24 Şubat 2016 Çarşamba

Tablet Kutusunu Gör, Sırrının Kapağını Kaldır


Okuduğu kitaptan memnun kalmak, yemek sofrasından memnun kalkmaya benziyor. Armağan Ekici’nin Lacivert Taşı’ndan Tabletler’i, söz konusu memnuniyeti yaşattı bana.

Taşın yaygın ismi lapis lazuli. Lapis Latince’de "taş" anlamında, lazuli ise Farsça lâciverd sözcüğünden geliyor. Her nedense “lacivert taş” değil, “lacivert taşı” diye yerleşmiş Türkçeye. İnsanlık tarihi bir bakıma bu taşla başlıyor—Armağan Ekici’nin 2003-2015 arasında yazdığı otuz yazının toplandığı kitapta, çivi yazısıyla tabletlere kazınmış Gılgamış destanından bir alıntı var:

Sedir ağacından tablet kutusunu gör,
Bronzdan kelepçesini aç!
Sırrının kapağını kaldır,
lapis lazuli tableti al ve
Gılgamış’ın maceralarını, başından geçenleri oku.

Bu alıntı, Armağan Ekici’nin ilk ve kitapla aynı adı taşıyan yazısında yer alıyor. Ekici, “hipertekst” kavramının geçmişiyle ilgili bir deneme niteliğindeki yazısıyla, lezzetli bir aperitif sunuyor okuruna. Böylece, 1963 yılında Ted Nelson’ın metinlerarası bağlantılar meselesi üzerinden  “uydurduğu” hipertekst kavramının, aslında bilinen en eski yazılı metinlerden Gılgamış’ta bile izlenebildiğini ortaya koyuyor. Kitap boyunca okuduğumuz tüm denemelerinde de, “okumaya, bağlantıları kurmaya” davet ediyor bizi.

Kitapta 2003-2015 tarihleri arasında yazılmış ve çoğu çeşitli dergilerde yayımlanmış yazılar yer alıyor. Bunlar tarih bakımından karışık bir sıralamayla dizilmiş: 2014 tarihli bir yazıdan 2003 tarihli bir yazıya geçiveriyoruz ama bu geçiş bir üslup değişimi yaratmıyor; tüm metinlerde, 12 yıllık bir dönemin tümüne yayıldığı izlenimini veren bir olgunluğun tadı var.

Armağan Ekici’nin denemeleri sadece metinler arası ilişkilerin izin sürmüyor, metinlerle kültürün, sanatın ve bilhassa müziğin ilişkisini de sorguluyor. Bazı yazılar doğrudan müzik üzerine, bazıları ise müzik-edebiyat etkileşimine dokunuşlar içeriyor. Aruz vezniyle ilgili bir yazıda, bu veznin değerleri notaya dökülmüş olarak çıkıyor karşımıza örneğin. Söz oyunlarıyla matematiksel işlemler arasında bağ kuran Ekici, söz konusu ilişkiyi klasik armoninin kadanslarında, modülasyonlarında, akorlarında takip ederek, okura müzik konusunda biraz kuramsal bilgiye sahip olmanın lüzumunu hissettiriyor. “Müzik, Dil, Retorik” başlıklı yazıda, “müzik ve dil arasında, müzik sanatıyla edebiyat arasında düpedüz yapısal bir ilişki olduğunu” ortaya koyuyor.  Ulysses’in, Armağan Ekici’nin çevirisi yayımlanmadan önce İngilizcesinden okumaya gayret ettiğimde içeriğinden çok şey alamadığım halde, yine de hissettiğim müziğine dair notlar, yine bu kitapta yerini buluyor.

Armağan Ekici Ankara’da okumuş, Amsterdam’dan önce İstanbul’a gitmiş; “Montaigne, Morrissey, Mozart” başlıklı yazısında, ince espri anlayışıyla, bu kentte yaşarken onu yıllarca maddeten (kitaptan kelimenin “madden” olarak geçtiğini belirterek, ufacık bir düzeltmede bulunayım) ve manen beslemiş iki önemli kurumun Oxford University Press ve İskender Kebapçısı olduğunu söylüyor. Ankara’da, İstanbul’da, Amsterdam’da şehir merkezinin kişisel çekirdeğini hep kitapçılar oluşturmuş. Geçmişten bu yana finans sektöründe çalışmış ama gördüğüm kadarıyla onun dünyasını kültür ürünleri, kitaplar ve bilhassa da çeviri dolduruyor. Kitapta, doğrudan çeviri meseleleri üzerine yazılmış tek yazı var: Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün İngilizce çevirisine yönelik eleştirilerin yer aldığı bu yazı, İstanbul Art News’ta yayımlandığında epey beğeni toplamıştı. Söz konusu yazıyı dikkatle okuyunca, Maureen Freely’nin 10 Aralık 2015 tarihinde K24’te çıkan mülakatında bu eleştirilere verdiği yanıtların tatmin edicilikten ne denli uzak olduğunu kavradım. Bunu izleyen “Saatler Nasıl Ayar Edilmeli?” başlıklı yazıda ise, bir zamanlar radyonun ve televizyonun içindeki insanları bulmak için alıcıların arkasına bakmış ve bugün kırklı yaşlara gelmiş çocukların, o günlerin anılarını hâlâ içlerinde nasıl sıcacık yaşattıklarını görüyoruz. Bir radyocu sıfatıyla çok hoşlandığım bir değinme:

Benim kuşağım, en güvenilir saat ayarının radyo ve televizyondan verilen ayar olduğu zamanları yaşadı; uğraşır, saatlerimizi radyoya göre ayarlardık. Saati saniyesine kadar doğru ayarlamak tam bir oğlan çocuğu eğlencesi olduğundan, bizler de Casio saatlerimizi tam saat başına getirip, elimiz saatin düğmesinde, radyonun sinyal sesini beklerdik. Çocukluk ve gençlik yıllarımda aldığım bu terbiyenin etkisi bende hâlâ kendini gösteriyor; radyoda saat ayarı verilince, çevredeki saatlerin de sinyalle birlikte değişmesi içimde tatlı bir tatmin duygusu yaratıyor.

“Lacivert Taşı’ndan Tabletler”i okumaktan memnuniyet duyduğumu, yazının başında belirtmiştim. Armağan Ekici’yle ortaklıklarımız bu memnuniyeti besliyor: Aynı yıllarda doğmuşuz, ikimiz de Ankara’da İşletme eğitimi görmüşüz, aynı mekânların havasını solumuşuz, ikimiz de çeviriyle uğraşıyoruz. Hiç yüz yüze gelmemiş olsak da, internet ortamında diyaloğumuz ve karşılıklı olduğunu tahmin ettiğim sıcak hislerimiz var. Okuduğunuz yazıyı da bu hisler içinde yazdım.
Kitabın kapsamına dair kafama takılan ufak tefek şeyler:

Genel olarak, mesela sondaki “6/9” başlıklı yazıyı saymazsak, kitabın ilk yarısındaki yazıların ağırlığı, lezzetli yoğunluğu daha fazla bence. Kitaptaki yazı sayısı biraz azaltılabilirmiş. Bir eleme yapacak, bazı yazıları dışarıda bırakacak olsaydım, işe “Ödevini Yapmış Yazar”dan başlardım: yazarın o çok hoşuma giden ve bizi de katılmaya davet ettiği metinlerarasılık oyunundan en yoksun yazı olduğu için. Öte yandan, Everest Yayınları’nın “Deneme” dizisi içinde yer alan bu kitaptaki her metnin “deneme” türü içinde kabul edilemeyeceğini de belirtmek gerek belki. Deneme değil makale denmesi doğru olabilecek, çeviri eleştirisi, kitap değerlendirmesi gibi alt sınıflara dahil edilmesi gereken yazılar var. Yine de söz konusu yazıların bu kitapta yer almasına memnunum: böylece gözden kaçmalarının önüne geçildiği, kenarda  köşede kalmalarına mani olunduğu için.

“Lacivert Taşı’ndan Tabletler”i okuyun. Kanımca derlemenin özü niteliğindeki bir alıntıyla bitireyim:

Tecrübemizin önemli bir kısmı, kafamızın içinden geçen düşünceler, kelimeler, cümlelerden oluşuyor. Hatta, bir bakış açısına göre, sürekli olarak bir şimdi’yi yaşadığımıza göre, bütün tecrübemiz bundan ibaret. (…) Hangi müzikleri dinliyor, hangi metinleri okuyoruz, beynimizi hangi kelimelerle, hangi seslerle besliyoruz, kafamızın içinde gezen seslerin içeriği, düzeni, kuruluşu nasıl—bence, kim olduğumuzu, edimlerimizi belirleyen sorular bunlar.

*İlk olarak K24 sitesinde yayımlanmıştır:
http://t24.com.tr/k24/kitap/lacivert-tasindan-tabletler,114




9 Şubat 2016 Salı

Orhan Veli Ne Yapmıştı?


Bu yazı, Ercan Yılmaz’ın K24’te yayımlanan “Şiir Sokakta” mı? başlıklı yazısına bir cevap denemesidir.

“Şiir sokakta” hareketinden yola çıkan söz konusu yazının önemli bir kısmı, benim de onaylayabileceğim savunular içeriyordu. Ancak şu cümleye geldiğimde içimi derin düşünceler kapladı:

“Orhan Veli’nin çabalarıyla şiir, sokağa ‘düşürülmüştü’ şimdi onun süreği ‘şairler’ ve sözde ‘şiir okurları’ tarafından ayağa düşürülüyor.”

Bu cümle üzerinden bir şeyler söylemek istiyorum ama önce, Ercan Yılmaz’ın kimliği üzerinde biraz duralım. Kimdir kendisi: Yıllar öncesinde, çiçeği burnunda bir radyo prodüktörü olarak geldiğim Trabzon’da tanıştığım, idealist, göz alıcı bir edebiyat öğretmeni ve genç bir şairdi. Adapazarlıydı; ismini hem bu şehir merkezinin yerel kısaltmasından alan, hem de mecazi bir anlam taşıyan, benim de bir çevirmen namzeti olarak ucundan kıyısından destek verdiğim  “Ada” dergisini çıkarmaya başlamıştı. Sonra tayin olup gitti, şiir yazmaya devam ediyor, Ada dergisi ise Serkan Türk’ün yönetiminde yaşamaya devam ediyor.

Tanıyanların çok iyi bildiği üzere, Hilmi Yavuz’un ekolünden, onun talebesi bir şairdir sevgili Ercan Yılmaz. Bahsettiğim yıllarda davetlisi olarak Trabzon’a gelen Hilmi Yavuz, Yomra Fen Lisesi’ndeki öğrencilere şiir konulu bir konferans vermişti, ben de dinleyenler arasındaydım. Hilmi Yavuz, kendi şiir anlayışını ve neyin şiir olup neyin olmadığını hayli dolambaçsız biçimde açıklarken, hocası Behçet Necatigil’in şiirlerinin yanısıra, Orhan Veli’nin de şiirleri arasında kıyaslamalarda bulunmuştu. Orhan Veli’den seçtiği şiirleri değerlendirirken, “İstanbul’u dinliyorum” şiirdir, ama “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” şiir değildir, gibisinden fikir beyanları olmuştu. Sarsıldığımı hatırlıyorum. Herhalde en az on bir-on iki yıl geçti ama o sözler ve içimdeki sarsıntı hiç hatırımdan çıkmadı.

Sözün kendisi kadar, söyleyeni de önemlidir şüphesiz. Söz sahibi Hilmi Yavuz gibi Türk şiirinin otorite kabul edilen bir ismi olduğu vakit, söz farklı bir ağırlık kazanır. O ağırlığı, geride duran, henüz dile getirilmemiş ama söylenen sözü desteklemek üzere dille dimağ arasında bekletilen sağlam argümanlar sağlar. Şimdi merak ediyorum, bunca zaman sonra, Hilmi Bey'in talebesi olan bir şairin kaleminden çıktığını gördüğüm sözlerin gerisinde, hangi argümanların ağırlığı var:

“Orhan Veli’nin çabalarıyla şiir, sokağa ‘düşürülmüştü’ şimdi onun süreği ‘şairler’ ve sözde ‘şiir okurları’ tarafından ayağa düşürülüyor.”

Açalım sözlüklerimizi, bakalım “sokağa düşmek” ne demek oluyor? İki anlamı var:
1)    (kadın) kötü yola düşerek orta malı olmak;
2)    (bir şey) çoğalıp değerini yitirmek.

Söz sahibi kişi şair olunca, bu anlamların ikisini de düşünerek yazdığını düşünmek lazım. Şöyle anlamak kaçınılmaz oluyor: Orhan Veli, şiiri bir kadın misali orta malı (açık ifadesiyle fahişe) haline getirmek için çaba göstermişti. Onun çabaları sonucu şiir çoğalmış, namus yoksunu, kıymetsiz hale gelmişti. Böyle anlıyorum. Kelimenin “düşürülmüştü” diye tırnak içinde yazılması, böylece bir söz oyunu yapılıyor izlenimi verilmesi, durumu değiştiriyor mu, emin değilim.

Cümlenin ikinci kısmı, “(şiir) şimdi onun süreği ‘şairler’ ve sözde ‘şiir okurları’ tarafından ayağa düşürülüyor.” ifadesi de sıkıntılı: “Sürek” kelimesinin üç anlamı var sözlükte: 1) Süren, devam eden zaman. 2) sf. Hızlı süren, hızlı giden. 3) hlk. Satmak için pazara götürülen hayvan sürüsü. Ercan Yılmaz’ın kullandığı şekliyle sürek, Türkçenin dilbilgisi açısından, ancak üçüncü sıradaki anlamda kullanılıyor olabilir: “Satmak için pazara götürülen hayvan sürüsü.”

Ercan Yılmaz hem edebiyat öğretmeni, hem şair ama ben yine de burada bir dil hatası yaptığını düşünüyorum; çünkü kendisinin Orhan Veli ve onun izinden gidenler için düşünceleri ne kadar olumsuz olsa da, herhalde onlara böyle bir sıfatı uygun göremez. Hatta eminim, kendisi ne açık açık Orhan Veli’nin şiiri fahişe seviyesine indirdiğini söylemek istemiştir, ne de şairin takipçilerine hakaret etmenin peşindedir. Ama kullandığı kelimeleri iyi seçmemiştir.

Gelgelelim, işi kelimelerle olanın, kelimelerin ustası Orhan Veli’nin hatırasına hürmeten, ondan ve sevenlerinden bahisle söylediklerini birkaç kez düşünerek, tartarak seçmesi zorunlu. Orhan Veli’nin şairliğine gerçekten hürmeti olmasa bile.

Bu noktada müsaadenizle, önümde açık duran Ana Britannica ansiklopedisi Orhan Veli hakkında ne diyor, aktarmayı arzu ederim: Acaba ozan gerçekten şiiri sokağa mı düşürmüş, yoksa başka bir şey mi yapmış? Bakın şöyle yazıyor:

“Orhan Veli, eski edebiyatı, özellikle aruzu çok iyi bilen, hece şiirinin inceliklerini kavramış … genç bir sanatçı olarak dikkati çekti. … Orhan Veli ve arkadaşlarının Türk edebiyat tarihinde ‘Garip’ hareketi ya da ‘Birinci Yeni’ diye anılan … çıkışları sözcük hiyerarşisini ve parıltılı sözcüklerin egemenliğini yıktı. Sokaktaki adamı ön plana çıkardı. … Orhan Veli’yi değerlendirirken şiirinin geçirdiği aşamaları göz önünde tutmak gerekir. O tek bir şiir yazmamış, durmadan aramış, yeni biçimler denemiş ve bunu yaparken de hem kendini hem de Türk şiirini ileriye götürmüştür. Türk edebiyatına en büyük katkısı da şiiri seçkin sınıflara özgü olmaktan çıkarıp ‘demokratikleştirme’sidir.”

Bilhassa bu son cümle önemli kanımca: Orhan Veli’nin şiire özünde ne yaptığını pek güzel özetliyor.

Ruhu şad olsun.