21 Haziran 2016 Salı

Fesimin Püskülü


Biliyorsunuz, Osmanlı devletinin soy yüzyılı içinde, resmî başlığımız festi. Fes isminin, Fas şehrinden geldiği tahmin ediliyor. Nurettin Albayrak, “Ansiklopedik Halk Edebiyatı Sözlüğü”nde, fesin Osmanlı devletindeki tarihine ve halk edebiyatımızdaki yerine dair ilginç bilgiler veriyor.

Kırmızı, kalın çuhadan yapılma, silindir biçimindeki fesin, nar çiçeği kırmızısından siyaha kadar çeşitli renkleri olmuş. Genellikle kaşın üzerine eğik giyilen fes, bazen de yana yahut arkaya atılırmış. Fesin düz olan tepe kısmının ismi, “tabla”. Tablanın tam merkezine denk gelen “ibik” adlı çıkıntıya, lacivert veya siyah bir ipek püskül bağlanıyor.

Fesin halk tarafından benimsenmesinden sonra, devlet görevlisi olmayan kişilerin “dalfes”, yani sade, yalın fes takması, etrafına bir şey sarmaması istenmiş. Ancak halk buna itiraz edince, esnafların fesin çevresine yemeni, çember, yazma, tülbent gibi şeyler sarmasına izin verilmiş.

Bu başlık önceleri, Tunus’tan ve Fransa’dan getiriliyormuş. 1835 yılında İstanbul’da “Feshane” adı verilen bir fabrika kurulmuş, fesler burada imal edilmeye başlanmış. Yaklaşık yüz yıl kullanılan fes, 1925 yılında çıkarılan kanunla yasaklanmış, onun yerine şapka resmî olarak kullanılmaya başlanmış.

Bazı fes takma biçimlerinde tablayla kenar arasında oluşturulan çukurluğa, kibar çevreler “yâr tekmesi”, külhanbeyler “kuş yuvası” derlermiş.


Boyun ve kulakları örten fesler “babayânî”, “enedivârî”, ıslanıp bozulmuş fesler “limon kabuğu”, sıfır kalıba çekilmiş olanlar “saksı dibi”, yassı ve başa geçmiş olanlar “tablakâr”, kenarı kıvrılmış saçlarla süslü olarak giyilenler de “kapatma sümbül saksısı” adını almış. Bunlar dışında, halkın “ayıp kapayan”, “kel örten”, “yandım Allah”, “horoz ibiği” gibi isimler taktığı fesler de varmış. Fes uzun süre kadınlar tarafından da kullanılmış.

Kültür hayatımızda önemli bir yere sahip olan fes, bunun sonucunda, giyildiği dönemde yaşamış şairlerin, yazarların eserlerine de girmiş. Çeşitli halk edebiyatı ürünlerinde festen söz edilmiş. Bazı deyimlerde, atasözlerinde hem kendisi, hem de püskülüyle yer almış. Halk türkülerine, bilmecelere konu olmuş fes:


“İstanbul’dan aldırayım fesini
Nerelerden işiteyim sesini
Ayın ön dördüne benzer kesimi
Bizi barıştıran diller övünsün…”

İkinci Mahmut döneminde, fesin henüz yaygınlık kazanmadığı sıralarda, bükülmemiş ipikten yapılma bol mavi iplikli fes püskülünün, başı hareketiyle veya rüzgârın etkisiyle dağıldığı, fesi takmış olana derbeder görüntü verdiği olurmuş. Bundan dolayı, püskülleri sık sık düzeltmek gerekirmiş. Hatta çarşıda pazarda, elinde tarakla bu püskülleri düzeltmeyi iş edinen çocuklar dolaşırmış. “Püsküllü bela” deyiminin kökeninde, fes püskülüyle ilgili bu meselenin bulunması muhtemel.

Bir de “fes düştü, kel açıldı” deyişi varmış; bu söz sonradan “takke düştü, kel göründü” şeklini almış.



Dar gelirli bir ailede büyüyen Aziz Nesin, “Ben de Çocuktum” adlı kitabında, bir bayram günü annesinin bayramlık hediye niyetine ona, fes kalıplatması için para verişini şöyle anlatır:

“Arife günüydü. Annem elime ya kırk para, ya da yüz para vermiş.
-      Hadi oğlum, git de fesini kalıplat! demişti.

Bayram hediyesi olarak fesimi kalıplatacağım. Bende bir sevinç, bir sevinç… Uçuyorum. Uçarak gittim fes kalıpçısına. Bu benim feskalıpçısına kendi başıma ilk gidişim. Kendimi büyümüş sanıyorum, kocaman olmuşum.

Kalıpçı, uzunyol’da, Bahriye kışlasının karşısındadır. Giriyorum içeri. Biraz ürkek,
-     Amca, fesimi kalıplatacağım… diyorum. (…)

Kalıpçının belinde bir peştamal, önünde sarı madenden fes kalıpları. Buruş buruş olmuş fesimi alıyor, yanındaki maşrapadan ağzına doldurduğu suyu tükürür gibi, fesin üstüne püskürtüyor.

Püskülü söküyor fesin ibiğinden. Ah, fesimin püskülü ibrişim olsaydı… Fesin kırmızısı üstünde ibrişim püskülün parlak siyahı pırıl pırıldır. Benim fesimin ibrişim püskülü hiç olmayacak, benimki tire püskül.

Kalıpçı, ağzından su püskürterek ıslattığı fesimi silindir biçimi, tahtadan bir kalıba geçiriyor. Üstüne de sarı madenden dişi kalıbı oturtuyor. Bu sarı madenden kalıp sıcak olduğundan, nemli feslerden buğular yükseliyor. Madenden kalıbı, iki kulpundan tutup çeviriyor, sonra kaldırıyor kalıpçı. Bir süre sonra fes ütülenmiş, kalıplanmıştır.
Adam püskülünü takıp fesimi veriyor. Sırada bekleşen başka müşteriler var.

Kalıptan çıkmış fes sıcak sıcaktır, fırından yeni çıkmış çörek gibi. Daha buğuları tütmektedir. Bir de özgün kokusu vardı; yağ, ter, kir, toprak, yağmur, yanık karışımı bir kokudur bu…

Buğuları tüten o sıcak fesi başıma koyunca, üstümdeki bütün eski püskülerin birden yenileşiverdiğini sanıyorum.


Benim bayramlığım da budur: Kalıplanmış, ipek püsküllü fes…"



Hiç yorum yok: