23 Eylül 2015 Çarşamba

İki Shelley ve Nabokov


Bu yazıyı yazmaya başladığım gün, Mary Shelley’nin Frankenstein romanının yeni çevirisini bitirmiş, editörüme göndermiş bulunuyorum. Kalıcı edebiyat ürünlerinin zaman içinde birbiriyle kurduğu, kimi görünür kimi görünmez bağlar vardır. Bir yazar on yıllar, yüzyıllar  sonra başka bir yazara esin kaynağı olur, yeni bir yapıtın içinde bir şekilde kendine yer bulur. Bu olguyu, çeviri sürecimde çok net şekilde gözlemliyorum: Çevirdiğim bir eserin izlerini, daha sonra okuduğum ya da çevirdiğim başka bir kitapta buluveriyorum. Demek okumalarımda, çevirilerimde sözünü ettiğim görünür-görünmez bağlar boyunca hareket etmişim; edebi güzergâhımda kitaplar, yazarlar, akımlar, anlayışlar arasındaki yollar hep birbirine bağlanmış.

Frankenstein romanı özelinde bu bağ, şu şekilde ortaya çıktı: Çeviriye başlamamın kısa zaman sonrasında, Julian W. Connoly’nin derlediği "Nabokov an His Fiction – New Perspectives kitabını tararken, Ellen Pifer imzalı "Her Monster, his nymphet: Nabokov and Mary Shelleyadlı makale dikkatimi cezbetti. Yazı, iki yazarın en ünlü iki eseri, Nabokov’un Lolita romanıyla Shelley’nin Frankenstein’ı arasındaki benzerliklere dikkat çekiyor ve çok inandırıcı biçimde, Nabokov’un Lolita’da, Mary Shelley’ye saygı duruşunda bulunduğunu ortaya koyuyordu. Bu keşiften çok hoşlandığımı tahmin edersiniz.

Daha sonra başka bir kaynaktan bulup okuduğum, Pale Fire incelemelerinin saygın ismi Matthew Roth’un "Glimmers of Shelley in John Shade’s Verse" adlı makalesi ise, yine Shelley’nin, ama bu kez Frankenstein’ın yazarının değil, onun eşi olan Percy Shelley’nin Nabokov üzerindeki etkisine değiniyor, şiirinin Solgun Ateş’e nasıl sirayet ettiğini açıklıyordu. Yani anlaşıldığı kadarıyla, karı-koca Shelley’ler, Nabokov’un iki başyapıtında ayrı ayrı yerlerini almıştı.

Bunun nasıl olduğunu özetleyeceğim. Önce biraz Shelley’lerden bahsetmekte fayda var. Percy Bysshe Shelley, İngiliz romantik şiirinin önemli isimlerinden. Çoğunu 1818’de İtalya’ya yerleştikten sonra yazdığı Prometheus Unbound (Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheus), To a Skylark (Tarlakuşuna), The Cloud (Bulut) gibi lirik şiirleriyle ünlü. 1811 yılında Harriet Westbrook’la evlenmiş, ama iyi giden bir evlilik olmamış bu. 1814’te, kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft’la filozof William Godwin’in 16 yaşındaki kızları Mary’ye sevdalanmış, evlilik dışı bir ilişki başlamış aralarında. Harriet’le evliliğinden, biri kız biri oğlan iki çocuğu varmış Percy’nin; Mary ile ilişkisinden de bir oğlu olmuş. Derken Harriet kendini göle atarak canına kıymış. Percy Shelley ile Mary Wollstonecraft Godwin,  1816’da evlenmişler. Sonra bir kız ve bir oğlan çocukları daha dünyaya gelmiş; bu son çocuk, Percy Florence, hayatta kalan tek evlatları olmuş, diğer iki çocuklarını kaybetmişler.

Percy Shelley 1820 senesinde, bir deniz kazasında yelkenlisinin batması sonucu ölmüş. Ölümünden sonra şiirlerini ve hayatıyla ilgili bilgileri, eşi Mary toparlamış. Hayatının, başından itibaren trajik olaylarla dolu olan, annesi onu doğurduktan hemen sonra öldüğü için sevgisiz bir üvey annenin elinde büyüyen, düzenli eğitim imkânı göremese de, babasının geniş kütüphanesinden faydalanarak bol bol okuyan bu kadın, 1 Şubat 1851’de beyin kanserinden hayatını kaybetmiş.  


Lolita'da Frankenstein İzleri

Mary Shelley’nin henüz 18 yaşındayken yazmaya başladığı Frankenstein yahut Modern Prometheus, 1818 yılında basıldı. Ellen Pifer’ın belirttiği gibi, o zamandan beri romanın trajik “canavar”ı, tıpkı Nabokov’un “nymphet”i gibi bir kültürel ikon ve yaygın bir yanlış bilginin nesnesi haline geldi. Tıpkı Victor Frankenstein’ın isminin, yarattığı canavarla karıştırılması gibi, Nabokov’un romanının kahramanı Dolly Haze’in de, gerçekten Humbert’ın hayalindeki baştan çıkarıcı “nymphet” olduğu sanılmaya başlandı.

Nabokov, hiçbir metninde ya da mülakatında, Frankenstein’dan etkilendiğini düşünmemize yol açacak bir şey söylemez. Aslında, 5 Mayıs 1950’de Edmund Wilson’a yazdığı mektupta belirttiği gibi, “tüm kadın yazarlara karşı önyargılı”dır; onları “başka bir sınıfta” değerlendirir. Bununla birlikte Lolita’nın kurgusu, bir kadın yazar olan Shelley’nin eseriyle benzerlikler gösterir: Öncelikle, Shelley’nin kahramanı Frankenstein ile Nabokov’un kahramanı Humbert Humbert birbirine çok yakın konumlardadır. Her iki kahraman da romanın baş suçlusu, sayfalar boyunca izlediğimiz kötülüklerin sorumlusudur. Frankenstein, can verdiği yaratıktan roman boyunca “canavar, şeytan, rezil, iblis, ifrit” diye bahseder ama aslında bu yaratık, dünyaya masum bir çocuk gibi temiz gelmiştir; onun habisleşmesinin sebebi, yaratıcısı tarafından terk edildikten sonra, karşılaştığı tüm insanlardan gördüğü kötü muameledir. Lolitaromanında da Humbert, çocuk çağının temizliği içindeki bir kızın masumiyetini bozar, onu ruhsal ve bedensel olarak kirletir; ona taktığı “nymphet” (orman perisi anlamına gelen “nymph”ten türetilmiş biri kelime) ismi, Frankenstein’ın yaratığı için kullandığı sıfatlara paraleldir: Humbert’ın ifadesine göre Dolores’in gerçek tabiatı  insani değil “nymphic”tir, başka deyişle “şeytani”dir; bedeninde “dişi çocuk kılığına girmiş ölümsüz bir şeytan” saklıdır. Frankenstein’ın hiç görmediği, Humbert’ın ise kısmen gördüğü felaket, çocuksu masumiyetin bozulması, Frankenstein’ın yaratığının kendisine verilen korkunç bedene, Dolores’in ise Humbert’ın biçtiği “nymphic” kılığa hapsolmasıdır. Yaratığın işlediği cinayetlerde kendini suçlu görmeyi reddeden Frankenstein gibi Humbert da, Dolores’e uygun gördüğü kimlikle, kendi eylemlerinin üzerini örtmeye, suçunu gizlemeye çalışmaktadır.

Tüm sevdikleri kendi elleriyle can verdiği yaratık tarafından öldürülen Frankenstein’ın aksine, Humbert’ın suçu üzerine yıkacağı biri yoktur. Asıl “şeytan”, Humbert’ın romanın bir yerinde kendisini nitelerken kullandığı, “beş bacaklı canavar”dır; sorumluluğuna teslim edilen çocuğu istismar etmiştir. Yine romanın bir yerinde Humbert, “o sefil ‘nymphet’ için” duyduğu “canavarca iştah”tan bahseder ki, burada kullandığı dil doğrudan, Frankenstein’ın dilinin parodisidir: O da sebep olduğu yıkımlardan, “sefil canavar”ı sorumlu tutar. Her iki romanın kahramanları da, suçluluk duygularını başkasına yansıtma çabası içindedir: Frankenstein sevdiklerinin başına gelenlerden yaratığı sorumlu tutar, Humbert ise nefretini, Lolita’yı kendisinden çalan Quilty’ye yöneltir. Quilty’ye “ifrit” (“fiend”) der; bu da Frankenstein’ın yaratıktan bahsederken sürekli olarak kullandığı kelimelerden biridir. Humbert altı sayfa içinde yedi kez, hasmını “ifrit” diye anar.

Frankenstein hiddetle yaratığını yok etmeye çalışır, Humbert ise aynı ölümcül hiddetle Quilty’nin peşine düşer. Her ikisi de ömürlerinden geriye kalan yılları, sevdiklerini ellerinden alanı bulup öldürmeye vakfederler. Frankenstein, ikisinden biri helak olana, ölümcül bir kapışma yaşanana dek, kovalamacanın bitmeyeceğini beyan eder. Humbert ile Quilty de, Lolita’nın sonunda “yaşamları için kapışırlar”. Nihayet, Frankenstein’ın sonunda, yaratık “tatlı çaresiz insanları” katlettiği için pişmanlık ve azap içinde olduğunu duyurur. Ona göre, başkalarının nefreti, onun “kendine karşı hissettiklerinin yanında hafif” kalmaktadır. Humbert da Lolita’nın sonunda Shelley’nin dilini ve izleğini yankılayarak, “Zavallı çarpık ellerimle çok sayıda bedeni fazlasıyla incittim,” der. Shelley’nin “sefil canavarı” kendisinin “suçlarla kirlenmiş, en acı pişmanlıklara boğulmuş” olduğunu söyler; bu söz hem Frankenstein’ın, hem de Humbert Humbert’ın durumunu temsil eder aynı zamanda.

Ellen Pifer’a göre Humbert’ın anlatısı da, tıpkı Frankenstein’ın anlatısı gibi, ölümün ve çürümüşlüğün yıkıntılarından filizlenir; bu anlatı mecazi olarak, Frankenstein’ın yarattığı canavarı andırır: Bir tür canlı cesedi.

Frankenstein, hikâyesinin sonraki nesiller tarafından okunmasını, bilinmesini diler; Humbert da genç Mrs. Richard Schiller’in (Dolores evlenmiştir artık) “kendisinden yıllarca daha fazla yaşayacağını” varsayar. Böylece, Lolita’nın yaşamını sürdürmesi sayesinde, “gelecek nesillerin zihninde” kendisinin de ölümsüzlüğe kavuşacağını ümit eder.

Frankenstein, kendi yarattığı canlıyı terk ettiği için ebediyen suçludur; Humbert da bir çocuğun yaşamını “harap ettiği” için benzer bir cezaya mâhkum edilmiştir. Her iki vaka da, bir erkeğe ya da kadına karşı işlenmiş en büyük suçu temsil eder. Pifer’ın ifadesiyle Lolita’da Nabokov, ondan 150 yıl önce yaşamış, kişisel deneyimleri ve sanatsal başarıları kendisinden çok farklı olan bir kadın yazara, Mary Shelley’e saygı duruşunda bulunmaktadır.



Solgun Ateş'te Shelley

Buraya kadar özetlediklerimiz, Ellen Pifer’ın Lolita ve Frankenstein metinleri arasındaki benzerliklerden yola çıkarak ulaştığı sonuçlardı. Mary Shelley’nin gerçekten Lolita metnine mührünü vurup vurmadığını kesin olarak söylemek mümkün olmasa da, eşi Percy Shelley’nin Nabokov’un diğer başyapıtı olan Solgun Ateş’teki rolü somut ve tartışılmazdır. Matthew Roth, Glimmers of Shelley in John Shade’s Verse makalesinde, Percy Shelley’nin isminin iki kez geçtiğini hatırlatıyor. Bunlardan birisinde Kinbote, Shade ile yaptıkları sohbetlerden bahseder; Shade, “basit” ve “samimi” kelimelerini övgü mahiyetinde kullanan öğrencilerin notunu kırdığını söylemiştir. Buna örnek olarak  “‘Shelley’nin üslûbu her zaman çok basit ve iyidir’ ya da ‘Yeats her zaman samimidir.’ “ ifadelerini verir. Shelley’nin ismi ayrıca Shade’in “Elektriğin Doğası” adlı şiirinde geçer:
  
“And Shelley’s incandescent soul
Lures the pale moths of starless nights”

“Ve yıldızsız gecelerin solgun güvelerini
Shelley’nin akkor ruhu ayartacaktır.”

Buradaki imge doğrudan, Percy Shelley’nin “One Word is Too Often Profaned” şiirinden alınmadır (Bu ve bundan sonraki tüm alıntılarda, Shelley’nin dizelerini Türkçeye çevirmeden aktaracağım):

“The desire of the moth for the star
Of the night for the morrow,
The devotion to something afar
From the realm of our sorrow.”

Shelley’nin Adonaiseserinde, tıpkı Shade’in “Elektriğin Doğası” şiirinde olduğu gibi, ölenlerin ruhu ışık formunda yaşamaya devam eder. Solgun Ateş’te, doğrudan Shelley’nin manzum piyesi Hellas’tan alınmışa benzeyen bir göksel imge daha vardır. Shade, Pale Fire şiirinin 286. dizesinde, “A jet’s pink trail above the sunset fire” - “Gün batımının ışığında pembeleşen jet uçağı izine” diye yazar; 528. ve 529. dizelerde, bu alacakaranlık görüntüsünü tekrar eder: “The clarelet taillight of that dwindling plane / Off Hesperus” - “Hesperus’tan havalanmış uçağın / Giderek küçülen bordo arka ışığından”. Shelley’nin Hellas’taki dizeleri şöyledir:

“The young moon has fed
Her exhausted horn,
With the sunset’s fire:
The weak day is dead, But the night is born;
And, like loveliness panting with wild desire
While it trembles with fear and delight,
Hesperus flies from awakening night,
And pants in its beauty and speed with light
Fast flashing, soft, and bright.
Thou beacon of of love! Thou lamp of the free!”

Burada hem Shade, hem de Shelley “gün batımının ışığı”na (“sunset [‘s] fire) ve akşam yıldızı (esasen Venüs gezegeni) olan Hesperus’a atıfta bulunuyor.

Matthew Roth, Shelley’nin şiirinde de, Solgun Ateş’te olduğu gibi, yansıyan, kırılan, renkli ışıklara sıkça yer verildiğine dikkat çeker. Adonais’te Shelley, hayatı sonsuzluk hayallerini renklendiren bir camdan bariyer gibi görür; ta ki ölüm gelip çatana dek:

“Heaven’s light for ever shines, Earth’s shadows fly.
Life, like a dome of many-coloured glass,
Stains the white radiance of Eternity,
Until Death tramples it to fragments.”

Solgun Ateş’te, Shade benzer bir görüntü çizer:

“And, from outside, bits of colored light
Reaching his bed like dark hands from the past
Offering gems; and death is coming fast.”

"Dışarıdan gelen renkli ışıklar hüzme hüzme,
Geçmişin karanlık elleri gibi yatağına ulaşıyor;
Mücevherler sunuyor ona; ölüm hızla yaklaşıyor."


Shelley aynı şiirin devamında, Adonais’i ölmeye, böylece, yaşamayı “mavi gökte” (“azure sky”) sürdürmeye çağırır. “Solgun Ateş”in açılış dizelerinde de, pencere camının “sahte mavisi” (“false azure”) tarafından katledilen ipekkuyruk kuşu, mavi gökte (“azure sky”) “yaşamaya, uçmaya” devam eder.


William Butler Yeats, “The Philosopy of Shelley’s Poetry” (“Shelley Şiirinin Felsefesi”) adlı metninde, Shelley’nin Adonais’te, onun öldükten sonra bile “yaşayanları etkilemeyi sürdüreceği” inancını beyan ettiğini söyler. Benzer şekilde Shade de, Hazel’ın “bir yerlerde yaşamayı sürdürdüğüne” inanır; Hazel perili ahırda, ahiretten bir mesaj almış gibi görünmektedir. Roth’un hatırlattığı üzere Brian Boyd, ölümünden hemen önce Shade’in yanıbaşında kanat çırpan Vanessa atalanta’nın, aslında babasını yaklaşan tehlikeye karşı uyarmak için dünyaya dönen Hazel Shade’in görünümü olduğunu düşünmektedir.

Belli ki Yeats’ın makalesi, Nabokov’u Shelley’nin fikir ve imgeleri üzerinden hayli etkilemiştir. Bu Nabokov’un “Solgun Ateş”in 172. dizesinde, Shelley ile Yeats’i yan yana getirmesini açıklar. Ancak Shelley ile John Shade arasındaki bağlantılar, çok daha fazlasını ele verir. Roth'a göre Shelley’nin varlığı, genel olarak, John Shade’in ölümden sonraki yaşam ve ahiret temalarına dair tefekkürüne bir doku ve derinlik vermektedir.


Hiç yorum yok: