17 Şubat 2015 Salı

Solgun Ateş'i Okuma Kılavuzu - 7: Pratik Bilgiler

Şu ana kadar Solgun Ateş'i Okuma Kılavuzu'nun ilk altı bölümünü ve "Bir Solgun Ateş ki" yazısını okuyanların, eserin kavramsal yapısıyla ilgili kabataslak bir bilgi sahibi olduklarını umuyorum. Bu kısa yazıda ise, romanı okumaya niyet eden hevesli okura, başlangıç niteliğinde çok basit öneriler sunacağım. Çünkü malum, zor okunan bir kitabı konu ediniyoruz.

Solgun Ateş'in dillere destan "zor okunurluğu", kendisini esasen, "Açıklamalar" bölümünde belli mısralarla ilgili sözleri okumaya başladığımız sırada, yorumcunun bizi aniden şiir içinde başka bir yere sıçratması şeklinde kendini gösterir. Daha "Açıklamalar"a yeni başlamış kişi, 1-4. mısralar başlığı altında, şu parantez içi ifadelerle karşılaşır: "(Ayrıca 181.-182. mısralara bakınız.)" ... (998. mısrayla ilgili notuma bakınız)." Açıklamaların bütününde durum aynıdır; böyle olunca, okur can havliyle kitabın içinde bir ileri bir geri dolaşmaya başlar. Olağan kitap okumaları için kullanılan bir adet ayraç, Solgun Ateş'i okurken kifayet etmez; iki, hatta üç ayraç kullanmak lüzumu ortaya çıkar. Hele okur, "Açıklamalar"ın yazarı olan kurmaca editör Charles Kinbote'un, romanın "Önsöz"ündeki tavsiyesine uyduysa, fena. Şöyle der Kinbote:

"Notlar, alışılmış olduğu üzere şiirin arkasında yer almakla beraber, okurun önce bunlara başvurup, şiiri notların yardımıyla incelemesi tavsiye olunur; elbette şiirin metni okunurken bunlar da tekrar okunmalı, belki şiir bitirildikten sonra resmi tamamlamak için üçüncü defa yine bunlara başvurulmalıdır. Böyle vakalarda sayfaları bir ileri bir geri çevirip durmanın zahmetinden kurtulmak için, ilgili metnin yer aldığı tüm sayfaları kesip almayı ve kırpmayı akıllıca bulurum; veya daha basitinden, aynı eserin iki nüshası rahat bir masanın üzerine, birbirine bitişik olarak konulabilir..."

Metni bilmeyen iyi niyetli okur, romanı okumaya "Açıklamalar" bölümünden başlama tavsiyesine uymamak gerektiğini, çok geçmeden anlayacaktır elbette. Çünkü Kinbote'un açıklamaları, Shade'in şiirine sadece teğet geçer; onun derdi, bu şiir üzerinden kendi "Zembla" fantezisini anlatmaktır. Metnin yer aldığı kesip kırpma ya da aynı eserin iki nüshasını yan yana koyma çözümüne kaç okur itibar etmiştir, bilemiyorum. Günümüzün teknolojik imkânları çerçevesinde, şiir bölümünün fotokopisini almak hem daha masum, hem daha kullanışlı, hem de daha ekonomik bir çözüm olsa gerek.

Ayraçlar, kırpılmış sayfalar, iki ayrı nüsha ya da fotokopi: Okur Solgun Ateş'i okurken bunlardan hangisini tercih ederse etsin, bu eseri, metin içinde ileri-geri gitmeyi neredeyse imkânsız kılacak şekilde e-kitap cihazlarında okumaya niyetlenmemek lazım.

Pale Fire'ın çevirmeni olarak, okurların yüzleştiği zorlukları tecrübe etmedim. Benim de zorluklarım vardı; türlü türlü, katmerli zorluklar. Ama çevirmenin zorluklarıyla, okurun zorlukları birbirinden farklıdır. Ben Pale Fire'ı, önceden okumadığım bir metin olarak çevirdim; sizin anlayacağınız, ben bu kitabı çevirirken okumuş bulundum. Elbette çeviri bittikten sonra, metnimi defalarca tekrar tekrar okudum. Yine de sonuç olarak benim bu metinle ilişkim, düz manada "okur"un ilişkisinden çok farklıydı. Bununla birlikte, Solgun Ateş'in "nasıl okunması" gerektiğine, okunurken izlenecek yönteme dair basitçe birkaç fikir beyan edebilirim.

Nabokov'un ünlü ve çarpıcı sözü, bilhassa Solgun Ateş gibi kitaplar için geçerli olsa gerek: "Bir kitabı okuyamazsınız, yeniden okuyabilirsiniz ancak. Etkin, esaslı, yaratıcı okur, yeniden okuyandır." Nabokov, sözünü ettiği etkin, esaslı, yaratıcı okurların peşindeydi; Solgun Ateş'i onlar için yazdı. Yani Solgun Ateş'i okuyamazsınız, yeniden okuyabilirsiniz ancak. Bu eseri okumanın kolay bir yolu mevcut değildir dolayısıyla. Yapılması gereken, metni herhangi bir kitap gibi evvela baştan sona okumaktır. Yegâne kolaylaştırıcı önerim, bu ilk okumada, "Açıklamalar" bölümündeki referanslara hiç takılmadan, metni düz bir çizgide okuyup bitirmeniz. Aynı şeyi, kitaptaki dipnotlar için de söyleyebilirim. Çevirimde 190 dipnot var; bir bakıma İngilizcede "annotated" tabir edilen, bol notlu, açıklamalı bir çeviri oldu. Bunu, metne anlaşılırlık katmak ve çevirinin referans niteliğini sağlamlaştırmak için yaptım. Ama sürekli olarak ana metinden ayrılıp, sayfaların çoğuna dağılmış bu dipnotları okumak da dikkat dağıtıcı ve okuma zevkini bozucu olabilir. Çevirmen olarak tercihim, söz konusu açıklamaların dipnot değil, son not olarak verilmesiydi ama İletişim Yayınları'nın -bana göre yanlış ve anlamsız- tek tipçi uygulaması yüzünden (yayımladıkları tüm kitaplarda son not yerine dipnot kullanıyorlarmış!) bu tercihim gerçekleşmedi.

Solgun Ateş'in okurundan yana en büyük beklentim, çeviriye ancak "solgun" şekilde yansıtılabilen bu metni, özgün metinle karşılaştırarak okumasıdır. Ülkemizde Pale Fire'ı İngilizce olarak hakkıyla okuyabilecek insan sayısı çok sınırlı. Sadece yabancı dil bilgimizin yetersizliğinden dolayı değil, Nabokov'un kültürel referanslarına aşina olmayışımız sebebiyle de durum böyle. Mesela romanın temel kaynakları olan şairlerin (Wordsworth, Goldsmith, Pope, Eliot, Browning, Southey, Goethe vd.) yapıtları Türkçeye ne oranda kazandırıldı ki? Bununla birlikte, İngilizcesi çok zayıf olan okurların bile, Nabokov'un başyapıtının özgün dilini incelemesini, çevrilenle çevrilemeyeni değişik noktalarda görüp incelemesini çok arzu ederim. Çünkü etkin okur, yaratıcı okur, esaslı okur olmak böyle uç noktadaki denemelerden korkmamayı gerektirir.

15 Şubat 2015 Pazar

Özgecan Aslan'ın Anısına Saygıyla, Bir Nabokov Anekdotu...


Türkiye'de korkunç bir cinayet işlendi. Bir genç kız tüyler ürpertici şekilde hayattan koparıldı. İçimize ateş düştü.

Aşağıdaki alıntıyı, Vladimir Nabokov'un kadınlara yönelik şiddete dair tutumunu yansıtmak için aktarıyorum.

Artık yeter. Kadınlar öldürülmesin.


"1927’de Romanyalı bir kemancının karısı, adamın kötü davranışlarından yılarak intihar etmişti. Kemancı, Alman ceza sisteminden kurtulmuşsa da, karısına nasıl şiddet uyguladığı duyulmuştu. Hadiseyi duyan Nabokov ve bir arkadaşı, müzisyeni bulmak üzere bir lokantaya gittiler; ona ilk yumruğu atmak ayrıcalığının kime düşeceğini belirlemek üzere çöp çektiler. Nabokov kazandı ve ardından ortalık karıştı. Biraz sonra bütün orkestra kavgaya dahil oldu. Nabokov, suç ortağı ve kemancı hemen karakola götürüldüler. Nabokov kurgularında düşkün karakterler yaratmaktan hoşlansa da, gerçek hayattaki zalimliklere karşı, tıpkı babası gibi adalet özlemiyle hareket ediyordu."

Vladimir Nabokov - Yazarın Gizli Tarihi'nden (Andrea Pitzer - İletişim Yayınları)


11 Şubat 2015 Çarşamba

Solgun Ateş'i Okuma Kılavuzu - 6: Shade, Kinbote ve Nabokov'un Kurmacaya Düşen Gölgesi


Nabokov, uzun yıllar boyunca kafasında olgunlaştırdığı Pale Fire projesini, 1960 yılında hayata geçirmeye başlamış. 29 Kasım günü boş bir kartoteks fişi alıp, şiirin ilk on iki mısrasını oraya yazmış. Bir yıl sonra, 4 Aralık'ta, günlüğüne Solgun Ateş'i bitirdiğini kaydetmiş.

Solgun Ateş'in 999 mısrasında, kurmaca şair John Shade, Appalachia'da bulunan üniversite şehri New Wye'daki yerleşik hayatını anlatır. Appalachia'nın, Nabokov'un yaşadığı Ithaca şehrinin karşılığı olduğu kolayca anlaşılır. New Wye da New York'un (NY) karşılığıdır zaten: "Y" harfiyle "Wye" kelimesinin İngilizce telaffuzları aynıdır. Wordsmith kampüsü ve Goldsworth binası, Cornell Üniversitesi'ni bilenlerin aklına hemen, buradaki ünlü Wordsworth koleksiyonunu ve Nabokov'un odasının bulunduğu Goldwin Smith Hall'u getirecektir. "Açıklamalar" bölümünde adı geçen Ozero, Omega ve Zero gölleri ("Bu villanın terasından güneye doğru bakınca, Omega, Ozero ve Zero adlı üç birleşik gölün en geniş ve en kederli olanı görünürdü..."), Finger Lakes adlı bölgeye Yunanî bir dokunuştur; bilhassa Ithaca'ya en yakın yerdeki Owasco, Cayuga ve Seneca göllerini çağrıştırır.


Solgun Ateş'le aynı adı taşıyan şiir, şu dizelerle başlar:

"I was the shadow of the waxwing slain
By the false azure in the windowpane
I was the smudge of ashen fluff--and I
Lived on, flew on, in the reflected sky"

"Ölen ipekkuyruk kuşunun gölgesiydim ben                                         
Pencere camının sahte mavisiydi kuşu katleden.
Ben işte o kül rengi tüylerin lekesiydim,
Yansıyan gökte yaşamaya, uçmaya devam ettim."

Tematik olarak büyük önem taşıyan ilk iki dize, şiirin sonraki kısmında şu şekilde tekrar ortaya çıkar:

"I was the shadow of the waxwing slain
By feigned remoteness in the windowpane."

"Ölen ipekkuyruk kuşunun gölgesiydim ben;     
Pencere camının yalancı mesafesinde görünen"

Vladimir Nabokov'un Cornell Üniversitesi'nde çalıştığı dönemde, sonbahar aylarında, kuşburnu meyvelerinden yiyip esrikleşmiş ipekkuyruk kuşları sık sık pencerelere çarparmış. Bu çarpışlar genellikle sadece sersemletirmiş onları; fakat bazen boyunlarını kırıp öldükleri de olurmuş. Nabokov, kendini cama vuran ipekkuyruk kuşlarının bu davranışını, defterine not etmiş.



Solgun Ateş'in kurmaca şairi John Shade'in kişiliği ve hayatı, bize birçok bakımdan Vladimir Nabokov'u hatırlatır. Tıpkı Nabokov gibi Shade de şiirlerini kartoteks fişlerine yazar; Nabokov'un Cornell'ine çok benzeyen bir üniversitede çalışır; karısı Sybil ile aralarındaki ilişki, Nabokov'un Vera'yla olan huzurlu birlikteliğine benzer. Romanda Shade'in ismi, Nabokov'un da etkilendiği Pope, Frost gibi şairlerle birlikte anılır.

Hikâyenin diğer baş aktörü Charles Kinbote ise, John Shade'in antitezi gibidir. Brian Boyd'un Vladimir Nabokov - The American Years kitabından aktaralım:

"Kinbote da Shade de yazar ve üniversite hocasıdır; komşulardır. Fakat bunların dışında, karşıt kutuplarda dururlar. Kinbote vejeteryan iken, Shade'in "sebze yemek için özel gayret sarfetmesi gerekir." Kinbote eşcinseldir, yalnızdır, habire partner değiştirir; Shade heteroseksüeldir ve neredeyse kırk yıldır, lise dönemindeki sevgilisiyle mutlu bir evlilik sürdürmektedir. Kinbote inançlı fakat ıstıraplı bir Hıristiyan, Shade halinden memun bir bilinemezcidir; Kinbote delidir, Shade aklı başında ve dünyasıyla barışıktır. Kinbote her şeyden önce bir sürgün iken, Shade hayatı boyunca aynı evde yaşamıştır."

Bu karşılaştırmaya bakınca, Shade her ne kadar Vladimir Nabokov'a benzese de, "sürgün" temasının Nabokov ile Kinbote'u yakınlaştırdığını görürüz. Açıklamaların bir yerinde ortaya çıkacağı üzere, Kinbote ve Zembla arka planı bir fanteziden ibarettir; Kinbote aslında, Wordsmith Üniversitesi'nde çalışan Rus mültecisi Vseslav Botkin'dir. Gerçek ile fantezinin iç içe geçtiği bu kurguda, Brian Boyd'un yorumuyla, Shade şiirin ilk mısralarını yazarken, kendi varlığını başka bir dünyaya yansıtır; Zembla'nın göğünde kendisinin yansıması olan Kinbote'un görüntüsüyle yaşamaya, uçmaya devam eder. Brian Boyd'a göre, Önsöz'ün de, şiirin de, açıklamaların da yazarı Shade'dir aslında; Shade kendisini bir ipekkuyruk kuşunun gölgesi olarak (Shade sözcüğü hem gölge, hem ölüler diyarı, hem de hayalet anlamına gelir) tasavvur etmekle yetinmez; başka bir ruha, kendisinden olabildiğince uzak birinin ruhuna girmeyi dener: bir yabancının, eşcinselin, intihara eğilimli birinin. Boyd, Sebastian Knight'taki bir cümleyi hatırlatır: Romanın kahramanı V.'ye göre, "ahiret, seçilmiş herhangi bir ruhta, hepsi de değiş tokuş edebilecekleri yüklerinden habersiz durumdaki çok sayıda ruhta yaşayabilme yetisidir." Shade, kişiliğinden bu şekilde azade olmayı dener.

Yine Brian Boyd'dan, ilginç bir keşif / yorum: 

Nabokov gençlik yıllarında, Alice Harikalar Diyarında kitabını Rusçaya çevirmişti.  Kinbote, hapsedildiği odadan kaçarken dolabın içinde bulduğu giysileri karanlıkta giydikten sonra, bunların kıpkırmızı olduğunu fark eder. "Kırmızı Kral" olmuştur: Alice Harikalar Diyarında'nın devamı niteliğindeki Aynanın İçinden romanındaki Kırmızı Kral. Tweedledum ile Tweedledee'ye göre, onlar ve Alice, Kırmızı Kral'ın hayalinin parçalarıdır; ancak Kinbote hayallerinde Shade'i yakın dostu olarak görse de, aslında hayallerin sahibi Alice'tir ; kırmızı kralın hareketlerinin tümünü kontrol eden, Shade'dir. 


Kinbote'un Zembla'sı, aklını kaçırmış Botkin'in yalnızlık ve sürgünün acısıyla baş edebilmek için yarattığı bir hayaldir. Shade'in sanatsal yaratısı ise, kızının hayatının -tüm hayatların- ölümle yüzleşerek heba oluşuyla baş etme çabasının ürünüdür. Her iki karakterin gerisinde, Nabokov'un kederi saklıdır: Kaybettiği Rusya ve babasının anlamsızca öldürülüşü. V. D. Nabokov'un (yazarın babasının) doğum günü olan 21 Temmuz, Solgun Ateş'te Shade'in öldürüldüğü gündür. Shade, onu başka biriyle -kendisini hapse gönderen yargıçla- karıştıran bir hapishane kaçkınının kurşunlarına hedef olur; Nabokov'un babası, ise, yurttaşı olan bir politikacıyı korumak isterken, bu politikacıyı öldürmeyi amaçlamış suikastçilerin kurşunlarıyla hayatını kaybeder. V. D. Nabokov öldükten sonra, Berlin'deki göçmen örgütlerinin başına geçen kişinin ismi, S. D. Botkin'dir. Tıpkı "Nabokov" gibi "Botkin" de, seçkin bir Rus ismidir. Solgun Ateş'in karmaşık yapısının merkezinde, Nabokov'un hayatındaki en grotesk trajedi yatmaktadır.


4 Şubat 2015 Çarşamba

Solgun Ateş'i Okuma Kılavuzu - 5: Şiir Çevirisi Sorunu


Gülenay Börekçi'nin Talât Sait Halman söyleşisi, Solgun Ateş'le ilgili açıklayıcı yazılarımın beşincisini yazma ilhamını verdi bana. Halman bir kaç yıl önce Trabzon'a, Karadeniz Teknik Üniversitesi'ne bir konuşma için gelmişti. Orada çok kısa bir tanışıklığımız olmuştu. Baba toprağına uzun yıllar sonra ilk kez geliyordu. O kadar diri, enerjikti ki o zaman, öldüğüne inanasım gelmiyor. Türkiye büyük bir kültür adamını yitirdi.

Halman, ölümünden önce Shakespeare'in tüm sonelerini çevirip Türkçeye kazandırmayı başarmıştı. Çok önemli bir çevirmendi; çevirmenliği içinde, Shakespeare sonelerinin ayrı bir yeri var şüphesiz. Mülakatında, Shakespeare çevirisinin zorluklarına dair, şunları söylemiş:

"Shakespeare’in sonelerini çevirmek, Yunus Emre’nin şiirlerini çevirmek kadar çetin bir iş. Ömrüm boyunca yaptığım en zor çeviriler… Temel zorluk, elbette, İngilizce ile Türkçe arasındaki yapı, ses, ritm, âhenk ve kavram uyuşmazlıkları… Türkçe bitişken -iltisaki- bir dildir, ekler ve takılarla doludur. Oysa İngilizce’de sözcükler genellikle bağımsız durur. Sonelerdeki kelimelerin kabataslak bir tahminle yüzde 80’i tek heceli. 73 sayılı sonenin son mısraına bakınız: “To love that well which thou must leave ere long.” On heceli satırda on ayrı kelime. Türkçe’si, toplam 14 heceli altı kelime. Benzer bir ritm sağlamak o kadar zor ki. Üstelik, İngilizcenin ve Shakespeare’in en yaygın vezni, ‘iambic pentameter’, bir nitelik ölçüsüdür, vurguya dayanır. Her cüz’ünde bir vurgusuz, bir vurgulu on hece vardır. Oysa, ne yazık ki, Türkçe’mizde nitelik vezni yoktur, hiç olmamıştır. Aruz vezinlerimiz niceliğe dayanır, hece vezinlerimiz sayıya… Ben, sone çevirileri için 7+7 hece veznini seçtim. Bu kalıbın içinde, orijinallerin ruhunu, ritmini, rengini, âhengini yaratmaya çabaladım."

Talât Sait Halman'ın "İngilizcenin ve Shakespeare'in en yaygın vezni" olarak andığı "iambic pentameter", Nabokov'un en "Şekspiryen" eserlerinden Solgun Ateş'in içindeki, romanla aynı adı taşıyan şiirin de veznidir. Dolayısıyla, Shakespeare sonelerinin çeviride yarattığı sorunlar, Pale Fire şiirinin dizeleri için de söz konusudur. Halman, bu dize başına on hecelik vezni Türkçede kurmanın olanaksızlığından ötürü, "7+7 hece veznini" kullanmayı seçtiğini, "bu kalıbın içinde, orijinallerin ruhunu, ritmini, rengini, âhengini yaratmaya" çabaladığını söylüyor. 

Ruh, ritim, renk, ahenk... Dikkat ederseniz "anlam" kelimesini kullanmıyor Halman. Şiirin ruhu, ritmi, rengi, ahengi önemlidir şüphesiz. Çeviride bu unsurları muhafaza ederken, belli bir vezin ve kafiye düzenden de sapmamayı seçerseniz, bazı anlam kaymalarına göz yummak zorundasınız. Şiir çevirmeni, (traduttore), ister istemez hain (traditore) konumundadır o yüzden. Şiirin biçimini muhafaza etmek isterse içeriğe, içeriği muhafaza etmek isterse biçime ihaneti kaçınılmazdır. Nabokov, Puşkin'in manzum romanı Yevgeni Onegin'i çevirirken, sadece anlama yoğunlaşmıştı. Puşkin'in biçimsel özelliklerinin başka bir dile hakkıyla yansıtılmasının mümkün olmadığını düşünüyordu; amacı, geçmiş Onegin çevirilerindeki anlam hatalarından arınmış bir çeviri ortaya koymaktı. On yıla yayılan çalışmasının ardından, dört ciltlik bir çeviri abidesi çıktı ortaya: Bunun bir cildinde manzum romanın çevirisi, diğer üç ciltte ise çeviriyle ilgili açıklamalar yer alıyordu. Nabokov'un Yevgeni Onegin'i daha çok, Puşkin araştırmacılarına, hocalara yönelik bir çeviriydi. Okunması imkânsız denecek ölçüde zor, fakat Onegin'in anlatıldığı akademilerde yararlanılması elzem bir kaynak eser yaratmıştı. 

Nabokov, anlamsal olarak "doğru" bir çevirinin peşindeydi ve amaç doğrultusunda Yevgeni Onegin'in şiirsel değerlerini gözardı etmekten çekinmemişti. Sonuç olarak, genel okura hitap etmese de, Puşkin'in eseri için güvenilir başvuru niteliği taşıyan bir çeviri ve kaynak eser koymuştu ortaya.

Solgun Ateş'i çevirirken benim de temel kaygım, çevirimin Pale Fire'ın özgün metnindeki içerikten sapmayan nitelikte olması, metni özgün haliyle karşılaştırmalı olarak okuyacaklar için güvenilir bir referans, sağlam bir karşılık teşkil etmesiydi. Dolayısıyla, Nabokov'un da olmasını isteyeceği doğrultuda, yani "Nabokov olsa bunu şöyle söylerdi" değil, "Nabokov tam olarak ne demiş" diye düşünerek, anlama bire bir sadık kalmaya çalışarak yaptığım bir çeviri oldu. Çevirinin sınırlarına dayandığım yerlerde, örneğin sesteşlerden yararlanarak kurulmuş öz oyunlarında (puns), bu söz oyununu dipnotla belirttim. Okumayı kolaylaştırmak ve romanı daha anlaşılır kılmak adına, Türkçe okurunun takip edemeyeceği örtük göndermelerin, şifrelerin çoğunu dipnotlarla açıklamaya özen gösterdim. Sonuç olarak, 190 dipnotun yer aldığı bir çeviri ortaya çıktı. 

