, Nabokov'u tanıtan yegâne "Türkçe" kitap bu: Kendini yıllar içinde özenle oluşturduğu bir kamusal imajın arkasına gizleyen, özel hayatının gizlerini biyograflardan saklamak için elinden geleni yapan, ele avuca sığmaz Nabokov'un kafasının içindekilere nüfuz etmeye yönelik bir çaba. Ben okuma kılavuzumuza bir girizgâh olarak, bu fasılda, Pitzer'in kitabındaki Solgun Ateş bölümünde yer alan bilgi ve yorumları kısaltarak alıntılayacağım. Bu girizgâh, Vladimir Nabokov'un Solgun Ateş'in fikrini nasıl oluşturduğunu ve ne yapmaya çalıştığını görme, öğrenme denemesi olacak. Çünkü önce bunu başarmak gerekiyor.


Solgun Ateş, Nabokov'un Lolita'yla  gelen şöhret ve para sayesinde üniversitede ders vermeyi bıraktığı, öteden beri arzu ettiği üzere, nihayet sadece "yazmaya" yoğunlaştığı bir dönemin eseri. Aslında Nabokov, Solgun Ateş projesiyle yıllardır uğraşıyor ve hikâyesinin kökleri çok eskilere, İkinci Dünya Savaşı’nın ilk aylarına uzanıyormuş. 1940 tarihli yarım kalmış romanı Solus Rex'teKral olduğunu hayal eden bir deliyi işler Nabokov. Bend Sinister'daSolus Rex’in distopyacı çerçevesini ödünç almıştır. Fakat bu eski çalışmasındaki "uzak kuzey krallığı fikrini" henüz olgunlaştırmamıştır.

Nabokov 1957’de, Doubleday’deki editörüne yazdığı mektupta, ABD’ye kaçarak Başkan Kennedy için politik sorunlar yaratan bir kuzey kralına dair bir roman önerir. Kral, komşu ülke Nova Zembla'dan destek alan darbeciler tarafından tahtından indirildikten sonra, okyanusu aşarak ruhsal bir arayış içine girecekti; peşinde de, dünyanın çevresini dolaşarak gitgide kendisine yaklaşan bir suikastçı olacaktır.

Doubleday teklifi kabul etse de Nabokov, üç aylık araştırmanın ardından romanı bir kenara bırakır.
Fakat taahhüdünden vazgeçmesi bir atılıma yol açar. İki yılını Yevgeni Onegin’le ilgili 1300 sayfalık çalışmasına ayırmış, Puşkin’in şiirine dair takıntılı bir açıklama metnine gömülmüştür. O sırada içinde çakan ışık sayesinde, tüm ömrün bir şiirle ilgili açıklamalara yedirildiği bir roman tasavvur eder. Sabık kralının hikâyesini Oneginprojesinin ışıltısıyla kaynaştırarak, romanının fırlatma rampası olacak 999 mısralık bir şiir yazmaya koyulur. Ardından ana metne geçer. Zaman içinde Solgun Ateş ismini alacak şiir-romanını yazarken, yedi buçuğa on iki santimetrelik kartoteks fişleri kullanır.

Solgun Ateş, iki adamın hikâyesini anlatır: Bir Amerikan şairi olan ve cinayete kurban giden John Shade ile, Shade ölümle cebelleşirken onun şiirini çalan Charles Kinbote. Nabokov’un kitabın geri kalanına başlamadan önce bitirdiği, Shade’in şaheseri olan 999 mısralı şiir, romanda bir bütün olarak yer alır. Hikâyenin kalanı, Charles Kinbote’un şiir hakkındaki giderek tuhaflaşan açıklamaları arasında gelişir; bu açıklamalardan, Kinbote’un gerçekler ve genç oğlanlar hususunda güvenilecek biri olmadığını anlarız.

Nabokov Solgun Ateş’te, iki ana karakterin yanısıra, Zembla adlı gizemli bir ülkeye de başrollerden birini verir. Kinbote, kendisinin aslında hayalî Zembla ülkesinin sürgündeki kralı olduğuna inanır; muhafızlarla korunan bir hapishaneden kaçarak Amerika’ya gelmiştir. Kinbote sadece, Shade’in başyapıtı olacağını düşündüğü şeyle ilgilenmektedir: Kayıp Zembla’nın ve saklı kraliyet mücevherlerinin hikâyesi. Mücevherler o kadar iyi saklanmıştır ki, Sovyet tarzı ajanlar Zembla’daki krallık şatosunun her yerini kazıyor olsa da, hiçbir zaman bulunamayacakları kanısındadır Kinbote.
         
Kinbote, Shade’le aynı üniversitede profesör olmasına karşın hayalî bir dünyada yaşamaktadır. Sesler duyar, komplolar hayal eder, Shade’in şiirini yanlış anlayarak bozup tanınmaz hale sokar. Shade’in karısına olan sevgisini ve kızının intiharını anlattığı şiir, Kinbote tarafından Zembla tarihinin güncesine dönüştürülür.
            
Görünüşe bakılırsa Shade, Kinbote’a yakınlık duyan tek kişidir. Kitaptaki diğer karakterler Kinbote’un gülünçlüğünün farkındadır, okurlar da onun ne kadar zavallı olduğunu kolayca görür; fakat Kinbote durumun ayırdında değildir.

Kinbote’un krallık fantezilerinde, bir keder yükü de söz konusudur. İntihar etmeyi, taşıdığı korkudan azat olmayı hayal eder. Tabancayla hayatına son vermenin cezbediciliğinden söz eder ama Zembla hikâyesinin sonraki nesiller için kayıt altına alınmasını temin edecek süre boyunca, kendisini hayatta tutmayı başarır.
            
Kinbote’un böyle delice bir tavırla, ölen arkadaşının şiirini üstlenmesi, Nabokov’un Yevgeni Onegin’i yorumlama mücadelesine paralellik teşkil eder. Devrimin mahvettiği bir ülkeden sürgüne gittiği için duyduğu yeis, doğrudan Nabokov’un Rusya’ya dair kederini yansıtır. Ancak Zembla’nın gerçekliğini çözümlemek daha kafa karıştırıcıdır. Nedir Zembla? Romanda gerçek bir yer olarak mı tasarlanmıştır, yoksa sadece Kinbote’un şiddetli özlemi içinde ürettiği bir hayal midir? Kitaba dair ilk değerlendirme yazılarından birinde Mary McCarthy, “Kuzey Buz Denizi’nde, Arkhangelsk’in kuzeyindeki bir grup ada olan gerçek bir Nova Zembla”dan bahseder. Ayrıca Zembla isminin asırlar önce Alexander Pope tarafından, bu adalar kastedilerek, garip ve uzak kuzey topraklarına dair bir istiareyle kullanıldığını belirtir.



Nova Zembla tarihte, ulaşması ve barınması son derece zor bir coğrafya olarak yerini almıştı. 16. yüzyılın sonunda gözüpek Hollandalı denizciler Nova Zembla'ya üç zorlu ve talihsiz yolculuk yapmışlardı. 20. yüzyılda, Vladimir ve Véra Nabokov 1 Ekim 1961’de İsviçre'nin Montreux şehrindeki Palace Hotel’e taşınırken ise, Nova Zembla’da farklı türden bir tarih yapılıyordu. Sovyetler Birliği’nde bir dizi nükleer siyah denemesinin hazırlığı vardı ve Nabokov’ların sözleşmelerini imzalamalarıyla otele taşınmaları arasında geçen üç hafta zarfında, on patlama gerçekleştirilmişti bile. Ardından gelen iki ayda, bir düzineden fazla yeni patlama oldu. Patlamaların oluşturduğu radyasyon bulutları rüzgârın etkisiyle komşu ülkeler üzerinden batıya ve güneye doğru sürüklenmeye başladı. Nabokov’un yeni romanının müsveddesi üzerinde çalıştığı zaman boyunca, Sovyetlerin birincil deneme alanı, Nova Zembla’ya konuşlandırılmıştı.
            
Ancak Nabokov daha oradaki nükleer denemeler başlamamışken, yeni romanı bağlamında Nova Zembla hakkında düşünüyordu zaten; 1957’de Doubleday’e gönderdiği bir mektupta bundan bahsetmişti. Bu mektubu göndermesinden iki yıl sonra, bu yerle kişisel bir bağlantısının da bulunduğunu öğrenmişti. Bir kuzeni ailenin soy kütüğünü araştırmıştı. Büyük büyükbabalarının on dokuzuncu yüzyılda adalara yapılan keşif gezisine katıldığına inanıyor, Nabokov Irmağı’nın isminin buradan geldiğini söylüyordu. Nabokov cevabi mektubunda, Nova Zembla’da böyle bir ırmak bulunmasının “gizemli bir anlamı” olduğunu hissetmekten duyduğu memnuniyeti belirtmişti.

Nabokov'un, Solgun Ateşüzerinde çalıştığı son üç ay boyunca günlük gazetelerde çıkan haberler ışığında, onun romanına nükleer işaretler yerleştirdiğini görmek şaşırtıcı gelmez. Solgun AteşNabokov’un hiç hoşlanmadığı barış aktivisti Albert Schweitzer’le dalga geçer ve solcu profesörlere dair sert bir yorum içerir: bunlar, sanki Rusya da kendi mühimmatını denemekle meşgul değilmiş gibi, “sadece Amerikan yapımı bombaların sebep olduğu Nükleer Serpinti”den yana kaygılanmaktadır. Şair Shade televizyonda “atom bombası karşıtı bir sohbet” olduğundan söz eder. Nabokov, “Her düzenbaz kendini Ay haritacısı diye yutturabilir”ken nükleer gösterileri etkileyici bulanlarla alay eder. Mars’ın nasıl ışıldadığından bahsedilir ki, bu da Roma’nın savaş tanrısına göndermedir.

Nabokov müsveddesinin üzerinden geçerken, Nova Zembla’daki nükleer patlamalara dair yığınla haber geliyordu. Kruşçev Moskova’da yapılan Yirmi İkinci Parti Kurultayı’nda 50 megatonluk bir hidrojen bombası patlatma planlarını duyuruyordu. Birleşmiş Milletler bu konuyu ele almış, uzun tartışmalardan sonra nihayet, Sovyetler Birliği’nden bu korkunç bombayı infilak ettirmemesini istirham etme kararı çıkmıştı.

Buna rağmen 30 Ekim’de, tarihte görülmemiş ölçüde büyük bir bomba olan Çar Bombası, Nova Zembla üzerinde patlatıldı.


Bomba, yere varmadan infilak ederek 120 kilometre yarıçaplık bir alandaki binaları yerle bir etti ve 800 kilometreden daha uzak mesafedeki pencereleri çatlattı. İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılan tüm patlayıcıların toplamından on kat güçlüydü bu bomba.

Bir hafta içinde diplomatik girişimler yoğunlaştı, dünyanın siyasi baskısı çoğaldı. O zaman Nova Zembla’daki çılgınca bombalama durdu. Bir ay sonra Montreux’de Nabokov, Zembla ismindeki kuzey krallığına dair büyülü bir romanın müsveddesini postaladı. Solgun Ateş, takip eden bahar mevsiminde çıktı.

Bu esnada, Sovyetler bir süreliğine güney Rusya’da yer alan başka bir deneme alanını kullanmaya başladılar; Solgun Ateş’in basımının öncesindeki ve sonrasındaki aylarda Nova Zembla’ya hiç bomba atılmadı. Nova Zembla’daki denemelere dair anıştırmalar, on yıllarca eleştirmenlerin dikkatini cezbetmeden öylece kitapta kaldı. Romandaki Zembla’yı doğrudan gerçek dünyadaki Nova Zembla’ya bağlayan yol, kaybolmuştu. Solgun Ateş’e kafa yoran okurlar bu adaların yirminci yüzyıldaki tarihini araştırmayı hiç düşünmediler.


Solgun Ateş’i çıktığında Mary McCarthy The New Republic’in sayfalarında, “bu asrın en büyük sanat eserlerinden biri” dedi roman için. Nabokov’un karmakarışık hikâyesi, anlaşılması güç yapısına ve kafa karıştırıcı gizemlerine karşın, çok satanlar listesine alt sıralardan girmeyi başardı. Araştırmacılar, hayranlar ve diğer yazarlar kitapta saklı şifreleri bulup deşmeye çalıştılar. Yazar New York Tribune’a cilveli cilveli, “kitap birinin bulacağını umduğum tatlı ödüllerle dolu” diyerek, okurların spekülasyonlarını ve edebi otopsilerini teşvik ediyordu. 

Solgun Ateş içinde bahsi geçen Timesgazetesi, Zembla’yla ilgili haberler için bir kaynak teşkil ediyordu ama gerçek dünyadaki Times'ın gerçek Nova Zembla hakkında söylediği daha çok şey vardı. 1955’te, Nabokov’un romanıyla ilgili notlar almaya başlamasından sadece iki yıl önce, John Noble isimli bir Amerikalının hikâyesinde, bu kutup adalarına kısaca değinilmişti.

Noble İkinci Dünya Savaşı sırasında ailesiyle Almanya’daydı. Sovyet kuvvetleri savaşın sonunda Almanya’ya girince, Noble (Rusların kontrolü altındaki) Buchenwald’a gönderilmiş, sonra da beş bin kilometre kuzeydoğudaki Vorkuta çalışma kampına yollanmıştı. Kuzey Kutup Dairesi’nin üstünde binlerce mahkûmla birlikte kömür madenlerinde çalışmıştı. Noble, üç gün boyunca Times’a yazdığı Vorkuta tecrübesini I Was A Slave In Russia [Rusya’da Bir Köleydim] adıyla kitaplaştırmıştı. Vorkuta’daki mahkûmların en büyük korkusu, Noble’ın büyük suç işlemiş kişiler için nihai tatil mekânı olarak nitelediği mevkiydi: Nova Zembla. “dönüşü olmayan yer”. 



Rusya sınırları dahilinde, Avrupa ve Amerika’da Nova Zembla, çalışma kampları sisteminin en amansız karakolu olmak sıfatını uzun zaman korudu.

Romanın değişik yerlerine serpiştirilmiş ufak yorumlarda Kinbote, kolu bacağı kopmuş birinin hayalet parmaklarından, kalbindeki “donmuş çamur ve korku”dan bahseder. Shade’in anlatacağını umduğu Zembla hikâyesini, “berelenmiş, çizik çizik olmuş semaya açık seçik yazılmış ıstıraplı bir hikâye”ye benzetir. Solgun Ateş’in sonraki sayfalarında, bir tarih profesörü kendisini tanır gibi olunca, Kinbote’un umutsuzluğu daha açık hale gelir. Profesör , Kinbote hakkında epeyce şey duymuştur: aslında Rustur, ismi Kinbote değil Botkin’dir. Kinbote her şeyi inkâr eder, profesörün onu bir başkası sandığını söyler. “Beni Nova Zembla’dan gelme bir mülteciyle karıştırıyorsunuz,” der. Okurlar romanda Nova Zembla adının ilk kez geçtiğini fark etmeyebilir diye, Kinbote aynı satıra “Nova”yı tırnak içine aldığı bir cümle daha ekler.

Pitzer'e göre, romandaki delinin fantezisi, bir zerre gerçeklik taşır. Kinbote sabık bir kral değildir ama gerçekten Zembla’dan kaçmıştır. Nabokov'un ruhu örselenmiş anlatıcısı, Gulag karabasanının bir köşesinden selamlar bizi.

Pnin’de Timofey Pnin, bir Alman kampında korkunç şekilde ölen Mira Beloçkin’i unutmaya çalışır; çünkü akıl sağlığını korumasının tek yolu, bu olayı bilincinden uzaklaştırmaktır. Bend Sinister’ın anlatıcısı, cezaevine atılan Krug’u oğlunun öldürülmesinin ertesinde yüzleştiği dehşet ve kederden esirgemek için, ona delilik bahşeder. Cinnet’in toplama kamplarında aklını yitirmiş kahramanı Hermann, kendisiyle aslında var olmayan kurbanı arasında benzerlik bulunduğunu hayal etmektedir. Dar'da (The Gift), “çalışma kamplarında geçirdiği yılların yarı yarıya ezdiği” Nikolay Çernişevski, “herhangi bir şehevi düşünceden ötürü kendini ayıplamaktan aciz” yaşlı bir adam haline gelmiştir. Humbert, çocukluk aşkının Corfu mülteci kamplarının ortasındaki ölümüyle kötücül bir ruh yapısına sürüklenmiştir; kâbuslarında, Alman kamplarında gazla öldürülen kadınları görür ve daha da kötü itkilere direnmekten vazgeçer. Solgun Ateş’in yazarı merhametli davranarak, Kinbote’a hayalî Zembla ülkesine sığınma imkânı vermiştir. Nabokov’un olgunluk dönemi romanlarının neredeyse tümünde, ana karakter mahpuslukta harap olmuştur ya da kamplarda çürüyüp gidenlere dair hatıralar başından eksik olmaz.

Ama Solgun Ateş’teki kraliyet mücevherleri neyin nesidir? Zembla şayet Nova Zembla’nın dönüştürülmüş hali, Kinbote’un kendi gerçek tarihini aşma çabasıysa, orada ne tür kraliyet mücevherleri bulunabilir? 

Tarih buraya da yansır. Sovyetlerin Devrim ertesinde Rus kraliyet mücevherlerini toplama arayışına girmeleri, Batı gazetelerinde epeyce yer bulmuştu. Bolşeviklerin bu arama sırasında işkence edip öldürdükleri kişiler olduğu bildiriliyordu. Hatta Sovyetler, Solovki adalarına saklanan imparatorluk hazinesini aramak için bir kazı kurulu oluşturmuşlardı. Fakat Nabokov, Nova Zembla’daki hangi hazineye işaret ediyordu?

Zaman içinde okurlar Solgun Ateş’teki Dizin’in onlara türlü oyunlar oynadığını, bu oyunlardan birinin, Kraliyet Mücevherleri maddesiyle başlayıp okuru bir çember içinde dolaştırdığını fark ettiler. Nabokov, bir mülakatta kendisine kraliyet mücevherlerinin nerede saklı olduğu sorulunca Dizin’e atıfta bulunmuş fakat aynı zamanda bu soruyu doğrudan yanıtlayarak, mücevherlerin Zembla topraklarında, “eski bir barakanın yıkıntıları arasında” durduğunu söylemişti.

Gerçek bir Zembla’da gerçek barakaların bulunma ihtimalinin –ya da bunların yıkıntıları arasında nasıl bir hazine saklı olabileceğinin– üzerinde durulmamıştı. Fakat gerçek dünyadaki 1922 tarihli bir New York Timesbaşyazısında, aşağı yukarı bu fikir işlenmişti.

Rusların ıssız kuzey topraklarına sürgün edildiğinin dünyada duyulduğu hafta, gazetede çıkan yazıda Bolşeviklerin, aynı zamanda ülkenin her yerinde imparatorluğa ait değerli taşları aradıklarını, “kraliyet mücevherlerini ve diğer paha biçilmez hazineleri titizlikle korudukları” yazılıyordu. Fakat gazetenin editörleri, bütün bunların trajediyle sonuçlanacağından korkuyordu. Rus liderleri cehalet içinde, “biriktirilmiş mücevherlerden daha kıymetli bir kültürü Kuzey Buz Denizi’ne ya da Sovyetler Birliği sınırlarının dışına atmaktaydılar.” Makalede, Rusya böyle devam ettiği takdirde ülkedeki tüm dahilerin sürgüne, hapse ya da mezara gideceği ve ülkenin “bomboş bir  Nova Zembla” haline geleceği uyarısında bulunuluyordu.

Solgun Ateş’teki kraliyet mücevherleri, onları arayan Ruslar tarafından asla bulunamayacaktır; çünkü asıl hazine Rus kültürünün yaratıcıları ve mirasçılarıdır; işkence odalarında, kan bulaşmış duvarlar önünde, vahşice bir teröre kurban edilen insanlardır. Zembla’nın –Rusya’nın– gerçek kraliyet mücevherleri sadece uzak, gizemli kuzey topraklarındaki barakaların yıkıntıları arasında değil, Sovyetler Birliği’nin sayısız yerindedir: sürgünde ölenler, idam edilen mahkûmlar, yok edilen güzel bir kültür.

Andrea Pitzer'in yorumuyla, Solgun Ateş’in Charles Kinboteu, Sovyet kamplarında ölen sürgünlere, mahkûmlara bir övgüdür. Kinbote gördüklerine tanıklık etmeyi arzulayan, ama aklını kaybettiği için hikâyesini anlatamayacak duruma düşmüş, kurmaca bir firaridir. Nabokov, vatanında çekilen ıstıraplara değinen bir başyapıt ortaya koymuştur; fakat maziyi deliliğin içinde öylesine derinlere gömmüştür ki, bu ağıdın hiç mi hiç farkına varılmamıştır.

1 yorum:

Bahar Afşarünal dedi ki...

Muhteşem bir yorum.