12 Ağustos 2015 Çarşamba

Radyo Yolcuları - Tülay Kutdemir Yavuz



Tülay Kutdemir (Yavuz), 1940 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinde doğdu. 1965 yılında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde öğrenciyken TRT’ye girdi. Ankara ve İzmir radyolarında prodüktör olarak görev yaptı. Tiyatro sanatçısı Mustafa Yavuz’la yaptıkları evlilikten doğan Yiğit Yavuz, yıllar sonra anne mesleğini seçerek TRT prodüktörü oldu. Yiğit Yavuz, aynı zamanda meslek büyüğü olan annesiyle radyo anılarını konuştu.


- TRT’ye girişin nasıl olmuştu?

- TRT’nin açtığı bir sınav olduğunu, spiker, prodüktör alınacağını duydum. O zaman üniversite öğrencisiydim. En az lise mezunu olmak şartı arandığı için, başvurabildim. Bir yazılı sınav oldu. Zeka testi bile vardı. Yabancı dil, genel kültür… Kompozisyon yazdık.  Sonra işte, kazandığımı öğrendim. Başvuru formunda, prodüktör, araştırmacı, spiker olarak birkaç bölüm vardı. Ben oradan spiker-prodüktör bölümünü işaretlemiştim. Onun için ses sınavına da girdim. Sonra o yazılı sınavı kazananları mülakata aldılar. İçeri girdiğim zaman üç kişi vardı salonda: Karşıda Turgut Özakman; daha çok o konuştu. “Hangi şairi beğeniyorsunuz?” gibi birkaç soru sordu, çıktım.

- Cevap olarak ne demiştin, hangi şairi beğeniyorsunuz sorusuna?

- O anda Ümit Yaşar Oğuzcan geldi aklıma, onu söyledim. Sonra kurslar başladı. Böyle akşam başlıyordu, altıydı galiba saati. Çok uzun sürdü o kurslar. Üç ay, beş ay gibi. Akşam galiba altıda giriyorduk, sekiz gibi, dokuz gibiydi bitiş saati. Ben bir de, ses sınavını da kazandığım için iki kursta birden bulunuyordum. Gecenin birine kadar orada kalıp da saat birde radyonun arabasıyla eve gittiğimi hatırlıyorum.

- Gece bire kadar sürüyordu…

- Gece bire kadar çalışıyorduk. Tabii o kurslar çok ciddi… En çok aklımda kalanlar, o stüdyoda Turgut Özakman’la geçen zaman… O zamanlar Merkez Program Daire Başkanı; yani genel müdür yardımcılığı gibi bir görevde. Şu saatte kurs bitecek diye daha önceden duyuru olduğu için, içimizde evli arkadaşlar olabiliyordu ya da evle ilgili, çıkmasını gerektiren o saatte, gitmek isteyen arkadaşlar oluyordu. Onlar izin istediği zaman, “tabii, çıkabilirsiniz,” derdi. O arkadaş çıktıktan sonra, böyle gayet sakin: “Arkadaşımızın adı neydi?” diye sorardı. Ben tabii bunları sonradan sonradan algıladım. Çünkü Turgut Bey’in en çok üzerinde durduğu, en çok vurguladığı konu, işimizi çok ciddiye almamızdı. Derdi ki, “İşiniz, ananızdan, babanızdan, çoluk çocuğunuzdan önce gelmezse, siz yayıncı olamazsınız.” Onun için çıkış saati de, o ne zaman gidebilirsiniz derse oydu.

Bu kursların bitiminden sonra ilk tayini çıkan, göreve başlayanlardan birisi bendim. Turgut Bey o zaman, “Çok ihtiyaç var,” dedi. “Spikere çok ihtiyaç var, sen önce spiker olarak başla, sonra prodüktörlüğe geçersin.” O dönemde çift kişilik yayınlara ben girmeye başladım; o eski spikerlerden birinin yanında çalışıyorduk. Hiç unutamadığım bir anım vardır: Gecenin herhangi bir saatinde Turgut Bey aniden çıkar gelirdi. Yani gecenin on ikisi, on biri diyelim ki… Yayın stüdyosunun önünde küçücük bir bölüm, orada bir tek koltuk… Birimiz içerideyken ya da o arada bant varken, en fazlası oturacak yer olarak oradaki tek koltuk… Ve o kadar benimsemiştim ki Turgut Bey’in, “bu stüdyodan çıkmak yok,” sözünü: Zafer Cilasun’dan bir kitap istemiştim. Getirmemişti kaç gündür… Zafer’in sesini duydum aniden, ben o antredeyim. Eşiğin üstüne ayaklarımı koydum, Zafer koridorda. “Zafer, kitabımı getirmedin!” diye bağırdığım anda Turgut Bey karşıdan çıktı: “Stüdyodan çıkmak yok, demedim mi!” dedi. “Çıkmadım efendim, eşikteyim,” dedim. (Gülüyor.) Hiç unutamam bunu.


- Peki bütün bunlar bugünün gözüyle abartılı gelmiyor mu? Yani, haklı mıydı Turgut Özakman?

- Haklıydı. Şunun için haklıydı: O kadar titiz bir eleme yapmasaydı… Çok fişek gibi bir kadroydu çünkü bizim kadromuz. O kadar ciddiye almasaydı öyle bir kadro kalmazdı diye düşünüyorum. Çünkü hepimiz gerçekten özel hayatımızı erteledik, iş hayatımızı önemsedik. Yani çalışma hayatım boyunca hiç işimde hata yapmadım.

- Yayın hatası diye kabul edilebilecek bir şey yoktu yani.

- Evet. Yani program metinlerimde… Benim altı ay kadar, kısa bir dönem yayına girmem; ondan sonra prodüktörlüğe geçtim. Radyo tiyatrosunda başla dediler. Radyo tiyatrosundaki çalışmam çok uzun sürdü; yani yedi yıl kadar bir süre. Sonra, o zaman Merkez Program Daire Başkanlığı, TRT’nin kadrosu böyle genişledikçe ek binalar kiralamıştı. Yeni Karamürsel mağazasının üstünde bir yer kiralanmıştı ve orada, Merkez Program Müdürlüğü’ne bağlı Kültür Yayınları’nda çalışmaya başladım. Orada yaptığım ilk program, Âşık Veysel’in birinci ölüm yıldönümü özel programıydı. O arada Ankara Radyosu’ndan, bir sorun programı için istek geldi. Onar dakikalık ama her gün yayınlanan kısa sorun programları yapıyorduk. O zaman tabii, Nagra dediğimiz kocaman kocaman ses alma cihazları çok ağır, kemiklerimizi eğmiştir. Onunla sokaklarda ses alıyorduk, kurumlara gidiyorduk. Sonra Ankara Radyosu binasının arkasına ek bina yapıldı ve Eğitim-Kültür Yayınları o ek binaya taşındı.

- Hâlâ mevcut olan ek bina değil mi, Ankara Radyosu’nun arkasındaki…

- Evet. O ek binaya ben gideceğim zaman da, ben daha önce öbür bölümde olduğum için, arkadaşlar ikişer kişilik odalara yerleşmişler kendi tercihlerine göre ve ben gittim, odalar ikişer kişilik, bana yer yok. Bir türlü hiç kimse o iki kişilik odasını bozup “Hadi gel buraya,” demiyor bana. Ve metin yazmam lazım, yayınım var, program yapacağım. Böyle daktilomu koyup da, o zamanın F klavyesi, on parmak daktilo yazmaya çalışıyorum. Fatma Köyoğlu, halen yakın arkadaşım, en düzensiz, bakımsız odada oturuyor. Üzüldü benim durumuma, “Kız,” dedi, “getir masanı koy şuraya.” Ve ben o odada oturmaya başladım.

Tabii program yapımcılığı… Dört denetçi var… Stres yaşıyorsun, zamanla yarışıyorsun. Çok idealisttik. Hepimiz gençtik ve Türkiye’nin gelişimine, eğitimine çok katkımız olacağını düşünüyorduk. Onun için denetçilerin müdahalesi bizim için çok üzücüydü. Şartlar çok farklıydı; yani o zaman şimdiki gibi bilgisayar yok. Milli Kütüphane’den araştırma yapıyorduk; ben kendi adıma, daha çok öyle çalışıyordum. Milli Kütüphane’ye gidip kitap arıyorsun, okuyorsun, çok araştırma yapıyorsun, kurumlara gidiyorsun, bağlantı kuruyorsun. Ve orada şu önemlidir: Dinleyici bunu öğrensin diye yazdığın bölümün üstüne o denetçilerden herhangi birisi iki çarpı işareti kalemle çizdiği zaman, elin kolun kesilmiş gibi oluyorsun. Ondan sonra denetçileri ikna edip de ne kadarını kurtarırım, hani bütün sayfayı çizmişse en azından belki şu kalır mı, böyle ricacı oluyorsun adeta… Gidip iyilikle onu halletmeye çalışıyorsun. Ama çalışma hayatımda bunu kavga-gürültü, çok şiddetli bağırtı-çağırtılarla yaşayanlar da oldu. Ben kendi tipim olarak, kavgasız halletmeye çalışırdım…

- Sonuç alabiliyor muydun peki?

- Şimdi tabii, bazen öyle oluyordu ki, bir cümle bile kurtarsak… O çok önemsediğimiz bir cümle oluyordu mesela, çok mutlu oluyorduk. Öyle bütün sayfaya çizik atmışsa, şansın yok. Şöyle bir şey vardı: O zaman radyo içindeki denetçilerin çıkardığını, genel müdür adına denetim yapan kişi bırakabiliyordu. O zaman tabii çok mutlu oluyorduk: “Kurtardık, programı kurtardık!”

Sonra İzmir Radyosu’na tayin istedim. Emekliliğim İzmir’de olmuştur yirmi yıl sonunda. İzmir’de de yedi yılı aşkın bir süre çalıştım, oradan emekli oldum. Orada da Eğitim-Kültür Şubesi’nde çalıştım. Orada da kısa bir dönem, benim radyo tiyatrosu çalışmam olduğu için, oradaki şubede ihtiyaç var diye, radyo tiyatrosunda görev yaptım. Hem Ankara’da hem İzmir’de sanat programı da çok yaptım, kuşak program yaptım… O sanat programlarının yapımında, bir de radyo tiyatrosunda çalıştığım sürede çok sanatçıyla tanıştım.

- Babamla da o şekilde tanışmıştın, değil mi?

- Onunla Ankara’dayken tanıştım. Bir oyuna gelmişti. Asuman Korat, hayatımda çok özeldir, daha önce “Bir Mustafa Yavuz var, hem sesi çok güzel hem çok iyi oyuncu,” diye bahsetmişti. Şube Müdürü İsmet Hanım’a, bana bahsetmişti, “Onu buraya getireceğim,” diye. İlk tanışmam o şekilde; Asuman Korat tanıştırdı.

- TRT’nin gerçekten çok ilkeli şekilde yayın yaptığı ve toplum üzerinde büyük etkisinin olduğu çok parlak bir dönem… Şimdi dönüp baktığında ne düşünüyorsun o yıllar hakkında?

- Elbette biz de öyle görüyorduk, yani onun için çok önemsiyorduk yaptığımız işi. Bir çeşit okul gibiydi TRT. Televizyonun olmadığı 1965 yılı, göreve başladığım. Elbette çok önemliydi radyo. Ama radyo hâlâ çok önemli, öyle düşünüyorum.


- Peki anne, hep sorarlar ya bir anınızı anlatın diye. Aklında kalan program anıların var mı?


- İzmir’de bir sorun programı yapıyorum… İstek geldi: Bizim sorunlarımız var, dediler… Gecekondu bölgesi. İnsanlar şöyle bakıyordu: Radyoda biz o konuyu işlersek onların sorunu çözümlenecek. Yani o kadar yardımcı olacağımıza inanıyorlardı; öyle bir ümitle istiyorlardı ki biz onlarla röportaj yapalım, yayınlayalım diye. Oraya gittim radyonun arabasıyla, fakat çok yağmurlu bir gün… Hem kaymakamla röportaj yapmak istiyorum, hem orada yaşayanlarla, sorunun çözümü için. Ve o zaman, oradaki kaymakamın pek onaylamadığını hissettim onlarla görüşmemi. Kendince sebepleri vardı herhalde. Biraz böyle ağırdan aldı, zaten gidemezsiniz, pek de sokmuyorlar mahallelerine falan. Ama ben de çok kararlıyım, gideceğim, çünkü saat de vermişim; beni bekliyor insanlar. O yağmurda yaşta… Yolu da iyice bilmiyoruz. Şoförle araya sora… Ama bardaktan boşanırcasına bir yağmur. Yaklaştığımız zaman, ilk gördüğüm binanın saçağının altında dizilmiş yedi sekiz kişi vardı. Erkekler… Onlara sordum. Meğerse onlar beni bekliyormuş, yolu bilmediğimi düşünerek. Hiç unutamadığım bir anıdır bu. Yani o bize söylenen, “sizi istemezler zaten, hoş karşılamazlar zaten,” denilen kişiler, o yağmurda beni sokakta bekliyordu. Bunu hiç unutamıyorum. 

Çok yıllar geçti. Çok anılarım var. Hâlâ ne zaman TRT lafı açılsa etkilenirim. Oysa kaç yıl oldu.

*TRT Radyovizyon Dergisi'nin Temmuz 2015 sayısında yayımlanmıştır.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Radyoda Edebiyat, Edebiyatta Radyo


Ülkemizde 1941 yılından itibaren, o zamanki “Devlet Radyosu”nun neşriyatı olan Radyo mecmuası çıkmıştı. İyi ki de çıkmıştı, çünkü o dönemdeki yayınlara ait ses kayıtlarına sahip değiliz; Radyo mecmuası olmasaydı, yayıncılığımızın 1936’dan TRT’nin kuruluşuna kadar geçen 28 yıllık dönemine dair bilgimiz iyice kıt kalacaktı. Şimdi en azından, mecmuanın çıktığı yıllardaki yayın akışı, program türleri ve içerikleri, o günlerin yayıncılığa bakış açısı hakkında fikir sahibiyiz. Mecmuanın sayılarını inceleyince gördüğümüz üzere, kuruluşundan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni insanını yaratmanın, eğitmenin, şekillendirmenin bir aracı olarak görülen devlet radyosunda, kültür ve sanata önemli yer ayrılmıştı. 15 Mayıs 1943 tarihli sayının Burhan Belge imzalı giriş yazısında, Cumhuriyet’in kültür ve sanata verdiği önemin Avrupa’nın da önüne geçtiği savunularak, şöyle deniyordu:

“… bütün imkânlar sanatın emrine verilmekte; bütün taze zekâlar, kıymetler ve istidatlar san’atın emrine girmekte ve milletin gönlü yüksek bir san’at hayatının âyinlerine yavaş yavaş açılarak, bir büyük milli san’atın doğması için en başta gelen şartı hazırlamaktadır. Bu başta gelen şart ‘initiation’, yani ‘san’atın yüksek tarikatına girmek hususunda lâzım idrâk kademesiyle bilgi ve duygu mertebesi’ne, geniş halk yığınlarımızın erişdirilmesidir. İşte, Ankara Devlet Radyosu’nun üzerine almış olduğu vazife budur.”

Radyoya kültür ve sanat alanında biçilen bu misyon doğrultusunda, dil ve edebiyat konusunda ülkenin en yetkin, en bilgili yazarlarına programlar yaptırılmıştı. “Güzel Türkçemiz” programını Falih Rıfkı Atay, “Şiir Sanatı” programını Ahmet Muhip Dıranas, “Yazı Yazmak Sanatı” programını da Şevket Rado hazırlamıştı. Okumuş çevreler için, edebiyat alanındaki gelişmeleri, yeni kitapları takip etmenin aracı olmuştu radyo. 4 Ocak 1942’de başlayan, her salı 19:45’te yayınlanan ve sadece on dakika devam eden “Kitap Saati” büyük ilgi görüp uzun zaman devam etmişti. Teoman Yazgan’ın “Önce Radyo Vardı” adlı kitabında anlattığına göre, programın yapımcısı Adnan Ötüken, tanıttığı kitapları o kadar etkileyici bir üslupla anlatırdı ki kitapseverler o yayını bir an önce edinmek heyecanına kapılırlardı. Ama bu her zaman mümkün olmazdı; şimdiki gibi bir dağıtım ve satış sistemi yoktu çünkü.

Radyo mecmuasındaki yazılardan anladığımız kadarıyla, Adnan Ötüken her neviden yeni kitabı tanıtıyordu: İslam Ansiklopedisi, Japonya ve Japonlar, İnsan ve Hayvanlarda Kan Grupları, Oğullarımızı Nasıl Yetiştirmeli, Stratigrafik Jeoloji adlı eserler, bu programda kendine yer bulmuştu mesela. Programda edebiyat yok muydu; vardı elbette. Örnek verirsek, bir programındaki konuşmasını, Maarif Vekilliği’nin yayımlamaya başladığı çeviri klasikler dizisinin tanıtımına ayırmıştı Ötüken.

Baki Süha Ediboğlu, 15 Temmuz 1942 tarihli sayıda, “her cumartesi günü radyoda saat 21:45’den 22’ye kadar olan 15 dakikalık” zamandan bahsediyor: Bu 15 dakika, yeni şiir saatidir ve bu saatte “bazan Yunus Emre’nin lirik bir nefesini, bazan Fuzulu’nin dertli bir gazelini, bazan Kaygusuz Abdal’ın serazât dörtlüklerini dinlersiniz.” Şiirler, çoğunluğu Tarih, Dil ve Coğrafya Fakültesi’de talebe olan 7-8 kişi tarafından okunur. Yayından sonra aralarında şöyle konuşmalar geçer:

     Nasıl, iyi oldu mu, sesim titremedi ya?
     Hayır hayır… Çok güzeldi.
     İlk şiiri okurken fenalıklar geçirdim…
     Niçin?
     Bilmem; gözlerim karardı… ellerim titremiye başladı.
     Hiç merak etme çok güzel okudun.

Bütün bu kitap ve edebiyat programları o kadar tutulmuştu ki, radyodaki edebiyatın asıl okuma eyleminin yerine geçeceği evhamına kapılanlar olmuştu. Nezih Manyas, “Radyo Okuma Hevesini Körletmez” başlıklı yazısında, “Çok tabii olan bir soru vardır: Radyo neşriyatını dinlemeye alıştıkça, okumayı ihmal etmiye başlamayacak mıyız?” diyerek, “radyo neşriyatının gazetelere ve kitaplara rakip olmayışının” sebeplerini kendince anlattıktan sonra, okurun içini şu sözlerle ferahlatıyor: “Radyomuzun Kitapsevenler Saatinde bahsi geçen kitaplara karşı rağbet hissedilir derecede artıyor; hatta işin daha tuhafı, Avrupa radyo istasyonlarının programlarında mikrofon önünde tefrika gibi kısım kısım okunan romanların bile satışı hemen yükseliyormuş.”


Radyo edebiyata önem verirken, edebiyatın kahramanları da radyoyu sever elbet. Kimi zaman, bağımlılık düzeyine çıkan bir sevgidir bu; Nâzım Hikmet’in, Radyo mecmuasının çıkmaya başladığı yıllarda yazmaya başladığı manzum eseri Memleketimden İnsan Manzaraları’nda gördüğümüz, kısa dalga tutkunu  Cevdet Bey’de olduğu gibi:

“Kokainoman
eroinoman 
nikotinoman 
megaloman filan
var ya  Hacıbaba, 
ben de elli beş yaşında bir radyomanım. 
Yani 
illetimiz radyomani.
İnsanların seslerini dinliyorum
dünyanın dört bucağından bana sesleniyorlar. 
Onlarla alakamız uzaktan, 
yaptıkları işler umurumda değil
bunları nasıl anlattıklarına meraklıyım. 
Şarkılarını da seviyorum doğrusu,
hangi dilde, hangi usulde olursa olsun,
yeryüzünün bütün şarkılarını. 
Fakat farkında mısınız? 
Şimdi hem şarkı söylüyorlar, Hacıbaba, 
hem de gırtlak gırtlağa harbediyorlar yine. 
Nasıl harbettiklerini de bir anlatıyorlar hani, 
Sanırsın şarkı söylüyorlar aşka dair.”


Nâzım’ın anlatısındakine benzer bir radyoman, 2005 yılında, Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğusu kitabında çıkar karşımıza. Bu roman kahramanı, tıpkı Cevdet Bey gibi, bir kısa dalga tutkunudur:

“Adına radyo denen bu bir avuçluk metal yığını, bana çocukluğumun o soğuk ve ıssız gecelerinde kanlı canlı bir insan gibi eşlik etti bir bakıma. Hatta, ruhumda gezinip duran boşlukların karanlığından tuttu da, beni kendisine bir daha kopmamacasına sımsıkı bağladı. Öyle ki, o yıllarda, elimdeki çantayla birlikte okuldan döndüğümde annemin hazırladığı yemeğe bile bakmadan soluğu hemen onun yanında alıyordum artık. Alınca da, yatağın üzerine boylu boyunca uzanıp bir çırpıda düğmesini çeviriyor ve ölçülemeyecek kadar küçük adımlarla, istasyonlar arasında yavaş yavaş gezinmeye başlıyordum. Şurası Budapeşte, burası Şam, orası Tiran, ötesi Sofya, berisi Moskova demeden bir süre ortalıkla gelişigüzel cirit atıyordum açıkçası. Kimi zaman da, işte böyle yeryüzünün çeşitli köşelerinde avare avare gezinirken, büyüklüğü ve gücü akla hayale sığmayan meçhul bir şey tarafından kovalanıyormuşum gibi birdenbire hızlanıyordum. Budapeşte’deyken hiç beklenmedik bir anda koşup Şam’da soluklanmak, Sofya’ya varmışken hala Tiran’daki konuşmaları duymak, ya da birbirine karışan uzak sinyal sesleriyle metalik cızırtıların karanlığında döne döne Ankara’yı ararken birdenbire Tahran’la karşılaşmak bir hayli hoşuma gidiyordu çünkü. Hatta, bana o anda bütün bu şehirleri sihirli bir kutunun içine doldurmuşum da, ağzımı kulaklarıma doğru yayarak, inanılmaz bir keyifle sürekli çalkalıyormuşum gibi geliyordu.

Ben çalkaladıkça, onlar da ister istemez birbirleriyle yer değiştiriyorlardı tabii. Başka bir deyişle, dünyanın düzeni dediğimiz düzen benim odamda, insanın başını döndüren korkunç bir hızla alt üst oluyordu. (…) Şehirler böyle yer değiştirip diller ve mevsimler birbirine karıştıkça, dünyaya hükmediyormuşum gibi, benim ellerime de sanki karıncalanmaya benzeyen, tanrısal bir tat bulaşıyordu o sırada. (…) Bana, şayet radyoyu kapatıp uyuyacak olursam, dünya hiç beklenmedik bir şekilde birdenbire duracakmış gibi geliyordu işte o zaman..."


 Radyo-edebiyat ilişkisini ele alırken, radyo dramasına değinmemek olmaz. Çünkü radyo draması, edebiyata en yakın duran yapım türüdür. TRT İstanbul Radyosu prodüktörü ve yazar Nursel Duruel’in deyişiyle, “yapısal özellikleriyle öykünün kardeşi, imgesel yanıyla şiirin sevgilisi”dir. Radyoculuğumuzun ilk dönemlerinden itibaren, kaçınılmaz olarak, radyo dramasının yayınlar içindeki yeri çok önemliydi. Edebiyatımızın önemli isimlerinin, çok sayıda “radyofonik” oyun yazdığını biliyoruz. Yaşar Nabi Nayır, Behçet Necatigil, Adalet Ağaoğlu, Ekrem Reşit Rey, Haldun Taner bunların en tanınmışları. Teknoloji çağdaş insana oyalanacak yeni yeni görsel ve işitsel alanlar sundukça, gerek radyonun, gerekse edebiyatın hayatımızda işgal ettiği yer azaldı; buna paralel olarak, radyoyla edebiyat arasındaki, eskiden daha sıkı fıkı olan ilişkide soğuma var; bunun belki en belirgin göstergesi, radyo oyunlarının eski cazibesini kaybetmiş olması. Radyo draması eskisi kadar üretilmemeye ve bilhassa çocuklar, gençler tarafından dinlenmemeye başlayınca, radyo tiyatrosunu bilmeyen nesiller yetişti. Bir öğretmen arkadaşım, lise son sınıf öğrencilerine Agatha Christie’nin bir kitabından uyarlanmış eski radyo oyununu dinlettiğinde, öğrencilerin çok şaşırdığından bahsetmişti: Böyle bir yapımı ilk defa dinliyorlarmış. Televizyonun evlerimize bu ölçüde hâkim olmadığı radyonun altın çağında, Arkası Yarın’ların, Çocuk Bahçesi’nin bizler için ne kadar önemli olduğunu ve çocukluğumuzun bir yanını biçimlendirerek, bugünkü varlığımızın oluşumuna katkıda bulunduğunu, görsellik çağının bireylerine nasıl anlatmalı? Edebiyat ürünlerini sese büründüren kitap okuma programları da tarihe mal oldu sayılır: Onlar da, yurt odalarında portatif radyosunu yastığın altına koyup Bir Roman Bir Hikâye’yi dinleyerek uykuya dalan üniversite öğrencilerinin anılarında kaldılar.

Şimdilik ülkemizde durum böyle; yarın ne olur bilinmez. Geçtiğimiz günlerde bir eğitim çalışması vesilesiyle tanıştığımız, ABU Radyo Direktörü Vijay Sadhu’dan öğrendiğimize göre, Hindistan’da bu ülkenin öykü anlatma geleneğini radyoda başarıyla sürdüren bir meslektaşımız varmış. Öykülerini anlatmaya başladığında, milyonlarca insanı radyo başına topluyormuş: İsmi Neelesh Misra. Böyle insanları, onların yaratıcı yeniliklerini takip edip inceleyerek, radyoda edebiyatın, edebiyatta radyonun geleceğine dair umutlarımızı canlı tutmanın somut gerekçelerini ortaya koyabiliriz belki.


Kaynakça:
-          Çok Sevilen Az Bilinen Bir Edebi Tür: Radyo Oyunu; Nursel Duruel, Kitaplık dergisi, 70. Sayı, Mart 2004.
-          Memleketimden İnsan Manzaraları, Nâzım Hikmet, YKY, Haziran 2008.
-          Önce Radyo Vardı, Teoman Yazgan, Tekin Yayınevi, Ocak 2006.
-          Radyo mecmuası, 1941-1943 arası sayılar.
-          Uykuların Doğusu, Hasan Ali Toptaş, Doğan Kitap, Eylül 2005.

*TRT "Radyovizyon" dergisinin Temmuz 2015 sayısında çıkan yazı.