"Anlama sadık kalmak" konusunda beni en çok zorlayan yer, romanın içindeki şiirdi. Bu noktada, Talât Sait Halman ile Nabokov arasında bir noktada durmayı tercih ettim. Halman gibi metnin şiir değerlerini ("ruh, ritim, renk, ahenk") korumak, içeriği bozmadan anlatmayı imkânsız kılacak, bu da çevirinin özgün metne "karşılık" olma niteliğini örseleyecekti. Şiiri tamamen serbest bir vezinle çevirmek ise, bu 34 sayfalık manzum bölümün tadını kaçıracaktı. Bu şiiri düzyazı mantığıyla çevirmenin doğuracağı başka bir sıkıntı da, mısraların bütünlüklerini yitirip, takip eden mısralara taşması riskiydi. "Açıklamalar" bölümü şiirin mısra numaralarına göndermelerle ilerlediği için, söz konusu numaraya denk gelen mısradaki içeriğinin bozulmaması, eksilmemesi gerekiyordu. Oysa çeviri şiir çevirisinin mantığından uzaklaştıkça, mısralar giderek dağılıyor, numaralandırma sistemi işlevsizleşiyordu.

Bu nedenle, çevirimin önsözünde belirttiğim üzere,  şiirin vezin yapısını Türkçeye yansıtmam mümkün olmasa da, dizelerin birbiriyle ikişerli olarak kafiyeli yapısını muhafaza etmeyi seçtim. Böylece şiirdeki anlamı korurken, en azından biçiminin gölgesini çeviriye düşürmeyi başardığımı umuyorum. Yine de, çevirmenlik kariyerimin doruk noktası olarak gördüğüm Solgun Ateş çevirisinde bir "Aşil topuğu" arayan olursa şayet, şiir bölümünden başlaması beklenir.

Talât Sait Halman, "Bence şiir çevirmeni mutlaka şair olmalıdır… şair olmayan, şiir çevirisi yapmayı düşünmemelidir bile." demiş. Ben şair değilim; o halde içinde dört başı mamur bir şiir bulunan bu kitabı çevirmekle yanlış bir iş mi yaptım? Yapmadığımı umuyorum. Bu konuda takdir okurundur.


Halman, Shakespeare çevirmenin zorlukları üzerine konuşurken, şunları söylemiş:

"Shakespeare’in düşünce zenginliğini, manevi enginliğini, bazı söyleyişlerindeki çok-anlamlılığı ve belirsizlikleri, yoğun benzetileri, kelime oyunlarını aktarabilmek de önemli. Bunlar üzerinde, Shakespeare bilginleri ve uzmanları eskiden olduğu gibi, bugün de uzun uzadıya tartışıyorlar. Çevirmen, değişik yorumlardan hangisini seçerse isabet etmiş olur? Sone 135’te bu sorunun en aşırı örneği var: ‘Will’, değişik satırlarda ayrı anlamlara geliyor ve sık sık aynı yerde birkaç anlam birden veriyor. ‘Will’ hem Shakespeare’in ilk adı olan William’ın kısa şekli, hem de bazı uzmanlara göre Shakespeare’in sevgilisinin adı; ayrıca İngilizce’de ‘irade’, ‘vasiyetname’, ‘istek’, ‘bilerek yapmak’, ‘murat’ gibi anlamlara geliyor. Üstelik gelecek kipinin temel ögesi. Shakespeare, Sone 135 içinde bütün bu anlamları kullanmış; bazı mısralarda ‘will’ bu saydığım anlamların iki üç tanesini birden veriyor. Böyle söz oyunlarının başka dillere aktarılması, kaç babayiğidin harcıdır?"

Halman'ın verdiği "Will" örneğinin, Solgun Ateş'le örtüşmesi çok hoşuma gitti. Şiirin 961. mısrası şöyledir: 

(But this transparent thingum does require
Some moondrop title. Help me, Will! Pale Fire.)

Çevirimde bu mısralar şu şekilde yer aldı:

(Ama bu şeffaf zımbırtıya ay damlası bir isim vermek
Lazım. Yardım et ey İrade, ona Solgun Ateş desek!)

Buradaki "yüce" irade, "Will" Shakespeare'in iradesidir elbet. Bizi William Shakespeare'den Vladimir Nabokov'a, Talât Sait Halman'a sürükleyip, hepimizi bir noktada birleştiren irade. Üçünün de ruhları şâd olsun.