22 Haziran 2016 Çarşamba

Ercüment Ekrem Talû'dan bir Ramazan Yazısı


"Ramazanın birinci günü daima halkta bir acemilik olur. Orucun kendine mahsus tiryakiliği, neşesi, sarhoşluğuna henüz alışmamış vücutlar, dimağlar biraz zahmet çeker. Sabahleyin hafta içlerinde böyle adet edindiği için erkenden yataktan fırlayıp, tam başı ucundaki tütün paketine sarılırken:

-“Efendi ne yapıyorsun, ramazan, unuttun mu?” ikazıyla kendine gelenler; tiryakilik veren, uyku giderici maddelerden mahrumiyetin verdiği dalgınlıkla, gayr-i ihtiyarî olarak vakitsiz evden çıkıp da, olağan günlerde yaşanan süratte dairesine varan ve kapıyı kapalı bulunca aklını başına toplayanlar; tramvayda sigarayı ağızlığa takıp, tam kibriti çaktığı sırada yanında oturan hoca efendinin dik dik bakışından utananlar olanlar; burnunu silmek için mendilini ararken cebinde bulduğu eskiden kalmış bir tek kebap fındığını ağzında çiğneyip yutacağı esnada, kaldırım üstünde duran simitçinin:
-“Ramazaniyelik, sıcak, sıcak!...” avazıyla oruçlu olduğunu hatırlayanlar, hep bu mübarek ilk günde sık tesadüf olunur şahsiyetlerdir.

Yine ramazanın ilk günü yankesiciler için bulunmaz bir nimettir. Hele ikindiden sonra... Fes yana eğilmiş, gözler süzük, dudaklar morarmış ve kuru, simanın rengi uçuk... Bacaklar dermansız, kolları uyuşuk, düğmeleri çözük, ceketin etekleri sarkmış... Elde, içerisi o esnada rast gelinip imrenilen her çeşit nesneden birer parça dolu kağıt torba, efendi tramvay bekler... Ortam kalabalık mı kalabalık. Birbirini sıkıştıran sıkıştırana! Tramvay arabaları, üzerine sinek üşüşmüş birer kocaman ve hareketli akide şekeri gibi gelip geçiyor.

-“Fesubhanallah, daha ne kadar bekleyeceğiz? Ezana yarım saat var!”

Derken bir feryat:

-Amanın, polis efendi, polis efendi! Gidiyor, tutun!

Ancak yankesici, göz açıp kapayana kadar, yan sokaklardan birine sapıp kaybolur. Ahali, bîçare efendinin yanında. Sualler, mütalaalar, nasihatlar başlar:

-İçinde çok para var mıydı?
-Alan adamı görmüş müsün?
-Be adam, ceketin yan cebine de para konur mu?

Bir feryat daha:
-Ne karıştırıyorsun ulan? O cebin içinde ben para bulamıyorum ki sen bulasın! Köpoğlunun veledi, elini boş cebime sokmuş habire araştırıyor, bereket bir şey yok!

İlk efendi melül melül evinin yolunu tutar. İftardan sonra aklını toparlayınca, vay evdeki kaşık düşmanının başına gelecekler! Tekmil hıncını ondan çıkaracaktır.

Ramazanın bu ilk gününün eskiden başka hususiyetleri de vardı. Para tüketen eden hazırlıklardan, iftarlardan, diş kiralarından bahsedip de hem kendimin, hem de sizlerin derdini depreştirmeyeceğim. Yalnız, yavaş yavaş unutulduğunu görmekle müteessir olduğum bazı eski adetlerin yeniden canlandırılmasını temenni ediyorum. Mesela bundan birkaç sene evvel Ramazan geldi mi, küçük büyük herkes birbirini tebrike giderdi. Samimî, riyasız ziyaretler, mektuplar teati edilir, sohbetler, ictimalar olur, birlikte camiler, sergiler, ahbaplar dolaşılır, otuz gün için müşterek ibadet, ziyaret, eğlence programları yapılırdı.

Bu mevsimde oruç tutmak gerçi biraz güç oluyor. Günler uzun, havalar sıcak. Lakin bu hal ve şartlarda bile üstümüze düşeni ifa etmek her halde daha ziyade makbuldür. Zavallı Borazan Tevfik merhumun burada bir menkıbesini hatırladım. Bugünkü musahabemi bununla bitireceğim...

Bundan üç dört sene evvel yine böyle bir yaz ramazanı, Tevfik Erenköyü'nden trene biner. Bîçare Tevfik, dini bütün bir Müslümandı. Oruç başına vurmuş, bîtap, şişman olduğu için sıcaktan da müteessir bir halde kompartımanın birine yerleşir. Meğer karşısında öteden beri tanıdığı, biri Sâim, diğeri Âbid isimli iki birader oturuyormuş. Bunlardan biri Tevfik'e hitaben:

-Tevfik Bey! der; galiba oruç seni fena sarsıyor!

Borazan, hiç aldırmadan cevap verir:

-Ne yapayım? Siz iki kardeş taksim-i vazife etmişsiniz. Bana gelince hem sâim, hem âbid olmak mecburiyetindeyim. Bu sıcakta da kolay iş değil!"


(Blog okurları için not: Bu iki kardeşten birinin adı olan Sâim “oruçlu”, diğerinin adı olan Âbid de, kulluk eden, tapınan anlamına gelir.)

*Bu yazı İkdam gazetesinin, 11 Mayıs 1921 tarihli sayısında basılmış.


Hiç yorum yok: