27 Haziran 2016 Pazartesi

Çayeli'nde Beşikçilik


Zaman yaşanırken yavaş, geriye dönüp bakıldığında hızlı geçermiş gibi görünür. “Su gibi aktı gitti zaman” deriz ya hani... Aslında zaman hep aynı hızda geçiyor, öyle değil mi? Ama biz eskisi kadar yavaş yaşayamıyoruz artık; günlük yaşamın gerekleri bizi hızlanmaya zorluyor. Bu hız içinde geçmişe ait birtakım şeyler, kaçınılmaz olarak yokolup gidiyor.. Örneğin el sanatları... Bir tekerleme vardır ya, masalların başında kullanılır: “Develer tellal iken, pireler berber iken, ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken...” İşte bu tekerlemede geçen beşikler de yok oluyor artık. Oysa, beşikçilik eski bir el sanatı. Bakın, Rize’li araştırmacı Süleyman Kazmaz, bu sanatın özellikleri hakkında neler yazmış...

Beşik, bebeklerin kundaklandıktan sonra uyutulduğu özel bir karyola, biliyorsunuz... Çayeli’ne bağlı Büyükköy beldesi, eskiden beri beşikçiliğin bir sanat olarak yürütüldüğü bir yermiş. Burada yapılan beşikler, değişik yerlerde satışa sunulurmuş. Örneğin, her hafta Of’tan kamyonlar gelir, beşik alıp giderlermiş. Bunu beşikçi ustası Mustafa Küçük aktarıyor. Rize’deki insanlar da beşik üretimini buradan, yani Büyükköy’den kapıp öğrenmişler. Bir zamanlar Büyükköy’ün en zengini beşikçiymiş; çok para kazanırmış bu ustalar. Bir ev yapanlar, bir de beşikçiler...

Beşik parçalarının köyde, el tezgahında yapıldığını öğreniyoruz. Elbette, o zamanlar makine üretimi yok... 1964’den itibaren bu düzen değişmiş. Çayeli’ne giden ustalar tornalar alarak, yeni bir çalışma düzenine geçmişler. Boy boy beşikler üretirmiş ustalar; beşik ne kadar küçükse yapımı o kadar zor olurmuş; maliyeti düşse de, işçiliği güçleşirmiş. Bu tür beşikler zaten daha çok süs olarak kullanmak üzere satın alınırmış.

Beşikler, köy yerinin işi. Köyden şehre göçünce evler küçülüyor, yer darlığı ortaya çıkıyor. Büyük beşiklerin kullanıldığı geniş mutfaklar, odalar yerini küçük mekanlara bırakıyor; beşikler buralara sığmıyor. Bir de ses konusu var. Beşik sallandıkça ses çıkarır. Apartmanlarda, bitişik dairedeki ya da üst kattaki beşiğin sesi sorun yaratır. Bu yüzden beşik artık eskimiş bir eşya sayılıyor. Oysa beşik ustalarına göre, beşiğin sağladığı yararlar var...

Örneğin, çocuk sağlığı bakımından önemli bir teşkilat olan “gavroz”... Gavroz, teneke veya çamurdan yapılan küçük bir kap. Ağzı yuvarlak, çapı 15 santim. Beşiğin altına konuyor. Beşiğin altındaki tahta kesilerek, gavroz, dibi aşağıya gelecek şekilde, tahtanın ortasında açılan deliğe yerleştiriliyor. Sonra, “komar” yaprağı, huni şekline getirilerek huni haline getiriliyor. Bebeciğin çişinin, kakasının bu huniden gavrozun içine akması sağlanıyor, böylece pişiklerin önüne geçilmiş oluyor. Ne yazık ki rahat durmayan, yaramazlık yapan çocuklar beşiğin içinde hareket edip durunca, komar yaprağı da yerinden oynar, yatak ıslanır. Bu durumda anneler yöre ağzıyla şöyle dermiş: “Çocuğumu gavroz dayandıramayırum, hep işeyi yatağı...”

Gavrozun dolu olması, çocuğun iyi uyuduğunu gösterirmiş. İnanışa göre, bunun bilinmesi çocuğa nazar değmesine sebep olabiliyor. Onun için, nazar korkusuyla şöyle konuşur anneler: “Sabaha kadar uyutmadı beni; yangazlık etti.”Aslında çocuk iyi uyumuştur, ama anneler “ağladı, yangazlık etti” demekten vazgeçmez. Bu tutum, nazardan korkmaktan kaynaklanır...

Çocuk doğar doğmaz beşiğe yatırılırmış. Doğumdan sonra ancak bir hafta, 15 gün beklenebilirmiş, sonra çocuğu beşiğe yatırmak gerekiyor. Yani önem verilen bir eşya, beşik. O yüzden geçmiş dönemde ustalar, sanatlarını kimseye öğretmezdi. Ustalar  para isterdi, çırak yetiştirmeye... Bedelsiz olarak öğretmezlerdi. Birisi komşusuna gitse çalışan adama bakar, bir şeyler kapardı; gizli gizli öğrenmeye çalışırdı.

Ustaca yapılması önemliydi beşiğin. Bazı kadınlar, “odanın kapısını kapatmasam benim beşiğim dışarı çıkar” derlerdi. Bu sözle anlatılmak istenen durum şuydu: Çocuğu uyutmak için beşiği sallamak gerekir. Fakat beşik endazeli, yani dengesiz yapılırsa, sallandıkça odanın içinde yer değiştirir. Bunun önlenmesi için, beşik ayaklarının birbirinin aynı olması gerekir.

Bir de ninni geleneği var. Beşiği sallayarak çocuğu uyutmaya çalışan anneler, nineler tatlı bir sesle ninni söyler...

“Nana, binam nana,
Nana ocağım nana.
Kız iken oldum ana,
Ana iken kaynana...”

Ninni bazen azar şeklinde de olur. Sallamaya rağmen çocuk uyumazsa şöyle denir:

“Bu ne gezep uşaktır,
Yuklasana.
Öldürdün beni,
Yedin, bitirdin beni.
Canımı mı alacağsun?”

Çocuk yine de uyumazsa, yakınmalar birbirini izler. Diyelim kaynata bir tarafta oturuyor, gelin de çocuğu sallıyor. Çocuk ağlayınca da ninni söylüyor. Kaynata şöyle çıkışır:

“Senin uşağın gezep. Sen de başladın türkü söylemeye. Bari bir de horon edeydin...”

Çocuğu uyutmak için Çayeli köylerinde uygulanan bir yöntem de, uyku tulumu... Ağaçlarda, “uyku tulumu” denen kahverengi bir böcek bulunuyor; ipek böceğinin büyüğü gibi bir şey. Uyku tulumunu alırlar, beze sararlar, çocuğun yatağıyla yastığı arasına yerleştirirler. İnanışa göre, yatağına uyku tulumu konulduğu zaman çocuk uyur...


Bir çocuğun içinde büyüdüğü beşik öyle önemli ki, bu beşik aile dışında kimseye verilmez; yoksa çocuğa nazar değer. Çayeli’nin köylerinde inanış böyle imiş. Hala bunlara inanan var mı, bilinmez. Bunlar ninelerimizin beşiğinden, tıngır mıngır anılardı sadece.


1 yorum:

Adsız dedi ki...

Blgn harikulade bir yazı