29 Eylül 2015 Salı

Armağan Ekici'nin, "Alice'in Harikalar Diyarındaki Maceraları" çevirisine dair sorularıma yanıtı

Armağan Ekici, 28 Eylül 2015 tarihinde, Alice'in Harikalar Diyarındaki Maceraları çevirisine dair sorularımı yanıtladı. Bu yanıtları, ilgili blog yazısının altındaki yorum kısmında iletti. Ben de onun yazdıklarını aşağıya taşıdım. Kendisine, bu güzel diyalog imkânını tanıdığı için teşekkür ederim:


Öncelikle Yiğit Yavuz’a kitaba bu kadar kısa zamanda ve böylesi yakın bir ilgi gösterdiği, değerlendirmeleri, soruları için teşekkür borçluyum. Özellikle aruz meselesinin bu kadar çabuk farkedileceğini tahmin etmiyordum, sağolsun! “Yahya Kemal aruzu buluşsun Alice ile” (- - . / - . - . / . - - . / - . - ).

Üç soruya cevaplarım:
(1) “Beyaz Tavşan” / “Ak Tavşan”: “Ak Tavşan”da a harflerinin tekrarı nedeniyle daha uyumlu olmasının ötesinde bir nedeni yok.

(2) The Rabbit Sends in a Little Bill: Carroll burada “a little bill” diyerek bir kelime oyunu yapıyor. Carroll’ın Bill’i “a” ile tanımlaması Bill’i bir kişiden belirsiz bir nesneye dönüştürüyor; bu haliyle başlık bill kelimesinin “fatura” anlamını öne çıkarıyor ( “Sends in Little Bill” olsa bir kişiden bahsediyor olurdu). Carroll bu oyunla okuru şaşırtıyor; ancak bölümün sonunda Tavşan’ın bir faturayı değil Bill adında bir kertenkeleyi gönderdiğini anlıyoruz.

(Eski İngilizceden “send in a bill” kullanımı örnekleri: https://books.google.nl/books?id=Z_BDAQAAMAAJ&pg=PA873&lpg=PA873&dq=%22send+in+a+bill%22).

Bu nedenle, bu başlığın anlamının doğru çevirisi “Tavşan ufak bir fatura yolluyor” olurdu ve şaşırtmaca kaybolurdu. “Bill” ve “fatura” anlamlarını koruyan “Tavşan faturayı Bill’e kesiyor” türünden bir çözüm iki anlamı da korur, ama kelime oyununu yokederdi. Ben de bu bölüm başlığında Bill kelimesiyle bir Türkçe kelime oyunu yapmanın daha iyi olacağını düşünerek böyle bir çözüme gittim.

(3) “ ‘Tis the voice of the Lobster”: burada aslında iki şiir değil, aynı şiirin iki bölümü var.

Carroll, mevcut şiirlerin ve popüler şarkıların sözlerini değiştirerek parodiler yazmayı seviyor; bu parodileri Alice kitapları içinde yapısal unsurlar olarak kullanmış. Alice kitaplarında parodileri şu yöntemlerle kurguya yerleştirmiş:

- Alice’in gerçek hayatta okulda ezberden okuması gereken didaktik şiirler var. Harikalar Diyarı’ndaki yaratıklar da büyükler gibi davranarak Alice’e bu şiirleri okumasını emrediyorlar; ama harikalar diyarının büyüsü içinde şiirler Alice’in ağzından bambaşka sözlerle çıkıyor.

- Diğer karakterler iyi bilinen şiirleri, şarkıları ve tekerlemeleri değişik sözlerle okuyorlar (“Speak gently” şiiri “Speak roughly” oluyor, “Beautiful Star” şarkısı “Beautiful Soup” oluyor, vs.)

- Alice için çok tanıdık tekerlemelerdeki olay, masal diyarında karşısına çıkıveriyor (Harikalar Diyarı’nda Kupa kızı ve çalınan turtalarla ilgili tekerleme, Aynanın İçinden’de Humpty Dumpty).

Alice’in ağzından yanlış çıkan üç şiirden ilki, çeviride “Çalışkandır küçük timsah...” diye başlayanı. Bunun aslı “How doth the little busy bee / improve each shining hour” diye başlayan bir şiir. Çalışkan arıcığın günün ışıdığı her saatten istifade etmesini anlatan bu şiiri Bloom da Ulysses’in sonlarında, Stephen’ı etkilemek için zihnindeki klişelerle konuşurken ve düşünürken kullanır (Ulysses s. 620). Bunu okuması gerekince, şiir Alice’in ağzından “How doth the little crocodile...” çıkıveriyor ve şiirdeki çalışkanlık teması, Alice’in temel konularından biri olan hayvanların birbirini yeme temasına dönüşüyor.

Alice’in ağzından yanlış çıkan ikinci şiir, “You are old, father William” diye başlayan bir şiir; parodisi yapılan orijinal şiirin başlığı “The Old Man’s Comforts and How He Gained Them”. Orijinal şiirdeki “güzel yaşlandım çünkü sağlığıma dikkat ettim, geleceğimi düşündüm, Allah’ımı unutmadım” türünden nasihatler parodide “karımla bol bol münakaşa ederek çene kaslarımı kuvvetlendirdim” gibi nasihatlere dönüşüyor; bu parodide de yemek yeme, bir kazı olduğu gibi yiyip bitirme teması var. 

Üçüncü şiir, “ ‘Tis the voice of the sluggard; I heard him complain, / ‘You have wak’d me too soon, I must slumber again.’ ” diye başlayan, tembelliğin zararları üzerine, o zamanın okurları için çok tanıdık bir şiir. Carroll bu sefer sadece kelime benzerliklerinden yararlanarak tembellik temasını kullanmayan, yine pişirilme/yem olma teması etrafında dönen bir parodi yazmış.

İlk iki şiirdeki yeni anlamları Türkçeye aktarınca, çalışkanlık-nasihat temalarının tersyüz edildiği anlaşılıyordu; ama bu üçüncü şiirin anlamca doğru çevirisini yapınca, işin parodi tarafı tamamen kayboluyordu. Bu nedenle, bu şiir için başka bir strateji seçtim; “bir dildeki tanınmış bir şiirin parodisinin başka dile çevirisi nasıl olur?” sorusunun olası cevaplarından biri olan “o dildeki tanınmış benzer bir şiirin benzer bir yöntemle parodisi yapılabilir” çözümünü denedim.

Bu amaçla, çalışkanlık konulu, tanınmış, çocuklara öğretilen didaktik bir Türkçe şiir aradım; önce Modern Folk Üçlüsü’nün “Trik Trak”ını düşündüm, ama bu şarkıdaki kelime sayısı Carroll gibi ses benzerlikleri üzerinden yem olma-pişirilme esprileri yapmaya yetmiyordu. Sonra, La Fontaine’in Cırcırböceği ve Karınca fablının Orhan Veli çevirisini hatırladım:

Cırcır böceği çaldı saz,
Bütün yaz.
Derken kış da geldi, çattı,
Seninkinde şafak attı.
Baktı ki yok hiç yiyecek
Ne bir sinek, ne bir böcek,
Kalktı karıncaya gitti;
Yandı, yakıldı, ah etti.
Üç beş buğdaydan ne çıkar,
Gelecek mevsime kadar
Bir kaç tane borç istedi.

İşin kötüsü karınca
Borca hiç alışmamıştı;
Bu ricacıya çıkıştı.
— “Ne yaptınız yaz boyunca?”
— “Ne mi yaptım? Saz çaldım saz!”
“İnayet buyurun,” dedi,
“Yemin billâh ederim,
Eylüle kalmaz öderim,”
— “Ya, öyle mi? Demek ki siz
Yazı sazla geçirdiniz:
Şimdi de oynayın biraz”.

Bu şiir, “yaz/saz/biraz” kafiyeleriyle ses oyunları yapmaya, işin içine bir kaz katarak Carroll'ın pişirilme, yem olma temalarını kullanmaya elveriyordu. Orhan Veli’nin bu şiirini okura hatırlatmayı da önemli buldum.

Orhan Veli gibi yazabilmeyi çok isterdim tabii ama burada Armağan Ekici’yi değil Orhan Veli’yi ve La Fontaine’i okuyoruz. Meraklısı için, bu hikâyenin tarih boyunca Türk edebiyatındaki yerini anlatan, benim de kaynak metin olarak kullandığım ilginç bir makale:

https://www.academia.edu/6089500

Bu örnekte, karşımızda çeviri işleminin başka bir düzeyde gerçekleştiği bir tercih var. Artık kelimelerin, cümlelerin çevirisini değil, bir dildeki oyunun eşdeğerini başka bir dilde tekrarlayarak “çeviri” yapıyoruz; kelimeleri değil, oyunu çeviriyoruz. Perec’in Kayboluş romanı, tam bu türden sorunlar getirmesiyle çeviri tekniği açısından ilginçtir.

Kitapta, benzer bir tercih, “Twinkle twinkle little star” diye giden çocuk şarkısının “Twinkle twinkle little bat”e dönüştüğü şarkının çevirisinde de var. Türkçede bu şarkı “Daha dün annemizin...” sözleriyle söylendiği için ben de bu sözleri dönüştüren ve şarkıdaki çay partisi, titreşen tabaklar temalarına dokunan bir çözüm buldum; bu çözüm, şarkı Türkçede de bilindiği için Carroll’ın oyununu okur için aşikâr kılan bir çözüm oldu.

Durum böyle! Bu güzel tartışmayı açtığı için Yiğit Yavuz’a tekrar teşekkürlerle, çok selam.

Son bir not -- yine meraklısı için, Alice’teki şiir parodilerini ve kaynaklarını derleyen bir sayfa:

www.alice-in-wonderland.net/resources/analysis/poem-origins/alices-adventures-in-wonderland/



25 Eylül 2015 Cuma

Armağan Ekici'nin "Alice" Çevirisi


Yayıncılık dünyamızın güzel hadiselerinden biri geçtiğimiz günlerde gerçekleşti: Armağan Ekici’nin yeni çevirisi Lewis Carroll’ın Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki Maceraları, Norgunk Yayıncılık tarafından basıldı. Ben de merakla beklediğim bu kitabı tez elden alıp okudum. Alice’s Adventures in Wonderland başlıklı özgün metni, Armağan Ekici çevirisi çıkmadan çok kısa süre önce okumuştum, dolayısıyla metinle ilgili izlenimler, düşünceler, sorular kafamda tazeydi. Hatta Alice’in özelliklerine ve gençlik döneminde bu eseri Rusça’ya çeviren Vladimir Nabokov’un tercümesine dair bir yazı yazmıştım. Armağan Ekici’nin daha önce Ulysses çevirisiyle James Joyce’a nasıl yeni bir soluk getirdiğini biliyor, şimdi Alice’e Türkçede neler katacağını görmeye can atıyordum.

Alice, dünyanın en çok tercüme edilen kitaplarından biri. Bununla birlikte, tercümanı büyük zorluklarla kuşatan bir eser. Baştan sona söz oyunlarıyla örülü bir kitap, Alice’in Harikalar Diyarı’ndaki Maceraları. Bu söz oyunlarının gerisinde bir art niyet, politik bir maksat, gizli mesajlar yok: Gözümüzün önündeki sadece, Lewis Carroll’ın kelimeler alanındaki oyunbazlığı ve rüya içinde rüyanın yaşandığı bir masal dünyası kuran hayal gücü. Yazarın oyunbazlığı, daha kendi isminde başlıyor: Asıl adı Charles Lutwidge Dodgson. Önce ön adını, yani "Charles Lutwidge"i alıp, Lutwidge’le Charles’ın yerini değiştiriyor; sonra ikisini de Latinize ederek, "Carolus Lodovicus" ismini elde ediyor. Nihayet bunları tekrar İngilizceye uyarlayarak, “Lewis Carroll”ı ortaya çıkarıyor ve yazılarında müstear isim olarak kullanıyor.

Carroll’ın bu ele avuca sığmaz oyunbazlığını ve hayal gücünü başka bir dile aktarmak, herkesin harcı değil; özel bir maya gerektiriyor. Armağan Ekici de o özel mayadan yoğrulmuş, söz oyunlarıyla uğraşmayı sevdiğini bildiğimiz bir çevirmen: Dolayısıyla ortaya lezzetli bir çeviri çıkmış. Armağan Ekici’nin çeviri stratejilerini izlemek için, Türkçe metni kaynak metinle karşılaştırmalı olarak okudum. Metinde çevirmenin karşısına ne gibi sorunlar çıkıyor, Armağan Ekici bunları aşmak için neler yapmış, ne kadar başarılı olmuş, adım adım izlemeye gayret ettim. Ayrıca, Alev Balcı’nın Dokuz Eylül Üniversitesi’nde tamamladığı ve internet üzerinden ulaşabileceğiniz “A Comparative Analysis of Different Turkish Translations of Alice in Wonderland by Lewis Carroll on Pun Translation” başlıklı tezden de yararlanarak, Ekici’nin kendisinden önceki çevirmenlerle hangi noktalarda buluştuğunu, hangi noktalarda onlardan ayrıldığını görmeye çalıştım. 

Çeviriyle ilgili ayrıntılara geçmeden önce, kitabın tasarımıyla başlayalım. Norgunk yayınevi bu kitap için karemsi ölçüler tercih etmiş. İyi kaliteli, pürüzsüz bir kâğıt kullanılmış. 

Kapak resmi ve kitaptaki tüm güzel çizimler Pelin Kırca'nın eseri. Bir kıyaslama yapmak gerekirse, John Tenniell'in Alice'in ilk baskısı için yaptığı ve günümüzdeki çoğu basımda da kullanılan çizimlerine göre, tabiri caizse biraz daha soğuk ve mesafeli çizimler. Bu çizimlerde Alice'in yaşı, Tenniel çizimlerindeki Alice'e nazaran biraz büyük gibi. Bu kitaptaki maceraları devam ettiren Through the Looking Glass (Aynanın İçinden) metninde Alice, kendisinin yedi buçuk yaşında olduğunu söylüyor. Pelin Kırca'nın Alice'i ise en azından dokuz-on yaşında gibi göründü bana; elbette bu algı kişiden kişiye değişebilir.




Kitap iri puntolarla, geniş satır aralığıyla, karşılıklı iki sayfada sayfalardan birinin sadece yarısı kullanılarak basılmış. Bütün bunlardan, Norgunk'un Alice'e özel bir baskı gözüyle baktığını, ona göre özel bir tasarım peşinde koştuğunu çıkarsamak mümkün. Bu güzel; ama satırlar sayfanın orta yerinde bitiverince bölümün sonuna geldiğim hissine kapıldığımı, okurken sayfa ortasında zihnimin (şartlanmışlık gereği) habire küçük dur-kalklar yaptığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu tasarım sayfa sayısını da artırmış, dolayısıyla kitabın kalınlığı ve maliyeti artmış. Bu da okurun cebine yüksek fiyat olarak yansıyor; benim de çekinseme koyma hakkım doğuyor, çünkü güzel kitaplar, okura uygun fiyatlarla ulaşsın ve böylece daha çok alınıp okunsun isterim.



Artık çeviriye geçeyim. Alice, uzunca bir şiirle başlar. Altılı kıtalarla kurulmuş şiirde genel uyak düzeni ABCBDB şeklindedir. İkinci, dördüncü ve altıncı dizeler birbiriyle uyaklıdır. Genel olarak, uyaklı dizeler “iambic trimeter”, uyaksız dizeler ise “iambic tetrameter” veznindedir. Ekici, zor bir işi başararak bu şiiri dörtlü kıtalar içinde ve aruz vezniyle çevirmiş. Bu aruzlu çeviriyi, sonraki şiir, şarkı ve tekerlemelerde de görüyoruz.


Armağan Ekici'nin kitapta adım başı karşımıza çıkan söz oyunlarına bulduğu çözümlerin bazıları, kendisinden önceki çevirmenlerle paralellik ya da onlara yakınlık gösteriyor: "Did you say pig or fig?"  / "Domuz mu, muz mu?" örneğinde olduğu gibi. Daha zorlu yerlerde ise çok parlak, yüksek yaratıcılık ürünü çözümler üretiyor. Alice'in Yalancı Tosbağa ve Griffon'la konuştuğu dokuzuncu bölümde olduğu gibi.

"The master was an old Turtle - we used to call him Tortoise -"
"Why did you call him Tortoise, if he wasn't one?" Alice asked.
"We called him Tortoise because he taught us," said the Mock Turtle angrily.

Buradaki söz oyunu, "taught us" ile "Tortoise" söyleyişlerinin sesdeşliği. Ekici, sorunu şöyle aşıyor:

"Başmuallimimiz yaşlı bir Tosbağa idi - biz ona Kara Kaplumbağa derdik -"
"Eğer karakaplumbağası değilse, neden ona öyle derdiniz?" diye sordu Alice.
"Ona Kara Kaplumbağa derdik çünkü kara kaplı defteri vardı," dedi Yalancı Tosbağa kızarak.

1932'den bu yana yapılmış çevirilerden farklı olarak, meşhur "Beyaz Tavşan", Ekici çevirisinde "Ak Tavşan" olmuş. Bu, kitabın Alice'ten sonra en çok bilinen kahramanı olduğu için, yapılan isim değişikliğini önemli buldum ama gerekli miydi bilmem. 

Bir diğer ilginç seçim, dördüncü bölümün "The Rabbit Sends in a Little Bill" şeklindeki başlığının, "Tavşan, Bill'i Bir Miktar Bilinçlendiriyor" şeklinde çevrilmiş olması. Gerek ifadenin kelime kelime anlamı, gerekse bölümün içeriği açısından, bu çeviriyi bir yere oturtamadım. Armağan Ekici'nin makul bir açıklaması vardır eminim, ama okurun bu noktada kafasının karıştığı da gerçek.

Armağan Ekici şarkıları çevirirken, farklı yerlerde farklı stratejiler izlemiş. Örneğin beşinci bölümdeki "William Babam" şarkısında özgün metnin izinden giden bir çeviri sergilerken, onuncu bölümdeki şarkıların ikisinde, özgün metinle bağını tamamen koparan, başka bir yerden alınmış gibi duran metinlerle karşı karşıya kalıyoruz. Bu iki şarkıda artık Lewis Carroll'ı değil, Armağan Ekici'yi dinliyoruz. Kitabın beni şaşırtan yeri burası oldu. Sevgili Armağan Ekici buradaki tavrıyla ilgili bir açıklama yapıp bizi aydınlatsa ne güzel olur. Farklılığın boyutunu görmek için aşağıdaki sağlı-sollu karşılaştırmalara bakınız (resimler, üzerine tıklayınca büyüyecektir): 




Armağan Ekici'nin bu çevirideki en büyük başarısı, herhalde Carroll'ın eğlenceli, güldürücü dilini kendi mizah süzgecinden geçirerek ve yer yer güncel dil tartışmalarına bulayarak yansıtabilmesi olmuş. Mesela aşağıdaki bölümü, kıkırdamadan okumak güç: 



Armağan Ekici'nin şimdilerde, Alice'in maceralarının ikinci faslını içeren Aynanın İçinden'i çevirmekle meşgul olduğunu biliyorum. Ona zihin ve beden sağlığı dilerken, bundan sonra, çeviri süreciyle ilgili açıklamaları artık kendisinden duymak / okumak arzusu içinde olduğumu da ifade etmek isterim.


23 Eylül 2015 Çarşamba

İki Shelley ve Nabokov


Bu yazıyı yazmaya başladığım gün, Mary Shelley’nin Frankenstein romanının yeni çevirisini bitirmiş, editörüme göndermiş bulunuyorum. Kalıcı edebiyat ürünlerinin zaman içinde birbiriyle kurduğu, kimi görünür kimi görünmez bağlar vardır. Bir yazar on yıllar, yüzyıllar  sonra başka bir yazara esin kaynağı olur, yeni bir yapıtın içinde bir şekilde kendine yer bulur. Bu olguyu, çeviri sürecimde çok net şekilde gözlemliyorum: Çevirdiğim bir eserin izlerini, daha sonra okuduğum ya da çevirdiğim başka bir kitapta buluveriyorum. Demek okumalarımda, çevirilerimde sözünü ettiğim görünür-görünmez bağlar boyunca hareket etmişim; edebi güzergâhımda kitaplar, yazarlar, akımlar, anlayışlar arasındaki yollar hep birbirine bağlanmış.

Frankenstein romanı özelinde bu bağ, şu şekilde ortaya çıktı: Çeviriye başlamamın kısa zaman sonrasında, Julian W. Connoly’nin derlediği "Nabokov an His Fiction – New Perspectives kitabını tararken, Ellen Pifer imzalı "Her Monster, his nymphet: Nabokov and Mary Shelleyadlı makale dikkatimi cezbetti. Yazı, iki yazarın en ünlü iki eseri, Nabokov’un Lolita romanıyla Shelley’nin Frankenstein’ı arasındaki benzerliklere dikkat çekiyor ve çok inandırıcı biçimde, Nabokov’un Lolita’da, Mary Shelley’ye saygı duruşunda bulunduğunu ortaya koyuyordu. Bu keşiften çok hoşlandığımı tahmin edersiniz.

Daha sonra başka bir kaynaktan bulup okuduğum, Pale Fire incelemelerinin saygın ismi Matthew Roth’un "Glimmers of Shelley in John Shade’s Verse" adlı makalesi ise, yine Shelley’nin, ama bu kez Frankenstein’ın yazarının değil, onun eşi olan Percy Shelley’nin Nabokov üzerindeki etkisine değiniyor, şiirinin Solgun Ateş’e nasıl sirayet ettiğini açıklıyordu. Yani anlaşıldığı kadarıyla, karı-koca Shelley’ler, Nabokov’un iki başyapıtında ayrı ayrı yerlerini almıştı.

Bunun nasıl olduğunu özetleyeceğim. Önce biraz Shelley’lerden bahsetmekte fayda var. Percy Bysshe Shelley, İngiliz romantik şiirinin önemli isimlerinden. Çoğunu 1818’de İtalya’ya yerleştikten sonra yazdığı Prometheus Unbound (Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheus), To a Skylark (Tarlakuşuna), The Cloud (Bulut) gibi lirik şiirleriyle ünlü. 1811 yılında Harriet Westbrook’la evlenmiş, ama iyi giden bir evlilik olmamış bu. 1814’te, kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft’la filozof William Godwin’in 16 yaşındaki kızları Mary’ye sevdalanmış, evlilik dışı bir ilişki başlamış aralarında. Harriet’le evliliğinden, biri kız biri oğlan iki çocuğu varmış Percy’nin; Mary ile ilişkisinden de bir oğlu olmuş. Derken Harriet kendini göle atarak canına kıymış. Percy Shelley ile Mary Wollstonecraft Godwin,  1816’da evlenmişler. Sonra bir kız ve bir oğlan çocukları daha dünyaya gelmiş; bu son çocuk, Percy Florence, hayatta kalan tek evlatları olmuş, diğer iki çocuklarını kaybetmişler.

Percy Shelley 1820 senesinde, bir deniz kazasında yelkenlisinin batması sonucu ölmüş. Ölümünden sonra şiirlerini ve hayatıyla ilgili bilgileri, eşi Mary toparlamış. Hayatının, başından itibaren trajik olaylarla dolu olan, annesi onu doğurduktan hemen sonra öldüğü için sevgisiz bir üvey annenin elinde büyüyen, düzenli eğitim imkânı göremese de, babasının geniş kütüphanesinden faydalanarak bol bol okuyan bu kadın, 1 Şubat 1851’de beyin kanserinden hayatını kaybetmiş.  


Lolita'da Frankenstein İzleri

Mary Shelley’nin henüz 18 yaşındayken yazmaya başladığı Frankenstein yahut Modern Prometheus, 1818 yılında basıldı. Ellen Pifer’ın belirttiği gibi, o zamandan beri romanın trajik “canavar”ı, tıpkı Nabokov’un “nymphet”i gibi bir kültürel ikon ve yaygın bir yanlış bilginin nesnesi haline geldi. Tıpkı Victor Frankenstein’ın isminin, yarattığı canavarla karıştırılması gibi, Nabokov’un romanının kahramanı Dolly Haze’in de, gerçekten Humbert’ın hayalindeki baştan çıkarıcı “nymphet” olduğu sanılmaya başlandı.

Nabokov, hiçbir metninde ya da mülakatında, Frankenstein’dan etkilendiğini düşünmemize yol açacak bir şey söylemez. Aslında, 5 Mayıs 1950’de Edmund Wilson’a yazdığı mektupta belirttiği gibi, “tüm kadın yazarlara karşı önyargılı”dır; onları “başka bir sınıfta” değerlendirir. Bununla birlikte Lolita’nın kurgusu, bir kadın yazar olan Shelley’nin eseriyle benzerlikler gösterir: Öncelikle, Shelley’nin kahramanı Frankenstein ile Nabokov’un kahramanı Humbert Humbert birbirine çok yakın konumlardadır. Her iki kahraman da romanın baş suçlusu, sayfalar boyunca izlediğimiz kötülüklerin sorumlusudur. Frankenstein, can verdiği yaratıktan roman boyunca “canavar, şeytan, rezil, iblis, ifrit” diye bahseder ama aslında bu yaratık, dünyaya masum bir çocuk gibi temiz gelmiştir; onun habisleşmesinin sebebi, yaratıcısı tarafından terk edildikten sonra, karşılaştığı tüm insanlardan gördüğü kötü muameledir. Lolitaromanında da Humbert, çocuk çağının temizliği içindeki bir kızın masumiyetini bozar, onu ruhsal ve bedensel olarak kirletir; ona taktığı “nymphet” (orman perisi anlamına gelen “nymph”ten türetilmiş biri kelime) ismi, Frankenstein’ın yaratığı için kullandığı sıfatlara paraleldir: Humbert’ın ifadesine göre Dolores’in gerçek tabiatı  insani değil “nymphic”tir, başka deyişle “şeytani”dir; bedeninde “dişi çocuk kılığına girmiş ölümsüz bir şeytan” saklıdır. Frankenstein’ın hiç görmediği, Humbert’ın ise kısmen gördüğü felaket, çocuksu masumiyetin bozulması, Frankenstein’ın yaratığının kendisine verilen korkunç bedene, Dolores’in ise Humbert’ın biçtiği “nymphic” kılığa hapsolmasıdır. Yaratığın işlediği cinayetlerde kendini suçlu görmeyi reddeden Frankenstein gibi Humbert da, Dolores’e uygun gördüğü kimlikle, kendi eylemlerinin üzerini örtmeye, suçunu gizlemeye çalışmaktadır.

Tüm sevdikleri kendi elleriyle can verdiği yaratık tarafından öldürülen Frankenstein’ın aksine, Humbert’ın suçu üzerine yıkacağı biri yoktur. Asıl “şeytan”, Humbert’ın romanın bir yerinde kendisini nitelerken kullandığı, “beş bacaklı canavar”dır; sorumluluğuna teslim edilen çocuğu istismar etmiştir. Yine romanın bir yerinde Humbert, “o sefil ‘nymphet’ için” duyduğu “canavarca iştah”tan bahseder ki, burada kullandığı dil doğrudan, Frankenstein’ın dilinin parodisidir: O da sebep olduğu yıkımlardan, “sefil canavar”ı sorumlu tutar. Her iki romanın kahramanları da, suçluluk duygularını başkasına yansıtma çabası içindedir: Frankenstein sevdiklerinin başına gelenlerden yaratığı sorumlu tutar, Humbert ise nefretini, Lolita’yı kendisinden çalan Quilty’ye yöneltir. Quilty’ye “ifrit” (“fiend”) der; bu da Frankenstein’ın yaratıktan bahsederken sürekli olarak kullandığı kelimelerden biridir. Humbert altı sayfa içinde yedi kez, hasmını “ifrit” diye anar.

Frankenstein hiddetle yaratığını yok etmeye çalışır, Humbert ise aynı ölümcül hiddetle Quilty’nin peşine düşer. Her ikisi de ömürlerinden geriye kalan yılları, sevdiklerini ellerinden alanı bulup öldürmeye vakfederler. Frankenstein, ikisinden biri helak olana, ölümcül bir kapışma yaşanana dek, kovalamacanın bitmeyeceğini beyan eder. Humbert ile Quilty de, Lolita’nın sonunda “yaşamları için kapışırlar”. Nihayet, Frankenstein’ın sonunda, yaratık “tatlı çaresiz insanları” katlettiği için pişmanlık ve azap içinde olduğunu duyurur. Ona göre, başkalarının nefreti, onun “kendine karşı hissettiklerinin yanında hafif” kalmaktadır. Humbert da Lolita’nın sonunda Shelley’nin dilini ve izleğini yankılayarak, “Zavallı çarpık ellerimle çok sayıda bedeni fazlasıyla incittim,” der. Shelley’nin “sefil canavarı” kendisinin “suçlarla kirlenmiş, en acı pişmanlıklara boğulmuş” olduğunu söyler; bu söz hem Frankenstein’ın, hem de Humbert Humbert’ın durumunu temsil eder aynı zamanda.

Ellen Pifer’a göre Humbert’ın anlatısı da, tıpkı Frankenstein’ın anlatısı gibi, ölümün ve çürümüşlüğün yıkıntılarından filizlenir; bu anlatı mecazi olarak, Frankenstein’ın yarattığı canavarı andırır: Bir tür canlı cesedi.

Frankenstein, hikâyesinin sonraki nesiller tarafından okunmasını, bilinmesini diler; Humbert da genç Mrs. Richard Schiller’in (Dolores evlenmiştir artık) “kendisinden yıllarca daha fazla yaşayacağını” varsayar. Böylece, Lolita’nın yaşamını sürdürmesi sayesinde, “gelecek nesillerin zihninde” kendisinin de ölümsüzlüğe kavuşacağını ümit eder.

Frankenstein, kendi yarattığı canlıyı terk ettiği için ebediyen suçludur; Humbert da bir çocuğun yaşamını “harap ettiği” için benzer bir cezaya mâhkum edilmiştir. Her iki vaka da, bir erkeğe ya da kadına karşı işlenmiş en büyük suçu temsil eder. Pifer’ın ifadesiyle Lolita’da Nabokov, ondan 150 yıl önce yaşamış, kişisel deneyimleri ve sanatsal başarıları kendisinden çok farklı olan bir kadın yazara, Mary Shelley’e saygı duruşunda bulunmaktadır.



Solgun Ateş'te Shelley

Buraya kadar özetlediklerimiz, Ellen Pifer’ın Lolita ve Frankenstein metinleri arasındaki benzerliklerden yola çıkarak ulaştığı sonuçlardı. Mary Shelley’nin gerçekten Lolita metnine mührünü vurup vurmadığını kesin olarak söylemek mümkün olmasa da, eşi Percy Shelley’nin Nabokov’un diğer başyapıtı olan Solgun Ateş’teki rolü somut ve tartışılmazdır. Matthew Roth, Glimmers of Shelley in John Shade’s Verse makalesinde, Percy Shelley’nin isminin iki kez geçtiğini hatırlatıyor. Bunlardan birisinde Kinbote, Shade ile yaptıkları sohbetlerden bahseder; Shade, “basit” ve “samimi” kelimelerini övgü mahiyetinde kullanan öğrencilerin notunu kırdığını söylemiştir. Buna örnek olarak  “‘Shelley’nin üslûbu her zaman çok basit ve iyidir’ ya da ‘Yeats her zaman samimidir.’ “ ifadelerini verir. Shelley’nin ismi ayrıca Shade’in “Elektriğin Doğası” adlı şiirinde geçer:
  
“And Shelley’s incandescent soul
Lures the pale moths of starless nights”

“Ve yıldızsız gecelerin solgun güvelerini
Shelley’nin akkor ruhu ayartacaktır.”

Buradaki imge doğrudan, Percy Shelley’nin “One Word is Too Often Profaned” şiirinden alınmadır (Bu ve bundan sonraki tüm alıntılarda, Shelley’nin dizelerini Türkçeye çevirmeden aktaracağım):

“The desire of the moth for the star
Of the night for the morrow,
The devotion to something afar
From the realm of our sorrow.”

Shelley’nin Adonaiseserinde, tıpkı Shade’in “Elektriğin Doğası” şiirinde olduğu gibi, ölenlerin ruhu ışık formunda yaşamaya devam eder. Solgun Ateş’te, doğrudan Shelley’nin manzum piyesi Hellas’tan alınmışa benzeyen bir göksel imge daha vardır. Shade, Pale Fire şiirinin 286. dizesinde, “A jet’s pink trail above the sunset fire” - “Gün batımının ışığında pembeleşen jet uçağı izine” diye yazar; 528. ve 529. dizelerde, bu alacakaranlık görüntüsünü tekrar eder: “The clarelet taillight of that dwindling plane / Off Hesperus” - “Hesperus’tan havalanmış uçağın / Giderek küçülen bordo arka ışığından”. Shelley’nin Hellas’taki dizeleri şöyledir:

“The young moon has fed
Her exhausted horn,
With the sunset’s fire:
The weak day is dead, But the night is born;
And, like loveliness panting with wild desire
While it trembles with fear and delight,
Hesperus flies from awakening night,
And pants in its beauty and speed with light
Fast flashing, soft, and bright.
Thou beacon of of love! Thou lamp of the free!”

Burada hem Shade, hem de Shelley “gün batımının ışığı”na (“sunset [‘s] fire) ve akşam yıldızı (esasen Venüs gezegeni) olan Hesperus’a atıfta bulunuyor.

Matthew Roth, Shelley’nin şiirinde de, Solgun Ateş’te olduğu gibi, yansıyan, kırılan, renkli ışıklara sıkça yer verildiğine dikkat çeker. Adonais’te Shelley, hayatı sonsuzluk hayallerini renklendiren bir camdan bariyer gibi görür; ta ki ölüm gelip çatana dek:

“Heaven’s light for ever shines, Earth’s shadows fly.
Life, like a dome of many-coloured glass,
Stains the white radiance of Eternity,
Until Death tramples it to fragments.”

Solgun Ateş’te, Shade benzer bir görüntü çizer:

“And, from outside, bits of colored light
Reaching his bed like dark hands from the past
Offering gems; and death is coming fast.”

"Dışarıdan gelen renkli ışıklar hüzme hüzme,
Geçmişin karanlık elleri gibi yatağına ulaşıyor;
Mücevherler sunuyor ona; ölüm hızla yaklaşıyor."


Shelley aynı şiirin devamında, Adonais’i ölmeye, böylece, yaşamayı “mavi gökte” (“azure sky”) sürdürmeye çağırır. “Solgun Ateş”in açılış dizelerinde de, pencere camının “sahte mavisi” (“false azure”) tarafından katledilen ipekkuyruk kuşu, mavi gökte (“azure sky”) “yaşamaya, uçmaya” devam eder.


William Butler Yeats, “The Philosopy of Shelley’s Poetry” (“Shelley Şiirinin Felsefesi”) adlı metninde, Shelley’nin Adonais’te, onun öldükten sonra bile “yaşayanları etkilemeyi sürdüreceği” inancını beyan ettiğini söyler. Benzer şekilde Shade de, Hazel’ın “bir yerlerde yaşamayı sürdürdüğüne” inanır; Hazel perili ahırda, ahiretten bir mesaj almış gibi görünmektedir. Roth’un hatırlattığı üzere Brian Boyd, ölümünden hemen önce Shade’in yanıbaşında kanat çırpan Vanessa atalanta’nın, aslında babasını yaklaşan tehlikeye karşı uyarmak için dünyaya dönen Hazel Shade’in görünümü olduğunu düşünmektedir.

Belli ki Yeats’ın makalesi, Nabokov’u Shelley’nin fikir ve imgeleri üzerinden hayli etkilemiştir. Bu Nabokov’un “Solgun Ateş”in 172. dizesinde, Shelley ile Yeats’i yan yana getirmesini açıklar. Ancak Shelley ile John Shade arasındaki bağlantılar, çok daha fazlasını ele verir. Roth'a göre Shelley’nin varlığı, genel olarak, John Shade’in ölümden sonraki yaşam ve ahiret temalarına dair tefekkürüne bir doku ve derinlik vermektedir.