23 Haziran 2016 Perşembe

Bir Portre: Halil Nihat Boztepe


Trabzon’un Boztepe’si, tüm kente tepeden bakar. Kent çok farklı görünür buradan; binaları ve sokakları, adeta bir haritanın üzerindeymiş gibi teker teker parmağınızla gösterebilirsiniz. Liman ayağınızın dibindedir adeta; limandan  batıya doğru Moloz, Faroz, Beşirli, derken Akçaabat... Batıya bakarsanız Yomra’dan başlayarak sıralanan ilçeleri göremezsiniz belki, ama ta ötede Kaçkarlar bütün ihtişamıyla, yazın bile erimeyen karlarıyla karşınızdadır. Hele hava açıksa, seyrine doyulmaz. Burada saatlerce oturabilir insan. Ramazan aylarında da, iftardan sonra, semaverde kaynayan çayı ince belli bardaktan yudumlarken, Karadeniz’in eşsiz gün batımını mutlaka izlemek gerek.

Boztepe öyle güzel bir semt ki, Trabzonluların bu semti aile adı olarak almasına şaşmamak gerek. Ünlü mizah şairimiz Halil Nihat Boztepe geliyor aklımıza. 1882’de Trabzon’da doğup, 1949’da İstanbul’da ölen Halil Nihat Bey, Büyük Millet Meclisi’nin üçüncü döneminde Gümüşhane, daha sonra Trabzon milletvekilliği yapmıştı. Divan şairlerine yaptığı mizahi nazireleriyle ün kazanan Halil Nihat Boztepe’yi bugün kaç kişi hatırlıyor? Herhalde çok az... Onun ismine, Yusuf Ziya Ortaç’ın 1960 yılında basılan “Portreler” kitabında rastlıyoruz. Nasıl bir insanmış Halil Nihat Bey, bu kitaptan öğreniyoruz. Buyurun okumaya...

* * *

“Trabzon’da bir genç var, fakirce bir genç. Doğup büyüdüğü topraklardan dışarı çıkmamış. Ama içi güzel, büyük isteklerle dolu. Başta, Fransızca öğrenmek... Trabzon’da papazların mektebi var. Ama orada okutmaya ailenin kazancı yetmez. Delikanlı bunun bir çaresini bulmuştur: Günde birkaç kere mektebin satış yerinden alışveriş etmek... Sonra, aldığı defterleri, kalemleri, silgileri, arkadaşlarına, komşu çocuklarına satmak... Bundan ne çıkar demeyiniz, her seferinde Fransızca iki cümle söylese, üç cümle dinlese, birkaç kelime öğrense, onu sevindirmeye yeter!

Bu genci size takdim edeyim: Halil Nihat Boztepe...

Ben onu, Balkan Bozgunu ile Birinci Dünya Savaşı arasındaki günlerde tanıdım. Meşhur değildi henüz. İmzasını, yalnız Şehbal mecmuasında Alphonse Daudet (Alfons Dode)’den çevirdiği “Değirmenimden Mektuplar” altında görüyorduk. Bunlar, zeki, sağlam tercümelerdi. Beğeniliyordu... Sonra, bu Daudet aşığı, bizim Meşhedi’mize benzeyen Tartarin’i türkçeleştirdi. Sonra, aynı Fransız edibinin Jac (Jak)’ını ve Le Petit Chose (Lö pöti şoz)’unu...

Artık meşhurdu. Yalnız meşhur da değil,,, Biraz da mağrur!

Bu, belki de kendi kendisini yaratmanın bir güvenciydi. Eski Türk edebiyatını, arûzun bütün şekillerini, bütün Divan şairlerini ve defter kalem alışverişiyle öğrenilmiş Fransızcayı mükemmel biliyordu.

Günün birinde, adını, günlük gazetelerin birinci sayfalarında gördük: Mizah şiirleri altında... Bunlar bir anda beğenildi, sevildi, meclislerde tekrarlandı:

Hiçe saydım cümle meb’ûsânı da âyânı da,
Yılmadım hicveylemekten devri de devrânı da!
Bir zamanlar saklıyordum cânı bir cânan için,
Aldı lâkin şimdi açlık cânı da, cânânı da!
Kırk kuruş verdim dün akşam bir kavun aldım düşün,
Kırk kuruş vermem alırdım bağı da, bostânı da!

Artık, Halil Nihat imzası, her gazetenin aradığı bir isim olmuştu. Sabah’tan Tasvir-i Efkâr’a kadar... O, incitmeyen, acıtmayan bir dille olaylara gülümseyerek dokunmasını biliyordu:

Şu mebuslar ki meclis içredir âzayı bilmezler,
“O mâhîler ki derye içredir deryayı bilmezler”

Diyar-ı garbı gezmişler, bütün dünyayı görmüşler,
Garabet bunda ki hala bizim Konya’yı bilmezler!

Nihat, etrafa bak, zira acaiptir bu insanlar,
Hakaret zanneder, nükteyi, alayı bilmezler!

Bir gün, Halil Nihat, ölünceye kadar dostu İbrahim Alâaddin ile başlarına birer melon şapka, arkalarına birer kuyruklu elbise giyip Ankara’nın yolunu tuttular:

-Ne var Ankara’da?, diye sorduk.

Boztepe, o ince, o alaycı gülüşü ile:
          
-Meb’us olacağız, dedi.

Biz de güldük... Ama asıl onlar gülmüşlerdi. İkisi de Gazi’yi görmüşler, konuşmuşlardı. Sonra, meb’us oldular!

Halil Nihat, seçimlerden önce, bu arzusunu bir de manzume ile belirtmişti:

Herkes mebus olmak istiyor bugün,
Ya ben durur muyum, nem eksik benim?
Yaşım da müsait, başım da düzgün,
Biraz da bu yolda yıpransın tenim!

Menfaat düşünmem, haktır garazım,
Feleğe karşı da yoktur niyazım,
Karadenizliyim, Lâzoğlu Lâzım!
Vatanın uğruna ölenlerdenim...

Mektb-i âliden mezun değilim,
Şahâdetnâmeli mecnun değilim!
Şöhrete, servete meftun değilim,
Efendi! Boş sanma, gizli madenim!

Bu güzel, bu zarif, bu nükteli şiirler, ona pek çok dost kazandırdı, pek az da düşman! Ama en büyük, en şerefli kazancı, Atatürk’ün sevgisiydi. Ona daima iltifat etmiştir.

Halil Nihat, sevgi gördü, saygı gördü, ama son yıllarında rahat görmedi: Bekardı. Hiç evlenmemişti. Yalnız hiç evlenmemiş de değil, ne helal, ne haram, yatak odasında kadın görmemişti. Arasıra takılırdık:

-Nihat Bey, seni evlendirelim artık...

O, altmış yılın ötesinden mahzun gözlerle gülerdi:

-Hele durun bakalım, bu işler aceleye gelmez!

Ölümünden birkaç yıl önce bir gözünü kaybetti. Kendi kendisini şöyle teselli ediyordu:

- Bu yaştan sonra bana bir göz çok bile!

Daha sonra kalbi yetersiz çalışmaya başladı. Yürüyemiyor, çalışamıyor, nefes alamıyordu. Nihayet bir gece, ölüme, elini çabuk tutması için yardım etti; çok sayıda uyku hapı yuttu ve edebiyatımızın bu ince simâsı, gülmeyi çoktan unutmuş gözlerle sonsuz uykusuna daldı."



Hiç yorum yok: