30 Haziran 2016 Perşembe

Francine Prose - Ücretsiz Tuvalet Kâğıdı: Karakter ve Dil Üzerine Bazı Düşünceler


Yakın zaman önce, yaygın tabirle küçük bağımsız yayınevlerimizden –söz konusu sıfatın kahramanlık, hedefler ve inançlardan ziyade boyuta atıfta bulunduğu açıktır– Sarabande, bir kurmaca yarışmasında seçici kişi olmamı istedi. Kazanan kitap basılacaktı.

Kabul ettim ama telefonu kapattıktan sonra, duyduğum büyük kaygı yüzünden hastalanıp uzanmak zorunda kaldım. Kolayca anlaşılacak kaygılar –hoşuma gitmeyecek metinler okumak zorunda kalabileceğim yahut yanlış karar verebileceğim endişesi– verilecek doğru bir kararın bulunmayabileceği korkusuyla birleşmişti.

Birkaç yazarın, takdir ettiğim kişilerin, bir edebiyat yarışmasında aday eserlerin hiçbirinin ödüle layık olmadığına kanaat getirerek, ödül vermeyi reddettiklerini duymuştum. Onların bu bütünlüklü hallerine saygı duysam da, aynı bütünlük bende yok. Bence biri ödül vermek istiyorsa, o ödül verilmeli. Bence biri kitap basmak istiyorsa, kitap basılmalı. Üstelik böyle bir ödülün ne işe yarayacağını kestirmek mümkün değil; takdir, hatta ılımlı bir takdir bile, salt yetenekli denebilecek bir yazarın, evvelce saklı kalmış fakat göz kamaştıran bir hüner damarını fark etmesini sağlayabilir. Kabul ederim ki, salt yetenekliler topluluğunun en iyisini, başka bir temel üstünlüğü bulunmadığı halde birinci seçmişliğim var. Biraz garipti, biraz gayri samimiydi, kabul; ama çok geçmeden unuttum gitti ve bir yerlerde bir yazar, iyi haberi alarak mutlu oldu.

Neyse ki Sarabande’den gelen pakette birkaç güçlü müsabık vardı. Fakat Michael Jeffrey Lee’nin öykü derlemesi Something in My Eye’dan [Gözümde Bir Şey Var] bir satır okuyunca, kararımı verdim. Kurmaca bir karaktere önce hayat veren, sonra da boyut katan dil kullanımı sebebiyle, aşılması güç görünen bir cümleyi –sonradan doğruluğu ortaya çıkacağı üzere– hemen tanıdım.

Lee’nin “If Ever We Should Meet” [Bir Araya Gelirsek] adlı öyküsündeki anlatıcının bir vakit çalıştığı (ne iş yaptığı belirtilmiyor) bina o kadar yüksektir ki, “her şeye son vermek isteyecek denli üzgün insanlar” binanın çatısından atlamaktadır. Bir gün kahramanımız, suratından bir gölge geçtiğini hisseder; binanın o tarafından kendini atan biri olduğunu öğrenince, yalana başvurur ve atlayanı gördüğünü söyler. Yalan söylemenin suçluluğu altında ezilen ve ölmüş kişinin, kendisiyle ilgili gerçek dışı bir hatıra uydurulmasından ötürü öfkeleneceğinden endişe duyan anlatıcımız, günlerini yatakta geçirir; işvereni onu arayıp işten kovana dek. Şimdiden bir şeylerin ipuçları, hafiften elimizde…sıradışı, bir bakıma hafiften uçuk bir his denebilir; bu tamamen Lee’nin hafiften sıradışı, hafif uçuk sözdiziminin ve kelime seçiminin sonucudur.

Kahramanımızın ağabeyinin, ailesini görmek için askeriyeden izinli geldiğini, akşamları yemek öncesinde bu ağabeyin yazdığı “Bir Araya Gelirsek” adlı şarkıyı koro halinde söylediklerini öğreniriz. Ağabey bu iznin ertesinde, savaşta ölmüştür (hangi savaş olduğu da, yine belirtilmez). Bu, aile içinde bir nebze tartışma konusu olur, sebebi şudur: “şarkının sözleri müphem ve sanki uğursuzdu; hepimiz masanın etrafında toplanmışken, bir aile olduğumuz, birbirimize yabancı falan olmadığımız halde, şarkısında niçin yabancılarla bir araya gelmekten bahsettiğini kimse anlayamamıştı.”

Anlatıcı, işini kaybettikten sonra başka bir şehre gider. Otobüsten inince kendine bir söz verir: “her yeni cümleye öncekilerden bağımsız biçimde bakmayı deneyecek, çabucak yargıya varmayacaktım; çünkü buraya evvelce bir kez gelmiş olsam da, insanlara ve âdetlere yabancıydım.” Anlatıcı yeminine sadık kalmaya çalışırsa da, kararlılığını sınayan bir olay gerçekleşir: bir bisküviyi düştüğü yerden alırken, yatağının altında bir kan lekesi görür. İş bulmaya kararlı olduğundan, gazetelerdeki küçük ilanları “kutsal yazılar” gibi okur, kendi kendine mülakat alıştırmaları yapar ve bir otoyolun altındaki motelde oda tutar. Her sabah duş yapar, tıraş olur ve tıraş olurken sık sık yüzünü keser.

“Motelde ücretsiz tuvalet kâğıdı vardı, o yüzden odadan çıkmadan önce, kesiklerimin her birinden akan kanı, küçük katlanmış parçalarla durdurabiliyordum. Ancak bir gün o kadar telaşlıydım ki, burnumun altını, müdürden kibarca yara bandı istemek zorunda kalacak denli fena kestim. O sabah otobüste, insanlar bana kötü kötü bakıyordu. Bir kafede elimdeki başvuru formunu doldurup da, arka taraftaki tuvaleti kullanınca anladım sebebini: dişlerimde hatırı sayılır miktarda kan varmış; tarçınlı sakız çiğnediğim için kanın tadını alamamışım. Ağabeyimin şarkısı şöyleydi: Bir araya gelirsek, Nazikçe elini tutarım. Bir araya gelirsek, Her bir kuzuyu sopalarım. Bir araya gelirsek, Giyerim en temiz cübbemi. Bir araya gelirsek, Yakarım ben bu şehri. Bir araya gelirsek, Tüm yakınlarımı yadsırım. Bir araya gelirsek, Hemfikir değilmiş gibi yaparım.”

Şüphesiz bir çoğunuz hâlâ, yazarın, ölen ağabeyinin tılsımlı cümleleri andıran acayip şarkı sözleriyle ne iletmeye çalıştığını çözmeye çalışıyorsunuz. Nazikçe elini tutmak? Her bir kuzuyu sopalamak? Fakat alıntıladığım ilk cümleye dikkatinizi çekmek isterim. Yani ödülü kazandıran satıra.

Motelde ücretsiz tuvalet kâğıdı vardı. Bu ne anlama geliyor ki? Ücretsiz tuvalet kâğıdı bulunmayan, tuvalet kâğıdı için ayrıca para alan moteller mi var? Veya hiç tuvalet kâğıdı bulunmayan motel mevcut mudur? Öykü kahramanının her şeyi farklı şekilde görmeye yemin ettiğini biliyoruz. Ama ücretsiz tuvalet kâğıdı? Başka bir şehirden değil, başka gezegenden mi geldi yoksa?

Konuşulan dilin hafiften farklı olduğu bir gezegende. İngilizce, ama İngilizce değil. Ya da ağır bir servis tabağı gibi büyük dikkatle kaldırılıp, hafifçe yana kaydırılmış ve başka yere –anlatıcının yarattığı ve sadece onun işgal ettiği bir mekâna– konulmuş İngilizce. Söz konusu dil geçişi okurda belli belirsiz bir huzursuzluk yaratabilir ve bu hissi sevip sevmeme durumunuz, öyküye vereceğiniz tepkiyi etkileyebilir. Ben cümlenin ya da hikâyenin nereye gideceğini bilmemekten hoşlanıyorum ve güzergâh buradaki gibi dolambaçlıysa, bizi ileri iten güç, bir insanı var eden dildeki yanma kuvveti oluyor. Söylemem lazım ki bu, herkesin hoşuna gitmeyebilecek bir insan; gerek gerçek hayatta, gerekse kâğıt üzerinde, her okurun arkadaşlığından hazzetmeyeceği biri. (Ben onunla bir kitapta buluşmaktan haz duydum; mümkünse kanlı canlı olarak karşıma çıkmasın.)

Bu kitabın, takdir edip seçtiğim bu eserin yeni baskısı için yazılmış bir değerlendirme yazısında, hikâyedeki atmosfer ahlaki, manevi ve psikolojik açıdan insan sağlığına zararlı bulununca şaşkına döndüm. Fakat belki bu şaşkınlık kısmen, dilin kullanım biçimlerine dair aşırı hassasiyetimden kaynaklanıyordu; kısa zaman önce Nazi propaganda makinesinin sözcük ve tasvir seçimleri hakkında okumalar yapmış olmam da, bir süre için bu hassasiyetimi yoğunlaştırmış olabilir. Okuduklarım, tarihsel bir bakış açısıyla, zehir ve hastalık istiarelerini kültürel ürünlere tatbik etmenin genellikle iyi şeylere delalet etmediği yönünde sıkıntı verici bir his uyandırmıştı bende.

Yakın zaman önce bir okuma etkinliğini takip eden soru-cevap bölümünde öğrendiğime göre, yazar George Saunders’ın kurmaca yazımı hususunda en çok ilgilendiği şey, karakterlerin iç monologlarıymış: bir karakterin kafasındaki karmaşık konuşmaların dili. Yazar, “Victory Lap” [Zafer Turu] adlı öyküsünü okumuştu az önce; bu öykü, bir talihsizlik eseri kendilerini aynı zamanda aynı yerde bulan üç ayrı kişinin iç monologlarıyla kurulmuş: yeniyetme bir kız, kapı komşusu bir delikanlı ve kızı kaçırıp öldürmeyi tasarlayan, minibüs sürücüsü bir yabancı. Saunders bu üç sesli kurguyu uzmanca kotarmış ama öyküyü sessizce, kendi kendimize okumuş olsaydık, her bir sesin kullandığı dil –mesela söz dağarcığı ve ritim– sayesinde, derhal üç kişiden hangisinin konuştuğunu, daha doğrusu düşündüğünü, anlardık. On beş yaşındaki Alison’la başlıyoruz; saçındaki her şeyden büyük kurdele, sevimli bir ufaklıkken çekilmiş taş devri fotoğrafı ve yavru geyik hayali, başka birine ait olamaz. Yani, beş yaşındaki bir çocuğun ya da altmış yaşındaki bir adamın şöyle bir iç monolog kurmasını beklemek zordur:

“Mutlulukla coşup düz takla at, zıplayıp kalk, anneciğin babacığın Taş Devri’nde Penny’nin mekânında çekilmiş fotoğrafını öp, sen de oradasın işte {öpücük} sevimli ufaklık ve saçındaki kurdele, dışarıdaki her şeyden büyük.
Bazen böyle mutlu anlarında, bir yavru geyiğin ormanda titrediğini hayal ederdi.
Anneciğin nerede küçüğüm?
Bilmiyorum, dedi geyik, Heather’ın küçük kızkardeşi Becca’nın sesiyle.
Korkuyor musun? diye sordu geyiğe. Aç mısın? Seni kucaklamamı ister misin?
Olur, dedi yavru geyik.”

Öyküyü birkaç sayfa daha okuyunca, kendimizi yeniyetme komşu Kyle’ın zihninde buluyoruz; onun (her birimizinkine benzeyen) iç konuşması, kendisini onaylamayan babasıyla hayalî bir sohbet akışı içeriyor:

 “Allah aşkına baba, arazide on altı çarpı 400 metre, sekiz çarpı 800 metre, üstüne bir mil koşusu, zirilyon kere 100 metre yapıp, beş mil boyunca at gibi koşturduktan sonra, bahçede karanlık çökene dek köle gibi çalışmam hakça mı yani?”

Hikâye bu kez bizi, bıçak taşıyan bir adamın beyninin içinde karanlık bir seyahate çıkarıyor—bu yabancının zihni, Alison’la ilgili planıyla ve psikozlu eylemlerini pürüzsüzce yapmasını engelleyecek şeylere karşı hazırlanmak için üzerinde iyice yoğunlaştığı sözlerle doludur.

“Karar tablosunda şu önemli eylemler kalıyor: minibüsün yan kapısına götür, içeri it, bileklerini / ağzını bantla, zinciri dola, konuşma yap. Yapacağı konuşmayı çok iyi ezberlemişti. Hem kafasında, hem de kayıt cihazıyla alıştırma yapmıştı: Yüreğini ferah tut canım, biliyorum korkuyorsun, çünkü daha beni tanımıyorsun ve bugün olanları beklemiyordun fakat bana bir şans tanırsan göreceksin çok mutlu olacağız. Bak bıçağı şuracığa koyuyorum ve onu kullanmak zorunda kalmayacağımı umuyorum, tamam mı?”

Şimdi anlaşılması gerektiği üzere, kimin sesini duyduğumuzdan hiçbir zaman tereddüt etmiyoruz ve okurun zihnindeki bu kesinlik, her bir karakterin nasıl konuştuğunu göstermek için Saunder tarafından kullanılan dil sayesinde mümkün oluyor. Hikâyeyi dinlemekten duyulan haz, kısmen daha sonra neler olacağına dair meraktan, kısmen de yazarın hikâyeyi sürdürme sebebinin, sonuca –kızı kaçırmayı planlayan adamın bu suçun hesabını verip vermeyeceğine– varmak olmadığını ayırt etmekten kaynaklanıyor. Ben bunu sezmiştim ama yine de Saunders, asıl dikkat ettiği şeyin karakterlerin iç konuşmaları olduğunu söyleyince şaşırdım; çünkü bu, benzer durumlarda benim de sıklıkla kendimi söylerken duyduğum bir şeydir.

Birçok yazarın aşağı yukarı aynı şeyi söylediklerini duydum: anlatı ve olay, bilinç katmanlarının, söz seçim ve kullanımlarının kesinliği aracılığıyla tasavvur edilen ve yeniden üretilen iç konuşmaların  asılı durduğu çerçeveden ibarettir. Yazarlar bir karakterin içine yerleşmekten, karakterin düşünürken kullandığı dili duymaktan bahsederken, bunu kastediyorlar galiba. Çehov da “at hırsızlarını 700 satır içinde betimlerken, sürekli onların tonunda konuşup düşünmek ve onların ruhuyla hissetmek zorundayım,” ifadesiyle, muhtemelen bunu kastediyordu.

Bunca zaman sonra, ben her bir malumat parçasıyla karakterin bilincinin nasıl değiştiğini ortaya koyduğumu ve kişinin zihin durumundaki bu değişime eşlik eden, onu yorumlayan dili kayda geçirdiğimi düşünürken, eleştirmenler ya da okurlar romanlarımın olay akışına dair konuşunca, hâlâ şaşırıyorum. İnsan zihnini kazmaya yönelik bu niyetin ya da güçlü arzunun acayipliği, ben dilden karakterin kilidini açan anahtar olarak bahsettiğimde insanların bir şey anlayıp anlamadığını hiç bilemememin sebeplerinden. Yahut belki sorun, ne demek istediğimi açıklamaya çalıştığım her sefer, işe yaramaz ya da karmaşık bir misal kullanmamdır.

Kendi tecrübelerimden hemen aklıma geliveren bir örnek, bana benzemesi pek mümkün olmayan bir karakterin zihnine ve yüreğine girme yönündeki umutsuz çabama dair. Bu karakter, Vincent Nolan adında genç bir Nazi: A Changed Man [Değişmiş Bir Adam] adlı romanımın başında bu genç, radikal bir dönüşüm deneyimi yaşadığını iddia ediyor ve kitabın sonunda gerçekten böyle bir dönüşüm geçiriyor; gerçek dönüşüm, bahsettiği sözde dönüşümden daha kademeli ve karmaşık olsa da. Açılış sahnesinde Vincent, çalıntı bir kamyonla taşradan yeni gelmiştir ve iyiden iyiye kalabalık bir yemek saatinde, mevsime uymayan bir sıcakta, Times Meydanı’na doğru yürür. Vincent’ın sıkıntısıyla, yabancılaşmasıyla ve rahatsızlığıyla, alışık olmadığı insan kalabalığının eziciliğinden ve araba egzozlarının dumanından illallah etmiş haliyle kolayca duygudaşlık kurabiliyordum. Ama bu insanın kim olduğunu bir şekilde anlamam hâlâ imkân dışı görünüyordu. Kendimi aşağıdaki cümleyi yazarken bulduğum âna değin—bu cümle, öğle yemeği vaktinde Manhattan’ın orta yerinde yürüyebilmek ve sinirlerine yönelik taarruza karşılık verip kendini savunabilmek için mücadele ettiği esnada, Vincent Nolan’ın zihninden geçen birçok düşünceden biri: “O, taşrada arkadaşlarıyla sürtüp Aryanların ana vatanına dair düş azmaları yaşarken, memleketin kentlerinde yabancı bir yaşam formu, köpek sidiğiyle ve karbon monoksitle beslenen melez bir tür gelişmişti.”

On yıldan fazla zaman önce yazdığım bu cümleye, şimdi neredeyse bir başkasına aitmişcesine bakabiliyorum ve bakışı nefretten ziyade telaşlı bir uğraş üzerinden belirlenmiş bir delikanlının gözüyle dünyayı görmeye uğraştığım sıralarda, söz konusu cümleyi ne kadar cesaretlendirici bulduğumu da hatırlıyorum. Ama yine Çehov’un, at hırsızları hakkında yazmanın meşakkatine ilişkin söylemi aklıma geliyor. “Bırakın onları jüri yargılasın; benim işim sadece nasıl insanlar olduklarını göstermek. Yazdığım şudur: at hırsızlarıyla muhatapsınız, o halde müsaadenizle söyleyeyim ki bunlar dilenci değil, iyi beslenmiş insanlardır; özel bir kültün mensubudurlar ve at çalmak sadece hırsızlık değil, tutkudur da.”


Bir şifreyi kırdığımı hissettim: kahramanım (yahut bu noktada, romanımın kahramanı demeliyim) iki dünya arasında duruyor, henüz hızla içine düşmekte olduğu geleceğin değil, çok yakın geçmişinin dilini (“Aryanların anavatanı”) konuşuyordu. Artık geride bıraktıklarını düşünmüyordu ama çevresindeki insanlardan o kadar kopuktu ki, bu insanlar tamamen farklı beslenme ve solunum ihtiyaçları bulunan dünya dışı yaratıklardı adeta. Karakterim aptal değil zekiydi; kendini çok ciddiye almayan, keskin mizah anlayışına sahip biriydi ve en önemlisi, birkaç yüz sayfa boyunca benim –ve umarım ki okurun– ilgisinin devamını sağlayacak türde, süreklilik arz eden bir mecazi düşünme yapısı vardı.





Tarihin Rüzgârındaki Kokular


Gökhan Akçura’nın güzel tarih çalışması “Unutma Beni” adlı kitaptan aktarmadır.

* * *

Refik Halit Karay, “Güzel Kokular” adlı eski bir yazısında, kokuların değişik özellikleri olduğunu söyler. Örneğin kokuların renkleri vardır. Parfüm şişelerinden ve onları süren tenlerden, kokuların yanısıra renklerin de çevreye dağıldığını ileri sürer. Lavantadan yayılan renk, “tramvay tellerinde yanıp söndüğünü zevkle seyrettiğimiz elektrik mavisi”dir. Yazarımız bu kokuyu duyduğu an, güneşin, ayın veya çevresinde yanan lambaların rengi bu maviye dönüşmektedir. Bazı parfümlerse, “geceleyin dinlenmiş denizin içi gibi” filîzî yeşildir. “Uslu ışığı ve serin derinliği gözlerinizi dinlendirir.”. Ruhunuzda, “böyle sabahlarda yosunlu kaya gölgesine sığınıp kıpırdamadan duran, gül yaprağı bedenli minimini, yemyeşil balıkların rahatı”nı hissedersiniz. Fakat beynimizin içine kandil kandil, bir havai fişek gibi dağılan kokular da vardır. Hele alev kızıllığıyla çevremizi kuşatan parfümlere dayanmaksa ne kadar zordur!

Refik Halit’i okumaya devam edersek, kokuların sesleri, biçimleri olduğunu da öğreneceğiz. Ama biz edebiyatı bir yana bırakıp, kokuların tarihi de olduğunu hatırlamak zorundayız. İlk tanığımız, on dokuzuncu yüzyıl sonunda İstanbul’a gelmiş olan bir Fransız mozaikçisi ve ressam. Ona göre parfümler, “batıda bir lüks, doğudaysa zorunluluk”tur. Doğuda, “kokulu dumanlar, parfümlü buharlar elle tutulmaz bir öte dünyaya fısıldar, hazlarla doludur; yükseldikçe kişiye rüya, tapınma ve aşk getirir.”. Parfümün kökeni doğudur ve batı ülkelerine buradan gitmiştir. Pafümler,  “saf” ve “katışık” olarak ikiye ayrılır. Saf parfümlerin başında amber, misk ve asilbent gelir. Oysa katışıkların sayısı iki yüze varır. Bunlar arasında, Avrupa’da çok sükse yapan “kokulu pastil”, bir Türk parfümüdür. Yakıldığında çok güzel, hatta sarhoş edici bir koku neşreden bu pastil, sarı sabır, oluban ve sandal odunlarından çıkarılan bir karışımdır. Bunlar toz haline getirildikten sonra, içine reçine konup yoğrulur ve pastiller şeklinde satılır. Batı, parfüm konusunda bilgindir, fakat saflığını korumayı bilen doğu, şiir dolu mazisine hayal katan kokulu buharlara sadık kalmaktadır.

Ahmed Rasim, eski İstanbul piyasalarının “seyyar ıtriyat sergisi camekanları gibi” olduğunu söylemiş. Tüm doğu kentlerinde olduğu gibi, İstanbul’un da kendine özgü bir koku coğrafyası vardı.  Ama giderek işler değişti...  Batılılaşma her alanda olduğu gibi, kadın kokularının da Avrupai olması için elinden geleni ardına koymadı. Hasbahçelerde bol bol bulunan çiçek kokuları, parfüme dönüştü, şişelere doldu, vitrinleri kapladı. Akasya, hanımeli, zambak, lavanta, sümbül, şebboy, manolya, gardenya ve yasemin kokuları, batıdan gelen heveslerle yer değiştirdi.

Evet, parfümler, kolonyalar Avrupa’dan geliyordu ama, bizimkiler de elleri kolları bağlı oturmuyorlardı. Eski ilanlara, şişe etiketlerine baktığımızda birçok Türk ıtriyatçısının, kadınlarımızın koku dünyasında anlamlı bir yer edinmeye çalıştığını görüyoruz. İlk akla gelen markalar arasında Fârukî, Hasan, Etem Pertev, Ferit, Hüsnü Şevki gibi isimler var. Bunların büyük çoğunluğu, imalathanenin başındaki ıtriyatçının adıyla anılan markalardı.

İkinci Meşrutiyet döneminde başlayan “milli iktisat” hareketi paralelinde ıtriyatçılarımız da yerli parfüm üretimini artırdılar. Bu çabalar Cumhuriyetin ilk döneminde de sürdü. Itriyatçılarımız, savaş alanında ve silah başındaydılar. Gazete ve dergi sayfalarındaki “yaratıcı” reklamları da bunların kanıtı değil mi? Örneğin, Hüsnü Şevki losyonları kadınların şahsiyetini en etkili biçimde açığa çıkaran şeyin “şüphesiz yalnız neşrettikleri nefis rahiyalar” olduğunu söylüyordu. İlanda yazdığına göre, bazen bu “rahiya” öylesine güçlü olur ki, insanın “bu kadın değil, adeta büyük bir çiçekten mürekkep emsalsiz bir demettir diyeceği gelir”di.

Koku tarihimizde yer alan ıtriyatçılar arasında Ahmed Farukî’nin çok özel bir yeri var. Çünkü Farukî firması, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ilk Türk ıtriyatçısı. Eski bir ilanda, Farukî firmasının ilk günlerini şöyle anlatıyor:

“1882 senesinde, kapitülasyon rejimi altında, memleketimizin bütün kapılarının Avrupa mallarına tamamen açık bulunduğu bir zamanda, Ahmed Farukî adında ateşli ve yakışıklı bir Türk genci, Avrupa’dan serbest serbest gelmekte bulunan birçok müstahzarların eşlerini aynı mükemmellikte yapmaya başlar. Memleketimizdeki her tabakadan gördüğü rağbet ve teşvikten cesaret alarak, kısa zamanda çeşitlerini çoğaltıp yerli kolonya, losyon, parfüm, pudra, krem, saç suyu, briyantin, şampuan, çocuk pudrası, ayak pudrası, tırnak cilası, dudaklık, allık, sürme, kirpik boyası, diş tozu vesaire imal etmeye başladı.”

Reklamdaki “ateşli ve yakışıklı bir Türk genci” ibaresi boşuna değil. Rahmetli Ahmet Farukî, o demlerde gayet yakışıklı, sayılı güzellerdenmiş. Hele kaşlarıyla gözleri, hanımların dilinde destanmış. Bu erkek güzeli ıtriyatçının ürünleri o kadar beğenildi ki, şöhreti o zamanki Osmanlı Devleti’nin hudutlarını aşarak İran, Hindistan ve Japonya’dan siparişler aldı. Paris’ten gelen ecnebi seyyahlar bile, dönüşlerinde hediye olarak Farukî müstahzarları götürmeyi ihmal etmediler. Ahmet Farukî, bu başarısından ötürü gerek Osmanlı hükümetinden, gerekse katıldığı uluslararası sergilerden birçok nişan, diploma ve madalyalar almıştı. Ama 1942 yılındaki ölümünden sonra adı gibi, ürünleri de tarihe karıştı. Yeni kuşaklar, ne Ahmed Farukî’nin Sultanhamam’daki gösterişli mağazasından içeri adım atmışlardı, ne de üstadın ünlü güzelliğinden haberdardılar. “Unutmabeni” kokusu rüzgar gibi geçen yıllara karışarak, şişe etiketlerinde kalan bir anı oldu sonunda...


Kına


Ilgıt ılgıt esen seher yelleri
Esip esip yâre değmeli değil
Ak elleri elvan elvan kınalı
Karadır gözleri sürmeli değil…

Karacaoğlan’ın, “ak elleri elvan elvan kınalı” diyerek andığı, saçı ve elleri boyamakta kullanılan toz, yani kına, kültürümüzün önemli parçalarından biri. Kına, anavatanı olan Kuzeydoğu Afrika’dan çıkmış, Hindistan’a, Sri Lanka’ya kadar gitmiş. Hazreti Muhammet’in, saç boyamak yerine kına yakmanın daha makbul olacağı tavsiyesi üzerine, hac görevini yerine getirenlerin Mekke’den kına getirmesi, bir gelenek halini almış. Çok eski dönemlerin halk hikâyelerinde, mesela Dede Korkut kitabında bile, kadınların süs aracı olarak kınadan bahis geçer. Ellere kına yakmak adeti, o günlerden çağımıza kadar gelmiş, gerdekten önceki geceye “kına gecesi” denmiş, kına bir bakıma, düğünlerimizin sembolü haline gelmiş. Bu gecelerde söylenen kına türküleri de, halk türküleri arasında önemli bir yere sahip…

Kız kına yakmaya geldim yakmaya
Yüzüğün takmaya geldim takmaya
Dünürlerim geldi kondu tarlaya
Kılıçları yıldız gibi parlaya
Ağla anam ağla bugün günümdür
Sol yanımdan tutan ağa kaynımdır

Anadolu’da, kınayla ilgili adetlerden biri de, bayramlarda kına yakmak.  Bir İmranlı türküsünde şöyle diyor:

Sabahtan erkenden kalk da bize gel
Gerdana gülleri tak da bize gel
Bugün bayram günü kimse kınamaz
Eline kınalar yak da bize gel…

Anadolu’nun bazı yerlerinde, bilhassa belli bir yaşın üzerindeki hanımlar, şifa niyetiyle de saçlarına kına yakarlar… Sözlü halk kültürümüzün tüm örneklerine, bilmecelere, deyimlere, atasözlerine girmiş kına. “Kına gibi” deyince, “çok ince”anlamına geliyor; birinin düştüğü kötü duruma çok sevinirsek, “kınalar yaksın” diyoruz. Saz şairleri, sevgilinin güzelliğinden söz ederken, onun kınalı ellerine getiriyorlar sözü. Mesela Erzurumlu Emrah diyor ki:

Sabahtan uğradım ben bir fidana
Dedim mahmur musun, dedi ki yok yok
Ak elleri boğum boğum kınalı
Dedim bayram mıdır, söyledi yok yok…

Kınaya dair sözlerimizi, bir Doğu Anadolu türküsüne bağlayalım:

Kınayı getir aney
Parmağın batır aney
Bu gece misafirem
Koynunda yatır aney…


29 Haziran 2016 Çarşamba

Akıl ve Aptallık


İnsanı hayvandan ayırt edenin aklı olduğu söylenir. Aklımız, dünyayı değiştirecek işler yapmamızı sağlıyor. Yine aklımız sayesinde, evrendeki her şeye bir isim koyuyoruz. Kavramlar oluşturuyoruz; her kavramın bir de zıddı var. Beyazın zıddı siyah, iyinin zıddı kötü, sıcağın zıddı soğuk, hızın zıddı yavaşlık, gücün zıddı zayıflık, aklın zıddı ise aptallık. Zıddı olmayan kavramın, kendisi de olamıyor. Güneş batınca gece çöktüğü için, gündüzün varlığının farkındayız. Akıllı olduğumuzu, ancak aptal olanlara bakarak anlıyoruz. Hayatımızı aklî kural ve sistemler üzerine kurduk. En akılcı olduğu düşünülen toplum düzeninde, demokraside yaşıyoruz.

Gelin görün ki, insanî aklın temelinde bir bit yeniği var... Hani bir atasözü şöyle der: “Akılları pazara çıkarmışlar, herkes kendi aklını beğenmiş.”. Bu söz ne kadar doğru; hayatımızla ilgili konularda karar alırken başkalarından etkilensek bile, nihayetinde kendi belirlediğimiz doğrultuda hareket ederiz. Bir başka insanın bizden daha akıllı olduğunu kabul etsek bile, çoğu zaman, kendi bildiğimizi yapmayı tercih ederiz. Bir bakıma, akılla aptallık atbaşı gider. Eylemimizi akılla gerçekleştirsek de, bu eylem çok aptalca olabilir. Kendi aklını fazla beğenmektir bunun nedeni. Aklımızı o kadar çok beğeniriz ki, bu aklın nerede tıkanıp, aptallığın başladığını göremeyiz bir türlü. Aptallık Ansiklopedisi” adlı kitabın yazarı Hollandalı Matthjis van Boxel’e göre, hiç kimse kendi aptallığının farkına varacak kadar akıllı değildir.

Aptallık Ansiklopedisi’nin yazarına göre, insanı hayvandan ayıran şey üstün aklı değil, aptallığı. Aptallık, insanın, kendi kurduğu hayallere inanmaktaki ısrarında ortaya çıkıyor. Aklı olmayan bir hayvandan farklı olarak insan, aynı taşa defalarca kafasını çarpar. Geçmişten ders almaz ve aynı hataları sonsuza kadar tekrarlar durur. Aklın itici gücü, aptallığı aşma çabasıdır aslında. İnsanın olduğu her yerde, akıl kadar aptallığı da bulmak mümkün.  Hepimiz, akıllı olduğumuz kadar aptalız da. Aptallık, tek başına çok tehlikeli değil; hayvanların aptallığı kendileri ya da çevreleri için önemli bir sorun teşkil etmiyor. Asıl tehlikeli olan, insanlarda olduğu şekliyle, aptallığın akılla birlikte ortaya çıkması. Bindiği dalı kesen Nasreddin Hoca’yı ele alalım. Hoca, dalı kesmek için ne yapmak gerektiğini, aklı sayesinde biliyor. Bir testere alıp dala sürtmeye başlıyor. Eylem sonucuna ulaşıyor, dal kesiliyor. Gelin görün ki, Hoca da kendini yerde buluyor. Burada, akılla aptallığın bir araya geldiğini görüyoruz ki, asıl tehlikeli olan işte bu.

Akılla aptallığın biraraya gelişini hayatın her alanında görmek mümkün. Otomobili ustaca kullanan, ama trafik kurallarına uymayan sürücüde; dairesini pırıl pırıl temizleyip güzel eşyalarla donatan, ama binanın dış sıvasını yaptırmayan ev sahibinde; dünyanın en büyük kültürel ve askeri gücüne sahip olan, ama bu gücü bir Ortadoğu ülkesi üzerinde barbarca kullanan işgal devletinde... Çağdaş seçim sistemleri, sistematik aptallıklara zemin hazırlayabiliyor. Halk yığınları ne kadar cahilse, bu cehaletin doğurduğu aptallıktan nasiplenenler o kadar mutlu oluyor. Marşlarla, hamâsi sloganlarla, kaba simgelerle, sokak ağzını yansıtan bir üslupla yürütülen propagandanın temelinde çoğu zaman basit bir mantık bulunuyor: “Bu memlekette dört kişiden üçü gazete okumaz. Demek ki karşımızda ne söylesek inanacak 30 milyonluk bir seçmen kitlesi var.”

Hepimiz aptallık ederiz; aptallık yanlış yapmak değil, yapılan yanlışta diretmek. Hiç kimse kendi aptallığının farkına varacak kadar akıllı olmadığından, yaptığımız yanlışları bir türlü düzeltemiyoruz ve bu durum böyle sürüp gidiyor...


28 Haziran 2016 Salı

Yedi


Bir haftanın yedi günden oluşması tesadüfî değil; yedi sayısı kutsal bir nitelik taşıyor. Ta eski Babil’de ve Sümerlerde “yedi kat gök” ve “yedi kat yer altı” inancı vardı. Bu inanç Anadolu’ya da taşınmış. Çok utandığımızı anlatmak için hala, “yerin yedi kat dibine girdim” demiyor muyuz? Sadece bu değil, pek çok deyim var ülkemizde, yedi sayısıyla ilgili. “Yedi iklim dört bucak dolaşmak” diyoruz mesela... Birinin olmadık bahanelere sığındığını anlatmak için, “yedi dereden su getirdi” diyoruz... Yaygarayı anlatmak için, “yedi mahalleyi başımıza topladı” deyimini kullanıyoruz... Söverken, “yedi ceddini, yedi sülaleni...” diye başlıyoruz lafa. Bu deyimlerin üretilmesinde, yedi sayısının sonradan unutulmuş kutsallığının gizli bir etkisi var. Gelin, rahmetli Maçka’lı araştırmacımız İsmet Zeki Eyüboğlu’nun yazılarından öğrenelim, eskilerin yedi rakamıyla ilgili inançlarını...

Anadolu-Yunan mitolojisiyle başlayalım. Bu mitolojide yedi müzik perisinden bahsedilir. Bunlara “yedi musalar” denir. Musa sözcüğünden, bugün kullandığımız musıki türemiş...

Şaman inancına bakarsak, Tanrı’ya varan yol üzerinde yedi engel bulunduğunu görürüz. Bunları aşan kişi, onun katına ulaşır. Yine bu inanca göre Tanrı, yeryüzünde ilkin yedi kişi yaratmış. Bunların kemikleri kamıştan, etleri topraktanmış...

Yahudi inancına göre, Tanrı evreni altı günde yaratıp, yedinci gün dinlenmiş. Cumartesiye denk gelen bu gün, Yahudiler hiçbir iş yapmaz, dinlenirler.

Nuh tufanı anlatısını okursak görürüz ki, Nuh peygamberin yaptığı gemi yedi bölmelidir...

İslam inancına göre de, kıyamet günü Medine ilinin yedi kapısı olacakmış. Kâbe’de Mescid-i Haram denen caminin de yedi minaresi olduğu söyleniyor. Bu cami, bütün müslümanlarca çok kutsal sayılır.

Yine islam inancına göre, ölenler yedi arşın beze, yani kefene sarılır.

Öte yandan İlkçağ Anadolu inançları arasında, “yedi uyurlar”ın  önemli bir yeri var. Bunlar sonradan İslam inancına da girmiş, “Ashab-ı Kehf” olarak anılmaya başlanmış. Yedi Uyurlar’ın yattığı savunulan çeşitli mağaralar var. Hangisinin gerçek olduğu bilinmiyor. Bunlardan biri, geçtiğimiz günlerde basında da yer almış, din alimleri mağaranın Kur’anda anlatılana uyduğunu belirtmişlerdi.
Yedi rakamıyla ilgili adet ve inanışlar bitmiyor. Zâhiri mezhebine göre, köpeğin su içtiği kabın temizlenmesi için toprakla yedi kez ovulması gerekir. Bedevî tarikatında müritlere şeyhin verdiği bir şerbete , “Yedi Türlü Şerbet” denir. Bu şerbet yedi türlü nesneden yapılır. İsmâiliye mezhebinde Yedi İmam inancı  var. Hurûfi inançlarına göre de Fazlulah Hurûfi, düşüncelerini yaymak için yedi kişiyi görevlendirmiş. Bunlara Yedi İmam ya da Yedi Derviş deniyor...

Ve İslamdaki genel bir inanç ve gerçek: Günde beş vakit kılınması farz kılınan namazda, alın, iki el, iki diz, iki ayağın başparmakları olmak üzere gövdemizin yedi ögesi yere değiyor.

Gelelim tavâf, yani yedi kez dolaşma geleneğine...  Eskiden Yahudiler, “Kamış Bayramı” dedikleri bayramda, tapınaklarda toplanır, mihrabın çevresinde yedi kez dönerlerdi. İranlılar, Hintliler, Romalılar ve Budistlerde de böyle bir din töreni var. Müslümanlar da, hac ibadetinde, Kâbe’nin çevresini yedi kez 
dolaşırlar. Yine hac sırasında müslümanların, Safâ ile Merve adı verilen yerler arasında yedi kez gidip gelmeleri gerekir. Bu, insanın gücü yettiğince yapması gereken bir koşmadır...

Ayrıca, Arap takvimine göre yedinci ayın yirmi yedinci günü, Mekke’de anneler için özel bir tören düzenlenir. Bu törende anneler, çocuklarını “zemzem” dolu bir kaba batırır, yıkarlar...

Tükettik mi yedi rakamıyla ilgili inanışları? Hiç biter mi, daha çok var. Ama biz sözümüzü, Karadeniz kıyılarında söylenen bir türküyle bitirelim. Bu türküde, yedi kadınla evlenen bir erkekten bahsedilir. Şöyledir türkünün sözleri:

Tonyalıyım Tonyalı
Alırım yedi karı
Biri gider ahıra
Biri sağar sığırları
Biri tutar ışığı
Biri sallar beşiği
Biri gider ormana
Biri gider suya
Biri oynar benimle...


Fındık Sabunu


“Fındık yeşil çotanak
Dalında salkım saçak
Yeşil giysi içinde
Kahve rengi yavrucak

Harmanda yığın yığın
Güneş dostu fındığın
Çalışır çoluk çocuk
Sesi ninni tırmığın

Ayran yapar yayıklar
Kızlar fındık ayıklar
Harmanın kenarında
Titrer ince bıyıklar

Yüklensin arabalar
Seksen okka çuvallar
Fındık hazır olunca
Şenlensin çarşı pazar”

Kutay Larçın, mâni şeklinde alt alta sıraladığı dörtlüklerle, yöremizin kıymetli ürünü fındığı böyle anlatmış. Karadeniz denince akla gelen birkaç imgeden biri fındık. İnsanımız için bir geçim kaynağı, bu topraklar üzerindeki varoluşunun temel unsurlarından biri. Tek başına yendiği gibi, gıda sanayiinde kullanılıyor, çeşitli ürünlerin bileşimine giriyor; fındık yağı olarak yemeklerimizde de kullanılıyor.

Geçmişe baktığımızda, fındıktan sabun bile yapıldığını görüyoruz. 1914-1918 yılları arasında, Birinci Dünya Savaşı zamanı, Osmanlı İmparatorluğu’nda pek çok şeyde olduğu gibi, sabun yapımında kullanılan zeytinyağı konusunda da yokluk söz konusuymuş. O günlerde Ruslara karşı savaşan Üçüncü Ordu’nun ihtiyaçlarının birçoğu, Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey ve Karadenizlilerin gayretleriyle karşılanmaktaymış…

Bu kıvrak zekâlı insanlar, sabun sıkıntısının çözümünü de, fındıkta aramışlar; sabun için gerekli olan yağı, fındıktan elde etmeye niyetlenmişler. Ticaret ürünlerinden alınan vergiler, yani öşür karşılığında devlete verilen fındıklar, depolara yığılmış olarak öylece durmaktaymış. Sabun imalatında kullanılacak diğer maddelerden biri olan kireç de, bölgede bol miktarda mevcutmuş. Sadece sabun sodasına ihtiyaç varmış ki, o da İstanbul’dan temin edilecekmiş.

Bunun üzerine işe girişmişler ve mükemmel sonuç almışlar. Fındık sabunu, en kaliteli zeytinyağı sabunundan farksızmış. Bunun üzerine Cemal Azmi Bey, 2 Ağustos 1915 tarihinde Dahiliye Nezareti’ne bir telgraf çekmiş ve ürettikleri sabun hakkında bilgi vermiş. Sabunun numunelerini de, ayrıca postayla göndermiş. Kazanlarda haftada 5 bin kilo sabun üretebildiklerini, şayet İstanbul’dan sabun sodası gönderilir ve sabunu kurutmak için havalar da sıcak giderse, öncelikle 50 bin kilo ve ilaveten 25-30 bin kilo sabun daha üretebileceklerini belirtmiş. Bu şekilde Erzurum’daki ordunun tüm ihtiyacını karşıladıkları gibi, istenirse İstanbul’a dahi sabun gönderebileceklerini söylemiş.

Harbiye Nezareti cevabi yazısında, Trabzon Valiliği’nin istediği sodanın sevkıyatına hemen başlandığını bildirmiş. Fındık ayrıca, asker için iyi bir gıda olduğundan, depolardaki tüm fındıkların sabun için kırılmaması, 200 bir kilonun da İstanbul’a gönderilmek üzere askeriyeye teslim edilmesi istenmiş. Böylece fındık, memleketin zor günlerinde her şeyinden faydalanılan bir ürün olmuş.

Yazar Adnan Yıldız’ın tarihi belgelere dayanarak verdiği bu bilgilerin ardından, yine bir fındık güzellemesiyle, Arif Hikmet Par’ın dizeleriyle bağlayalım sözümüzü. Karadeniz uşaklarına selamlarımızla.

“Yine yeşerdi fındık dalları
Yüzü güldü uşakların
Sis çökmesin don vurmasın
Ocağımızda ateş yemeğimizde yağ
Paketimizde cıgaradır fındıklarımız

Bir gelsin sağlıcakla Ağustos sıcağı
Alın terimizle filizlensin dileklerimiz
Ne bankaların önünde bekleşelim
Ne ağaların ceplerine baksın gözlerimiz

Bu yıl dallar öyle yüklü
Çuval çuval yığılacak fabrika önlerine
Meydanlarda karayağız tanecikler oynaşacak
Güneşe candan verecek kendini yudum yudum
Bize sağlık bize neşe getirecek fındıklarımız

Acep ne olacak yârin halları demiyeceğiz
Yâr fındık gibi cömert olacak
Gözümüzde fer dizimizde kuvvet
Olgun kayısılar gibi şuruplaşacak.”


27 Haziran 2016 Pazartesi

Sakallı Celal


İlk baskısını yaptığı yıl beklenmedik bir başarı kazanarak kısa zamanda “çok okunanlar” listesine giren ve üst üste yeni baskılar yapan bir kitap. Orhan Karaveli’nin yazdığı kitabın adı, “Sakallı Celal”.

Kitabın alt başlığı, “Bir Bilinmeyen Ünlünün Yaşam Öyküsü” şeklinde. Bir insan nasıl hem ünlü, hem de bilinmeyen olabilir? Bunun açıklaması şöyle: Sakallı Celal, yaşadığı dönemde kişiliği ve yaşantısıyla büyük bir ün kazanmış olmasına karşın, bugüne kadar hayatıyla ilgili ayrıntılı bir çalışma gerçekleştirilmemişti. Hayatta olduğu yıllarda bile özel hayatını özenle gizleyen bu insan, en yakınındaki kişilerce bile çok iyi tanınmıyordu. Oysa ismi ülke çapına yayılmış, daha ölmeden bir efsane haline gelmişti. Zaman içinde unutulmaya yüz tutan bu efsane, araştırmacı-gazeteci Orhan Karaveli’nin kitabıyla yeniden canlandı, yeni nesillerin dağarcığına girdi.

Kimdi Sakallı Celal Bey? Bir amiralin oğlu; o dönemin en önemli okullarından Mekteb-i Sultani, bugünkü adıyla Galatasaray Lisesi’nden mezun bir eğitimci, daha sonra Ankara Sultanisi müdürü. Peki bundan başka? “Gülcemal” vapurunda makinist, “Doğu Ekspresi”nde ateşçi, “İncir Tütsüleme Fabrikası”nda ustabaşı. Bu nasıl oluyor? Sakallı Celal, idealleri uğruna en büyük mevkileri, para ve saadeti tepmiş bir eylem adamı, bir sokak filozofu. Okul müdürü olduğu dönemde, memleketin okumuş gençlere ihtiyacı olduğu gerekçesiyle, öğrencileri bir yıl önce mezun etmesi emredilmiş. Bu emre, “Ankara Sultanisi boyacı küpü değildir!” diye yanıt vererek görevinden istifa etmiş. Bundan sonra sıradan bir işçi gibi, nerede iş bulduysa orada çalışmış. Bununla birlikte, bulunduğu her yerde kişiliğiyle çevresindekilerde hayranlık uyandırdı, bir lider, dönüştürücü bir güç olmuş.

Lakabı, daha genç yaşta bıraktığı, suratının ayrılmaz bir parçası olan çalı gibi sakalından geliyor. Sakal, Haldun Taner’in deyişiyle “onun için bir çeşit özgürlük, doğallık, kimseyi takmazlık ve filozofluk bayrağıydı. Bektaşi kalenderliğiyle filozof saygınlığını birleştiren bu sakal, onun ince yaradılışının söz haline getirmediği bir şeyi dile getirir gibiydi. ‘Ben doğal bir insanım’ der gibiydi. “İhtirasım yok. Paraya önem vermem. Mevkileri takmam. Bunun için sizin katlandığınız nice maskaralıklardan uzağım. Sizin burjuva kalıplarınıza metelik vermem. Hepinize de içimden kıs kıs gülerim.”


Peki ünü nereden gelir Sakallı Celal’in? Melih Cevdet Anday’ın deyişiyle, kahraman olmasından. Bu kahramanlık, ancak eskilerin anlayabileceği türdendir. Hakkında anlatılan 9-10 öykü oluşturmuştur bu ünü. İşte bunlardan biri: Kıt kanaat geçinecek kadar para kazanan, çamaşırlarını kendisi yıkayan, yemeğini kendisi pişiren bir insan olmasına karşın seçkin bir dost çevresi bulunan Sakallı Celal, Ahmet Haşim’le söyleşmektedir. Söz şiire, şiirin ne olduğuna gelir. “Şair-i Azam” lakaplı Haşim, “Bana beş altı sözcük ver, sana şiir yazayım” diye şaşırtmak ister Sakallı Celal’i. Celal Bey bağırır: “Yazamazsın Haşim! Şimdi içeriden bir sözlük getiririm ha!”

Bir diğer öykü: Sakallı Celal trende ateşçidir; özel vagonda Kazım Karabekir Paşa’nın yolculuk ettiğini öğrenince lokomotiften vagona geçer, Paşa’yı görmek istediği haberini gönderir içeriye. Bir ateşçi ne isteyecektir Paşa’dan; ya para, ya daha iyi bir iş değil mi? Oysa elleri, yüzü gözü kömür tozu ve yağ içinde olan ateşçi, Paşa’nın karşısına çıkınca Türkiye’de eğitimin nasıl olması gerektiğini söyleyip, eğitim meraklısı Paşa’yı şaşırtır.

Her gittiği yerde softalarla çatışır Sakallı Celal. Öğretmenlik ettiği bir taşra kasabasında, öğretmenler odasına Avrupa’lı bir böcek bilginini toprakta incelemeler yaparken gösteren bir fotoğraf asmıştır. Bir gün sonra gelir bakar ki, duvarda fotoğraf yok. Sorar soruşturur; meğer öğretmenler bilginin şapkasından tedirgin oldukları için kaldırmışlar fotoğrafı. Bunu öğrenince bağırır onlara: “Ulan, adam sizin hatırınız için güneşin altında baş açık mı çalışsın?”



Haldun Taner’in güzel eseri “Ölür İse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil”, Sakallı Celal’in anlatısıyla başlar. Taner, onun tadına doyulmaz söyleşilerinin uçup gittiğinden yakınır. Ne yazık ki, yeteneğinin kağıt üzerine saptanmış bir belgesi kalmamıştır. Onun kulaktan kulağa aktarılan esprileri kaldı bir tek. Bunlardan birini duymayan pek azdır: Türk aydınlarını, dümeni bozulmuş, karaya oturmak üzere Doğu’ya doğru giden bir geminin içinde, Batı’ya doğru koşan yolculara benzetmiştir Sakallı Celal. Ulusal bahtsızlığımızı şu beş kelimeye sığdıran da ondan başkası değil: “Bizde ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir.”

Haldun Taner, Sakallı Celal’i, “sarp dağlar, gür ormanlar ve bozkırlar ortasında boşuna akıp giden bir pınara” benzetmiş. O, “ziyan olmuş, eski deyimiyle heder olmuş bir değerdir.”

“Varlığı ve değeri, yalnız onunla karşılaşabilen, onu tanıyabilen az sayıda insan tarafından” bilinen, anlaşılan Celal Bey, 1962 yılında aramızdan ayrıldı.


Çayeli'nde Beşikçilik


Zaman yaşanırken yavaş, geriye dönüp bakıldığında hızlı geçermiş gibi görünür. “Su gibi aktı gitti zaman” deriz ya hani... Aslında zaman hep aynı hızda geçiyor, öyle değil mi? Ama biz eskisi kadar yavaş yaşayamıyoruz artık; günlük yaşamın gerekleri bizi hızlanmaya zorluyor. Bu hız içinde geçmişe ait birtakım şeyler, kaçınılmaz olarak yokolup gidiyor.. Örneğin el sanatları... Bir tekerleme vardır ya, masalların başında kullanılır: “Develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...” İşte bu tekerlemede geçen beşikler de yok oluyor artık. Oysa, beşikçilik eski bir el sanatı. Bakın, Rize’li araştırmacı Süleyman Kazmaz, bu sanatın özellikleri hakkında neler yazmış...

Beşik, bebeklerin kundaklandıktan sonra uyutulduğu özel bir karyola, biliyorsunuz... Çayeli’ne bağlı Büyükköy beldesi, eskiden beri beşikçiliğin bir sanat olarak yürütüldüğü bir yermiş. Burada yapılan beşikler, değişik yerlerde satışa sunulurmuş. Örneğin, her hafta Of’tan kamyonlar gelir, beşik alıp giderlermiş. Bunu beşikçi ustası Mustafa Küçük aktarıyor. Rize’deki insanlar da beşik üretimini buradan, yani Büyükköy’den kapıp öğrenmişler. Bir zamanlar Büyükköy’ün en zengini beşikçiymiş; çok para kazanırmış bu ustalar. Bir ev yapanlar, bir de beşikçiler...

Beşik parçalarının köyde, el tezgahında yapıldığını öğreniyoruz. Elbette, o zamanlar makine üretimi yok... 1964’den itibaren bu düzen değişmiş. Çayeli’ne giden ustalar tornalar alarak, yeni bir çalışma düzenine geçmişler. Boy boy beşikler üretirmiş ustalar; beşik ne kadar küçükse yapımı o kadar zor olurmuş; maliyeti düşse de, işçiliği güçleşirmiş. Bu tür beşikler zaten daha çok süs olarak kullanmak üzere satın alınırmış.

Beşikler, köy yerinin işi. Köyden şehre göçünce evler küçülüyor, yer darlığı ortaya çıkıyor. Büyük beşiklerin kullanıldığı geniş mutfaklar, odalar yerini küçük mekanlara bırakıyor; beşikler buralara sığmıyor. Bir de ses konusu var. Beşik sallandıkça ses çıkarır. Apartmanlarda, bitişik dairedeki ya da üst kattaki beşiğin sesi sorun yaratır. Bu yüzden beşik artık eskimiş bir eşya sayılıyor. Oysa beşik ustalarına göre, beşiğin sağladığı yararlar var...

Örneğin, çocuk sağlığı bakımından önemli bir teşkilat olan “gavroz”... Gavroz, teneke veya çamurdan yapılan küçük bir kap. Ağzı yuvarlak, çapı 15 santim. Beşiğin altına konuyor. Beşiğin altındaki tahta kesilerek, gavroz, dibi aşağıya gelecek şekilde, tahtanın ortasında açılan deliğe yerleştiriliyor. Sonra, “komar” yaprağı, huni şekline getirilerek huni haline getiriliyor. Bebeciğin çişinin, kakasının bu huniden gavrozun içine akması sağlanıyor, böylece pişiklerin önüne geçilmiş oluyor. Ne yazık ki rahat durmayan, yaramazlık yapan çocuklar beşiğin içinde hareket edip durunca, komar yaprağı da yerinden oynar, yatak ıslanır. Bu durumda anneler yöre ağzıyla şöyle dermiş: “Çocuğumu gavroz dayandıramayırum, hep işeyi yatağı...”

Gavrozun dolu olması, çocuğun iyi uyuduğunu gösterirmiş. İnanışa göre, bunun bilinmesi çocuğa nazar değmesine sebep olabiliyor. Onun için, nazar korkusuyla şöyle konuşur anneler: “Sabaha kadar uyutmadı beni; yangazlık etti.”Aslında çocuk iyi uyumuştur, ama anneler “ağladı, yangazlık etti” demekten vazgeçmez. Bu tutum, nazardan korkmaktan kaynaklanır...

Çocuk doğar doğmaz beşiğe yatırılırmış. Doğumdan sonra ancak bir hafta, 15 gün beklenebilirmiş, sonra çocuğu beşiğe yatırmak gerekiyor. Yani önem verilen bir eşya, beşik. O yüzden geçmiş dönemde ustalar, sanatlarını kimseye öğretmezdi. Ustalar  para isterdi, çırak yetiştirmeye... Bedelsiz olarak öğretmezlerdi. Birisi komşusuna gitse çalışan adama bakar, bir şeyler kapardı; gizli gizli öğrenmeye çalışırdı.

Ustaca yapılması önemliydi beşiğin. Bazı kadınlar, “odanın kapısını kapatmasam benim beşiğim dışarı çıkar” derlerdi. Bu sözle anlatılmak istenen durum şuydu: Çocuğu uyutmak için beşiği sallamak gerekir. Fakat beşik endazeli, yani dengesiz yapılırsa, sallandıkça odanın içinde yer değiştirir. Bunun önlenmesi için, beşik ayaklarının birbirinin aynı olması gerekir.

Bir de ninni geleneği var. Beşiği sallayarak çocuğu uyutmaya çalışan anneler, nineler tatlı bir sesle ninni söyler...

“Nana, binam nana,
Nana ocağım nana.
Kız iken oldum ana,
Ana iken kaynana...”

Ninni bazen azar şeklinde de olur. Sallamaya rağmen çocuk uyumazsa şöyle denir:

“Bu ne gezep uşaktır,
Yuklasana.
Öldürdün beni,
Yedin, bitirdin beni.
Canımı mı alacağsun?”

Çocuk yine de uyumazsa, yakınmalar birbirini izler. Diyelim kaynata bir tarafta oturuyor, gelin de çocuğu sallıyor. Çocuk ağlayınca da ninni söylüyor. Kaynata şöyle çıkışır:

“Senin uşağın gezep. Sen de başladın türkü söylemeye. Bari bir de horon edeydin...”

Çocuğu uyutmak için Çayeli köylerinde uygulanan bir yöntem de, uyku tulumu... Ağaçlarda, “uyku tulumu” denen kahverengi bir böcek bulunuyor; ipek böceğinin büyüğü gibi bir şey. Uyku tulumunu alırlar, beze sararlar, çocuğun yatağıyla yastığı arasına yerleştirirler. İnanışa göre, yatağına uyku tulumu konulduğu zaman çocuk uyur...


Bir çocuğun içinde büyüdüğü beşik öyle önemli ki, bu beşik aile dışında kimseye verilmez; yoksa çocuğa nazar değer. Çayeli’nin köylerinde inanış böyle imiş. Hala bunlara inanan var mı, bilinmez. Bunlar ninelerimizin beşiğinden, tıngır mıngır anılardı sadece.


Karadeniz'de Sepetçilik


“Sepetumun ipleri
Keseyi omuzumi
At kara peştemali
Bi goreyum yuzuni…”

* * *

Karadenizlinin fındık dallarından örerek yaptığı sepetlerin,  geniş kullanım alanı var bölgede. Bu yaygınlık, elbette bölgenin coğrafi durumundan kaynaklanıyor. Arazi dağlık olduğundan, yakın zamana kadar, yerleşim birimleri arasındaki ulaşım dar patika yollarla sağlanıyordu. Sadece kıyı yolu motorlu taşıtların işlemesine elverişliydi. Yine arazi durumu nedeniyle at ve kağnı arabaları da kullanılamadığından, kuşaklar boyu, çeşitli sepetlerle taşıma işinin yürütülmesi gelenek halini aldı. Her ne kadar son yıllarda araba yollarının yapılması, taşıma işinde motorlu araçların kullanılması sayesinde, el ve sırtta taşıma büyük ölçüde azaldıysa da, bütünüyle ortadan kalkmış değil. Özellikle çay ve meyve toplama ihtiyacı, geleneğin devamını gerekli kılmış.

Sepetler geleneksel olarak, evin odalarında ve dışarıda, belli başlı yerlerde toplu halde yapılan çalışmalarla örülür. Bu niteliğinden ötürü, sepetçilik bir aile sanatı olmuş. Dededen, babadan gelip, kuşaklar boyu devam etmiş.

Bir el sanatı sepetçilik; bir marifet. Birbirine bakarak öğreniliyor; daha doğrusu sepetçiler, sanatı topluca çalışarak birbirlerinden öğreniyorlar. 4-5 kişi biraraya geliyor, biri çubuğu çıkarıyor, öbürü örüyor. Bir usta günde 3 sepet yapabiliyor.

Sepetin ana maddesi, fındık çubuğu. Geçmiş dönemlerde, daha doğrusu çay ekiminden önce Rize’nin Çayeli yöresinde geniş fındıklıklar varmış. Onun için, sepet örenler malzeme sıkıntısı çekmezmiş hiç; ihtiyaç duydukları fındığı çevreden, kendi fındık bahçelerinden sağlayabilirlermiş. Ancak zaman içinde, fındıklıkların çaylığa dönüşmesi yüzünden bu imkan kalmamış durumda. Bu sebeple fındık çubukları başka yerlerden gelmeye, 30-40 adetten oluşan bağlar halinde sepetçilere satılmaya başlamış.

Sepet yapımında iki alet kullanılır: “Tahra”, bir diğer adıyla “nacak”; yani  baltanın küçüğü. Bir de bıçak. Nacak, fındık çubuğunun ağaçtan kesilmesi için kullanılır. Çubuğun bölünmesi ve soyulması içinse, bıçak vardır. Elin kesilmemesi, parmakların yırtılmaması için, bıçağın gövdesiyle sapı arasına bez sararlar.



Sepet, fındık çubuğunun örülmesiyle yapılır. Erkekler kadar, kadınlar da görür bu işi. Çubuğun  ucuna yakın kısmı bıçakla kertilir, çubuk ayrnı yerden dizde bükülür, yine aynı yerden kesilerek uzun ve yassı şeritler çıkarılır. Bu şeritlere Trabzon yöresinde “zon” ya da “öz”, Rize yöresinde “tomaç” derler. Şeritlerin bir tarafında yahut kenarlarında renkli kabuk kalır. Bunlar bıçakla yontulur, temizlenir, böylece her yanı beyaz hale getirilir. Eğer yontulmazsa kabuk olduğu gibi kalır, böylece şeridin bazı kısımları renkli olur. İsteyenler şeridi bu şekilde örerler, Böylece sepet renkli, süslü bir nitelik kazanır.

Şeritler çıkarıldıktan sonra fındık çubuğunun ortasında kalan yuvarlak kısmın adı, Rize yöresinde “istami”dir. Bu da ortadan ikiye ayrılır, böylece iki tane istami çıkar. Sepetin örülmesine, yukarıdan başlanır, İstami, yukarıdan aşağıya iner. Sepetin altına, dip tarafına, sağlamlaştırmak konulan iki ayağa “topuk” veya “dip” adı da verilir. Bu ayaklar, sepetin yere konulmasını sağlar.
           
Örme işi bittikten sonra sepete ip takılır, iplerin ucu topuklara bağlanır. İpler iki omuzdan geçirilip, sepet sırta asılır.

Sepette neler taşınmaz ki... Satmak için pazara götürülen meyve, sebze, yağ, peynir, pekmez... Çarşıdan, kasabadan alınan gaz yağı, tuz, un, şeker, giyecekler... Boy boy olur sepetler. Çay sepetleri büyüktür, sırta alınır. Gübre sepetleri de sırtta taşınır, ama daha küçük olur. Sepetlerle 100, hatta 120 kiloluk yükler taşıyanlar vardır...


 Her sepet sırtta taşınmaz. Mesela küçük sepetler vardır, elde taşınır. Sonra “Tiyeter” vardır; küçük, ama uzun bir sepettir. Yukarıdan aşağıya doğru daralır, dipte sivri bir şekil alır. Bunlar üzüm toplamada kullanılır. Rize yöresinde üzüm asmaları, ağaçlara bağlanır. Böylece asmalar ağaçların üst dallarına kadar uzanır. Bu sebeple, üzüm toplamak için ağaçlara çıkılır. İşte bu esnada, asmalardan koparılan salkımlar tiyetere doldurulur.


“Çehter”, sepetin büyüğü; gözleri geniş. Yaprak taşımakta kullanılır. Taş zeminli ahırlarda, hayvanların altına, üşümesinler diye yaprak sererler. Fındık, kızılağaç ve öteki ağaçlardan dökülen yapraklar toplanır, çehtere doldurulup ahıra taşınır. Bu yapraklar hayvan dışkısına karışınca, tarım alanında gübre olarak kullanılır; verimi artırır. İşte böyle; türlü türlü, çeşit çeşit sepetler var yöremizde. Dedik ya, şimdilerde kaybolmaya başlasa da, aslında bir aile sanatı sepetçilik. Sepetçiler toplanır, bir araya gelir, eşlenerek, birbirlerine bakarak sepet örerler... Bu sırada yârenlik eder, şakalaşırlar. Bir yandan iş görürken, bir yandan hoşça vakit geçirirler... Gelenek böyle. 

Trabzonlu yazar Mustafa Reşat Sümerkan ve Rizeli araştırmacı Süleyman Kazmaz’ın bize sunduğu bilgilerden yararlanarak, Karadeniz’deki sepetçiliğe değinmeye çalıştık...


Muhaceret


Doğu Karadeniz tarihinde, Birinci Dünya Savaşı yıllarında yaşanan işgal ve bu işgalden kaçanların muhacirlik, yani göç öyküleri, çok önemli yer tutar. Bu sıkıntılı günler, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na dahil olduğu gün başladı. Bu tarihten sonra Karadeniz illeri, cepheye en fazla asker gönderen, en fazla evlat acısı yaşayan illerdi.

İtilaf Devletleri’nin yanında deniz harekatına katılan Rusya, Kafkas harekatı kapsamında, 17 Kasım 1914’te yirmi üç parçalık bir donanmayla, Trabzon’u bombardımana tuttu. Saldırı o kadar habersiz ve ani olmuştu ki, sabahleyin erken saatte ufukta beliren gemileri Türk savaş gemileri sanan Trabzonlular, sevinçle sokaklara döküldüler. İlk top seslerini duyunca, donanmanın şehri selamladığını sandılar. Fakat top sesleri sürüp de şehirde yıkılmalar başlayınca gerçeği anlayıp, şehrin içlerine ve Boztepe’ye doğru kaçışmaya başladılar.

O günden sonra Karadeniz bir savaş alanı haline geldi. 20 Kasım’da Trabzon, Ruslar tarafından bir kez daha bombalandı. Üstelik, Kafkas Harekatı içinde yer alan Sarıkamış Savaşı, Türk ordusu için bir felaket olmuş, bu harekatta Trabzonlular çok sayıda evlatlarını yitirmişlerdi. Savaş acısı, Trabzon’un üzerine kâbus gibi çökmüştü.

1 Ocak 1915’te her yönden saldırıya geçen Ruslar karşısında Türk birlikleri ağır kayıplar vererek geri çekilmişler, kayıpların çoğu yine Karadeniz illerinin çocukları olmuştu. 6 Ocak’ta, bütün Karadeniz birliklerini barındıran Dokuzuncu Kolordu tamamen yok olmuştu.

Trabzon’un durumu giderek kötüleşiyordu. Bir yandan sürekli cephelere asker gönderen Trabzon, bir yandan da Rus donanmasının saldırı ve bombardımanına uğruyordu. 8 Şubat 1915’teki bombardıman, 11 Şubat’ta tekrar edildi. Trabzon üzerinde ilk düşman uçağı görüldü.

Bütün bunlar olurken Ermeniler ayaklanmışlar, kurdukları gizli örgütlerle Trabzon, Samsun ve özellikle Giresun’u haber ve silah sevkiyat merkezi haline getirmişlerdi.

Aradaki kan ve acı dolu bir yılı anlatmadan geçelim ve 1916 Şubat’ına gelelim. Bu tarihte Ruslar, İngilizlerle anlaşarak doğuda İran’ı istilaya, kıyıda da Trabzon’u işgale karar vermişlerdi. 24 Şubat 1916’da Rize’yi işgal ettiler ve hızla Trabzon’a doğru ilerlediler. Of’ta şiddetli bir direnişle karşılaştılar. Rus ordusu, kahramanca çarpışan sivil halkın ölüleri üzerinden geçerek, 15 Mart 1916’da Of’a girdi ve üç gün sonra, 18 Nisan 1916’da Trabzon’u işgal etti.

Trabzonlular, hasta, yoksul ve perişan halde Ordu ilçesine doğru kaçmışlardı. Gide gide Harşit Deresi’ne dayandılar. Harşit Deresi’nin en azgın zamanıydı. Dere üstünde köprü de yoktu. Karşıdan karşıya “kelek” denen küçük kayıklarla geçiliyordu. Ama sayıları az olan keleklerle bunca insanı karşıya geçirmek zordu. Kaldı ki muhacirlerin çoğu, geçiş ücretini ödeyecek durumda değildiler.

Sayısız muhacirle tıkabasa doldurulan kelekler, ikide bir alabora olarak, yolcularını dereye döktü. Bunların çoğu, azgın sularla boğuşa boğuşa denize sürüklendi. Kısacası, yol boyunca çekilen çileler, Harşit boyunda katlandıkça katlandı. Binlerce, on binlerce muhacir, derenin karşı kıyısına geçmek için aç, çıplak, yağmur altında, çamur içinde günlerce bekledi.

Rusların Vakfıkebir ve Görele’yi de işgal ederek batıya doğru ilerlediği haberi gelince, Trabzonlular için yeni bir yolculuk başladı. Yollar uzadıkça uzadı. Yorgunluk, açlık, çıplaklık, ölüm arttıkça arttı. Daha batıya, daha uzağa, düşmanın gelemeyeceği yerlere doğru yüründü, sığınılacak bir yer arandı. Dayanılmaz acılar içinde… “Ünye’den çıktım da başım selamet / Ceviz deresinde koptu kıyamet / Kadın kız kardaşım sana emanet / Ağla anam ağla sen bana ağla / Çifte doktor getir yâremi bağla” türküsünü gözyaşları içinde söyleye söyleye gidiyor, gidiyordu muhacirler. Sefalete, yoksulluğa, hastalığa doğru… Ama düşmanın olmadığı ve yine de bir gün düşmanın karşısına çıkıp vatanını geri alma umudunun bulunduğu yere doğru… 

Muhacirler ilerlemeye devam ederken, başını sokacak bir ev, karnını doyuracak bir kapı bulamayanlar öle kala yollara düşüyor, yurdun daha verimli, daha güvenli yerlerine ulaşmaya çalışıyorlardı. Her adım başı, türlüp ürperten sefalet sahneleri yaşanıyordu. Öyle ki, Trabzon’dan 20 kişi olarak yola çıkan bir aileden ancak 5-6’sı sağ kalabilmişti. Sanki bütün Karadeniz sahilleri, İstanbul’a kadar uzanan bir mezarlık haline gelmişti.


Aylarca süren ölüm yolculuğuna dayanabilenler, oldukça güvenli yerlere ulaştılar, Ancak onların da en büyük özlemi, ülkenin kurtuluşunu görmek, doğup büyüdükleri yere geri dönmekti. Özlenen gün, 1917 yılının Aralık ayında imzalanan Brest-Litovsk ateşkes antlaşmasıyla geldi. Bu antlaşmayla Rus kuvvetleri birliklerini çekerek, Karadeniz’i boşalttılar. Geriye, o günlere dair türküler kaldı. İşte, işgalci çetelere karşı savaşan Trabzon uşaklarının yaktığı ve bugünlere kadar söylenerek gelen bir türkü:

“Trabzon’un etrafı meteris,
Meteristen telli de kurşun atarız.
Üç kardaşız bir orduya yeteriz,
Of ayrılık yeni de büktü belimi
Seferberlik ne yaman da yıktı evimi, köyümü”…