10 Ağustos 2015 Pazartesi

Radyoda Edebiyat, Edebiyatta Radyo


Ülkemizde 1941 yılından itibaren, o zamanki “Devlet Radyosu”nun neşriyatı olan Radyo mecmuası çıkmıştı. İyi ki de çıkmıştı, çünkü o dönemdeki yayınlara ait ses kayıtlarına sahip değiliz; Radyo mecmuası olmasaydı, yayıncılığımızın 1936’dan TRT’nin kuruluşuna kadar geçen 28 yıllık dönemine dair bilgimiz iyice kıt kalacaktı. Şimdi en azından, mecmuanın çıktığı yıllardaki yayın akışı, program türleri ve içerikleri, o günlerin yayıncılığa bakış açısı hakkında fikir sahibiyiz. Mecmuanın sayılarını inceleyince gördüğümüz üzere, kuruluşundan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni insanını yaratmanın, eğitmenin, şekillendirmenin bir aracı olarak görülen devlet radyosunda, kültür ve sanata önemli yer ayrılmıştı. 15 Mayıs 1943 tarihli sayının Burhan Belge imzalı giriş yazısında, Cumhuriyet’in kültür ve sanata verdiği önemin Avrupa’nın da önüne geçtiği savunularak, şöyle deniyordu:

“… bütün imkânlar sanatın emrine verilmekte; bütün taze zekâlar, kıymetler ve istidatlar san’atın emrine girmekte ve milletin gönlü yüksek bir san’at hayatının âyinlerine yavaş yavaş açılarak, bir büyük milli san’atın doğması için en başta gelen şartı hazırlamaktadır. Bu başta gelen şart ‘initiation’, yani ‘san’atın yüksek tarikatına girmek hususunda lâzım idrâk kademesiyle bilgi ve duygu mertebesi’ne, geniş halk yığınlarımızın erişdirilmesidir. İşte, Ankara Devlet Radyosu’nun üzerine almış olduğu vazife budur.”

Radyoya kültür ve sanat alanında biçilen bu misyon doğrultusunda, dil ve edebiyat konusunda ülkenin en yetkin, en bilgili yazarlarına programlar yaptırılmıştı. “Güzel Türkçemiz” programını Falih Rıfkı Atay, “Şiir Sanatı” programını Ahmet Muhip Dıranas, “Yazı Yazmak Sanatı” programını da Şevket Rado hazırlamıştı. Okumuş çevreler için, edebiyat alanındaki gelişmeleri, yeni kitapları takip etmenin aracı olmuştu radyo. 4 Ocak 1942’de başlayan, her salı 19:45’te yayınlanan ve sadece on dakika devam eden “Kitap Saati” büyük ilgi görüp uzun zaman devam etmişti. Teoman Yazgan’ın “Önce Radyo Vardı” adlı kitabında anlattığına göre, programın yapımcısı Adnan Ötüken, tanıttığı kitapları o kadar etkileyici bir üslupla anlatırdı ki kitapseverler o yayını bir an önce edinmek heyecanına kapılırlardı. Ama bu her zaman mümkün olmazdı; şimdiki gibi bir dağıtım ve satış sistemi yoktu çünkü.

Radyo mecmuasındaki yazılardan anladığımız kadarıyla, Adnan Ötüken her neviden yeni kitabı tanıtıyordu: İslam Ansiklopedisi, Japonya ve Japonlar, İnsan ve Hayvanlarda Kan Grupları, Oğullarımızı Nasıl Yetiştirmeli, Stratigrafik Jeoloji adlı eserler, bu programda kendine yer bulmuştu mesela. Programda edebiyat yok muydu; vardı elbette. Örnek verirsek, bir programındaki konuşmasını, Maarif Vekilliği’nin yayımlamaya başladığı çeviri klasikler dizisinin tanıtımına ayırmıştı Ötüken.

Baki Süha Ediboğlu, 15 Temmuz 1942 tarihli sayıda, “her cumartesi günü radyoda saat 21:45’den 22’ye kadar olan 15 dakikalık” zamandan bahsediyor: Bu 15 dakika, yeni şiir saatidir ve bu saatte “bazan Yunus Emre’nin lirik bir nefesini, bazan Fuzulu’nin dertli bir gazelini, bazan Kaygusuz Abdal’ın serazât dörtlüklerini dinlersiniz.” Şiirler, çoğunluğu Tarih, Dil ve Coğrafya Fakültesi’de talebe olan 7-8 kişi tarafından okunur. Yayından sonra aralarında şöyle konuşmalar geçer:

     Nasıl, iyi oldu mu, sesim titremedi ya?
     Hayır hayır… Çok güzeldi.
     İlk şiiri okurken fenalıklar geçirdim…
     Niçin?
     Bilmem; gözlerim karardı… ellerim titremiye başladı.
     Hiç merak etme çok güzel okudun.

Bütün bu kitap ve edebiyat programları o kadar tutulmuştu ki, radyodaki edebiyatın asıl okuma eyleminin yerine geçeceği evhamına kapılanlar olmuştu. Nezih Manyas, “Radyo Okuma Hevesini Körletmez” başlıklı yazısında, “Çok tabii olan bir soru vardır: Radyo neşriyatını dinlemeye alıştıkça, okumayı ihmal etmiye başlamayacak mıyız?” diyerek, “radyo neşriyatının gazetelere ve kitaplara rakip olmayışının” sebeplerini kendince anlattıktan sonra, okurun içini şu sözlerle ferahlatıyor: “Radyomuzun Kitapsevenler Saatinde bahsi geçen kitaplara karşı rağbet hissedilir derecede artıyor; hatta işin daha tuhafı, Avrupa radyo istasyonlarının programlarında mikrofon önünde tefrika gibi kısım kısım okunan romanların bile satışı hemen yükseliyormuş.”


Radyo edebiyata önem verirken, edebiyatın kahramanları da radyoyu sever elbet. Kimi zaman, bağımlılık düzeyine çıkan bir sevgidir bu; Nâzım Hikmet’in, Radyo mecmuasının çıkmaya başladığı yıllarda yazmaya başladığı manzum eseri Memleketimden İnsan Manzaraları’nda gördüğümüz, kısa dalga tutkunu  Cevdet Bey’de olduğu gibi:

“Kokainoman
eroinoman 
nikotinoman 
megaloman filan
var ya  Hacıbaba, 
ben de elli beş yaşında bir radyomanım. 
Yani 
illetimiz radyomani.
İnsanların seslerini dinliyorum
dünyanın dört bucağından bana sesleniyorlar. 
Onlarla alakamız uzaktan, 
yaptıkları işler umurumda değil
bunları nasıl anlattıklarına meraklıyım. 
Şarkılarını da seviyorum doğrusu,
hangi dilde, hangi usulde olursa olsun,
yeryüzünün bütün şarkılarını. 
Fakat farkında mısınız? 
Şimdi hem şarkı söylüyorlar, Hacıbaba, 
hem de gırtlak gırtlağa harbediyorlar yine. 
Nasıl harbettiklerini de bir anlatıyorlar hani, 
Sanırsın şarkı söylüyorlar aşka dair.”


Nâzım’ın anlatısındakine benzer bir radyoman, 2005 yılında, Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğusu kitabında çıkar karşımıza. Bu roman kahramanı, tıpkı Cevdet Bey gibi, bir kısa dalga tutkunudur:

“Adına radyo denen bu bir avuçluk metal yığını, bana çocukluğumun o soğuk ve ıssız gecelerinde kanlı canlı bir insan gibi eşlik etti bir bakıma. Hatta, ruhumda gezinip duran boşlukların karanlığından tuttu da, beni kendisine bir daha kopmamacasına sımsıkı bağladı. Öyle ki, o yıllarda, elimdeki çantayla birlikte okuldan döndüğümde annemin hazırladığı yemeğe bile bakmadan soluğu hemen onun yanında alıyordum artık. Alınca da, yatağın üzerine boylu boyunca uzanıp bir çırpıda düğmesini çeviriyor ve ölçülemeyecek kadar küçük adımlarla, istasyonlar arasında yavaş yavaş gezinmeye başlıyordum. Şurası Budapeşte, burası Şam, orası Tiran, ötesi Sofya, berisi Moskova demeden bir süre ortalıkla gelişigüzel cirit atıyordum açıkçası. Kimi zaman da, işte böyle yeryüzünün çeşitli köşelerinde avare avare gezinirken, büyüklüğü ve gücü akla hayale sığmayan meçhul bir şey tarafından kovalanıyormuşum gibi birdenbire hızlanıyordum. Budapeşte’deyken hiç beklenmedik bir anda koşup Şam’da soluklanmak, Sofya’ya varmışken hala Tiran’daki konuşmaları duymak, ya da birbirine karışan uzak sinyal sesleriyle metalik cızırtıların karanlığında döne döne Ankara’yı ararken birdenbire Tahran’la karşılaşmak bir hayli hoşuma gidiyordu çünkü. Hatta, bana o anda bütün bu şehirleri sihirli bir kutunun içine doldurmuşum da, ağzımı kulaklarıma doğru yayarak, inanılmaz bir keyifle sürekli çalkalıyormuşum gibi geliyordu.

Ben çalkaladıkça, onlar da ister istemez birbirleriyle yer değiştiriyorlardı tabii. Başka bir deyişle, dünyanın düzeni dediğimiz düzen benim odamda, insanın başını döndüren korkunç bir hızla alt üst oluyordu. (…) Şehirler böyle yer değiştirip diller ve mevsimler birbirine karıştıkça, dünyaya hükmediyormuşum gibi, benim ellerime de sanki karıncalanmaya benzeyen, tanrısal bir tat bulaşıyordu o sırada. (…) Bana, şayet radyoyu kapatıp uyuyacak olursam, dünya hiç beklenmedik bir şekilde birdenbire duracakmış gibi geliyordu işte o zaman..."


 Radyo-edebiyat ilişkisini ele alırken, radyo dramasına değinmemek olmaz. Çünkü radyo draması, edebiyata en yakın duran yapım türüdür. TRT İstanbul Radyosu prodüktörü ve yazar Nursel Duruel’in deyişiyle, “yapısal özellikleriyle öykünün kardeşi, imgesel yanıyla şiirin sevgilisi”dir. Radyoculuğumuzun ilk dönemlerinden itibaren, kaçınılmaz olarak, radyo dramasının yayınlar içindeki yeri çok önemliydi. Edebiyatımızın önemli isimlerinin, çok sayıda “radyofonik” oyun yazdığını biliyoruz. Yaşar Nabi Nayır, Behçet Necatigil, Adalet Ağaoğlu, Ekrem Reşit Rey, Haldun Taner bunların en tanınmışları. Teknoloji çağdaş insana oyalanacak yeni yeni görsel ve işitsel alanlar sundukça, gerek radyonun, gerekse edebiyatın hayatımızda işgal ettiği yer azaldı; buna paralel olarak, radyoyla edebiyat arasındaki, eskiden daha sıkı fıkı olan ilişkide soğuma var; bunun belki en belirgin göstergesi, radyo oyunlarının eski cazibesini kaybetmiş olması. Radyo draması eskisi kadar üretilmemeye ve bilhassa çocuklar, gençler tarafından dinlenmemeye başlayınca, radyo tiyatrosunu bilmeyen nesiller yetişti. Bir öğretmen arkadaşım, lise son sınıf öğrencilerine Agatha Christie’nin bir kitabından uyarlanmış eski radyo oyununu dinlettiğinde, öğrencilerin çok şaşırdığından bahsetmişti: Böyle bir yapımı ilk defa dinliyorlarmış. Televizyonun evlerimize bu ölçüde hâkim olmadığı radyonun altın çağında, Arkası Yarın’ların, Çocuk Bahçesi’nin bizler için ne kadar önemli olduğunu ve çocukluğumuzun bir yanını biçimlendirerek, bugünkü varlığımızın oluşumuna katkıda bulunduğunu, görsellik çağının bireylerine nasıl anlatmalı? Edebiyat ürünlerini sese büründüren kitap okuma programları da tarihe mal oldu sayılır: Onlar da, yurt odalarında portatif radyosunu yastığın altına koyup Bir Roman Bir Hikâye’yi dinleyerek uykuya dalan üniversite öğrencilerinin anılarında kaldılar.

Şimdilik ülkemizde durum böyle; yarın ne olur bilinmez. Geçtiğimiz günlerde bir eğitim çalışması vesilesiyle tanıştığımız, ABU Radyo Direktörü Vijay Sadhu’dan öğrendiğimize göre, Hindistan’da bu ülkenin öykü anlatma geleneğini radyoda başarıyla sürdüren bir meslektaşımız varmış. Öykülerini anlatmaya başladığında, milyonlarca insanı radyo başına topluyormuş: İsmi Neelesh Misra. Böyle insanları, onların yaratıcı yeniliklerini takip edip inceleyerek, radyoda edebiyatın, edebiyatta radyonun geleceğine dair umutlarımızı canlı tutmanın somut gerekçelerini ortaya koyabiliriz belki.


Kaynakça:
-          Çok Sevilen Az Bilinen Bir Edebi Tür: Radyo Oyunu; Nursel Duruel, Kitaplık dergisi, 70. Sayı, Mart 2004.
-          Memleketimden İnsan Manzaraları, Nâzım Hikmet, YKY, Haziran 2008.
-          Önce Radyo Vardı, Teoman Yazgan, Tekin Yayınevi, Ocak 2006.
-          Radyo mecmuası, 1941-1943 arası sayılar.
-          Uykuların Doğusu, Hasan Ali Toptaş, Doğan Kitap, Eylül 2005.

*TRT "Radyovizyon" dergisinin Temmuz 2015 sayısında çıkan yazı.


Hiç yorum yok: