18 Ocak 2016 Pazartesi

Nabokov'un Don Quixote Dersleri


Vladimir Nabokov'un henüz Türkçeye çevrilmemiş metinlerinden Lectures on Don Quixote, yazarın 1951-52 bahar döneminde konuk okutman olarak bulunduğu Harvard Üniversitesi'nde vereceği dersler için hazırladığı notlardan oluşuyor. Fredson Bowers'ın editörlüğünü yaptığı 250 sayfalık kitabın birinci yarısı Cervantes’in eserinin eleştirel analizine, ikinci yarısı ise romanın 74 bölümünün ayrı ayrı özetlenip açıklanmasına ayrılmış. Nabokov'un Amerika'da verdiği üniversite derslerdeki içeriğin toplandığı diğer iki kitap (Edebiyat Dersleri, Rus Edebiyatı Dersleri ve Don Quixote Dersleri) gibi bu cilt de, Nabokov'un ölümünden sonra eşinin ve oğlunun izniyle hazırlanıp basılmış. 

Türkiye'de Roza Hakmen'in çevirisiyle okunup sevilen Don Quixote (Hakmen çevirisinde "Don Quijote"), İngilizceye değişik çevirilerle girdi. Nabokov kendi derslerinde, Samuel Putnam'ın 1949 yılında Viking Library tarafından basılan, daha sonra Random House tarafından tekrar yayımlanan çevirisini kullanmış. Viking Portable dizisinin kısaltılmış baskısına karşı öğrencilerini bilhassa uyaran Nabokov, buna karşılık 1950 yılında İngiltere'deki Penguin Books tarafından basılan J. M. Cohen çevirisinin kabul edilebilir nitelikte olduğunu düşünüyormuş.

Nabokov'un Don Quixote dersleri, bu başyapıtın hayranları için hem bir hazine, hem de kızgınlık kaynağı olabilecek niteliğinde. Aşağıdaki ifadeye bakınca, sebebini hemen anlayacaksınız:

"Don Quixote'ye şimdiye kadar yazılmış en muhteşem roman deniyor. Bu saçmalık elbette. Aslına bakılırsa, dünyadaki en muhteşem kitaplardan biri bile değil; fakat Cervantes'in dahice ürünü olan kahramanının kişiliği edebiyatın ufkunda, sıska bir ata binmiş cılız bir dev olarak öyle harika biçimde belirmektedir ki, kitap yaşıyor ve Cervantes'in çok parça bölük, gelişigüzel bir hikâyenin ana karakterine aşıladığı olanca canlılık içinde yaşamaya devam edecek."

Nabokov'a göre Don Quixote, çok eski, çok primitif bir roman türüne dahildir: "pikaresk" tabir edilen türdür bu. 16. yüzyılda İspanya'da çıkıp, 17. ve 18, yüzyıllarda Avrupa'ya yayılmıştır ve hâlâ modern edebiyatı etkilemeye devam etmektedir. Ana Britannica pikaresk romanı şöyle tanımlıyor: "Aşağı tabakadan bir serüvencinin ya da bir serserinin (İspanyolca picaro) yaşamını sürdürebilmek amacıyla bir toplumsal ortamdan bir başkasına sürüklenirken başından geçenleri birinci tekil kişi ağzından aktaran, romanın öncüsü kabul edilen anlatı." Pikaresk roman şövalyelerin serüvenleriyle ilgili konudan konuya atlayan Ortaçağ romanslarına benzemekle birlikte, gerçekçi oluşuyla onlardan ayrılır. Şövalyenin tersine picaro, onurlu yaşamaktansa kurnazlığıyla hayatta kalmayı yeğleyen, ahlaki değerlerle bağını koparmış alaycı biridir. Nabokov'a göre, elbette Don'un serüvenlerinde pikaresk romanların alaycı maceraperestlerinin yapıp ettiklerine dair satirik anlatılardan çok fazlası vardır ama yine de (gevşek, karman çorman, alacalı bulacalı dokusuyla) Don Quixote ve primitif okurun bu eseri kabul etme, ondan tat alma tarzı, söz konusu türe, yani pikaresk romana denk düşer.

Nabokov ayrıca, "romanlar tek hatlı ve çok hatlı romanlar olarak ikiye ayrılabilir," der. Tek hatlı romanlarda, insan hayatının sadece bir ana hattı vardır. Örneğin Madam Bovary, içinde hatlar arası geçişler pek bulunmayan tek hatlı bir romandır. Anna Karenina (Nabokov'un İngilizce çevirisiyle "Anna Karenin") ise önemli hat değişiklikleriyle ilerleyen çok hatlı bir romandır. Peki ya Don Quixote? Nabokov ona "bir buçuk hatlık" bir roman der; içinde az sayıda hat geçişi vardır. Şövalye ile uşağı birdir aslında; gelgelelim belli bir noktada ayrılırlar. Yazar Don Quixote'nin şatosuyla Sancho'nun adası arasında mekik dokuduktan sonra bu iki kahramanın tekrar bir araya gelmesi, şövalye-uşak birlikteliğinin yeniden tesis edilmesi hem yazara, hem okura, hem de karakterlere büyük rahatlama sağlar.



Romanlarda betimlenen dünyanın ayrıntılarını önemseyen, Dönüşüm derslerinde öğrenciler için Kafka'nın böceğini, Anna Karenina derslerinde Kitty'nin buz pateni yaparken giydiği elbiseyi ve Anna'nın seyahat ettiği vagonun şeklini, Ulysses derslerinde Dublin'in planını çizdiğini bildiğimiz Nabokov, Don Quixote derslerinde de İspanyadaki değirmenlerin neye benzediğini resmeder, parçalarının isimlerini yazar; basit bir İspanya haritası üzerinde olayların geçtiği bölgeyi tanıtır ve aslında Cervantes'in İspanya coğrafyası hakkındaki bilgisinin, Gogol'ün Rus coğrafyası hakkındaki bilgisi kadar az  olduğunu belirtir (bu hususta Nabokov'un Nikolay Gogol biyografisine bakınız).

Nabokov'un roman metni üzerinde harcadığı zaman ve emek şaşırtıcıdır. Bu bir bakıma, deha dediğimiz şeyin arkasında muazzam bir adanmışlığın, çalışmanın, azmin yattığını gösterir bize. Örneğin üstat, Cervantes hakkındaki bir makalede sürüyle savaşın hiçbirinde Don Quixote'nin galip gelmediğinin söylenmesinden yola çıkarak, onun tüm savaşlarını teker teker inceler ve bir tenis maçı gibi set / maç esprisiyle yaptığı hesapla, skorun 20-20 olduğu sonucuna varır. Yirmi zafere karşın, yirmi yenilginin gerçekleştiği mükemmel bir denge mevcuttur kitapta.

Nabokov'un Don Quixote'yi bir yandan didik didik ederek çözümlerken, bir yandan da ağır şekilde eleştirmesi, şaşırtıcı gelebilir. Ama Nabokov böyle biridir işte; konusuna, eleştirdiği nesneye son derece hâkim olduğu ve yargılarını dillere destan üslûbunun kanatlarında taşıdığı için, başka bir eleştirmenin elinde son derece sakil durabilecek eleştiri giysisi, Nabokov'a pek yaraşır. Bununla birlikte Don Quixote derslerindeki bazı ifadeleri, onun Dostoyevski'ye yönelik yergilerini dahi gölgede bırakabilecek denli serttir. Nabokov, romanı "zalimce" bulur ve dersleri boyunca defalarca, ısrarla, büyük rahatsızlık duyduğunu belli ettiği bu "zalimliğin" izini sürer. "Don Quixote gerçek bir zalimlik ansiklopedisidir," ona göre. "Bu bakış açısıyla, şimdiye kadar yazılmış en acı ve en barbarca kitaptır." 

Zalimce, acı, barbarca... Kitaba önsöz yazan Guy Davenport'un belirttiği gibi, romanın ilk okurları bu kalın ciltteki bölümler boyunca Don ve uşağının yediği dayaklara, çektiği acılara, düştüğü kötü durumlara katıla katıla gülmüştür şüphesiz. Ama sonradan gelen okurlar, artık bu zalimliğe gülmek yerine kurmacayı bambaşka bir gözle okumuşlar, böylece Don Quixote Avrupa'nın her yerinde modern romanın doğuşuna vesile olmuştur. Nabokov da durumu kabul ederek şöyle der: "Don Quixote bugün, Cervantes'in rahmindeki halinden çok daha büyük. Üçyüz elli yıl boyunca insan düşüncesinin cangıllarında, tundralarında gezdi dolaştı ve dinçliği, itibarı çoğaldı. Artık ona gülmüyoruz. Arması merhamet, sancağı letafet. Nazikâne, hazin, duru, cömertçe ve centilmence olan her şeyi temsil ediyor."

Nabokov'un romana dair nihai yargısı, Don Quixote'nin belki kendine özgü değerinden ziyade, dış merkezli yayınımı dolayısıyla önemli olduğudur. Eser yazılmasından hemen sonra yurtdışında tercüme edilmiş, hatta İngilizce çevirisi 1612'de, daha İspanyolcada ikinci baskı yapılmadan çıkmıştır. Aynı şekilde 1614'te Fransızca çeviri basılmış, sonradan romanın sadece Fransızcaya elli değişik çevirisi yapılmıştır. Don Quixote 1622'de İtalyanca'ya, 1657'de Hollandacaya, 1676'da Dancaya, 1794'te Almancaya ve sonra da Rusçaya çevrilmiştir.

Nabokov, sözlerini "The parody has become a paragon." diye bitirir: Parodi, paragon haline gelmiştir. "Parody" hem bir şeyin alaycı, eğlendirici taklidi anlamına gelir, hem de kötü, başarısız taklit demektir; "paragon" ise mükemmellik örneği anlamındadır.





Hiç yorum yok: